Kürt Hareketi Nereye Gidiyor?
Ömer F. Kurhan
16.08.2007
DTP’li milletvekilleri resmi yeminlerini edip halkı parlamentoda
temsil etme yetkisini resmen aldıktan sonra, geliştirdikleri
uysal-uzlaşmacı tavrı alkışlayanlar da oldu, tepki duyanlar
da. Kürt milletini temsil ettiklerini iddia ettikleri ölçüde
tepkiyle karşılaşmaları tabii ki kaçınılmazdı. Fakat Kürt hareketi
bünyesinde gerçekte ikincil ve emanetçi bir siyasi rol üstlendikleri
düşünüldüğünde, gösterilen tepkinin DTP ya da kişi odaklı olması
da anlamsızlaşıyor. Görünen o ki, Kürt milletini temsil etmek
için parlamentoya giren vekillere söylenen, uzlaşma arayışları
adına yasalcı tavizin ve popülizmin dozunu kaçırabildikleri
kadar kaçırmaları olmuş. Onlar da bu “incelikli” paralel politika
adına üstlendikleri görevi layıkıyla yapmaya çalışıyorlar. Paralel
politikalar değişebilir ve DTP yeni Leyla Zana’larını yaratabilir
elbette, ama bu DTP’nin ikincil ve emanetçi parti olduğu gerçeğini
değiştirmez.
Parlamentodaki başlangıç performansına bakıldığında, insan
ister istemez DTP’nin CHP’lileştirildiğini ve Kürt halk hareketini
tasfiye etmek için örgütlenen bir komplo yapısı olup olmadığını
düşünmeden edemiyor. Fakat biraz daha serinkanlı ve tarihsel
bir bakış açısı geliştirildiğinde, bunun yeni bir hikaye olmadığını
ve kararlı örgütsel eğilimlere tekabül ettiğini anlamak zor
değil. Bazı tarihsel örnekleri sıralayalım: Beş yıl önce üniversitelerde
anadilde öğrenim mücadelesini başlatan Kürt öğrencilerin etrafında
sivil bir kenetlenme yaratmak gerekirken bu hareket ortada bırakılmadı
mı? Ve bu hareket ortada bırakıldığında demokratik bir mücadele
zemini de likide edilmiş olmadı mı? İki yıl önce, tüzüğünde
anadilde öğrenim hakkını savunduğu için Eğitim-Sen’e dava açıldığında
demokrasi mücadelesi adına şu yaklaşım geliştirilmişti: Eğitim-Sen’in
ve bağlı olduğu KESK’in direnmesine mahal yoktur, eğer yöneticiler
istiyorlarsa sendika tüzüğünden bu maddeyi düşürebilir. Bu likidatörlük
değil de nedir? Aynı dönemde, daha önce davullu zurnalı kutlamalarla
açılışı yapılmış Kürtçe kurslar “halkın ilgisizliği” nedeniyle
kurucuları tarafından kapatılmıştı. Bir halk hareketinin kazanımlarını
tasfiye etmek için girişimde bulunması nasıl açıklanabilir?
Bugüne gelindiğinde, davullu zurnalı kutlamalarla meclise yollanan
milletvekillerinin resmi yemin törenine ilişkin “medeni” olduğu
iddia edilen tavırlarını seyretmek zorunda kalıyoruz.
Demokrasi ve insan hakları mücadelesinin içini boşaltan yaklaşımlar
Kürt yüksek siyasetini uzun zamandır belirliyor. Bu duruma uygun
olarak, özelde genel seçime ilişkin içerden değerlendirmeler
yapılır ve hatta standart özeleştiriler verilirken atlanan önemli
bir nokta var: Milletvekili yemini ve anayasa değişikliği gibi
konularda örgütlenen belirsizlik ve müdahalesizlik demokrasi
ve insan hakları mücadelesi adına bir siyasetsizliğin üretildiğini
gösteriyor. Yaklaşık otuz yıldır (özellikle 1990’ların başından
itibaren) Kürt halk hareketinin merkezi siyaset örgütü olan
PKK (bugün için PKK-KCK), yıllardır ve aşama aşama bu özelliğini
kaybediyor. İçerden dönüşüm arayışları ya da dışardan alternatif
geliştirme iddiaları boşa çıktığı için de Kürt hareketi ciddi
bir belirsizliğe sürükleniyor. DTP’li milletvekillerinin daha
en baştan içine düştükleri politik acizliğin kaynağında esas
olarak bu olgu var. Türkiye’nin politika sahnesinde Kürtler
adına geçerli politika basit ve kolaycı bir şekilde Türk ordusuyla
yürütülen savaşın bir tarafı olmak değil, çok boyutlu bir demokrasi
mücadelesinin bir tarafı olmaktır. Süre giden etnik, sınıfsal,
cinsel vs. ayrımcılıkları, kısacası “Bazı yurttaşlar diğerlerinden
daha eşittir” anlayışını olağanlaştıran toplumsal adaletsizliği
ortadan kaldıracak somut mücadele alanları inşa edip geliştirmeksizin,
doğruyu temsil etme iddiası havada kalıyor ve likide olma hali
olağanlaşıyor.
Kabul etmek gerekir ki, DTP’nin çok doğru işler yaptığı da
oldu. Örneğin, Kürt bölgelerinde çok dilli belediyecilik anlayışını
ilan edip hayata geçirmeye başladığında, haklılığı tartışmasız
kritik bir mücadele alanı yarattı. Kimlik mücadelesine somut
ve gündelik bir karakter kazandıran bu tip demokratik mücadele
alanlarının inşası, Kürtler adına soyut ve şekilci federasyon
taleplerinde bulunmaya ya da “barış yoksa, ayrılık var” türünden
toplumsal dayanakları zayıf şantaj politikalarına yeğ tutulmalıdır.
Fakat kendisini popülizmle gizlemeye çalışan mevcut Kürt seçkinci
yüksek siyasetinin sorunu, demokrasi mücadelesinin aktif ve
kararlı bir tarafı olamaması, iktidarlaşma ya da devlet seçkinlerine
kendisini kabul ettirme adına işi kısa yoldan ve tepeden bitirme
siyasetine gömülmesidir – ki bu da, reel politik ölçülerle,
kendi mezarını derin kazması anlamına geliyor.
Türk “derin” devletinin Kürtlere dönük mevcut siyaseti bellidir:
Dar, bölgesel ve bastırılabilir (olmadı denetlenebilir) bir
isyanı kışkırtarak, demokrasi mücadelesinde derli toplu bir
program ve örgütlülükle ortaya çıkmalarını engellemek. Bu siyasete
uygun olarak “terör örgütü” ile “hepimizin göz bebeği Türk ordusu”
arasındaki çatışmayı seyredip durmamız ve yaşananlar karşısında
tir tir titreyerek paralize olmamız gerekiyor (“Terörle yaşamaya
alışmalıyız!”). İşin içine bir de asker ve gerilla ölümlerinin
tetiklediği kan davası girdiğinde, toplumun manipülasyonı hepten
kolaylaşıyor.
Umutsuzluğa kapılmamak lazım, sağduyulu bir toplumsal hareketlenmenin
insanlıktan çıkmış bu politikaları bertaraf edebileceği anlaşılıyor.
Genel seçim örneği ortada: Kürt/Türk ayrımcılığını kışkırtma,
Güney Kürdistan’a ölümcül seferler düzenleme ve Ortadoğu’da
Kürt halkını boğma planları, Türkiye toplumunun genel onayını
almadı. Bununla birlikte, genel seçim gibi halkın siyasi eğilimlerini
ortaya koyma şansı yakaladığı siyasi etkinliklerin devlet seçkinlerinin
politikaları üzerinde ancak marjinal ve geçici etkiler yaratabileceğini
unutmamak gerekiyor. Onlar yine bildiklerini okumanın yollarını
aramaya devam edeceklerdir. Halkın kendi kaderi üzerinde gerçekten
söz sahibi olabilmesi, seçkinlerin elindeki devlet kurumları
karşısında örgütlü inisiyatifini geliştirmesine bağlıdır. Kürt
hareketinin geleceği de Türkiye toplumuyla geliştirdiği ilişkinin
niteliğine bağlı olarak şekilleniyor. Genel seçim sonrasında
olan bitenlere bakarak söylenebilecek olan, Kürt hareketi adına
yenilenme, dönüşüm ve toplumsallaşma ihtiyacının hiç bu kadar
görünür ve şiddetli hale gelmediğidir.