Sınır Ötesi mi?
Necati Özdemir
80'li yıllardan bu yana çeşitli evrelerle tanık olunan sınır
ötesi harekatlara bir yenisinin daha eklenmesi gündemde. Cumhurbaşkanlığı
seçiminden önce gündemde genişçe yer bulan, fakat Cumhurbaşkanlığı
seçimiyle birlikte gündemdeki yerini önemli ölçüde yitiren sınır
ötesi harekat söylentileri, Ankara Ulus'ta meydana gelen patlamayla
ve ertesi gün 6 askerin, bölgedeki çatışmalarda hayatını yitirmesiyle
birlikte tekrar gündemde yer almaya başladı. Bu iki olayın ardından,
Kuzey Irak'taki "PKK varlığının ortadan kaldırılması" için sınır
ötesi harekatın gerekliliği TSK tarafından tekrar dile getirildi.
Bu gereklilik iktidar tarafından da kabul görerek askerin talebi
olması doğrultusunda, sınır ötesi harekatın mecliste görüşülebileceği
Başbakan tarafından geçtiğimiz haftalarda kamuoyuna duyuruldu.
Devletin birinci ağızları tarafından ilk kez bu kadar açık
ve net bir şekilde dile getirilen "sınır ötesi harekatın gerekliliği
tezi", ABD'nin Irak'ı işgalinden günümüze kadar çeşitli aralıklarla
karşımıza çıkmakta. Bu süre içinde olası bir sınır ötesi harekatın
"gerekçeleri" konusunda devletin iki argümanı ileri sürdüğü
düşüncesindeyim:
Bunlardan ilki, Kerkük başta olmak üzere Musul, Erbil, Süleymaniye
gibi şehirlerde Kürtlerin, bölgenin nüfus yapısını değiştirmek
için Türkmenler üzerinde baskı kurduğu iddiaları ve buna bağlı
olarak Türkmenlerin siyasi durumu.
İkincisi ise PKK'nin bölgedeki varlığı ve lojistik desteğini
bu bölgeden sağladığı yönündeki iddialar. Bu iddialar farklı
zamanlarda gündeme geliyor.
PKK'nin tek taraflı ateşkes ilan ettiği süreçte, sınır ötesi
harekatın "gerekliliği" Türkmenlerin Kerkük, Musul ve diğer
şehirlerde baskı gördüğü iddiaları ile kamuoyuna açıklanmaya
çalışıldı. Diğer taraftan PKK'nin ilan ettiği ateşkes süresinin
sona ermesi ve bölgede çatışmaların artmasıyla birlikte, "Kuzey
Irak'taki PKK varlığının sona erdirilmesi" için harekatın gerekliliği
savunuldu. Bu, zaman içinde değişen "gerekçelerin", sınır ötesi
harekatı meşruu bir zemine oturtmaya yönelik çabalar mı olduğu
sorusunu akla getirmekte. Bu sorunun cevabını şöyle açıklamaya
çalışacağım:
Musul, Kerkük, Süleymaniye, Erbil gibi Türkmen nüfusunun
yoğunca yaşadığı bölgelerde siyasi haklarının ellerinden alındığı
ve kitlesel bir kıyıma maruz bırakıldıkları iddia edilen Türkmenlerin,
halihazırda siyasi partileri, okulları, hastaneleri ve hükümette
bakanlıklarının olduğu bölge konusunda uzman olan yazar ve gazeteciler
tarafından dile getirilmekte. Kerkük'te Türkmenler ve Kürtler
arasında yaşanan çatışmaların ise petrolün paylaşımı konusundaki
anlaşmazlıklardan çıktığı vurgulanmaktadır. Bu gelişmeler ele
alındığında görülür ki savunulduğu üzere bölgede Türkmen halkına
yönelik baskı politikalarının olduğu asılsızdır .Şimdilerde,
Türkiye'nin bölgede müdahil bir güç olarak bulunmak istemesinin
bölgedeki Türkmenlerden dolayı mı olduğu tartışılır. Saddam'ın
Baas rejimiyle geçmişte zulüm gören, toplu kıyımlara uğrayan
Türkmen halkının neden o zaman değil de şimdi akla geldiği doğrusu
çok düşündürücüdür.
Diğer "gerekçe" olarak gösterilen "bölgedeki PKK varlığına"
gelince, yirmi yıldır "PKK varlığını" bitirmek adına yapılmış
20 ila 30 arasında operasyonla karşılaşırız. Bugün yapılmak
istenen operasyonun ne getirip neler götüreceği ve "PKK varlığını
ortadan kaldırıp kaldıramayacağı" geçmiş göz önüne alınarak
kolaylıkla saptanabilir.
Kısaca analizini yapmaya çalıştığım bu argümanların altının
dolu olmadığı görülmektedir. Hakim ideolojinin yapmak istediğinin,
bu "gerekçelerin" kamuoyu tarafından kabul görmesini sağlamaktan
başka bir çaba olmadığı düşüncesindeyim. Bu "çabalar", kamuoyunun
devletin politikalarını sorgulamadan kabul etmesi ve yapılacak
olan askeri bir müdahalenin "destekleyicisi" olması açısından
son derece önemli. Türkiye'de bugünlerde buna benzer çabaların
olduğunu söylemek hiç zor değil. Ulus'taki patlamanın ardından
bizzat ülkenin silahlı güçlerinin başkomutanı tarafından yapılan
açıklama hepimizi yeni patlamalara karşı hazırlıklı olmaya davet
etti. Patlamayı takip eden günlerde ülkenin dört bir yanında
canlı bombaların yakalandığı haberleri haber bültenlerinde ve
gazetelerde yer aldı. Eylemi yapan kişinin Kuzey Irak'ta eğitim
aldığı öne sürüldü, bombanın Kuzey Irak'tan temin edildiğine
yönelik çeşitli haberler çıktı, birçok örgütün lojistik desteğini
bu bölgeden sağladığına yönelik "önemli belgeler" yayımlandı,
geçtiğimiz aylarda meydana gelen cinayetlerin birçoğunda kullanılan
silahların bile Kuzey Irak'tan temin edildiği haberleri medyada
yer aldı. Bu haberlerin hepsinin ortak noktası her birinde Kuzey
Irak vurgusunun yapılmasıydı. Patlamanın ertesi günü çatışmalarda
6 askerin hayatını yitirmesi artık harekatın gerekliliğinin
yüksek sesle dile getirilmesine neden oldu. Medyanın bu konudaki
tavrı, medyanın propaganda aracı olarak nasıl kullanıldığını
bir kez daha gözler önüne serdi. Burada kısa bir parantez açmakta
yarar var. Bu sürecin 11 Eylül saldırılarından sonra ABD de
ki süreçle de paralellikler gösterdiği söylenebilir. 11 Eylül'ün
ardından ilerleyen günlerde Bush yönetiminin, "terörle mücadele"
adı altında Afganistan'a ve ardından da Irak'a askeri müdahalesini
meşru bir zemine oturtma ve halk onayını alma adına ne tür politikalar
izlediğini ve medyanın nasıl bir propaganda aracı olarak işlev
gördüğünü hep birlikte şaşkınlıkla izledik. Türkiye'de de ABD'dekine
benzer bir korku ve şüphe ortamı yaratılmaya ve halkın olası
bir operasyonun onaylayıcısı haline getirilmeye çalışıldığına
son günlerde yoğun şekilde şahit oluyoruz.
Peki sınır ötesi harekatta gerçek amaç ne olacak? Cevabı
çok kapsamlı olan bu sorunun cevabını bulabilmek için geçmişten
bu yana Türkiye'nin Musul ve Kerkük konusunda izlediği dış politikaya,
Musul'un ve Kerkük'ün petrol rezervlerine ve son olarak da Kuzey
Irak'ta kurulması muhtemel ve fiilen var olan bir Kürt Devleti'nin
Türkiye açısından ne anlam ifade ettiğine bakmak şart.
I. Dünya Savaşı'yla birlikte belirlenen Misak-ı Milli sınırları
içerisinde yer alan Musul ve Kerkük'ün, dönemin siyasi şartları
(İngilizlerin bölgedeki varlığı başta olmak üzere, büyük bir
savaştan çıkılmış olunması vs.) nedeniyle Misak-ı Milli sınırları
içerisine dahil edilememiş olması bölgenin Türkiye açısından
önemini önemli ölçüde belirler niteliktedir. Dolayısıyla Türkiye'nin,
bölgedeki durumunu yeniden şekillendirmek istediği görülmektedir.
Diğer bir nokta ise önemli petrol yataklarına sahip olması itibariyle
de Musul ve Kerkük Türkiye ekonomisi açısından son derece önemli
bir yerde durmaktadır. Son olarak ise bölgede kurulacak olan
bir Kürt Devleti'nin, yaklaşık yirmi yıldır kültürel, politik
ve ekonomik açıdan talepleri karşılanmayan Kürt yurttaşlar açısından
bir çekim merkezi olabileceği ihtimali ve buna bağlı olarak
Türkiye'de meydana gelebilecek bir iç karışıklık endişesi. Kaba
hatlarıyla belirtmeye çalıştığım bütün bu nedenlerin, olası
bir sınır ötesi harekatın tartışıl(a)mayan asıl nedenleri olduğu
ihtimali, savunulan diğer gerekçelerin altının dolu olmaması
nedeniyle çok ağır basmakta.
Sınır ötesi harekat tartışmalarıyla birlikte çok da yabancısı
olmadığımız askeri gücün kullanılmasıyla tekrar karşı karşıyayız.
Demokratikleşme yönünde sorunları aşmaya çalışan Türkiye açısından
geçmişte yaşanan askeri müdahaleler göz önüne alındığında herhangi
bir açılımın sağlanamadığı ve bir kazanımın elde edilemediğini
görmek için çok çabalamaya gerek yok. Can kaybının yoğun olduğu,
ekonomik getirisinin son derece ağır olduğu operasyonların ülkenin
barışına bir şey katmadığı görülmektedir. Militarist bir yaklaşımla
ele alınan Kürt sorunu bu yaklaşımla derinleşmeye devam edecektir.
Prof. Dr. Baskın Oran'ın geçtiğimiz hafta bir programda dediği
gibi: "PKK'nin ardındaki güçleri arayanlar, neden PKK var diye
sormalıdırlar". Sorun sınırların ötesinde yaşanmamakta, sınırların
içinde yaşanmaktadır; sınırların içinde kendi sorunlarıyla yüzleşebilen
bir Türkiye sadece kendi barışına değil, dünya barışına da önemli
katkılar sağlayacaktır.