Dr. Garipaşk 1 Terör Çağıyla Karşılaşıyor
Noam Chomsky
28.04.2007
Çeviren: Taylan Doğan
[Aşağıdaki makale, Ekim 2007’de BGST Yayınları tarafından yayımlanacak olan Noam Chomsky’nin 2007 tarihli
Müdahaleler adlı kitabında yer alıyor.]
Gelecek hafta 180 imzacı ülkenin katılacağı bir Birleşmiş Milletler konferansı, nükleer silahların mantığının neredeyse garanti ettiği felaketten kaçınmak için bütün ciddi umutların genellikle temeli olarak görülen Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı (NTP) yeniden ele alacak.
ABD’nin nükleer silahların denetimi, yayılmasının önlenmesi ve silahsızlanma eski temsilcisi ve
Common Sense on Weapons of Mass Destruction (2004) kitabının yazarı olan Thomas Graham,
Current History dergisinin bu ayki (Nisan 2005) sayısında şöyle yazıyor: “NTP antlaşması hiç bu kadar zayıf ve geleceği belirsiz görünmemişti.”
Graham, antlaşmanın gelecek haftalarda başarısız olması halinde, “nükleer kâbusun yaşandığı bir dünyanın” gerçek olabileceği uyarısında bulunuyor.
Graham diğer analistler gibi, her ne kadar diğer devletler sorumluluğu paylaşsalar da NTP antlaşmasına dönük baş tehdidin ABD hükümetinin politikası olduğunu kabul ediyor.
Antlaşma, nükleer güçlerin nükleer silahları ortadan kaldırmak üzere “iyi niyetle” çaba göstereceğine dair taahhütte bulundukları –can alıcı önemdeki VI. Madde– bir sözleşmeydi. Hiçbirisi bu taahhüdü yerine getirmedi ve Bush hükümeti daha ileri giderek NTP antlaşmasının bu temel hükmünü artık kabul etmediğini ve hatta şu anda yeni nükleer silahlar geliştirmeyi hedeflediğini ilan etti.
NTP antlaşması çeşitli ek antlaşmalara ilişkin taahhütlere de dayanıyordu: Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Senato tarafından 1999’da reddedilen ve Başkan George W. Bush tarafından gündemde olmadığı açıklanan Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması; Bush’un yürürlükten kaldırdığı Anti-Balistik Füze Antlaşması; ve muhtemelen en önemlisi, sınanabilir bir Atomik Parçalanmaya Uygun Malzeme Tedarikinin Kesilmesi Antlaşması. Graham’ın yazdığına göre, bu antlaşmanın “halihazırda mevcut olan büyük miktardaki nükleer bomba malzemesine daha fazla malzemenin” eklenmesiyle ortaya çıkacak korkunç tehdidi engellemesi öngörülüyordü.
Geçen Kasım’da (2004) BM Silahsızlanma Komitesi antlaşmayı 1’e karşı 147 oyla kabul etti. ABD’nin tek taraflı oyu fiilen bir vetodur. Bu olay, insan türünün bekasının hükümet planlamacılarının öncelikler listesinde kaçıncı sırada yer aldığına ilişkin biraz daha kavrayış edinmemizi sağlıyor.
Daha önce Bush yönetimi Avrupalılara biyolojik silahların yasaklanması sağlamak üzere yapılan uzun müzakerelerin sona erdiğini, çünkü “ABD’nin yüksek çıkarlarına” uygun olmadığını bildirmek için makas değiştirmekle görevli adamı John Bolton’u göndermiş, böylece biyo-terör tehdidini artırmıştı.
Bu tutum, Bolton’un açık sözlü duruşuyla tutarlıdır: “Birleşik Devletler öncülük yaptığında, BM onu takip edecektir. Böyle davranmak çıkarlarımıza uygun olduğunda, öyle yapacağız. Eğer çıkarlarımıza uygun düşmüyorsa, o zaman öyle davranmayacağız.”
Bolton’un, Avrupa’ya ve dünyaya karşı planlı bir şekilde hakaret edercesine Birleşik Devletler’in BM nezdindeki büyükelçisi olarak atanması gayet doğal karşılanmalıdır.
Eski NATO planlamacısı Michael MccGwire, Britanya Uluslararası İşler Kraliyet Enstitüsü’nün
[2] dergisi olan International Affairs’in Ocak (2005) sayısında, “Nükleer silahların karşılıklı olarak kullanılmasının nihayetinde kaçınılmaz olduğu” uyarısında bulunuyor. Mccgwire, “Küresel ısınmayla karşılaştırıldığında nükleer silahları ortadan kaldırmanın maliyetinin düşüktür” diye yazıyor; “fakat nükleer savaşın feci sonuçları, yavaş yavaş artan küresel ısınmanın feci sonuçlarını büyük ölçüde geri bırakacaktır, çünkü etkileri bir anda meydana gelecek ve hafifletilmesi imkânsız olacaktır. Durumun ironik tarafı şu ki, küresel nükleer savaş tehdidini ortadan kaldırmak elimizdedir, fakat iklim değişikliğinden kaçamayız.”
MccGwire’in uyarıları Atlantik’in bu tarafında, eskiden Demokrat bir senatör ve Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’nin başkanı olarak nükleer silahların denetlenmesi ve nükleer savaş tehdidini azaltılması çabalarında öne çıkan isimlerden biri olan Sam Nunn tarafından tekrarlandı. Nunn, Aralık’ta (2004)
Financial Times’ta şunları yazdı: “Kaza veya yanlışlık sonucu meydana gelebilecek ya da gerekli onayın verilmediği bir nükleer saldırı olasılığı artmış olabilir. “Amerika’nın bekasını, Rusya’nın uyarı sistemlerinin ve komuta ve kontrolünün doğruluğuna ve kesinliğine [bağımlı]” hale getiren politika tercihlerinin bir sonucu olarak, “… kendi yarattığımız, gereksiz bir Kıyamet Günü Savaşı riskini göze alıyoruz.”
Nunn’un uyarılarının geri planında, ABD’nin askeri programlarının hızlı bir şekilde genişlemesi yatıyor. Nunn’a göre bu durum, Rusya’yı “uyarının doğru olup olmadığına bakmak için beklemeden, bir saldırı uyarısı üzerine nükleer füzeleri fırlatmaya daha yatkın” hale getirecek şekilde stratejik dengenin ABD’ye doğru meyletmesine yol açıyor. “Rusya’nın erken uyarı sisteminin ciddi şekilde köhnemesi ve yanlış bir füze saldırısı uyarısında bulunma ihtimalinin fazla olması” dolayısıyla tehdidin arttığını ekliyor.
Bununla bağlantılı başka bir endişe de, nükleer silahların er ya da geç terörist grupların eline geçebilecek olması. ABD’nin tehditlerine karşı caydırıcı bir faktör olarak Rusya’nın geniş toprakları boyunca dağınık durumda olan ve malzemelerin çoğunlukla yer değiştirdiği nükleer cephaneliğini muhafaza etmek zorunda kalması bu tehdidi daha da artırıyor. Washington merkezli Savunma Enformasyon Merkezi
[3] başkanı ve eski bir kıtalararası füze fırlatma subayı olan Bruce Blair, “Bu şekilde sürekli hareket etmenin ciddi bir savunma zaafı yarattığına, çünkü nakliyenin nükleer silahların güvenliğinin Aşil topuğu olduğuna” dikkat çekiyor. Blair, tamamen mantıklı bir olasılığı, “konuşlandırma alanlarıyla fabrika arasında gidip gelirken, teröristlerin nükleer bir silahı ele geçirme” ihtimalini gündeme getiriyor.
Blair, riskin Rusya’nın ötesine uzandığını da ekliyor. “Pakistan’ın, Hindistan’ın ve nükleer silah edinen diğer ülkelerin başına bela olan erken uyarı ve kontrol sorunları daha da ciddidir [ve] bu ülkeler nükleer füzelerini en ufak bir uyarıda fırlatılmaya hazır hale getirmeye yöneldikçe, teröristlerin füzeler açısından oluşturduğu tehdit buna koşut olarak büyüyecektir” diye yazıyor. Blair, bütün bunların, “olması beklenen bir kaza” için zemin oluşturduğu sonucuna varıyor.
Devlet terörü ve güç tehdidi ve kullanımının diğer biçimleri, dünyayı nükleer yok olmanın eşiğine çok yaklaştırdı. BM’in, Bertrand Russell ve Albert Einstein’ın 50 yıl önce yaptığı çağrıya kulak vermesi akıllıca olur: “İşte size yalın, korkunç ve kaçılması mümkün olmayan sorunu takdim ediyoruz: İnsan soyunun sonunu mu getireceğimiz, yoksa insan türü savaştan vazgeçecek mi?”
Notlar:
[1] Dr. Strangelove ya da Dr. Garipaşk, 1964 yılında Stanley Kubrick tarafından çekilen ve Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki nükleer dehşet dengesini alaya alan bir kara mizah filmidir. Filmin baş karakteri Dr. Garipaşk, bir kez harekete geçirildiğinde durdurulması mümkün olmayan bir nükleer silah – bir kıyamet makinesi – geliştirir.– ç.n.
[2] Britain’s Royal Institute of International Affairs
[3] Center for Defense Information