Yolun Sonu Görünmüyor
Nezan N. Çelebi
19 Haziran 2010
Son birkaç yazıda AKP’nin özellikle Kürt sorunuyla ilgili
çelişkili yaklaşımlarına değindik. Kürt sorununun neredeyse
yüzyılı bulan bir dönemde “yokluk” söyleminden “varlık”
söylemine evrilmesinin çok sancılı ve acı dolu tecrübelerle
sabit olduğunu düşünürsek; “çözüm” aşamasında genellikle
“asimilayoncu” yaklaşımla “ertelenmesi” bıktırıcı bir hal
almaya başladı. Kuşkusuz ki bu sorunun, Kürt hareketinin öne
sürdüğü “tümdengelimci, toptancı” hak talepleriyle
çözülmesini beklemek de safdillik olur. Kabul etmek
gerekiyor ki toptancı bir yaklaşımla taleplerin öne
sürülmesi, devlet nezdinde kabul edilebilir değil.
Bu tür konularda dört temel stratejiden bahsetmek mümkün.
Bunlardan biri, birtakım “risksiz” hakların uzun bir sürece
yayılarak verilmesi. Buna, sıkıştıkça ağza bir parmak bal çalma
yöntemi de denebilir. Esasında bu yöntem, taraflar karşılıklı
müzakere ettiğinde ve bir yol haritası çizildiğinde tercih
edilebilir. İkincisi genel anlamda tarafların müzakere masasına
oturup sorunu konuşması ve çözmesidir. Üçüncüsü “karşı” tarafı
tamamen yok etme siyasetidir. Dördüncüsü ise savaş dengede
gittiği sürece asker ölümlerini göze alarak savaşı devam
ettirmektir. Türkiye’de izlenen strateji birinci ve dördüncü
seçeneklerdir. Bu, uzun erimli bir planlama dâhilinde “asimile
etme”, sindirme ve korkutma politikasıdır.
Üçüncü yolu tercih eden egemen devletler, “ötekine” çok sert
yöntemlerle müdahale ederler. Bu yöntem, toptan reddiyecidir ve
gerekirse “ötekini” yok etme hususunda elinden geleni ardına
koymaz. Bu yöntemde, toplu katliamlara başvurulabilir, halkın
önemli bir bölümü göçe zorlanabilir. Dersim, Halepçe gibi
yaşanmışlıklar buna örnek olarak verilebilir. Türkiye bu
yöntemleri denemeye kalkışmış ancak Kürt nüfusunun geniş bir
coğrafyaya yayılması ve fazla olması nedeniyle başarısız
olmuştur.
Otuz yıldır devletin temel stratejisi türlü gözaltılar,
tutuklamalar, işkenceler ve faili meçhullerle “moral bozucu,
bıktırıcı, korkutucu” bir yönteme başvurmaktır. Diyarbakır
cezaevinde ve daha sonrasında (2000’li yıllara kadar) bu
“korkutucu” yöntem denenmiştir. Büyük oranda bu hesabı bozan
temel gelişmelerden biri “Kürt hareketinin silahlı mücadele
yolunu” tercih etmesidir. Devlet, silahlı mücadeleyi bastırmak
için Kürt bölgelerinde ciddi bir askeri yığınak yapmış; türlü
savaş yöntemlerini denemiştir. Bu sürece eşlik eden temel
planlardan biri, Kürt yerleşim bölgelerinin boşaltılması ve
halkın göçe zorlanmasıdır.
Tüm yol ve yöntemlere rağmen Kürt sorunu çözülemedi.
Öcalan’ın üzerinde ısrarla durduğu Özal, Ecevit, Erbakan
dönemlerindeki dolaylı diyalog yollarına Erdoğan hükümeti
dönemindeki “açılım” konsepti de eklendi. Ancak açılım
söyleminin büyük oranda “tasfiye” amaçlı olduğu algılandığında
iş yine silaha düştü. Açılım söyleminin bittiğini ilan etmekten
imtina eden Erdoğan’ın “açılım devam ediyor” sözlerine artık
kimsenin inanmadığını söylemek mümkün. Söz sırası tekrar silaha
geldi. Süreçte herhangi bir tarafların (TSK ve PKK) galip
geleceğini zannetmemekle birlikte olan yine yüzlerce belki de
binlerce gence ve ailelerine olacaktır. Bir süreliğine de olsa
“ölümü” unuttuğumuz günler geride kalıyor. Türkiye toplumunun
“ölümlere alışma geleneği”nin devam edip etmeyeceğini kestirmek
ise çok güç. Geçmişe baktığımızda ciddi bir karamsarlıktan
bahsetmek mümkün.
Geçmişte birçok siyasiyi koltuğundan eden, yüzlerce generali
emekliye ayıran Kürt sorunu, Erdoğan’ı da eninde sonunda
koltuğundan edebilir. Nitekim PKK, AKP’nin kendisini tasfiye
etmeye çalıştığını ve buna seyirci kalamayacağını düşünmektedir.
Son dönemdeki gelişmelerden sonra özellikle İsrail’in de (belki
ABD' nin) köstek olabileceği bir AKP’nin eski gücünü koruması
imkânsızlaşabilir. Ancak gelenin gideni aratabileceği yönünde de
ciddi kaygılar mevcut. Bugün yaşanan üzücü asker ölümleri
sonrasında emekli generallerin, haber bültenlerinde haritalar
eşliğinde daha büyük bir savaşın çığırtkanlığını yapmalarına
kimse yabancı değil.
Uzun sözün kısası yolun sonu görünmüyor.