Demokratik Özerklik ve Dil
Nezan N. Çelebi
04 Ocak 2011
Victor Hugo’ya göre; “orduların istilası engellenebilir
ancak zamanı gelen bir fikrin asla” Demokratik özerklik
tartışmalarının son dönemde Türkiye’de gündeme gelmesini
zamanı gelmiş bir fikrin tartışılması olarak düşünebiliriz.
Fakat dışarıdaki Kürt siyaseti ile içerideki (Öcalan) Kürt
siyasetinin dili arasında pratikler anlamında ciddi farklar
olduğunu söylemek mümkün. Buna düşünce ile pratik arasındaki
fark da denebilir. Normal koşullarda içerinin (Öcalan)
dışarıdan (BDP-PKK vb.) en azından zamanlama, konuya/gündeme
hâkimiyet anlamında geri kalması anlayışla karşılanabilir.
Ancak dışarıdaki Kürt siyaseti; örgütlenme, tabana yayılma,
söylem geliştirme, siyaset üretme ve uygulama, sorunları
doğru tartışma gibi hususlarda içeriden (çoğu zaman haklı
olarak) fırça yiyip duruyor.
Demokratik özerkliğin toplumsal hayattaki ve medyadaki
uygulama/işleme alanlarından biri “dil” oldu. BDP’ye bağlı
belediyelerde “sembolik” olarak iki dil uygulamasına geçilmesi
Türk medyasında “oralara müdahale edilmeli” tonunda işlenirken;
Kürt cephesinde ise bu durum günübirlik, gelip geçici bir gündem
biçimine işaret ediyor. Kürt dil hareketinin Kürt siyasetine
etki etmesi gibi olumlu bir pratiğe işaret eden bu durum,
kanımca Kürt siyaset dilinin Kürt dilini pragmatik siyasetine
kurban etme riskine de işaret ediyordu. Dil, siyaset dilinin
ötesine geçip hayatın her alanında kullanılabilirse sorun
yoktur. Kürt dilini, siyasetlerine malzeme yapanların gündelik,
akademik, eğitim hayatındaki dil kullanımına dair nasıl bir
planlama içinde oldukları çok önemlidir. Aksi takdirde Kürt
siyasetinin diğer “koordinatör ve yüksek” siyasetlerden pek bir
farkı kalmayacaktır.
Bir toplumu ortak paydada birleştiren ve o topluma kimliğini
veren dilidir, kültürüdür. Bu yönüyle dil, o toplumun aynasıdır.
Türkiye’de bizler o aynaya baktığımızda hem devletin ayıbını hem
de kendi ayıbımızı görmeliyiz. Devletin ayıbı, bir dili yok
saymak veya kendi tekelinde olması koşuluyla varsaymaktır.
Kürtlerin ayıbı ise yaklaşık 15-20 milyon civarında bir nüfusa
rağmen o dili öğretebilecek yeterlilikte olan ancak 100
civarında eğitimli insanın olmasıdır. Bu rakam, biraz daha
yüksek olsa bile Kürt hareketinin dil politikaları konusundaki
yetersizliğine götürmez mi bizi?
Yeri, zamanı ne olursa olsun her insan, insan oluşunu dilinde
gerçekleştirir. Fakat Kürt hareketinin kendini gündelik
siyasetin ritmine kaptıran durumu; kültürü, dili, sanatı ya
unuttu, ya siyasetin hizmetinde gördü ya da kurulacak yeni
devlette ele alınacak bir olgu olarak gördü. Oysaki hayat ve
zaman geçtikçe asimilasyonun boyutu da hızlanıyordu. Bunu
içerideki Kürt siyaseti çoktan fark etmişti fakat dışarıdaki
Kürt siyaseti anlamakta bile zorlanıyordu. O yüzden 2000’li
yıllarda Eğitim-sen’de “kültür-sanat paradigması, üçüncü alan,
alternatif kurumlaşma” vb. tartışmaları yaptığımızda Kürt
üyelerin birçoğu, “bu deliler de kim” şeklinde yüzümüze
bakıyorlardı. Böylece içeriden(İmralı) dışarıya çıkan binlerce
sayfalık savunma ve görüşme notu çoğu zaman birer “iyi
düşünce/parlak fikir” olmanın çok da ötesine geçemiyordu.
Her toplum, dilinin sunduğu olanaklardan yararlanarak, dilini
kullanarak ve geliştirerek tarih boyunca varlığını sergileyen
bir kültür ortaya koyar. Hepimiz belli bir toplum içine doğar,
genellikle de doğduğumuz toplumun dilini öğrenerek yetişiriz.
Ancak Türkiye’de bu durum, yedi yaşından sonra değişir. İçine
doğduğumuz toplumun dilini değil, zora dayalı üst kimliğin
dilini kullanırız. "Bazen de anadan doğma olarak buz gibi bir
havuzun içine atılırız. Orada hem yüzmeyi, hem havuz
problemlerini çözmeyi hem de kekelemeden ve su yutmadan
konuşmayı öğreniriz.!" Neyse uzatmayalım. Uzun lafın kısası
hiçbir Kürdün Türkçeyi konuştuğu için rahatsız olduğunu
zannetmiyorum. Sorun “kendi dilini unut bizimkini konuş”
anlayışından kaynaklanmaktadır.
Kürtlerin dillerini kullanması fikri önlemez bir taleptir.
Fakat Kürtlerin kendi dillerini kendi siyasetlerine kurban
etmeden “sembolik” kullanımın ötesine geçip uzun erimli ve ciddi
bir planlama çerçevesinde kullanması da o kadar önemlidir. Bunun
en önemli ayağı ise anayasal garanti altına alınıncaya kadar dil
eğitiminde alternatif okullaşma olanaklarının ve akademik
altyapının sonuna kadar zorlanmasıdır. Kanımca Kürt kültürünü,
dilini, sanatını geliştirmek; bunların hayatta kalmasını
sağlamak ve de nitelikli ürünler vermek için “alternatif
okullaşma” olgusu elzemdir.
Bir politikanın ağızdan çıkması kolaydır fakat pratiğe
geçmesi zordur. Sözü söylemek güzeldir fakat fazilet onu hayata
geçirmektedir. O yüzden dilin kemiği yok; kuralı var derler.
Kuralı, onu yaşatmak için sembolik yaklaşmak değil ciddi
planlama yapmaktır. Nitekim dil, sadece malzeme/araç olarak
kullanılacak bir şey değildir. İnsanın özü, ruhudur ve de tüm
güzelliğidir.