İktidarın Yüce Ruhu 1
Noam Chomsky
13 Temmuz 2006
Çeviren: Nuri Ersoy
[Aşağıdaki makale, Sonbahar 2008 döneminde BGST Yayınları’ndan çıkacak olan Noam Chomsky’nin “Müdahaleler” adlı kitabından alınmıştır. Chomsky’nin, Edward Said’in anıldığı bir konferansta yaptığı konuşmaya dayanan makale, entelektüellerin toplumsal konumunu ve iktidarla ilişkilerini ele alıyor.]
Edward Said’in son derece geniş bir yelpazeye yayılan eserlerinden ve hayatından birkaç tema seçmek çok zor bir iş. Yalnızca iki tanesi üzerinde duracağım: imparatorluk kültürü ve entelektüellerin sorumluluğu; ya da eğer kamusal alana girebilecek ayrıcalıklara ve kaynaklara sahipseler, bizim “entelektüeller” olarak adlandırdığımız kişilerin sorumluluğu.
“Entelektüellerin sorumluluğu” tamlaması can alıcı bir muğlaklığın üzerini örtüyor: sorumluluğun “ne olması gerektiği” ile “ne olduğu” arasındaki farkı belirsizleştiriyor. “Olması gereken” açısından bakarsak, entelektüellerin sorumluluğu, her saygın insanın sorumluluğu ile tam olarak aynı olmalı, hatta daha fazla olmalıdır: Ayrıcalık insanlara fırsatlar bahşeder, fırsatlar ise ahlaki bir sorumluluk bahşeder.
Zalim ve şiddete dayalı devletlerin itaatkâr entelektüellerini, “iktidarda olanlara uyumlu bir şekilde hizmet ettikleri için” haklı olarak kınarız. Bu ifadeyi, uluslararası ilişkiler teorisinin kurucularından Hans Morgenthau’dan ödünç alıyorum.
Fakat, Morgenthau totaliter düşmanın komiser sınıfından değil, Batılı entelektüellerden söz ediyordu; korkularını mazeret olarak gösteremeyecekleri, tek mazeretleri korkaklık ve iktidara boyun eğmek olduğu için suçları çok daha büyük olan Batılı entelektüelleri kastediyordu. Entelektüelin “ne olması gerektiğini” değil, “ne olduğunu” tasvir ediyordu.
Entelektüellerin tarihi yine entelektüeller tarafından yazılır; bu yüzden entelektüeller, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, doğrunun ve adaletin savunucuları olarak, en yüksek değerleri destekleyen ve takdire şayan bir cesaret ve dürüstlükle iktidara ve kötülüğe karşı duran kişiler olarak resmedilirler. Buna karşın, tarihsel kayıtlar ortaya daha farklı bir tablo koyuyor.
“Uyumlu hizmetkârlık” kalıbının tarihi, yazılı tarihin en erken dönemlerine kadar uzanır. Baldıran zehirini içen, doktriner sistemin gerçek tanrılarına tapınanlar değil, “sahte tanrılarla Atina gençliğini baştan çıkaran” adamdı. 2 İncil’in önemli bir bölümü, devlet suçlarını ve ahlakdışı uygulamaları mahkûm eden insanlara ayrılmıştır. Bu kişiler, “peygamberler” olarak adlandırılıyor –anlaşılması güç bir sözcüğün kuşkulu bir tercümesi. Modern terimlerle ifade edersek, onlar “muhalif entelektüeller”dir. Bu insanlara nasıl davranıldığını ele almaya gerek yok: Hayatları zehir edilmiştir ve muhalifler için alışılmış bir durumdur bu.
Peygamberler çağında çok saygı duyulan entelektüeller de oldu: sarayın dalkavukları. İncil bizi “kuzu postuna bürünerek yaklaşan, ama özde hepsi yırtıcı birer kurt olan sahte peygamberler”e karşı uyarır. “Onları meyvelerinden tanıyacaksınız” der. 3
Eleştirmenlerin kendilerine kınama hakkı tanıdıkları tek tük hataların ya da başarısızlıkların varlığına rağmen, devlet iktidarının soyluluğunu onaylayan dogmalar neredeyse karşı çıkılamaz ve sorgulanamazdır. Yaygın bir hakikat, ABD Başkanı John Adams tarafından iki yüzyıl önce şöyle dile getirilmişti: “İktidar, her zaman yüce bir ruha ve güçsüzlerin anlayamayacakları engin görüşlere sahip olduğunu düşünür.” Emperyal zihniyete –ve bir ölçüde, bütün otorite ve tahakküm yapılarına– sirayet eden acımasızlık ve kendinden menkul bir haklılık bileşiminin derin kökleri burada yatar.
Denetim manivelalarını ellerinde tutmaları ya da en azından bunların yakınında olmaları gerektiğini daima söyleyen entelektüel seçkinlerin normal duruşunun, bu yüce ruhun önünde saygıyla eğilmek olduğunu ekleyebiliriz.
Bu baskın görüşün yaygın bir ifadesi, iki farklı entelektüel kategorisi olduğudur: bir yanda –sorumluluk sahibi, ağırbaşlı ve yapıcı olan– “teknokratik ve politika yönelimli entelektüeller”; diğer yanda ise “değer yönelimli entelektüeller.” Bu sonuncusu, “kendilerini liderliği küçük düşürmeye, otoriteye meydan okumaya ve yerleşik düzenin kurumlarının maskesini düşürmeye adamış” oldukları için, demokrasi açısından bir tehdit oluşturan, uğursuz bir gruptur.
Bu sözleri, ABD, Avrupa ve Japonya’dan liberal enternasyonalistleri bir araya getiren Üç Taraflı Komisyon’un 4 1975 tarihli bir çalışmasından aktarıyorum. Bu liberaller, 1960’larda, normalde toplumun pasif ve kayıtsız olan –ve “özel çıkar grupları” olarak adlandırılan– kesimlerinin, kaygılarını gündeme getirmek üzere siyasi alana girmeye çalışmalarıyla birlikte ortaya çıkan “demokrasi krizi” üzerine kafa yoruyorlardı.
Bu uygunsuz inisiyatifler, çalışmanın “demokrasi krizi” olarak adlandırdığı şeyi yaratmıştı. Bu krizle birlikte, devletin gerektiği şekilde işlemesi “aşırı demokrasi”nin tehdidi altına girmeye başlamıştı. Söz konusu krizin üstesinden gelebilmek için özel çıkar gruplarının pasif gözlemciler şeklindeki uygun işlevlerine geri döndürülmeleri gerekiyordu ki, “teknokratik ve politika yönelimli entelektüeller” yapıcı çalışmalarını yerine getirebilsinler.
Bu oyunbozan özel çıkar grupları, kadınlar, gençler, yaşlılar, işçiler, çiftçiler, azınlıklar ve çoğunluklardır; kısaca, bütün bir toplumdur. Çalışmada yalnızca bir tek özel çıkar grubunun adı geçmez: şirketler kesimi. Fakat bu anlaşılır bir şeydir. Şirketler kesimi, “ulusal çıkarları” temsil eder ve devlet iktidarının ulusal çıkarları koruması doğal olarak sorgulanamaz.
Tehlike arz eden bu medenileştirici ve demokratikleştirici eğilime karşı gösterilen tepkiler, içinde bulunduğumuz çağa damgasını vurdu.
Gelecekte bizleri nelerin beklediğini anlamaya çalışanların, güçlülerin –günümüz dünyasında esas olarak ABD’nin– kararlarını ve eylemlerini harekete geçiren ve uzun bir geçmişi olan ilkelere yakından bakması son derece önemlidir.
ABD, ekonomik açıdan ve başka birçok yönden üç büyük güç merkezinden sadece birisi olmasına karşın, askeri hâkimiyeti açısından tarihteki bütün güçlerden daha üstün durumda. Bu hâkimiyeti hızla büyüyor ve genellikle, ikinci büyük endüstriyel ekonomi olan Japonya’nın ve Avrupa’nın desteğine dayanabiliyor.
ABD dış politikasının genel hatları hakkında açık bir doktrin mevcut. Bu doktrin, Batı’daki gazetecilikte, neredeyse tüm akademik camiada ve hatta Amerikan politikalarını eleştirenler arasında bile hüküm sürüyor. Başlıca teması “Amerikan istisnacılığı”dır; yani, ABD’nin geçmişte ve günümüzdeki diğer büyük güçlerden farklı olduğu, çünkü “aşkın bir amaca” sahip olduğu tezidir. Bu “aşkın amaç”, “Amerika’da” ve aslında bütün dünyada “özgürlük içinde eşitliğin tesis edilmesidir”, çünkü “Birleşik Devletler’in amacını savunmak ve geliştirmek zorunda olduğu alan tüm dünya haline gelmiştir.”
Bu tezin şimdi yukarıda alıntı yaptığım versiyonu, alındığı kaynaktan dolayı özellikle ilginç: Hans Morgenthau. Ancak bu alıntı, Vietnam Savaşı bütün vahşetiyle patlak vermeden önceki Kennedy dönemine aittir. Morgenthau’dan yaptığım daha önceki alıntı ise, düşüncesinde daha eleştirel bir evreye geçtiği 1970 yılına ait.
En parlak zekâya ve ahlaki dürüstlüğe sahip olan şahsiyetler, “istisnacılık” duruşunun en güçlü savunucuları oldular. John Stuart Mill’in klasik denemesi, “Müdahalesizlik Üzerine Birkaç Söz”ü ele alalım.
Mill, “İngiltere bu çirkin dünyaya müdahale mi etmeli, yoksa kendi işine bakıp barbarların vahşiliklerini sürdürmesine izin mi vermeli” sorusunu ortaya atmıştı. Vardığı sonuç, ince ayrıntılar içermesine ve karmaşık olmasına karşın şöyleydi: Böyle davranarak Avrupalılar tarafından “kınansa” ve istismar edilse bile, İngiltere müdahale etmelidir. Avrupalılar, bunun ardında “alçakça saikler arayacaklar”, çünkü İngiltere’nin “dünya için bir yenilik” olduğunu, kendisi için bir şey istemeyen ve yalnızca başkalarının iyiliği için hareket eden, melek gibi bir güç olduğunu anlayamıyorlar. İngiltere, müdahalenin maliyetlerini kendi çıkarını gözetmeden üstlenmesine karşın, emeğinin faydalarını başkalarıyla eşit olarak paylaşıyor.
İstisnacılık evrensel bir tutummuş gibi görünüyor. Eğer elimizde Cengiz Han’a ait kayıtlar olsaydı, aynı şeyi orada da bulabileceğimizi zannediyorum.
Tarih boyunca bu etkin ilke defalarca kendini gösterir: Politikalar çıkarlarla uyumlu oldukları zaman, dile getirilen ideallere de uygun olurlar. Burada “çıkarlar” terimi, toplumun çıkarlarına değil, “ulusal çıkarlara” –topluma hâkim olan iktidar odaklarının çıkarlarına– karşılık geliyor.
Lawrence Jacob ve Benjamin Page, geçen yıl (2005) American Political Science Review’da yayımlanan “ABD Dış Politikasını Kimler Etkiliyor?” adlı makalelerinde, şaşırtıcı olmayan bir şekilde “uluslararası yönelimli şirketlerin” en büyük etkiye sahip olduğunu buluyorlar. Gerçi “uzmanlar” da ikincil düzeyde bir etkiye sahipler, ancak Jacob ve Page onların da “iş dünyasının etkisi altında olabileceklerine” işaret ediyor. Buna karşın, halkın düşüncesinin “hükümet yetkilileri üzerinde ya pek az etkisi vardır ya da kayda değer hiçbir etkisi yoktur.”
Politika üzerinde en büyük etkiye sahip olanların, kendi çıkarlarını korumak dışında, üstün bir kavrayışları ve yetenekleri olduğuna dair deliller bulmaya çalışmak nafile bir çaba olur.
İktidarın yüce ruhu devletlerin ötesine geçer ve aileden uluslararası meselelere kadar bütün yaşam alanlarına uzanır. Ve bütün bu alanlardaki her türlü otorite ve tahakküm biçimi ciddi bir ispat yükümlülüğü altındadır. Meşruiyetleri kendinden menkul değildir. Bu yükümlülüğü, çoğunlukla olduğu gibi, yerine getiremedikleri zaman ortadan kaldırılmaları gerekir. Bu, klasik liberalizmin birçok ilkesini benimseyen anarşist hareketlerin, modern kökenlerinden beri rehber ilkesi olagelmiştir.
Avrupa’da yakınlarda meydana gelen en sağlıklı gelişmelerden birisinin, Avrupa Birliği’nin yol açtığı federal düzenlemeler ve artan akışkanlığın yanı sıra, geleneksel kültür ve dillerin yeniden canlanmasıyla ve belirli bir bölgesel özerkliğin gelişmesiyle birlikte, devlet iktidarının yetkilerini devretmesi olduğunu düşünüyorum. Bu gelişmeler bazılarını, gelecekte devlet otoritesinin ademi merkezileştiği bölgelerden oluşan bir Avrupa tasarlamaya itiyor.
Yurttaşlık ve ortak amaç ile cemaatin özerkliği ve kültürel çeşitliliği arasında uygun bir denge kurmak kolay bir iş değil. Kurumların demokratik denetimine ilişkin sorular, hayatın diğer alanlarını da kapsıyor. Bu tür sorular, iktidarın yüce ruhunun tapınağında tapınmayanların, bugün hayatın bekasını gerçek anlamda tehdit eden yıkıcı güçlerden dünyayı kurtarmak isteyenlerin ve daha medeni bir toplumun tasarlanabileceğine, hatta hayata geçirilebileceğine inananların gündeminde ön sıralarda yer almalıdır.
Notlar:
1 Bu makale, Mayıs 2006’da Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde verdiğim Edward Said’i Anma Konferansı’ndan uyarlanmıştır. Tam metin, Inside Lebanon: Journey to a Shattered Land with Noam Chomsky (2007) içinde yer alıyor.
2 Atina gençliğini, atalarının tapındığı tanrılardan uzaklaştırarak yoldan çıkardığı suçlamasıyla İ.Ö. 399 yılında yargılanıp ölüme mahkûm edilen, sonra da zehir içerek kendi hakkında verilen ölüm cezasını gerçekleştiren Sokrates’ten bahsediliyor. –y.h.n.
3 İncil, Matta 6, 7, Kutsal Kitap, Kitabı Mukaddes Şirketi, Temmuz 2007, Yeni Çeviri. –y.h.n.
4 İng. Trilateral Commission.