Mısırlı Kadınlar, İki “Karanlık Çarşamba” Arası Sokakları
Nasıl Geri Aldı?
Noha Radwan
21 Şubat 2011
Çeviren: Elif Karaman
16 Şubat’ta, Amerikalı film eleştirmeni Roger Ebert
tweeter’ına şöyle yazdı: “Lora Logan’a yapılan saldırı, Orta
Doğu’nun kadına yönelik tavrını üzüntü veren bir noktaya taşıdı.” CBS News muhabiri Lora Logan’a yapılan saldırı [1] trajik ve üzücü bir olay olsa da, bu
olayın kendi politik bağlamı içerisinde değerlendirilmesi
gerekiyor. Bildik oryantalist söylemler aracılığıyla bu
saldırıdan bahsetmek, sadece demokrasi için çabalayan
Mısırlılar için değil Logan’ın şahsı için de kırıcı bir durum
ve haksızlık olur. Her ne kadar saldırının cinsiyetçi doğası
tartışmasız olsa da; Logan sadece bir kadın olduğu için değil,
profesyonel bir gazeteci ve Mısır prostestosunun destekleyicisi
olduğu için de saldırıya uğradı. Ben de, Logan’a saldıran
zorbaların muhtemelen benzerleri tarafından saldırıya uğradım.
Bu iki saldırıyı Mısır’ın politik koşulları ve Mısırlı
kadınların baskıcı ve antidemokratik hükümete karşı süre giden
mücadelelerindeki rolleri ışığında yorumluyorum. Bu iğrenç
saldırılar “kadına yönelik tavır”dan çok daha fazlasına dikkat
çekiyor. Belki de ölen bir rejimin umutsuzluğunu gösteriyor.
Tahrir Meydanı’ndaki ilk günüm, Mısır’da
sokağa çıkma yasağı konulmasıyla biten “eylem günü”nü takip
eden 29 Ocak Cumartesi’ydi. Takip eden hafta boyunca her gün
meydana gittim, geceleri ise gazeteci bir kadın arkadaşımın
dairesinde geçirdim. Nagla’nın dairesi meydana çok yakın olduğu
için, benden başka sekiz kadın arkadaş ve akrabaya da yaşayacak
yer temin eden bir “isyan merkezi” hâline dönüşmüştü. O
Cumartesi meydana gittiğimde, ortalık hıncahınç doluydu.
Slogancılar omuz omuza duruyordu ve sloganlar bir mil öteden
bile duyulabiliyordu: ”İnsanlar rejimi yıkmak istiyor.” Sadece
meydanın her yerine dağılmış kadınların varlığından değil,
kadın slogancıların kalabalıkla bütünleşmiş olmasından ötürü de
etkilenmiştim. Arada bir, kadınlar sloganlara öncülük bile
ediyorlardı: “Isma’ kilmit masr el-hurra, Ya Mubarak itla’
barra.” (Özgür Mısır’ı dinle, Mübarek, defol.) Ve onların
sloganları binlerce insan tarafından tekrar
ediliyordu.
Bu, gerçekten “Özgür Mısır”dı. Kadınlar
ve erkekler, baskıcı önlemleri ve başarısız politikalarıyla
aşırıcılığı, tarikat şiddetini, cinsel taciz dalgasını teşvik
eden ve Mısır’ın kamuya açık alanlarında kadınların varlığını
kaçınılan bir risk hâline dönüştüren diktatörlüğü kovmaya eşit
şekilde ortak oluyorlardı.
Son bir kaç yıldır, sözlü cinsel tacizin
yanı sıra fiziksel tacizin de nesneleri hâline gelen başörtülü
ya da baş örtüsüz kadınların haberleri Mısır medyasını,
blogları ve internet sitelerini dolduruyor. Bunlardan en kötü
şöhrete sahip olanı, 2006’da Eid al-Fitr (Ramazan
Bayramı) kutlamaları sırasında başkent Kahire’de kadınlara
yönelik çete saldırılarıydı. Kahire’deki, banliyölerdeki, metro
ve otobüslerdeki kadınlar çoğu zaman cinsel hakaret ve
tacizlerin hedefiydi; güpegündüz fiziksel tacize ve saldırılara
maruz kalıyorlardı. İnsan Hakları Ulusal Konseyi tarafından
hazırlanan bir rapora göre, Mısır’da çalışan kadınların yüzde
seksen üçü, zaman zaman cinsel taciz kurbanı oluyor. Yine de
2011’de Tahrir Meydanı’nda, cinsel taciz korkusundan eser
yoktu. Hatta bazen, yer bulmak mümkün olmadığında ve herkes
sıkıştığında bile Tahrir’deki erkekler kadınları herhangi bir
taciz ve provokasyondan uzakta ve güvende tutmak için onların
yollarından çekiliyorlardı. Bu tablo üzerine bahsi geçen
rapordaki Mısır sokaklarında erkeklerin kadınları taciz
etmelerinin nedenlerine dair yapılan incelemeler hakkında
düşündüm. “Erkeklik”lerini uygulama ve kanıtlama isteği,
raporda bahsedilen sebepler arasında ilk sıradaydı. Belki de
Tahrir’deki erkeklerin kanıtlayacakları hiçbir şeyleri yoktu.
Gerçek silahlarla ateş eden polis güçleriyle karşı karşıya
kaldı onlar. Askeri tanklarla çevrildiler, bir anlık durdular,
fakat yine de öngörülemez ve tehditkâr bir güç oluşturdular.
Tahrir’e gittiğim her gün, kot pantolon,
gömlek ve ceket giydim. Arkadaşlarım kot pantolon, kumaş
pantolon ve etek giydiler. Hiçbirimiz başımızı örtmedik.
Meydanda, hem batılı kıyafetler giyen ve başını örten
kadınlarla hem de göğüs ve bellerini kapatacak kadar uzun baş
örtüleri takan kadınlarla beraber oturduk. Bazıları yüzlerini
tamamen kapatmıştı. Yerimizi paylaşırken yemeğimizi,
içeceğimizi ve muhabbetimizi de paylaştık. Bazı arkadaşlarım
sigara içti, diğerleri içmedi. Dua saatlerinde, kadınlardan
kimisi dua edenlere katıldı, kimisi katılmadı. Tahrir’de, bir
kadının dini –ister İslam olsun ister Hıristiyanlık- ve
dindarlığı mevzu değildi. Önemli olan orada olmamız,
milyonlarca kadın ve erkek Mısırlıyı fakirleştiren,
ötekileştiren, yıldıran bir rejimi protesto ediyor olmamızdı.
Meydanın dışında, kadınların protestoculara yemek getirmiş
olduklarının doğru olup olmadığını sordular. Evet, getirdiler.
Ben de meydana yemek getirdim. Başka kadın ve erkekler de bana
yemek ikram ettiler. Fakat kadınlar başka şeyler de yaptılar.
Kadın doktorlar yan sokakta geçici klinikte çalışmaya gönüllü
oldular. Kadın avukatlar, meydanın geçici radyosunda konuşma
yaptılar. Kadınlar, silahlı sabotajcıları tespit etmek ve
meydana sokmamak için meydana gelenleri arayan “güvenlik”
ekibinde yer aldılar. Kadınlar tankların hareket etmesini
önlemek için, önlerinde oturdular. Kendimizi güçlü, güçlenmiş,
bir araya gelmiş, birbirimizle ve erkek protestocularla uyum
içinde hissettik. Ne pahasına olursa olsun, sokakları geri
almıştık.
2 Şubat’ta, rejim çirkin yüzünü bir kez
daha gösterdi ve kadınlara yönelik şiddeti de içinde barındıran
eski şiddet repertuarına başvurdu. Ama artık çok geçti. Bu
sadece şimdiden geriye baktığımda düşündüğüm bir şey değil,
aynı zamanda sonradan “Karanlık Çarşamba” olarak adlandırılacak
o günün başlangıcından beri bildiğim bir şey. O sabah, meydana
erken gittim. Devlet Başkanı Mübarek’in bir gece önce yaptığı,
dönemin sonunda emekli olacağına dair söz verdiği ve
Mısırlılardan kendisini evinde ölmesi için bırakmalarını rica
ettiği aşırı duygusal konuşması fikirleri bir şekilde bölmüştü.
“Bir kaç ay nedir ki...” dedi bazıları. “ Fakat o güvenilmez
biri. Bitirilmemiş bir devrim, felaketin başlangıcıdır.” dedi
diğerleri. Konuşma, düzensiz küçük bir grup “Mübarek
yandaşları” tarafından desteklendi ki bu telaşlandırıcı
olmaktan çok absürd bir durumdu. Bu “taraftarlar”ın gecenin bir
yarısı sokağa çıkma yasağını ihlâl ettikleri hâlde cezasız
kaldıkları düşünülürse, Cumhurbaşkanının ya da rejimin diğer
mensuplarının yönlendiriciliğinde sokaklarda oldukları şüphe
götürmez. Fakat aramızdaki fikir farklılığı, “isyan
merkezi”ndeki asıl gerçek ve kaygı uyandırıcı şeydi. Olayı
enine boyuna tartmak istedim ve meydanın bunun için ideal bir
yer olduğunu düşündüm.
Tahrir’e giderken, “Mübarek
destekçileri”yle karşılaştım. Yeni tanıştığım Tahrir ruhumla,
içlerinden birine yaklaştım ve “Acımasız ve yoz bir başkanı
nasıl destekleyebiliyorsunuz?” diye sordum. “Reform yapacağını
söyledi.” diye cevapladı sorumu adam ve devlet tarafından
kontrol edilen medyanın söylediği yalanları tekrar ederek
ekledi: “Bu protestoculara para ödendi.” “Ödendi ya da
ödenmedi, otuz yıl boyunca uyguladığı baskıdan sonra birdenbire
iyiye dönen birine sen nasıl güveniyorsun?” diye sordum,
“Hiçbir garantisi yok.” Bu adamla anlaşma sağlayamayacağımı
biliyordum, ama bizi izleyenlerin sempatisini kazanmayı
umuyordum. Birinin sözlerimi onaylayarak başını salladığını
görebildim. Fakat başkanın “destekçi”si vazgeçmeyecekti. Hemen
cevap verdi: “Neden evine gitmiyorsun kaltak?” Ani bir biçimde
yapılan bu cinsiyetçi hakaret karşısında şaşırdım ve
sinirlendim. Neden şaşırmıştım ki? “Ne istersen yap, ben
protestoya geri döneceğim.” dedim ve oradan
ayrıldım.
Meydanda ilk tanıştığım insan, süregiden
oturma eyleminin bir parçası olarak geceyi orada geçiren bir
kadındı. Onu daha önce hiç görmemiştim ama yanına oturdum, ve
ona yaşadığım olayı anlattım. Bana bir sigara verdi.
“İstediklerini söylerler. Buraya bir sebeple geldik. Mübarek’in
istifa etmesini istiyoruz, ve o gidene kadar vazgeçmeyeceğiz.”
Kendimi daha iyi hissettim. Meydanın etrafında yürüdüm, sohbet
ettim, slogan attım, birçok arkadaşım da bana katıldı. Meydanın
dışındaki şiddetli kalabalığın giderek arttığına dair haberler
aldık.
Democracy Now’dan Amy Goodman’a röportaj
vermeye karar vermiştim, bu yüzden meydana yarım saat
uzaklıktaki kayıt stüdyosuna gitmek için meydandan ayrıldım.
Yabancı gazetecilerle dolu bir ofise ulaştım. Hepsi maruz
kaldıkları hakaret ve saldırılardan, ekipmanlarının imha
edildiğinden bahsediyordu. Öğleden sonra 15:00’te, Democracy
Now’un üstdüzey yapımcısı Sharif Abdel Kouddous ile röportajı
kaydettik, bittiğinde bir kameraman ve Sharif ile beraber
meydana geri döndüm. İyi bir halet-i ruhiye içerisindeydik ve
tehlikeye rağmen kendimizi cesur hissediyorduk. Stüdyonun
yanındaki caddede ayrıldık. Tek başıma meydana dönmeye karar
verdim. Mısır müzesinin yanında, meydana taş fırlatan gerçek
zorbalarla karşılaştım. İçlerinden biri bana yetişip nereye
gittiğimi sormadan önce birkaç adım atmıştım bile. İçeride
yaralanan yeğenimi eve götürmeye gidiyorum diyerek bir hikaye
uydurdum. “Hayır, burada kal,” dedi. “Biz alırız onu.” Bir
dakika sonra, başka biri sordu: “Yani onunla değilsin? Bizimle
kalıyorsun?” Beynim dört nala koşuyordu. Onu hileli bir cevapla
sersemletebilir miydim? Laf kalabalığı ve patlayan bir şiddetin
ortasında kaldım. Birkaç saniyeliğine donakaldım, ve uygun anı
bulduğumda birkaç adım daha attım. Meydanın etrafındaki asker
barikatlarına dört adımdan daha yakındım. Eğer barikatları
geçersem, zorbaların taşlarından olmasa bile kendilerinden
uzakta ve güvende olacaktım. Fakat o kadar şanslı değildim.
Arka tarafta bağıran bir ses duydum, “Bu onlarla. Alın bunu,
alın bunu!” Ben ne olduğunu anlayamadan, kaslı iki adam
kollarımı kavradı ve beni alandan uzaklaştırdı. Kalabalık
etrafımı sararken tek duyabildiğim şuydu: “O da onlardan…
onlardan biri… ajanlardan… Amerikalılardan… Bradei’nin rezil
destekçileri.” Kimisi tokat atıp hakaretler yağdırırken, kimisi
saçlarımı çekiyordu. Saniyeler içinde gömleğim yırtılıp açıldı
ve ağzım kanla doldu. Bir asker tankını geçtik ve tepede memuru
gördüm. “Yardım edin!” diye bağırdım. Askerler memurun emrini
bekliyordu. Görgü tanıkları ona seslendiler. “Onu
öldürecekler.” dedi biri. Tüm enerjimi ayık kalmaya
yoğunlaştırmıştım, başımı nefes alabilmek için yukarıda tutmaya
ve daha fazla darbe almamak için de eğmeye çalışıyordum.
Ceketimi ve içinde nüfus kağıdımla kameram bulunan sırt çantamı
vücuduma sardım ve yardım etmesi için memura tekrar seslendim.
Sonunda askerlerine kalabalığın içine dalmaları ve beni çekip
almaları için emir verdi. Beni bir kaç askerin daha bulunduğu
tankın içine götürdüler. Askerler başımın kanadığını söyledi.
Muhtemelen atılan taşlar yüzünden kafamda oluşan yarayı henüz
idrak edememiştim. Telefonumun arka cebimden çalındığını ve
altın zincirimin boynumdan alındığını da fark etmemiştim.
Askerlerden biri, kanı durdurmak için bana büyük bir mendil
verdi, diğeri de kendi su şişesini uzattı. Dışarıdaki öfkeli
kalabalığı duyabiliyordum. Sonradan biri gazeteci, iki genç
adam tanka getirildi. İkisi de fena hâlde yaralıydı. İki saat
kadar sonra, memur bizi yakındaki hastaneye götürmeleri için
dışarısının güvenli olduğunu söylediğinde hava yeni
kararıyordu. Benim yaralarım diğer iki protestocu kadar ağır
değildi ve sonradan öğrendiğime göre onlardan daha kötüleri
hatta ölümcül yaraları olanlar vardı. Kadınlara ve erkeklere
vahşice davranılıyordu. Genç bir kadın, Sally Zahran, Tahrir’e
yakın bir yerde uğradığı bir saldırı sonucu beyin kanamasından
öldü. Mübarek’in adamları en çirkin yüzlerini göstermişlerdi ve
üstüne üstlük kadın protestoculara karşı, tanıdık bir teknik
olan cinsel taciz yöntemine de
başvurmuşlardı.
O zaman farkında olunmasa da,
Mübarekçilerin bu çirkinliği, rejime karşı olan son
savaşlarından birini kazanmaları için protestocuların
birleşmesini kolaylaştırmış olabilir. 2 Şubat 2011, başka bir
“Karanlık Çarşamba” olan 25 Mayıs 2005’i hatırlatıyor. Altı yıl
önce o gün, Mısır halkı anayasanın 76. Maddesinin meşhur
değişikliğini protesto etmişti. Aynı şimdi olduğu gibi, polis
baskıyla karşılık vermişti. Ve yine şimdi olduğu gibi, kadınlar
o zaman da cinsel tacizin hedefi olmuşlardı. İnsan hakları
kuruluşları kadınların cinsel saldırıya uğradığına dair sayısız
rapor hazırladı. Gazetecilerin, avukatların ve tanınan diğer
aktivist liderlerin kıyafetleri parçalandı ve herkes iç
çamaşırlarına kadar soyuldu.
2005’in Karanlık Çarşamba’sını yine
karanlık perşembeler ve pazartesiler izledi. Hileli seçim ve
referandumlara karşı yapılan protestolar esnasında üniformalı
polislerin ve onlara eşlik eden sivil kıyafetli zorbaların
saldırıları her seferinde tekrarlandı. Aciliyet kanunu altında
süresiz uzatılabilen ve resmi yasal talimat olmaksızın
tutuklamaya kadar varan polis göz altıları, hükümetin
aktivistlere yönelik cinsel saldırıda bulunmasının en uygun
mekanı hâline geldi. Rejim zorbaları, kadın aktivistlere göz
dağı vermek ve onların bir daha asla kamusal alanda yüzlerini
göstermemelerini garantiye almak için bu kanunlara güvendiler.
Fakat kadınlar ve protestocular tekrar ve tekrar ortaya
çıktılar. 2 Şubat’ı takip eden günlerde pek çoğunu Tahrir’de
gördüm. Onları orada güçlü ve enerji dolu gördüğümde
kazanacağımızı biliyordum, utançtan yüzlerini saklayanların
rejim üyeleri olması an meselesiydi. Ayrıca biliyordum ki,
Mübarek’in diktatörlüğüne son vererek demokrasiyi getirmeye
hayatlarını adamış olan Mısırlı kadın ve erkeklerin sokakları
geri almanın yolunu bulmaları son iki haftada değil, uzun
yıllar boyu yapılan bir mücadelenin sonucu olacaktı.
Demokrasi hâlâ istek uyandıran bir proje olarak
duruyor. Fakat zorbalar utanmış ve korkmuş bir hâlde
saklanırken, sokaklar artık bizim.