Noam Chomsky ile ABD'nin 'İran, Kore, Venezüella' stratejileri
üzerine söyleşi*
Michael Shank
25 Mart 2007
Michael Shrank, Noam Chomsky ile, ABD'nin son dönem İran, Irak,
Kuzey Kore ve Venezüella politikaları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.
Chomsky ile İran, Irak ve dünyanın geri kalanı üzerine…
Shank: Kuzey Kore ve İran'ın benzer nükleer programları ve eğilimleri
olduğunu biliyoruz. Niçin ABD Kuzey Kore ile doğrudan diplomatik
bir ilişki kurmayı seçerken İran'la görüşmeyi reddediyor?
Chomsky: ABD'nin Kuzey Kore'yle diplomatik ilişkiler yürüttüğünü
söylemek bir anlamda yanıltıcı olabilir. Bu durum, Clinton döneminde
geçerliydi, her iki taraf da bunun getirdiği zorunluluklara pek
sıcak bakmasa da… Clinton, sözünü tutmadı; Kuzey Kore de öyle. Ama
bir ilerleme söz konusuydu. Bush başkanlığa seçildiğinde Kuzey Kore'nin
elinde bir-iki bomba yapmaya yetecek kadar uranyum ya da plütonyum
mevcuttu, ancak kapasiteleri füze bakımından oldukça sınırlıydı.
Füze kapasitesindeki büyük artış Bush döneminde gözlendi. Bu nedenle,
diplomatik ilişkileri hemen kesti ve o zamandan beri bu ilişkiler
neredeyse tamamen durmuş durumda [Mart ayındaki gelişmelere kadar].
2005 yılı Eylül ayında oldukça anlamlı bir anlaşma imzalamışlardı.
Bu anlaşmayla Kuzey Kore nükleer zenginleştirme ve geliştirme programlarına
son vermeyi kabul ediyordu. Buna karşılık ABD de bu anlaşma çerçevesinde
Kuzey Kore'ye yönelik tehditkâr tavırlarına son vermeyi ve hafif
su reaktörleri için gereç sağlamayı taahhüt ediyordu. Ancak Bush
yönetimi derhal bunu masaya yatırdı. Hafif su reaktörü sağlaması
gereken uluslararası konsorsiyumu dağıttılar; başka bir deyişle
bu anlaşmayı kabul etmeleri imkânsızdı. Birkaç gün sonra çeşitli
bankaların finans işlemlerine saldırmaya başladılar. Bu eylemin
zamanlaması, ABD'nin açıkça iki ülke arasındaki ilişkilerin ilerletilmesini
sağlayacak ticari girişimlerin de arkasında durmayacağı anlamına
geliyordu. Sonuç olarak, biliyoruz ki Kuzey Kore'ye yönelik tehditlerini
de geri çekmediler. Bu yüzden Eylül 2005'te imzalanan anlaşma sona
erdi. Anlaşma son birkaç zamandır tekrar gündemde, özellikle de
son birkaç aydır. Amerikan medyasında olayların yansıması, tam da
hükümet çizgisiyle paralel olarak, Kuzey Kore'nin Eylül 2005 anlaşması
hükümlerini kabul etmeye meyilli olduğu yönünde. İyimser bir hava
olduğu kesin.
Atlantik'i aşıp İngiliz Financial Times'a bakacak olursak, onların
bu olayları biraz daha farklı yansıttığını görürüz. İngilizler,
kendi deyişleriyle, savaşçı Bush'un artık bir zafer kazanmak zorunda
olduğu için diplomatik hamlelere yöneldiğini söylüyorlar. Olayların
geliştiği bağlamı göz önüne alırsak, bunun daha doğru bir saptama
olduğunu düşünüyorum. Ama bu saptamada da bir tür iyimserlik var.
Olayları incelerseniz, Kuzey Kore gerçekten korkutucu bir yer, kimse
bunu yadsımıyor, ama bu sorun karşısında çok mantıklı bir tavır
takındıklarını görürsünüz. Tepkilerini hemen ortaya koydular. Amerika
uysal olursa, Kuzey Kore de öyle olur dediler. ABD düşmanca bir
tavır içine girerse, Kuzey Kore de düşman olacaktır. Current History
dergisinin geçen sayılarından birinde bu olgu Leon Sigal gibi bir
uzman tarafından oldukça iyi incelenmiştir. Ancak bu genel bir bakıştı,
oysa biz şimdi Kuzey Kore ile anlaşma noktasındayız. ABD için, bu
olay şimdilik İran kadar önemli değil.
Doğruyu söylemek gerekirse İran sorununun nükleer silahlarla
ilgili olduğunu pek düşünmüyorum. Kimse, İran nükleer silah üretsin
demiyor tabii, ne de başka herhangi bir ülke. Ama Ortadoğu coğrafyası,
Kuzey Kore'den farklı olarak, dünya enerji kaynaklarının tam ortasında
bulunuyor. Geçmişte İngilizler -ve belli bir ölçüde Fransızlar-
bu bölgede hâkim durumdaydılar ancak İkinci Dünya Savaşı'nın ardından
bölge ABD'nin gözetimi altına girdi. Ortadoğu'nun enerji kaynaklarını
yönetme isteği, ABD dış politikasının temeli durumundaydı. Bu, çoğu
zaman söz edildiği gibi basitçe kaynaklara ulaşma sorunu değildi.
Petrol deniz üstüne çıktı mı, her yere gider. Sonuçta ABD Ortadoğu
petrollerini kullanmıyor olsaydı bile aynı politikayı izleyecekti.
Gelecekte güneş enerjisi sorunu çıktığında da aynı politika sahnede
olacaktır. Devlet arşivlerine bakın sadece, ya da en azından mantığına:
oyun her zaman kontrol altında olmuştur. Denetim, stratejik hesapların
çıkış noktasıdır. Dick Cheney, Kazakistan'da ya da başka bir yerde,
bir boru hattının kontrolü, "bir yıldırma ve şantaj aracıdır" demişti.
Boru hatlarını biz kontrol ettiğimizde, bunu "tüm iyi niyetimizle"
yapıyoruz. Yok eğer başka ülkeler enerji kaynaklarının ve dağıtımının
kontrolünü ele geçirirse yıldırma ve şantaj… Tam da Cheney'in dediği
gibi…
Bu olguyu George Kennan da (Amerikan Politik Planlama Dairesi
Başkanı) savaş sonrası dönemde açıkça görmüş olmalı ki, ABD Ortadoğu
enerji kaynaklarını kontrol altına aldığında rakip sanayi kollarına
karşı veto hakları olabileceğini bildiriyordu. Bahsettiği aslında
Japonya'ydı ancak fikir genele ilişkindi. Bu sebeple İran'ın Kuzey
Kore'den farklı bir konumu var. En büyük dünya enerji sisteminin
tam göbeğinde bulunuyor.
Öyleyse ABD'nin, bir saldırı olasılığını gündemine aldığında
bunu denetimi ele geçirme perspektifiyle yaptığını mı düşünüyorsunuz?
İran'a saldırarak denetimi mi ele geçirecekler?
Aslında İran konusunda pek çok sorun var. Öncelikle bu devletin
bağımsız olması bir sorun. ABD, bağımsızlığı kaldıramıyor. Devlet
kaynaklarında bazen İran'ın adının "başarılı bir itaatsizlik örneği"
olarak geçtiğine tanık olabilirsiniz. Küba'yı düşünün. Amerikan
nüfusunun çok büyük bir kısmı Küba'yla diplomatik ilişkiler geliştirilmesine
taraftar ve kimi dalgalanmalar hariç tutulursa her zaman da öyle
olmuştur. Hatta iş dünyasının bir kısmı dahi buna taraftar. Ancak
hükümet buna izin vermeyecektir. Bunu Florida'nın oyuna bağlıyorlar
ama bunun geçerli bir açıklama olduğunu düşünmüyorum. Bunun, siyasetin
yeterince göz önüne alınmayan niteliklerinden biriyle ilgili olduğunu
sanıyorum. Uluslararası ilişkiler, büyük ölçüde mafya gibi yönetilir.
Mafya babası itaatsizliği kabul etmez, haracını ödemeyen küçük bir
mağaza söz konusu olduğunda bile… İtaati sağlamak zorundasınızdır
yoksa bazıları kanuna karşı gelme hakkı olduğunu düşünebilir ve
bu önemli sektörlere kadar gidebilir.
Arşivlere baktığınızda, ABD'nin Vietnam'a saldırmasındaki başat
neden neydi? Bağımsız bir gelişme, belki de diğerlerini etkileyebilecek
bir virüs. Kissinger'in kendisi Şili'de Allende'ye gönderme yaparak
olayları böyle sunmuştu. Küba söz konusu olduğunda, doğrudan devlet
arşivlerinde bu ifadeyi bulabilirsiniz. Latin Amerika Çalışma Grubu'nun
yeni seçildiği dönemde Kennedy'ye sunduğu raporda Arthur Schlesinger
[basın kısa süre önce ölümünde onu "büyük tarihçi" namıyla yüceltmişti]
Castro'nun, ülkesini ilgilendiren konularda bağımsız tavır takınma
düşüncesinin yayılmasının asıl tehlikeyi teşkil ettiğini söylüyordu.
Çünkü bu düşüncenin aynı bölgede aynı sorunlardan muzdarip diğer
ülkeler için etkileyici bir fikir olduğunu düşünüyordu.
Ardından bu arşivlerde Küba, ABD'nin 150 yıldır –Monroe doktrininden
beri [1823'te Avrupalı güçlere yönelik söylevinde açıkladığı biçimiyle]-
süregelen politikalarına "itaatsizlik"le suçlanmıştır ve bu asla
hoş görülemez. Yani itaati sağlamakta devletin azimli olduğunu söyleyebiliriz.
İran konusuna geri dönecek olursak, bu sadece geniş petrol rezervlerine
sahip olduğu ve dünya temel enerji sisteminin parçası olduğu için
değildir. İran aynı zamanda ABD'ye meydan okumuştur. ABD, bildiğimiz
gibi, parlamenter yapıdan kurtulup [Musaddık'a karşı 1953'te gerçekleşen,
CIA'nin desteklediği darbeyle] Pehlevi hanedanından Şah'ı başa geçirip
nükleer enerji programlarını desteklemişti.
Aslında şimdilerde tehdit olarak algılanan aynı programlar 1970'lerde
ABD hükümeti tarafından, Cheney, Wolfowitz, Kissinger ve diğerleri
tarafından Şah iktidarda kaldığı sürece desteklenmişti. Ancak İranlılar
onu indirdi ve yüzlerce gün boyunca Amerikalı rehineleri tuttular.
[İşgal 1979 Kasım ayında başlamıştı] Ve ABD hemen Saddam Hüseyin'i
ve onun İran'a karşı savaşını desteklemeye başladı: Bu İran'ı cezalandırma
yöntemiydi.
ABD İran'ı cezalandırmaya devam edecektir çünkü İran itaat etmemektedir.
Bu çok önemli bir etkendir. Ayrıca, ABD halkının ve hatta iş dünyasının
beklentilerine pek sağduyuyla yaklaşılmıyor. Amerikan halkının %75'i
tehditkâr bir tavır içine girmektense İran'la ilişkilerin iyileştirilmesini
istiyor. Ancak bu göz ardı ediliyor. Elimizde iş dünyasının bu konudaki
düşüncelerine yönelik bir anket sonucu yok ancak enerji devlerinin,
alanı rakiplerine terk etmektense İran'a girmelerine tekrar izin
verilemesinden gayet hoşnut olacakları açıktır. Ancak iktidar buna
izin vermeyecektir. Ayrıca tam da şu anda, çelişkileri açık bir
biçimde kışkırttığını görebiliyoruz. Bunun açıklaması bir açıdan
stratejik, jeopolitik ve ekonomiktir ancak diğer yandan adeta mafyatik
ilişki modeline bakmak gerekiyor: cezalandırılmaları gerek çünkü
itaat etmiyorlar.
Venezüella da sosyalizme yönelen Chavez aracılığıyla meydan okumuş
oluyor. Onlar listemizde nerede bulunuyorlar?
En tepede, zirvede bulunuyorlar. ABD 2002 yılında iktidarı ordu
eliyle devirme girişiminde bulunmuştu. Bu her zaman denedikleri
girişimlerden en yeni ve en sonuncusuydu.
Peki ama neden gözlerini Venezüella'ya çevirmediler?
Aksine, gözleri Venezüella'nın üstünde. Bush yönetiminin manipülasyon
ve saldırıları devamlı sürüyor ve Chavez'in Venezüella'sına karşı
olan medya organları adeta saldırı konumundalar. Pek çok nedenle…
Venezüella bağımsız. Belli bir ölçüde, ihracatta ABD'ye bağımlı
olmamak adına ihracatını çeşitlendiriyor. Ve Latin Amerika'nın bütünleşmesine
ve bağımsızlığına çaba harcıyor. Bolivarcılık dedikleri budur ve
ABD'nin bundan hiç de hoşnut olmadığı açıktır…