YENİ NÜKLEER SİLAHLANMA YARIŞI
Dr. Nuri Ersoy
30 Mayıs 2006
Boğaziçi Üniversitesi
Makina Mühendisliği Bölümü
34342 Bebek İstanbul
Nuri.Ersoy@boun.edu.tr
Giriş
Türkiye'de nükleer enerji tartışmaları Türkiye Atom Enerjisi Kurumu
(TAEK) tarafından hazırlanan "Nükleer Teknoloji ve Enerji Geliştirme
Projesi" ile yeniden gündeme geldi. Bakanlar Kurulu kararı için
Başbakanlığa sunulan proje, nükleer santrallerin nerelere kurulacağını
ve nasıl bir teknoloji kullanılacağını içeriyor. Ayrıca "nükleer
enerji üretim tesislerinde yerli katkının en yüksek düzeye çıkarılması,
yerli tasarım ve üretime dayalı araştırma ve güç reaktörleri ile
parçacık hızlandırıcılarının kurulması, tıp ve endüstrinin radyoizotop
ihtiyacının yerli olanaklarla karşılanması, uranyum zenginleştirme
dahil yakıt çevrimi tesisleri kurulması, uranyum ve toryum aranması,
Nükleer Teknoloji Merkezi kurulması gibi faaliyetleri" de kapsıyor.
Öte yandan TAEK, nükleer enerji konusunda "halkı bilinçlendirme"
için faaliyetlere başladı. Bu kapsamda bir eğitim filmi hazırlayan
TAEK, bu filmi basın-yayın organlarına göndermeye başladı.[1]
Türkiye'de nükleer enerji girişimlerinin uzun bir tarihi var. Türkiye'nin
nükleer enerji rüyası 1960'ta başladı. ABD, Soğuk Savaş döneminde
Jüpiter balistik füzelerinin Türkiye'de konuşlandırılması karşılığında
Küçükçekmece'de nükleer araştırma reaktörünün kuruluşuna yardım
etti. İlk nükleer enerji santrali projesi ise 1967-70 yıllarında
gündeme geldi. Yedi yıl sonrası için 300 megavatlık kurulu güçte
bir santral düşünüldü. Ancak proje rafa kaldırıldı. 1974'te Akkuyu'da
bir nükleer santral kurulması planlandı, bu da hayata geçirilemedi.
TAEK, 1978'de Akkuyu için BM Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan
yer lisansı aldı. 1983'te dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından
Akkuyu'ya 600 megavatlık kurulu güçte bir nükleer santral projesi
gündeme getirildi. O dönemde Sinop'a da santral yapılması gündeme
getirilmişti. Ancak Özal'ın önerdiği 'yap-işlet-devret' modeli,
nükleer santral gibi yüksek yatırım maliyetleri gerektiren ve konvansiyonel
elektrik üretim sistemleri ile karşılaştırıldığında birim enerji
başına yüksek bir maliyetle üretim yapan nükleer santrallere özel
sektörün yatırım yapmaktan kaçınması nedeniyle cazip değildi ve
proje rafa kaldırıldı.
Çernobil kazasının ardından (1987) TAEK'in Nükleer Enerji Dairesi
kapatıldı. Ancak nükleer macerası bitmedi. 1992'de yedi firmadan
yeniden teklif istendi. 1994'te danışmanlık ihalesi açıldı, bir
Kore firması kazandı. 1998'de Akkuyu Nükleer Santral ihalesi tekrar
açıldı. ABD-Japonya ortaklı Westinghouse-Mitsubishi konsorsiyumu,
Kanada'nın AECL (CANDU) ve Almanya-Fransa ortaklı NPI firmaları
ihaleye teklif verdi. 25 Temmuz 2000'de dönemin başbakanı Bülent
Ecevit, nükleer enerji planlarından çok pahalı olduğu için vazgeçildiğini
açıkladı. Bakanlar Kurulu kararıyla ihale ertelendi[2].
Bu seferki girişim oldukça kapsamlı ve kararlı görünüyor. Türkiye,
yalnızca nükleer enerji santrali kurmakla kalmıyor, bu santrallerde
kullanılacak yakıt hammadesinin yerli uranyum ve toryum madenlerinden
elde edilmesinden başlayarak, uranyum zenginleştirme işlemine, oradan
da atıkların işlenmesine dek tüm yakıt çevrimini yerlileştirmek
istiyor. Bu iddialı proje yalnızca Türkiye'nin enerji gereksinimine
ilişkin projeksiyonlarla açıklanamaz ve ardında yatan sebeplerin
iyi değerlendirilmesi gerekir.
Bu çalışmada Türkiye'nin nükleer rüyasının yanlızca enerji üretimine
yönelik masum bir girişim olmadığı öne sürülmektedir. Bu sav, Soğuk
Savaş döneminde formüle edilen nükleer doktrinlerin değişmesi ve
ABD'nin saldırgan dış politikalarının yol açtığı konjonktür içinde
nükleer silahlanmanın küresel boyutta kazandığı yeni ivme değerlendirilerek
desteklenmeye çalışılmıştır. Bunun için, Soğuk Savaş güç dengeleri
içinde biçimlenmiş olan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'nın
(NPT [3]) ABD tarafından nasıl işlevsileştirildiğini ve Anti-Balistik
Füze Anlaşması (ABMT [4]) nasıl yırtılıp atıldığını, ABD'nin benimsediği
yeni Milli Güvenlik Stratejisi'nin ve Birleşik Nükleer Operasyonlar
Doktrini'nin küresel ölçekte ve Ortadoğu'da nükleer silahlanmayı
nasıl tırmandırdığı ve bu konjonktür içinde Türkiye'nin nükleer
güç olma hedefinin nasıl oluştuğunu anlatmaya çalışacağız.
Nükleer Enerji ve Nükleer Silahlar
Nükleer teknoloji uranyum elementi üzerine kuruludur. Uranyum, doğada
nükleer parçalanmaya uğrayabilen bir çekirdek içeren tek elementtir.
U235 izotopu, nötron bombardımanı altında parçalanır, ve ortaya
orta ağırlıkta iki çekirdek ile iki veya üç nötron çıkar, bu nötronlar
diğer U235 çekirdekleriyle çarpışarak yeni çekirdek parçalanmalarına
yol açar. Bu çekirdek parçalanmalarından ortaya enerji çıkar. Eğer
nötronlar yavaşlatılırsa reaksiyon "alt kritik" olarak adlandırılır
ve yavaş gelişir. Nükleer reaktörlerde nötronları yavaşlatan bir
ortam bulunur. Eğer nötronlar yavaşlatılmamışsa ve yeterince büyük
bir U235 kütlesi biraraya getirilmişse, reaksiyon çok hızlı ve zincirleme
bir şekilde gerçekleşir. Bu "süperkritik" reaksiyon sonucunda enerji
çok hızlı bir şekilde açığa çıkar ve nükleer bombanın prensibi de
budur. Doğal uranyum yalnızca %0.725 oranında parçalanabilir U235
izotopu içerir. Kalanın tamamı parçalanamayan U238 izotopudur. Doğal
uranyumun nükleer santrallerde yakıt olarak kullanılabilmesi için
U235 açısından %2-5 oranında zenginleştirilmesi gerekir. Bir bombada
çok daha yüksek zenginleştirme oranlarına, %90'ın üzerine çıkmak
gerekir [5].
Uranyum zenginleştirme nükleer silah elde etmek için tek yol değildir.
Yakıt olarak doğal uranyum kullanan "ağır su" reaktörlerinde plütonyumun
Pu239 izotopu üretilir. Ancak oluşan Pu239 uzun süre reaktörde kaldığı
zaman nötron bombardımanı ardında ardarda Pu240, Pu241, Pu242 izotoplarına
dönüşebilir. Böylece plütonyumun bomba imal malzemesi olarak kalitesi
düşer ve "kirlenir". Dolayısıyla reaktörün sık sık durdurulup yakıtın
reaktörden çıkartılması, içinde oluşmuş bulunan plütonyumun kirlenmeden
ayrıştırılması gerekir. Bu durdurma işlemi casus uydularca gözlenebileceğinden,
NPT'yi imzalamış bir ülkedeki reaktörler Uluslararası Atom Enerjisi
Ajansı'nın (UAEA) denetiminde olduğundan bu işlemi gizlice yapmak
zordur. Bu işlem güç reaktörlerinde yapılabileceği gibi "araştırma"
reaktörlerinde de yapılabilir. Ancak bazı tip güç reaktörlerinde
örneğin Kanada'nın CANDU tipi reaktörlerinde yakıt elemanları reaktörün
çalışmasını durdurmadan takılıp çıkartılabilmektedir. Dolayısıyla
bu tip reaktörlerde uluslararası denetçilerin gözetiminden kaçırarak
nükleer silah yapımında kullanılacak Pu239 izotopu üretmek daha
kolaydır.
Dolayısıyla nükleer enerji ile nükleer silahlar arasında çok yakın
bir bağ vardır. Bir ülkenin uranyum zenginleştirme tesisi kurup
yeterli miktarda zenginleştirilmiş uranyum ya da "ağır su" reaktörü
kurup plütonyum üretmeye yönelik çabaları nükleer güç edinme girişiminin
bir göstergesi olarak algılanabilir. Üstelik, nükleer teknolojinin
öğeleri üzerindeki know-how tekeli giderek zayıflamıştır. Dolayısıyla
doğal uranyum rezervleri, belli bir teknolojik birikimi ve sanayi
altyapısı olan bir ülkenin nükleer güç elde etmesi önünde teknik
bir engel yoktur. Bu nedenle nükleer silahlar 1945-1970 yılları
arasında hızla yayılmış ve ABD, İngiltere, SSCB, Fransa ve Çin nükleer
silahlar geliştirmiş, 1970'den sonra da nükleer silahlanma, İsrail,
Güney Afrika, Hindistan ve Pakistan'a yayılmıştır. Nükleer silah
geliştiren ilk beş ülke, büyük ölçüde bu silahların tekelini ellerinde
tutma güdüsüyle 1970 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme
Anlaşması'nı (NPT) hazırlamışlardır.
Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme
Anlaşması
1970 yılında yürürlüğe sokulan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme
Anlaşması (NPT) ile, nükleer silahlara sahip olduğunu kabul eden
beş devlet, yani ABD, Rusya Federasyonu, Birleşik Krallık, Fransa
ve Çin, nükleer silah sahibi olmayan ülkelere nükleer silah ya da
nükleer silah teknolojisi aktarmayacaklarını kabul etmişlerdir.
Buna karşılık, nükleer silah sahibi olmayan devletler ise nükleer
silah edinmeyeceklerini ya da nükleer silah yeteneğine kavuşmaya
çalışmayacaklarını kabul etmişlerdi. Ayrıca nükleer silahlara sahip
olamayan devler de nükleer malzemelerin enerji üretimi gibi barışcıl
amaçlardan nükleer silah üretimine yöneltilmemesi için taahhütlerde
bulunacaklardı. Bu taahhütler nükleer silah sahibi olmayan her bir
devlet ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) arasında yapılacak
ayrı ayrı taahhüt anlaşmaları ile sağlanacaktı. Bu anlaşma çerçevesinde
her bir devletin sınırları dahilinde barışcıl amaçlarla kullanılan
sivil tesislerdeki tüm nükleer malzemeler IAEA'ya deklere edilmelidir.
IAEA denetçileri bu tesisleri düzenli aralıklarla denetlemek üzere
erişim hakkına sahiptir. Düzenli denetimler yetersiz kalıyorsa IAEA
deklere edilen tesisler dışında özel denetimler de yapabilir[6].
Şimdiye dek ABD ve diğer nükleer güçler, nükleer silah sahibi olmayan
devletlerin taahhütlerini yerine getirmeleri konusunda oldukça kararlı
davrandılar; ancak kendilerinin ve müttefiklerinin yerine getirmedikleri
taahhütler konusunda suskun kaldılar. NPT yürürlüğe girdikten sonra
Güney Afrika, İsrail, Pakistan ve Hindistan da nükleer silah geliştirmişlerdir.
NPT, nükleer silah sahibi olmayan devletlerin barışcıl amaçlarla
nükleer enerji programları geliştirmelerine olanak tanımaktadır.
Birçok devlet, NPT'nin kendilerine nükleer santrallerde kullanılacak
yakıtı elde etmek üzere, uranyum zenginleştirmeden kullanılmış yakıtı
yeniden işlemeye değin tüm yakıt çevrimini içine alan bir program
geliştirme hakkı da tanıdığını iddia etmektedir. Ancak bu tesisler
devletlere nükleer silah üretiminde kullanılacak malzemeyi de kısa
sürede imal etme olanağı sağlamaktadır. Başka bir deyişle zenginleştirme
ve yeniden işleme tesisleri, nükleer silahlanma için bir çeşit "gri
bölge" oluşturmaktadır [7]. İran'ın uranyum zenginleştirme tesisi
ile ilgili kopartılan fırtınanın ardında bu gerçek yatmaktadır.
Türkiye de, TAEK tarafından hazırlanan "Nükleer Teknoloji ve Enerji
Geliştirme Projesi" çerçevesinde söz konusu tesisleri kurmayı hedeflemektedir.
Türkiye'nin nükleer teknolojiyi bu kadar kapsamlı bir şekilde gündeme
getirmesinin ardında yatan güdüler, temelde Ortadoğu'daki güçler
dengesi, NPT'nin özellikle de ABD tarafında içinin boşaltılması
ve ABD'nin izlediği saldırgan dış politika nedeniyle yeni bir nükleer
silahlanma yarışının başlaması ile oluşan yeni jeopolitik konjonktür
içinde değerlendirilmelidir.
NPT'nin Fiilen İşlevsizleştirilmesi Süreci:
Soğuk savaş dönemi nükleer güç dengesinin temel unsurlarından biri
olan NPT'nin etkisizleştirilmesi süreci ABD'nin iki önemli bölgesel
uydusu Pakistan ve İsrail'in silahlanması ile başlamıştır. Simon
Hersch, Pakistan'ın nükleer silah geliştirme ve küresel nükleer
karaborsada önemli bir aktör olma sürecini New Yorker dergisinde
ayrıntısı ile anlatmıştır [8]. Hersch Afganistan'daki Sovyet işgaline
karşı yürütlen savaşta Pakistan'ın desteğini sağlama almak için,
Reagan ve Baba Bush dönemlerinde ABD'nin nükleer silah geliştirmesi
için Pakistan'a nasıl yardım ettiğini yazmıştır. ABD'den tedarik
edilen milyonlarca dolarlık yasaklanmış yüksek teknoloji malzemesi
Pakistan'a satılmıştır.
1978'de ABD kongresi nükleer silah üretmeye çalışan ülkelere ekonomik
ve askeri yardımların kesilmesine dair bir yasayı onayladığı ve
Pakistan'ın nükleer silah geliştirdiğine dair somut deliller bulunması
nedeniyle bu ülkeye yapılan ABD yardımı 1979 yılında kesildiği halde,
Sovyetler'in Afganistan'ı işgalinden sonra Başkan Carter kongre
kararı için bir istisna talep etmiş ve Pakistan'a iki yılda 400
milyon dolarlık bir yardım kararı almıştır. Reagan 1991'de iktidara
geldiğinde bu yardım miktarı altı yıl için 3.2 milyar dolara çıkartılmıştır
[9].
Pakistan'ın ile komşusu ve "tarihsel düşmanı" Hindistan Kaşmir meselesi
yüzünden 1990 yılından beri her an nükleer bir savaşa dönüşebilecek
adı konmamış bir savaş içindedir ve bu durum Güney Asya'nın güvenliği
için çok büyük bir tehdit oluşturmaktadır.
2004 yılı başlarında Libya'nın nükleer programından vazgeçtiğini
açıklaması ve tesislerini IAEA denetimine açması ile, Pakistan'ın
nükleer operasyonlarından sorumlu General Abdül Kadir Han'ın Libya-Kuzey
Kore-Pakistan üçgeninde nükleer karaborsa operasyonlarını yönettiği
açığa çıkmıştır. Libya'da bulunan ve uranyum zenginleştirmekte kullanılan
teçhizat Pakistan kökenlidir ve Pakistan'ın nükleer savaş başlıklarını
monte ettiği füzeler Kuzey Kore'den satın alınmıştır. Bu gerçekler
ortaya çıkınca suçun faturası General Abdül Kadir Han'a kesilmiştir,
ancak bunun bir devlet politikası olduğu kesindir, zira teçhizat
ve füzelerin Abdül Kadir Han tarafından posta ile nakledilmesi pek
de mümkün değildir [10]. Kuzey Kore'nin de Pakistan desteği ile
geliştirdiği nükleer silahlanma programı sayesinde nükleer silah
geliştirmiş ve nükleer silahlara sahip olduğunu Şubat 2005'de deklare
etmiştir. [11].
İsrail'in nükleer silahlanması ise ABD'nin bölgesel çıkarları için
uluslararası anlaşmaları nasıl hiçe saydığının başka bir örneğidir.
İsrail'in gizlice nükleer silah geliştirdiği Dimona nükleer reaktöründe
çalışan Mordechai Vanunu adlı bir teknisyenin 1986 yılında yaptığı
açıklamalar ile dünya kamuoyunun gündemine girdi [12]. İsrail nükleer
programına 1958'de Fransa'nın yardımı ile başladı ve bu reaktörün
varlığı ABD casus uçaklarınca belgelendi. 1968 gibi oldukça erken
bir tarihte CIA İsrail'in nükleer silah imal ettiği sonucuna vardı.
İsrail, 1973 yılında Arap İsrail savaşında nükleer alarma geçerek
Sovyetler Birliği'ne Arap müttefiklerine tahdit uygulaması ve ABD'ye
de kendisini ciddiye alması yolunda bir mesaj verdi. O zamandan
beri İsrail'in savunma stratejisi, yenilgi ile sonuçlanan bir savaştan
varlığını sürdürerek çıkamayacağı öngörüsü ile önalıcı saldırılara
dayanmaktadır. Bu doktrin, İsrail-Filistin sorununun siyasi çözümü
için ortaya atılan önerilerin önünün alınmasını da içermektedir.
1980 yılında Suudi Arabistan'ın çözüm önerisine İsrail'in verdiği
yanıt, nükleer silahlarla donatılmış savaş uçaklarını Suudi petrol
havzaları üzerinde uçurmak olmuştur[13]. İsrail için nükleer silahlanma
bölgesel süpergüç olmanın vazgeçilmez bir koşuludur, ancak İsrail
nükleer silahlara sahip olduğunu kabul etmemekte ve NPT'yi imzalamamaktadır.
İsrail 1974'de Mısır ve İran tarafından ortak olarak hazırlanan
Ortadoğu'nun nükleer silahlardan arındırılması yolundaki öneri BM
genel kurulunda görüşülmüş ve yalnızca İsrail çekimser kalmıştır,
1980 yılına kadar da bu konumunu sürdürmüştür. Bu tarihten sonra
da bölgenin uluslarası denetçiler gözetiminde nükleer silahlardan
arındırılması için adım atacağı yerde, 1981 yılında Irak'ın Osirak
nükleer reaktörünü bir hava saldırısı ile imha etmiştir. Ortadoğu'da
petrol zengini bir ülkenin enerji üretim amacıyla nükleer reaktör
inşa etmesi kuşku uyandıran bir durum olsa da, Irak NPT anlaşmasına
taraf olan bir ülkedir ve Osirak nükleer santrali IAEA denetçilerine
açıktı. Bu saldırı BM Genel Kurulu'nda oy birliği ile kınanmıştır.
İsrail'in öne sürdüğü gerekçe ise uluslararası denetimlerin yetersiz
olduğu idi, ancak kendisi NPT'yi imzalamamış olan ve nükleer silahlara
sahip olduğu bilinen bir ülkenin bu gerekçesinin hiç bir inandırıcılığı
yoktur ve bu saldırı Ortadoğu'da kitle imha silahlarının yayılmasını
kışkırtıcı bir hareket olmuştur.
İsrail 1973 yılından beri ABD'nin bölgesel ileri karakolu olma işlevi
çerçevesinde bu ülkeden muazzam boyutlarda teknolojik ve askeri
yardım almıştır. 1978-1982 yılları arasında İsrail, A.B.D.'nin bütün
dünyaya yaptığı askeri dış yardımın %48'ini, ekonomik yardımın ise
%35'ini almıştır[14]. İsrail 1976'dan beri dünyada ABD'den en büyük
dış yardım alan ülkedir ve İkinci Dünya Savaşı'ndan beri toplamda
birincidir. Özel mali ve askeri yardımlar, ABD'de İsrail için yürütülmekte
olan askeri araştırma geliştirme dikkate alındığında bu rakamlar
daha da çarpıcı boyutlarda artacaktır[15]. Güney Afrika'daki ırkçı
rejim de nükleer silahlanması sırasında İsrail'den önemli bir teknolojik
destek almıştır[16]. ABD'de nükleer silah üreten ülkelere yapılan
yardımın kesilmesi yolundaki yasalar İsrail'i dikkatle kapsam dışı
bırakacak şekilde yazılmaktadır.
İsrail'in beş büyük nükleer devletten sonra en büyük ve en kapsamlı
nükleer silahlanma programına sahip olan devlet olduğu bilinmektedir.
İsrail NPT'yi imzalamamıştır, yüzlerce nükleer başlığa sahip olduğu
tahmin edilmektedir ve 4,000 km menzilli balistik füzelere (Jericho-2),
nükleer silah taşıma kapasitesine sahip uçaklara ve denizaltından
atılabilen nükleer füzelere sahiptir[17].
Bush'un son Hindistan ziyareti sırasında iki ülkenin sivil alanda
nükleer işbirliğine gideceğini açıklaması birçok yorumcu tarafından,
NPT'yi imzalamayan ve nükleer silahlara sahip olan bir ülke ile
bu türden bir işbirliğine gidilmesinin NPT'nin ruhuna aykırı olması
nedeniyle, bu anlaşmanın fiilen sona erdiğinin deklere edilmesi
olarak değerlendirilmiştir[18].
Anti-Balistik Füze Anlaşması
Soğuk savaş dönemi nükleer güç dengesinin temel unsurlarından bir
diğeri de Kasım 1969 ila Mayıs 1972 tarihleri arasında ABD ve SSCB
tarafından gerçekleştirilen SALT I (the Strategic Arms Limitation
Talks) adlı uzun bir görüşme maratonu sonucunda imzalanan anlaşmalardır.
Bu anlaşmalardan birincisi olan Anti-Balistik Füze Anlaşması, antibalistik
füzelere, yani bir nükleer saldırı durumunda gelen füzeleri vurmak
için kullanılacak savunma amaçlı füzelerin sayısına sınırlama getiriyordu.
Yine aynı görüşmeler sonucunda varılan "ABD ve SSCB arasında Stratejik
Saldırı Silahlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Belli Önlemlere
Dair Geçici Anlaşma[19]" ile uzun menzilli nükleer füzelerin sayısını
donduruyoruluyordu. Anlaşma beş yıllığına geçerliydi, ancak 1977'de
her iki taraf da diğer taraf anlaşmaya uyduğu sürece kendisi de
uyacağını kabul etti.
13 Aralık 2001'de Başkan Bush Rusya'ya ABD'nin anlaşmadan çekildiğine
ilişkin bir nota verdi. Bu, ABD'nin tarihte ilk defa uluslararası
bir silahsızlanma anlaşmasından çekildiği durumdur. Bu çekilme için
öne sürülen gerekçe, ABD'yi haydut devletlerin nükleer şantajından
korumak için bir Ulusal Füze Savunma sistemi kurulmasının zorunlu
olduğudur.
2000 yılında daha Bush'un Savunma Bakanı olmadan Donald Rumsfeld
tarafından kaleme alınan bir raporda ABD'nin bir haydut nükleer
saldırıya karşı savunma amacıyla acil olarak bir sistem geliştirmesi
gerektiği yazmaktadır. 11 Eylül saldırılarından sonra ABD hükümeti
bir füze savunma sistemi için 100 milyar dolar ödenek ayırdı. Beş
yıl sonra sistemin temel unsurları inşa edilmiştir ve bu sene Alaska'ya
16 adet yerden havaya füze istasyonu kurulacak.
Ancak ABD'nin füzesavar kalkanı 1972'de SSCB ile imzalanan Anti-Balistik
Füze Anlaşması'nın çöpe atılması anlamına gelmektedir. Bu anlaşmanın
mantığı, ABD ve SSCB'nin füzesavar savunma sistemini 100 füzelik
tek bir karargah ile sınırlandırarak iki süpergüç arasındaki yokedici
güç dengesini korumaktır. Her iki taraf da bu sayede bir karşı saldırıdan
sağ çıkamayacağını bilerek diğer tarafa saldıramaz.
Şimdi tüm taraflar "füze savunma sisteminin" bir saldırı silahı
olduğunu anlamışlardır, bu da ilk nükleer saldırı da dahil saldırganlık
konusunda kendilerini özgür hissetmelerine neden olacaktır. Bu durum
ABD'li analistlerce ve potansiyel hedeflerce üzerinde uzlaşılan
bir yargıdır, hatta aynı kelimelerle ifade edilmektedir: bir füze
savunma sistemi yalnızca bir "kalkan" değil aynı zamanda bir "kılıçtır"
da[20].
Mevcut ABD planları da benzer bir Rus tepkisini kışkırtmıştır. ABD'li
analistler Bush-Putin yıllarında Rusya'nın askeri harcamalarının
üç katına çıktığını tahmin ediyorlar. Putin, Rusya'nın nükleer cephaneliğini
yenilemeye girişmiş ve ABD'nin füzesavar sistemini dengelemek için
Rusya'nın yeni bir savaş başlığı geliştirdiğini açıklamıştır[21].
Bu savaş başlığı konvasiyonel bir balistik füze ile uzaya fırlatılmaktadır,
ancak öngörülebilir bir yörünge ile hedefe yönelmek yerine atmosfere
girdiğinde manevralar yaparak yörüngesini değiştirebilmektedir.
Bu özelliği sayesinde, savaş başlığının yörüngesini öngörerek hedefe
doğru yol alırken önünü kesen ABD füze savunma sitemlerini etkisiz
hale getirmektedir. İlk prototip denemeleri başarıya ulaşmıştır
ve Rusya Savunma Bakanı Sergei Ivanov Rusya'nın 2010'a kadar "yeni
nesil" stratejik füzelere sahip olacağını beyan etmiştir[22].
Çin'in de aynı yönde, belki de daha şiddetli bir tepki vermesi beklenmektedir,
çünkü bir füze savunma sistemi Çin'in halihazırda çok sınırlı olan
caydırıcı gücününün inandırıcılığına zarar verecektir. Bu bir dalga
etkisi yaratacaktır: Hindistan Çin'in saldırı amaçlı stratejik silahlarının
genişlemesine tepki verecektir, Pakistan Hindistan'a, ve bu böyle
yayılacaktır[23].
ABD yeni kitle imha silahları geliştirmek üzere 1980'lerden beri
dondurulan nükleer silahlanma yarışına da hız vermiştir. ABD 1967
yılında yürülüğe giren Dış Uzay Anlaşması'nı da yırtıp atarak uzayın
silahlandırılması yarışını tırmandırmıştır. ABD tarafından geliştirilen,
dünyanın yörüngesinde dolaşıp birdenbire atmosfere girerek herhangi
bir yere uyarmadan ağır bir saldırı yapabilen sesüstü Cruise Aracı,
Dış Uzay Anlaşması'nın açık bir ihlalidir.
Bush yönetimi soğuk savaş doktrininin ABD'nin savunma yeteneği önünde
bir engel oluşturamayacağını düşünmektedir. ABD Ulusal Nükleer Güvenlik
İdaresi Başkanı Linton Brooks 'nükleer silahsızlanma' hedefinin
kilit önemdeki uluslararası belgelerde artık yer almayacağını açık
sözlülükle anlattı: "ABD'nin öngörülebilir gelecekte, nükleer gücünü
muhafaza etmeye, geliştirmeye ve modernize etmeye ihtiyacı olacak.
Soğuk Savaş'ın bitmesi nükleer silahların önemini azaltmadı. Hayatımın
geri kalanında nükleer silahların ortadan kaldırılması için gerekli
siyasi koşulların oluşacağına dair hiçbir şans göremiyorum." [24]
ABD son nükleer silahını 1989'de üretmiş, son denemesini 1992'te
yeraltında gerçekleştirmiştir, ancak Senato nükleer denemelerin
yasaklanması moratoryumunu yenilemeye yanaşmamaktadır ve Kongre'ye
yaşlanmış ve güvenilir bulunmayan nükleer bombalar ıskartaya çıkarılırken,
yeni nükleer bombalar üretmeyi içeren planın taslağı sunulmuştur.
Soğuk Savaş'tan beri nükleer silah üretmek amacıyla en geniş çaplı
modernizasyon planı kapsamında, hedefin 2022 itibarıyla her yıl
125 yeni nükleer bomba üretme kapasitesine ulaşmak olduğu bilinmektedir.
Birleşik Nükleer Operasyonlar Doktrini
ve Minik Nükleer Bombalar
Nükleer tırmanışın bir diğer boyutu da ABD'nin düşük kapasiteli
nükleer silahlar –sığınak tahrip eden bombalar- geliştirmiş olmasıdır.
B61-11 adlı bu termonükleer bomba, "yeraltına derinlemesine nüfuz
eden" ve "konvansiyonel savaş başlıklarının tahrip edemediği, en
derinlerdeki ve en iyi tahkim edilmiş yeraltı sığınaklarını yok
eden" bir silah olarak tanımlanmaktadır[25]. Rusya'nın stratejik
analistleri, bu silahların Ruslar'ın nükleer cephaneliğini kontrol
eden komuta sığınaklarını hedef aldığını biliyor. Ancak bu yeni
silahların tek hedefi Rusya değildir, bu silahların üçüncü dünya
ülkeleri ile meydana gelen çatışmalarda da kullanılması planlanmıştır.
Sığınak tahrip edici bu nükleer bomba, küresel güvenliği arttıracak,
barışı sağlayacak ve rejim değişikliğine yardım edecek bir aygıt
olarak sunulmaktadır. Pentagon, bombanın, kitle imha silahlarının
"devlet dışı organizasyonlar (teröristler)" ve "haydut devletler"
eliyle yayılmasının önlenmesi için kullanılabileceğini iddia etmiştir.
Sığınak tahrip edici bu nükleer bombalarla ilgili en önemli nokta,
taktik nükleer silahlar ve konvansiyonel savaş silahları arasındaki
ayrımın silikleşmesidir. Bu aynı zamanda ABD'nin nükleer doktrininin
değişmesi anlamına da gelmektedir. Soğuk Savaş döneminde ABD'nin
nükleer doktrini, iki süpergüç arasındaki yokedici güç dengesini
korumak üzerine kurulmuştur. Karşılıklı tahdit ve caydırıcılık,
her iki taraf da bu sayede bir karşı saldırıdan sağ çıkamayacağını
bilerek diğer tarafa saldıramayacağı gerçeğinden kaynaklanır. Nükleer
silahların kullanılması ise nihai olarak Başkan'ın kararı ile gerçekleşir.
ABD'nin nükleer savaş doktrini, 2005 yılında gözden geçirilmiştir.
Birleşik Nükleer Operasyonlar Doktrini[26] "birleştirilmiş bir komuta
ve kontrol altında konvansiyonel ve nükleer saldırıların tümleşik
şekilde kullanılmasını" öngörmektedir[27]. Askeri planlamacılar
en etkin güç kullanımı, yani ortaya konan askeri hedeflere ulaşmak
için değişik silah sistemlerinin karma bir şekilde kullanılması
üzerine odaklanmaktadırlar. Bu bağlamda nükleer ve konvansiyonel
silahlar askeri komutanların savaş cephesindeki gelişmelere göre
içinden silah seçeceği "alet kutusunun" birer parçasıdır.
Yeni nükleer doktrin, Eylül 2002 tarihinde yayınlanan ABD Milli
Güvenlik Strateji Belgesi'ne paralel bir şekilde "nefs-i müdafanın"
ötesine geçerek belirsiz bir tarihte kitle imha silahları geliştirmesinden
kuşkulanılan "haydut düşmanlara" karşı nükleer silahlar kullanılarak
"vaktinden önce eyleme geçmeyi" öngörmektedir. Dolayısıyla İran
gibi devletlerin kitle imha silahları programları daha geliştirme
aşamasındayken nükleer silahlar ile durdurulabilir.
Nükleer savaşı başlatmak için Başkan'ın onayı gerekli olduğu halde
bölgesel komutanlar Cephesel Nükleer Operasyonlar'da[28] düşük kapasiteli
nükleer silahlar kullanılmasına karar verebilirler. Dahası, düşük
kapasiteli nükleer silahlar Pentagon tarafından "cıvardaki sivil
halk için güvenli" olduğu ve "yan hasarın en aza indirgendiği" gerekçesi
ile "yeniden sınıflandırılmıştır", dolayısıyla bu tür silahların
kullanımı üzerindeki kısıtlamalar kaldırılmıştır.
Bu "yeniden sınıflandırma" son derece aldatıcıdır. Uzmanlar yerin
18 metre altında olan ve beton duvarla tahkim edilmiş olan İran'ın
Natanz'daki uranyum zenginleştirme tesisini tahrip etmek için 7-8
kilotonluk bir termonükleer bombanın gerektiğini, bunun da Hiroşima'ya
atılan bombanın yarısı gücünde olduğunu tahmin etmektedirler. Patlama
nedeniyle etrafa yayılan radyoaktif serpintinin etkisinin ise yüzeyde
patlatılan eşit güçte bir bomba ile aynı olacağı tahmin edilmektedir.
[29]
ABD'nin Bush yönetimi altında uluslararası anlaşmaları hiçe sayan
saldırgan dış politikası ve geliştirdiği yeni doktrinler, nükleer
savaş ihtimalini daha da arttırmaktadır. Ortadoğu'nun nükleer silahlanması
ve İran ile yakın zamanda yaşanan gerginliğin bu bağlamda değerlendirilmesi
gerekir.
ABD'nin Yeni Milli Güvenlik Stratejisi
ve Nükleer Tırmanış:
Bush yönetimi iktidara geldikten sonra, Eylül 2002 tarihinde yayınlanan
ABD Milli Güvenlik Strateji Belgesi Washington'un küresel hakimiyetine
karşı yönelen meydan okumaları ortadan kaldırmak üzere kuvvete başvurmaya
hakkı olduğunu ilan etmektedir. Bu, ABD'nin dünyayı tehdit kullanarak
yöneteceği anlamına gelmektedir. Buradaki konsept süregiden ya da
beklenen bir saldırıya karşı bir tepki olan "Önalıcı Savaş"tan farklıdır.
Yeni konsept, yani "Önleyici Savaş" ABD'nin kendisine potansiyel
bir tehdit oluşturduğuna inandığı herhangi bir ülkeye saldırma hakkı
olduğu anlamına gelir[30].
Irak yeni Ulusal Güvenlik doktrininin "test tüpü" olarak düşünülmüş
ve Irak işgali ile amaçlanan ibret alınacak bir örnek oluşturmak
istenmiştir. Ancak, ABD için yalnızca tehdit oluşturma potansiyeli
olan ülkeleri bile saldırılacak hedefler olarak saptayan bu doktrin,
hedef tahtasındaki ülkelerin caydırıcı bir unsur olarak kitle imha
silahlarına sahip olma güdüsünü körüklemiştir. Başkan Bush tarafından
Suriye, Irak ve İran ile birlikte "şer eksenine" dahil edilen Kuzey
Kore'nin nükleer silah potansiyeli anlaşıldıktan sonra gündemden
düşmesi bu caydırıcılığın ne kadar işe yaradığına ilişkin iyi bir
örnek oluşturmaktadır.
İran ve Nükleer Gerginliğin Tırmanması:
İran Başkan Bush tarafından tarif edilen "Şer Ekseni'nin" bir parçası
olarak yeni bir saldırının hedef tahtasındadır. Batı basınında İran'a
yönelik kampanya tüm hızıyla devam etmektedir. İran'a yönelik propaganda
iki temel varsayıma dayanmaktadır: 1) İran kitle imha silahları
üretmektedir 2) İran "İslamcı teröristleri" desteklemektedir. Bu
propaganda kampanyası birçok yönüyle Irak'a yönelik propaganda kampanyasına
benzemektedir. Kitle imha silahları üretiyor ve "devlet-dışı terörist
örgütleri" destekliyor olduğundan kuşkulanılması, İran'ı bir "önleyici
saldırının" hedefi haline getirmek için yeterlidir.
İran'ın kitle imha silahları meselesi, tartışılmak üzere BM Güvenlik
Konseyi'ne götürülürken Başkan Yardımcısı Dick Cheney ABD silahlı
kuvvetleri statejik komuta karargâhına (USSTATCOM) 11 Eylül benzeri
bir saldırıya verilecek yanıt olarak "ihtiyati bir plan" hazırlaması
emri vemiştir:
"Bu plan Iran'a karşı, hem konvansiyonel silahlar hem de taktik
nükleer silahlar kullanılarak girişilecek geniş kapsamlı bir hava
saldırısını içermektedir. İran içinde, nükleer silah programı geliştirme
amacıyla kullanıldığından kuşkulanan sayısız tesisi de içeren 450
kadar büyük stratejik hedef vardır. Bu hedeflerin çoğu tahkim edilmiştir
ve yeraltındadır, dolayısıyla konvansiyonel silahlarla tahrip edilemez
ve nükleer seçeneği düşünmek gerekir. [31]"
Cheney'in "ihtiyati planı" ikinci bir 11 Eylül vakasını önlemeye
yönelik olmadığı gibi, saldırı daha gerçekleşmeden İran'ın böylesi
bir saldırının arkasında olduğu önkabulü ile cezalandırıcı bir bombardımanın
derhal başlatılmasını öngörmektedir. Bu plan, 11 Eylül'den sonra,
saldırıyı gerçekleştirenleri desteklediği gerekçesiyle Afganistan'a
karşı düzenlenen saldırı ile aynı doğrultuda bir eylem planıdır,
ancak bundan da öte ABD'nin nükleer doktrininin, nükleer silahı
olmayan ülkelere karşı ilk "önleyici" nükleer saldırıyı yapma hakkını
da içerecek şekilde yeniden formüle edilmesi, ABD saldırganlığı
açısından yeni bir boyuttur.
Vietnam Savaşı'nda Mai Lai katliamını açığa çıkartan ve, en son
2004'te Ebu Greyb'deki işkence skandalını dünyaya duyuran ünlü gazeteci
Seymour Hersh New Yorker'da yayınladığı bir makalede, İran'a saldırmaya
hazırlanan Bush yönetiminin, bu ülkenin yeraltı tesisleri için taktik
nükleer silahlar kullanmayı planladığını duyurunca konu yaygın biçimde
dünya kamuoyunun gündemine girdi[32]. Seymour Hersh'e göre, ABD
ordusu ve uluslararası toplumda, Bush'un İran'la nükleer krizde
nihai hedefinin rejim değişikliği olduğu kanısı güçleniyor. Hersh'in
görüştüğü eski bir üst düzey istihbarat yetkilisi, Bush ve Beyaz
Saray'daki diğer yetkililerin İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad'ı
potansiyel Adolf Hitler olarak gördüklerini ve kendi aralarında
"İran stratejik silahı ele geçirip yeni bir dünya savaşıyla tehdit
eder mi" diye konuştuklarını anlattı. ABD Savunma Bakanı Donald
Rumsfeld'le yakın bağları olan bir hükümet danışmanı ise Hersh'e,
Bush'un İran'ın durdurulmazsa atom bombası geliştireceğine kani
olduğunu, bu yüzden "gelecekte seçilecek hiçbir Cumhuriyetçi ya
da Demokrat başkanın cesaret edemeyeceği şey"i yapmak zorunda olduğuna,
"İran'ı kurtarmanın mirası olacağı"na inandığını aktarmış. Bush
yönetiminin başvurduğu uzmanlardan eski bir savunma yetkilisi, "Uzun
bombardımanın dini liderliği küçük düşüreceğine, halkı ayaklanıp
hükümeti devirmeye iteceğine inanıyorlar. Duyduğumda şoke oldum"
demiş. Bir Pentagon danışmanı ise "Beyaz Saray, sorunu çözmenin
tek yolunun İran içindeki iktidar yapısını değiştirmek olduğuna
inanmaktadır, bu da savaş anlamına gelmektedir" demiş ve eklemiş:
"Tehlike, bunun aynı zamanda İran içinde ülkeyi savunmanın tek yolunun
nükleer kapasiteye sahip olmak olduğu inancını güçlendirmesidir."
Hersh, Pentagon'un Beyaz Saray'a bu kış sunduğu ilk saldırı planlarında,
İran'ın yeraltı tesisleri için B61-11 gibi sığınak yıkıcı taktik
nükleer silahların kullanılmasının tavsiye edildiğini belirtiyor,
ancak meselenin vahim boyutunu bilen nükleer planlayıcıların bu
seçeneğe karşı çıktıklarını, fakat siyasilere laf dinletemediklerini,
özellikle Genelkurmay'da büyük rahatsızlık olduğunu, bazı askeri
yetkililerin istifadan söz ettiğini, Genelkurmay'ın kışın planlardan
nükleer seçeneği çıkarma girişiminin ise Beyaz Saray tarafından
reddedildiğini anlatıyor.
İran Nükleer Silah Sahibi Olabilir Mi?
İran'a karşı nükleer bir saldırı, Rusya ve Çin'in tavrından uluslararası
piyasalarda petrol fiyatlarında meydana gelecek çalkantıya, ya da
İslam ülkelerinin tepkisine dek birçok paramatreye bağlı, dolayısıyla
gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli değil. Fakat şimdi İran'ın gerçekten
de nükleer bir tehdit oluşturduğu yolundaki iddiaların doğru olup
olmadığına bakalım.
İran NPT'yi imzalamış bir ülkedir, ve bu nedenle nükleer tesisleri
IAEA'nın denetimine açıktır ve İran nükleer programının tamamen
barışçıl amaçlarla olduğunu iddia etmektedir. İran'ın üç adet ana
nükleer tesisi vardır: İlki Natanz'daki uranyum zenginleştirme tesisi,
ikincisi Arak'taki döteryum araştırma laboratuarı, üçüncüsü de Buşehr'deki
"hafif su" PWR (Pressurised Water Reactor-Basınçlı Su Reaktörü)
reaktörü.
Buşehr'deki reaktör İsrail'in Dimona reaktörü ile karşılaştırıldığında
ortaya şu tablo çıkmaktadır[33]: Buşehr reaktörü güç çıktısını maksimize
etmek için tasarlandığından 30-40 aylık yakıt döngüsü ile çalışmaktadır,
yani bu periyodlarla yeni yakıt yüklenmesi gerekmektedir. Bunun
için reaktörün çalışmasını durdumak gerekmektedir ve bu casus uçaklarla
ya da uydularca kolaylıkla saptanabilir. Dolayısıyla İran'ın nükleer
silah imalatında kullanılacak plütonyum elde etmek için reaktörü
gizlice durdurması imkansızdır. Bunun yanısıra bu santral nükleer
silah yapımında kullanılması imkansız olan üç plütonyum izotopu
üretmektedir (PU240, PU241, PU242). Oysa İsrail'in Dimona'daki "ağır
su" reaktörü, reaktörü kapatmadan kullanılmış yakıtın çıkarılabilen
ve yeni yakıt yüklenebilen "on-line" sistemi ile çalışmaktadır ve
girdi-çıktı miktarının saptanması imkansızdır. Ayrıca bu reaktör
nükleer bomba yapımında kullanılabilen PU239 izotopu üretmektedir.
Natanz'daki uranyum zenginleştirme tesisi ise Amerikan casus uçakları
tarafından 2002 yılında açığa çıkartılmıştır. İran'ın uranyum zenginleştirme
programının 1985 yılında başladığı, 1987 yılında Avrupalı aracılar
sayesinde Abdülkadir Han şebekesinden uranyum zenginleştirmekte
kullanılan santrifüjlerin planlarının satın alındığı tahmin edilmektedir.
İran uranyum zenginleştirme programının barışcıl olduğunu ve bu
ülkeye uygulanan yaptırımlar nedeniyle nükleer enerji programının
sürekliliğini garantiye almak için uranyum zenginleştirme tüm yakıt
döngüsünü sağlıyacak tesislere sahip olması gerektiğini iddia etmektedir.
2 Ağustos 2005 tarihinde Washington Post gazetesinde yer alan en
güncel Ulusal Güvenlik Tahmini raporuna göre İran'ın bir nükleer
silah için gereken malzemeleri bir araya getirmesi için en az on
yıl gerekmektedir.
Ancak uzmanlar İran'ın uranyum zenginleştirme tesislerini tamamladıktan
sonra nükleer silahlanma açısından gri bölgeye gireceğini, ve tesislerini
IAEA denetimine açsa bile, Kuzey Kore gibi NPT anlaşmasını istediği
zaman askıya alabileceğini, IAEA denetçilerini ülkeden çıkardıktan
sonra nükleer silah için gerekli olan malzemeyi de altı ay ila bir
sene içinde üretebileceğini öne sürmektedir. Bunun yanısıra Arak'taki
döteryum (ağır su) tesisi de nükleer silahlar açısından kuşkulu
bir tesistir. Ağır su bir döteryum-uranyum reaktöründe bomba yapımında
kullanılacak plütonyum üretmek için gereklidir, ancak İran'ın bilinen
bir döteryum-uranyum reaktörü de yoktur.
İran'ın nükleer tesislerinin ulaştığı karmaşıklık derecesi ve teknolojik
uzmanlık seviyesi, bu tesislerin kurulmasındaki gizlilik ile birleşince
ortaya kuşkulu bir tablo çıkmaktadır. ABD, İran'ın UAEA'ya bildirmediği
Natanz'daki uranyum zenginleştirme tesisinin nükleer silah elde
etme yolundaki niyetinin bir göstergesi olduğunu, ve İran'ın NPT'yi
ihlal ettiğini iddia etmiştir.
Bu noktada, İran'ın özellikle Irak işgalinden sonra ABD'nin Ortadoğu'daki
askeri varlığını kendisi için ciddi bir tehdit olarak algıladığını
ve nükleer programını hızlandırdığını öne sürmek hiç de temelsiz
bir sav olmayacaktır. Amerika ve İsrail tarafından İran'ın nükleer
tesislerinin vurulacağı yolundaki beyanlar da İran'da nükleer silah
geliştirmek isteyen radikallerin elini güçlendirmiştir.
İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad, 11 Nisan 2006'da yaptığı bir açıklamada
'Uranyum zenginleştirmeyi başardık, nükleer kulübe girdik' demiştir,
ve kelimelerin seçimi son derece anlamlıdır. ABD tehditine bir karşı
tehditle yanıt vermektedir, ve "nükleer kulüp" tabiri, bundan ne
anlaşılması gerektiği bilinerek kullanılmıştır. Ahmedinecad'ın beyanatında
uranyumun nükleer santralde yakıt olarak kullanılmak üzere %3.5
oranında zenginleştirildiği belirtilmiştir. İran'ın nükleer silahlar
için gerekli olan %90 cıvarında zenginleştirmeye ulaşması için daha
çok yol var, ancak bu yolda ilerlediğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Türkiye'nin Nükleer Silah Hayali
Washington Post gazetesinde 7 Mart 2006 tarihinde yayınlanan bir
yazıda[34] İran'ın nükleer programının Türkiye'nin de nükleer planlarını
canlandırdığı öne sürülmüştü. TESEV'den Emekli büyükelçi Özdem Sanberk
"İran'ın nükleer üretim ile baskın güç olacağını" ve İran-Türkiye
ilişkisinin "asimetrik bir ilişki haline geleceğini" belirtmişti.
ABD yetkilileri ise Türkiye'nin İran'ın nükleer programı ile ilgili
rahatsızlığını, Tahran'ı bu programı askıya alması için ikna etmek
için oluşturulan uluslararası baskı için kullanmaya giriştiler.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün, 16 Mart 2006 günü
Harp Akademileri'nde Harbiyelilere yaptığı konuşmada Türkiye'nin
nükleer silahlarla ilgili olarak ciddi bir tehditle karşı karşıya
bulunduğunu söyleyerek şunları belirtmiş:
"Uzakdoğu'dan başlayarak Ortadoğu'ya doğru uzanan nükleer eksenin
küresel kırılma hatlarıyla olan ilgisi ve birbirini çeşitli şekillerde
besleyen özel ilişkisi, bölgemizdeki güvenlik konusunu çok daha
karmaşık bir hale getirmektedir." [35]
Bu sözlerle Türkiye'nin, karşı karşıya bulunduğu nükleer tehdidi
"dengelemek" veya "caydırmak" amacıyla, bir an evvel nükleer silahlara
yönelmesi gerektiğinin ima edildiği düşünülebilir. Zira Huntington'ın
"Medeniyetler Çatışması" tezi kapsamında Türkiye iki uygarlık –İslam
ve Batı- arasında yer alan kırılma hattı üzerinde bulunduğu ileri
sürülmekte ve İran'ın nükleer programı ile bu kırılma hattının aynı
zamanda bir nükleer kırılma hattına dönüştüğü ima edilmektedir.
İptal edilen ilk nükleer santral ihalesinde yetkililerin ortaya
konan tercihlere ilişkin beyanları da Türkiye'nin nükleer güç olma
yolundaki hırsını açığa çıkarmaktadır. MHP Genel Başkanı ve Başbakan
eski Yardımcısı Devlet Bahçeli ile MHP'li Sanayi eski Bakanı Kenan
Tanrıkulu; nükleer santral kararı için Ocak 2000'de yapılan liderler
zirvesinde, atom bombası teknolojisini de getireceği gerekçesiyle
AECL-CANDU'dan yana görüş bildirmişlerdir[36].
Eski TAEK Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre bir yazısında şöyle
demektedir;
"TAEK, kendi uranyumumuza dayanan, yani, nükleer yakıt bakımından
bağımsızlığımızı garanti edecek olan, ‘tabii uranyum yakıtlı ve
ağır su soğutuculu' nükleer reaktör teknolojisini Türkiye'nin nükleer
enerji politikasının temel ilkesi olarak kabul etmiştir. Buna karşın
TEK Nükleer Santraller Dairesi yetkililerinin ille de ABD, Fransa,
İngiltere, Almanya ve Rusya gibi ancak bir kaç ülkenin tekelinde
bulunan zenginleştirilmiş uranyum yakıtı üzerinde ısrar etmeleri
ise gereksiz ve milli menfaatlerimize zararlı bir polemik doğurmuştur"
[37].
Bugün nükleer santraller için yeniden ihaleye çıkılması gündeme
geldiğinde Aksiyon dergisinin haberine göre CANDU tipi nükleer santraller
yine favori olarak ön plana çıkmaktadır:
"Dünyada kullanılan ilk reaktör tipleri arasında oturmuş teknoloji
olarak bilinen PHWR tipi Kanada'nın (Canadian Deuterium Uranium)
CANDU reaktörleri de konuşulan alternatifler arasında. İlk yatırım
maliyeti diğer reaktörlere göre yüzde 10-20 daha yüksek olan bir
teknoloji. Ancak zenginleştirilmiş uranyum yerine doğal uranyum
kullanıldığı için bu tip reaktörlerin işletim maliyeti daha düşük.
Türkiye'nin uranyum ve toryum kaynaklarını kullanma isteğine cevap
verebilecek en avantajlı teknoloji CANDU'lar. Halen inşa halindeki
27 reaktörün 8'i CANDU. Teknolojiyi Kanada'dan satın alıp kendi
toryum kaynaklarıyla enerji üretimi yapmaya çalışan Hindistan bu
tip reaktörlerden 6 tane inşa ediyor." [38]
Burada söylenmeyen niyetin ne olduğu açıktır. Kanadalı nükleer karşıtı
bir grup olan Nuclear Awareness Project-Nükleer Bilinçlenme Projesi'ne
göre, Kanada'nın Pakistan ve Hindistan'a transfer ettiği CANDU teknolojisi
bu iki ülkenin nükleer silah programının temelini oluşturmuştur
[39,40],. CANDU reaktörlerinde doğal uranyum kullanılmakta, atık
olarak nükleer silah yapımında kullanılabilecek plütonyum izotopu
üretilmektedir.
İran'a Karşı Türkiye'nin Desteği
Amerika'lı üst düzey yetkililerin 2005 yılı sonlarına doğru Türkiye'ye
üstüste yaptıkları ziyaretlerde İran'a karşı girişilecek olası bir
harekatın konuşulduğu anlaşılıyor. FBI Direktorü Robert Mueller,
CIA Direktorü Porter Goss, NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer
ve ABD Dışişleri bakanı Condoleezza Rice ardarda Türkiye'ye geldiler.
Der Spiegel dergisinin haberine göre, Suudi Arabistan, Umman, Ürdün
ve Pakistan hükümetleri ile de benzer görüşmeler yapılmış ve İran'a
karşı düzenlenecek bir askeri harekat üzerinde konuşulmuş. Goss
ziyareti sırasında Türk yetkililere İran'ın El Kaide ile işbirliğini
belgeleyen üç dosya ve İran'ın nükleer silah programının son durumu
ile ilgili bir dosya vermiş[41].
İran'a karşı Türkiye'nin desteğini almak, ABD açısından önemlidir.
ABD, İncirlik Hava Üssü'nde 90 adet sığınak tahrip edici termonükleer
B61 bombası bulundurmaktadır[42]. Bu üsten İran'a nükleer silahlarla
bir saldırı düzenlenmesi Türkiye'nin onayına bağlıdır.
Türkiye'nin nükleer silahlanmasına onay verilmesi karşılığında ABD'nin
İran'a planladığı saldırıyı kendi topraklarından gerçekleştirmesine
izin vereceği iddiası bugün yorumcular tarafından öne sürülen bir
tez haline geldi[43]. Nükleer silahlanma ile ilgili araştırmalar
yapan Mustafa Kibaroğlu, Türkiye'nin nükleer silahlanma isteğinin
ardındaki güdüleri değerlendirirken, bir dizi nedene değiniyor.
Bunlar arasında ABD'nin ve NPT'nin Kuzey Kore'nin nükleer silahlanmasını
engellemekte yetersiz kalması, Türkiye'nin güvenliğinin NATO'nun
nükleer şemsiyesi altında sağlanmasına dayanan Soğuk Savaş dönemi
doktrinine karşı Türkiye'de oluşan güvensizlik, ABD'nin Kuzey Irak'ta
Kürt Devleti kurulmasına izin vermesinden kaynaklanan güvensizlik
sıralanıyor[44]. Kibaroğlu Washington Post gazetesinde 7 Mart 2006
tarihinde yayınlanan bir yazıda[45] kendisine Türkiye'nin nükleer
programı ile ilgili sorulan soruyu şu şekilde yanıtlamış:
"Türkiye'nin nükleer enerji programını artık desteklemiyorum, çünkü
gerçek amacın ne olduğu konusunda kuşkuluyum."
Saldırgan Amerikan dış politikaları nedeniyle bugün dünya yeni bir
nükleer silahlanma yarışı sarmalı içine girmektedir. Irak'ın işgali
İran'ın nükleer programını hızlandırmasına neden olmuş, İran'ın
girişimleri ise Türkiye'de nükleer maceranın tekrar canlandırılması
için bahane oluşturmuştur. Türkiye'nin nükleer silahlanması için
uluslararası konjonktür uygun bir zemin sağlamaktadır ve mevcut
hükümet ile askeri ve sivil bürokrasi de bu konuda istekli görünmektedir.
Nükleer enerjinin neden Türkiye için gerekli hatta zorunlu olduğu
yolunda bir kampanya zaten başlamıştır ve buna nükleer güvenlik
ile ilgili temaların da dahil edilmesi çok da uzak bir ihtimal değildir.
Türkiye'nin belki kısa vadede nükleer silahlara sahip olmak istediği
söylenemez, ancak Ortadoğu'da değişen dengeler nedeniyle en azından
nükleer silah üretme kapasitesine sahip olma gereksinimi askeri
ve sivil bürokrasinin vizyonu haline geldiği yolunda güçlü kanıtlar
mevcuttur. Bu noktada Türkiye'deki barış hareketine ve anti-nükleer
harekete büyük bir sorumluluk düşmektedir. Nükleer enerjiye yalnızca
çevre ve insan sağlığına zararlı olduğu için değil, nükleer silahlanmaya
zemin hazırladığı ve küresel barışı tehdit ettiği için de karşı
çıkılmalıdır.
Referanslar
[1] "Nükleer santralde kriterlere uyan 8 yer belirlendi." 04.03.2006, Anadolu Ajansı, Haber,
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=36698
[2] Fatih Uğur,"Nükleer Enerji Yolda" Aksiyon Haftalık Haber Dergisi, Sayı: 579, 09.01.2006,
http://aksiyon.com.tr/detay.php?id=23158
[3] Nuclear Non-Proliferation Treaty (NPT)
[4] Anti-Ballistic Missile Treaty (ABMT)
[5] Prof Dr. Vural Altın, Nükleer Dosya, Bilim ve Teknik, TÜBİTAK Yayınları, Mart 2006, sf. 34-49
[6] Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması için bkz. BM web sitesi:
http://www.un.org/Depts/dda/WMD/treaty/
[7] Carter, Ashton B., and Stephen A. LaMontagne. "A Fuel-Cycle Fix." The Bulletin of the Atomic Scientists (January / February 2006): 24-25.
http://bcsia.ksg.harvard.edu/publication.cfm?program=CORE&ctype=article&item_id=1345
[8] Seymour M. Hersh, "THE DEAL: Why is Washington going easy on Pakistan's nuclear black marketers? New Yorker 2004-03-08
[9] Stephen Shalom, Bullets, Gas and the Bomb: The Spread of Conventıonal and Unconventıonal Weapons, "Imperial Alibis" içinde (Boston: South End Press, 1993).
[10] Pakistan ilk atom bombasını 1998 yılında patlatmıştır. 1989 yılında Pentagon için çalışan Richard Barlow, Pakistan'ın ABD tarafından terörizmi desteklediği iddia edilen ülkelere nükleer teknoloji sattığını belgeleyen bir rapor hazırlamış ve bunu Baba Bush yönetiminde Savunma bakanı olan Dick Cheney'e iletmiştir. Ancak ABD yönetimi, Afganistan'daki Sovyet işgaline karşı yürütülen savaşı sekteye uğratacağı ve Pakistan'a yapılması planlanan 1.4 milyar dolarlık savaş uçağı satışını engelleyeceği için sözkonusu raporu hasıraltı etmiştir.
[11] George Bush, yönetime geldiğinde Kuzey Kore'yi de Suriye, Irak ve İran'dan oluşan şer eksenine dahil etmekte aceleci davranmıştır. Bugün artık Kuzey Kore'nin adı geçmiyor, çünkü nükleer kapasitesi anlaşılmıştır.
[12] Bir barış aktivisti olan Mordechai Vanunu 1976-1985 yılları arasında İsrail'in Dimona nükleer reaktöründe çalışmış ve 1986 yılında İngiltere'ye giderek Sunday Times gazetesine belge ve fotoğraflarla İsrail'in nükleer programı hakkında açıklamalarda bulunmuştur. Sağladığı deliller sayesinde İsrail'in 200 kadar nükleer savaş başlığı ürettiği tahmin edilmektedir. Vanunu İsrail ajanları tarafından uyuşturularak kaçırılmış, İsrail'e getirilerek vatana ihanet suçlaması ile 18 yıl bir tecrit hücresinde hapis yatmıştır. 22 Nisan 2004'te serbest bırakıldıktan sonra ülke dışına çıkması ve İsrail'in nükleer programı hakkında konuşması yasaklanmıştır.
http://www.vanunu.freeserve.co.uk/
[13] Noam Chomsky, "Batı Asya'da A.B.D. Destekli Devlet Terörü", İmparatorluğa Karşı Durmak içinde Aram Yayıncılık, 2002
[14] Noam Chomsy, Kader Üçgeni, İletişim Yayınları, s. 43.
[15] a.g.e. s. 32.
[16] Kitle imha silahlarının dağılımı için bkz.
http://www.globalsecurity.org/wmd/
[17] Zia Mian, Controlling the Bomb, Economic and Political Weekly; February 22, 2006
http://www.zmag.org/content/print_article.cfm?itemID=9787§ionID=1
[18] Harsh V. Pant The U.S.-India Nuclear Deal, Iran, and India's Future , January 31, 2006,
http://www.zmag.org/content/print_article.cfm?itemID=9625§ionID=1
[19] Interim Agreement Between The United States of America and The Union of Soviet Socialist Republics on Certain Measures With Respect to the Limitation of Strategic Offensive Arms
[20] Doktrinler ve Vizyonlar: Dünyayı Kim Yönetecek ve Nasıl Yönetecek?, Noam Chomsky, 7 Haziran 2004,
http://www.zmag.org/Turkey/nc070604.htm
[21] Aslında bu füze sistemi, Sovyetler Birliği'nin Reagan'ın "Yıldız Savaşları" projesini ortaya attığı 1983'den beri gündemdedir. "Yıldız Savaşları" projesi o dönemde inşa edilmemiş olsa da Reagan'ın bu projeyi hayata geçirme kararlılığı, dönemin Sovyet lideri Andropov'un Rusya'nın "asimetrik tepkisi" olarak yeni bir savaş başlığı geliştirilmesi için emir vermeye yöneltmiştir ve Rusya bu projeye 20 milyar dolar yatırmıştır. Yıldız Savaşları projesi Bush tarafından yeniden gündeme getirilince o zaman rafa kaldırılan Rus projesi de canlandırılmıştır.
[22] Owen Matthews, "Russian Nukes Redux: Looking to recapture lost glory, Moscow is building a new nuclear warhead designed to evade U.S. defenses" Newsweek International,http://www.msnbc.msn.com/id/11179135/site/newsweek/
[23] Doktrinler ve Vizyonlar: Dünyayı Kim Yönetecek ve Nasıl Yönetecek?, Noam Chomsky, 7 Haziran 2004
http://www.zmag.org/Turkey/nc070604.htm
[24] Ceyda Karan, Demokles nükleer kılıç kuşanıyor, Radikal 10 Nisan 2006,
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=183958
[25] Michel Chossudovsky, The Dangers of a Middle East Nuclear War: New Pentagon Doctrine: Mini-Nukes are "Safe for the Surrounding Civilian Population" February 17, 2006
http://www.globalresearch.ca/PrintArticle.php?articleId=1988
[26] Doctrine for Joint Nuclear Operations (DJNO)
[27] ABD'nin yeni nükleer doktrininin gelişimi için bkz. Michel Chossudovsky, Is the Bush Administration Planning a Nuclear Holocaust? Will the US launch "Mini-nukes" against Iran in Retaliation for Tehran's "Non-compliance"? February 22, 2006
http://www.globalresearch.ca/PrintArticle.php?articleId=2032
[28] Theater Nuclear Operations (TNO)
[29] Michael Keefer, "Petrodollars and Nuclear Weapons Proliferation: Understanding the Planned Assault on Iran", February 10, 2006, http://www.globalresearch.ca/PrintArticle.php?articleId=1936
[30] ABD'nin yeni doktrini için bkz. Noam Chomsky, Irak bir Denemeydi, s. 157 Aram Yayıncılık, Ekim 2003 ve Doktrinler ve Vizyonlar: Dünyayı Kim Yönetecek ve Nasıl Yönetecek?, Noam Chomsky, 7 Haziran 2004
[31] Philip Giraldi, Attack on Iran: Pre-emptive Nuclear War , The American Conservative, 2 August 2005
[32] Seymour Hersh, "The İranian Plans: Would President Bush go to war to stop Tehran from getting the bomb?" The New Yorker, Issue of 2006-04-17,
http://www.newyorker.com/fact/content/articles/060417fa_fact Posted 2006-04-08
[33] Beerman, William O., and Thomas Stauffer. "Is Iran Building Nukes? An Analysis. The physical evidence for a nuclear weapons program in Iran simply does not exist." Pacific News Service; Centre for Research on Globalization web sitesinde mevcuttur. (2 February 2006),
http://www.globalresearch.ca/index.php?context=viewArticle&code=BEE20060202&articleid=1877
[34] Karl Vick, Energy, Iran Spur Turkey's Revival of Nuclear Plans, Washington Post Foreign Service
Tuesday, March 7, 2006.
http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2006/03/06/AR2006030601513_pf.html
[35] Türkiye "nükleer tehdit"e karşı arayış içinde, Semih İDİZ, Milliyet, 18 Mart 2006
http://www.milliyet.com/2006/03/18/yazar/idiz.html
[36] "MHP Atom Bombası İstiyor", Yeni Binyıl Gazetesi, 30 Aralık 1999
[37] "Türkiye'de Nükleer Bilimler ve Nükleer Teknoloji", Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, Mühendislik ve Makine Dergisi, Sayı: 404, Eylül 1993, S: 12. Aktaran: Arif Künar "Neden Nükleer Santrallara Hayır?" Broşür.
[38] Fatih Uğur,"Nükleer Enerji Yolda" Aksiyon Haftalık Haber Dergisi, Sayı: 579, 09.01.2006,
http://aksiyon.com.tr/detay.php?id=23158
[39] Dave Martin, "The Threat of Nuclear Weapons Proliferation from Turkey", Nuclear Awareness ProjectJune 1998,
http://www.cnp.ca/issues/turkey-nuclear-background.html
[40] David H. Martin, "The CANDU Syndrome:Canada's Bid to Export Nuclear Reactors to Turkey", Nuclear Awareness Project for the Campaign for Nuclear Phaseout,
http://www.ccnr.org/turkey_syndrome.html
[41] Jurgen Gottschlich, "Spekulationen über US-Schlag gegen Iran" Der Spiegel, 23 Aralık 2005.
http://www.spiegel.de/politik/ausland/0,1518,392136,00.html İngilizce çevirisi için bkz. "U.S. Reportedly Planning 2006 Attack on Iran" çeviren: Carl Bergquist
http://www.watchingamerica.com/derspiegel000006.shtml
[42] National Resources Defense Council, Nuclear Weapons in Europe , February 2005
http://www.nrdc.org/nuclear/euro/euro.pdf
[43] Michael Keefer, "Petrodollars and Nuclear Weapons Proliferation: Understanding the Planned Assault on Iran", February 10, 2006,
http://www.globalresearch.ca/PrintArticle.php?articleId=1936
[44] Mustafa Kibaroğlu, "Beyond Iran: The Risk of a Nuclearizing Middle East", The Washington Institute Luncheon
http://www.iranwatch.org/privateviews/WINEP/perspex-winep-beyondiran-Kibaroglufulltranscript.pdf
[45] Karl Vick, Energy, Iran Spur Turkey's Revival of Nuclear Plans, Washington Post Foreign Service, Tuesday, March 7, 2006.,
http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2006/03/06/AR2006030601513_pf.html
|