Emperyal Başkanlık
Noam Chomsky
17 Aralık 2004
Çeviren: Nuri Ersoy
ABD’de olan bitenin dünyanın geri kalanı üzerinde muazzam bir etkisi olduğunu
söylemeye bile gerek yok. Bunun tersi de doğru: dünyada olan bitenin çeşitli biçimlerde
ABD üzerinde birçok yoldan etkisi olmaması mümkün değil. Birinci olarak, en güçlü
devletin bile yapabileceklerine sınır koyuyor. İkinci olarak, Irak işgalinden önceki
dev protesto gösterilerinden sonra, New York Times gazetesinin üzüntülü bir şekilde
“ikinci süpergüç” olarak nitelendirdiği dünya kamuoyunun ABD içindeki bileşenini
etkilemektedir. Bu protestolar kritik öneme sahip tarihsel olaylardı; yalnızca daha
önce eşi görülmemiş bir ölçekte olmaları nedeniyle değil, aynı zamanda Avrupa ve
onun Kuzey Amerika’daki uzantılarının yüzlerce yıllık tarihi boyunca ilk kez bir
savaşın, daha resmi olarak ilan edilmeden kitlesel bir biçimde protesto edilmiş
olması nedeniyle de. Karşılaştırma yapmak için 1962’de John F. Kennedy tarafından
ilan edilen ve daha başından itibaren vahşi ve barbar bir savaş olan Güney Vietnam’
a karşı savaşı hatırlayabiliriz: bombardıman, yerli direnişine verilen sivil desteği,
insanları açlığa mahkum ederek ortadan kaldırmak için ekinleri yok etmek üzere girişilen
kimyasal savaş, popüler tabanı yok etmek için milyonlarca kişiyi gayriresmi toplama
kamplarına ve şehirlerin varoşlarına sürmek üzere hazırlanan programlar. Protestolar
dikkate değer bir boyuta ulaştığında, son derece saygı duyulan şahin Vietnam uzmanı
ve askeri tarihçi Bernard Fall “kırsal alan, bu boyutta bir alana şimdiye kadar
yöneltilen en büyük askeri aygıtın darbeleri altında kelimenin tam anlamıyla ölmekteyken,
bir kültürel ve tarihsel varlık olarak Vietnam’ın yok olmaktan kurtulup kurtulamayacağını”
merak ettiğini söylemişti. Burada özellikle ABD saldırısının ana hedefi olan Güney
Vietnam sözkonusuydu. Protestolar yıllarca geç kaldıktan sonra sonunda geliştiğinde
çoğunlukla tali sayılabilecek suçlara yönelmişti: Güney Vietnam’a karşı yöneltilen
savaşın Hindçini’nin geriye kalan bölümlerine yayılması –bu da korkunç bir suçtur
ancak daha önemsiz bir suçtur.
O zamandan beri dünyanın ne kadar değiştiğini hatırlamak önemlidir. Bu her zaman
olduğu gibi, iyiliksever liderlerin hediyesi ile değil, gelişmekte çok geç kalmış
olsa da sonunda etkili olan kararlı popüler mücadele sayesinde olmuştur. Bunun bir
sonucu ABD hükümetinin II. Dünya Savaşı sırasında halk desteğinin çok yüksek olduğu
zaman yaptığı gibi bir olağanüstü hal ilan edememiş olmasıdır, ki bu olağanüstü
hal ekonomi için çok sağlıklı olacaktı. Johnson bir “silah ve ekmek” savaşı vermek
zorundaydı, isteksiz halkı ekonomiye zarar vererek satın almalıydı. En sonunda Ocak
1968’deki Tet saldırısında bu savaşın uzun bir süre daha devam edeceği görüldüğünde
iş çevreleri savaşa çok pahalı olduğu için karşı çıkmaya başladılar. Hitler’in ekonomi
çarı Albert Speer’ın anıları da benzer bir sorunu tasvir etmektedir: Naziler kendi
halkına güvenemiyorlardı, dolayısıyla demokratik düşmanları kadar disiplinli bir
savaş yürütemiyorlardı. Bu durum da, teknolojik olarak önde olmalarına rağmen savaşın
sonucunu ciddi olarak etkileyecekti. Aynı zamanda, ABD seçkinleri 60’ların aktivizmi
ile kışkırtılan yükselen bir toplumsal ve politik bilinçten kaygı duyuyordu. Bu
bilincin en önemli kısmı Hindçini’ndeki sefil suçlara karşı duyulan tepkiden ve
sonunda kabaran popüler öfkeden kaynaklanıyordu. Pentagon belgelerinin son bölümünden
Tet saldırısından sonra askeri komutanlığın Başkan’ın daha fazla asker konuşlandırılması
çağrısını kabul etmekte çekince gösterdiğini öğreniyoruz. Komutanlık ABD’de “sivil
karışıklıkları kontrol edebilecek yeterli gücün bulunup bulunmayacağından” emin
olmak istemiş ve giderek artan protestoların “daha önce görülmemiş bir ölçekte bir
iç krizi tetikleyebileceğinden” korkmuş.
Reagan yönetimi –yani mevcut yönetim ya da onların ilk elden akıl hocaları- bağımsız
bir halk ayaklanması sorununun üstesinden geldiklerini varsaymış ve göründüğü kadarıyla
Orta Amerika’da 1960’ların Kennedy modelini izlemeyi planlamıştı. Ancak beklenmedik
bir halk protestosu sonucu geri adım atmışlar ve bunun yerine cani güvenlik güçleri
ve muazzam bir uluslararası terör şebekesi tutarak “gizli savaşa” yönelmişlerdi.
Sonuçlar korkunçtu, ancak, John Kerry o zamanlar büyük ölçüde yerle bir edilmiş
olan Güney’deki Mekong deltasında iken zirveye ulaşan türden kitle imha operasyonları
ve B-52 bombardımanları kadar kötü değildi. “Gizli savaşa” karşı bile popüler tepki
yeni bir boyut kazandı. Şimdi dünyanın birçok yerinde var olan Orta Amerika ile
dayanışma hareketi de Batı dünyası için yeni bir şeydi.
Devlet yöneticileri böylesi meselelere dikkat etmemezlik edemezler. Yeni seçilen
bir başkan rutin olarak dünyanın durumu hakkında bir istihbarat değerlendirmesi
talep eder. 1989’da Baba Bush başkanlık koltuğuna oturduğunda bu raporun bir parçası
dışarı sızmıştır. Burada “daha zayıf düşmanlara saldırırken” –ki bu tek makül hedeftir-
ABD’nin “nihai bir şekilde ve hızla” savaşı kazanması gerektiği uyarısında bulunulmaktadır.
Gecikme zaten zayıf olduğu farkedilen “politik desteği kesecektir”. Bu, hiçbir zaman
popüler destek bulmayan Hindçini saldırısının uzun yıllar pek de tepki doğurmadığı
Kennedy ve Johnson yıllarına göre büyük bir değişikliktir.
Dünya bugün de oldukça kötüdür, ancak düne göre çok daha iyidir, yalnızca saldırganlığı
hoşgörmeye istekli olmadığımız için değil, şimdi zaten öyle olması gerektiğini düşündüğümüz
diğer birçok nedenden ötürü de. Buradan çıkartılacak ve her zaman aklımızda ön planda
bulundurmamız gereken çok önemli dersler vardır -aynı nedenden ötürü bunlar elit
kültür içinde bastırılmışlardır.
Bir an için duralım ve son yüzyılın en kötü suçlarından biri olan Hindçini savaşlarında
Kanada’nın rolünü hatırlayalım. Kanada Hindçini için Uluslararası Denetim Komisyonu’nun
bir üyesi idi, teorik olarak tarafsızdı, ancak saldırganlar lehine casusluk yapıyordu.
Yeni açılan Kanada arşivlerinden öğreniyoruz ki Kanada “ [Kuzey Vietnam’a] karşı
ABD silahlı kuvvetlerinin aldığı belli önlemlerden rahatsızlık duyuyordu” ancak
“özel bir tür Kuzey Vietnam saldırganlığına karşı“ “ABD politikasının amaçlarını
ve hedeflerini destekliyordu”. Vietnam’a karşı bu Vietnam saldırganlığının başarıya
ulaşmasına, yalnızca o zaman henüz daha “yok olma” tehlikesi ile yüzyüze olmayan
Vietnam içindeki olası sonuçları nedeniyle değil, eğer Vietnam “yaşayan bir kültürel
varlık olarak” hayatta kalırsa “diğer sözde kurtuluş savaşlarına” örnek olacağı
için de izin verilemezdi. Vietnam içinde ülkenin Amerika’lı koruyucularına karşı
yöneltilen bu Vietnam saldırganlığı konseptinin ilginç örnekleri vardır ancak terbiyem
bundan sözetmeye izin vermiyor. Bu özellikle çarpıcı bir durumdur çünkü Kuzey Vietnamlıların
Güney Vietnam’da olmalarına bir şekilde izin verilmediğini kabul etsek bile, Kanadalı
gözlemciler Güney Vietnam’da işgalci ordunun bir parçası olarak, Kuzey Vietnamlılar’dan
çok daha fazla ABD paralı askeri olduğunu kuşkusuz biliyordu. ABD paralı askerleri
çok daha büyük ABD ordusuyla birlikte Güney Vietnam’ı, ülkenin orta yerinde kitlesel
terör operasyonlarıyla “yok etme” ile tehdit ediyorlardı. Bu sırada Kuzey Vietnamlı
“saldırganlar” Kuzey Vietnam da bombalanırken çevre bölgelerde, işgalci güçleri
sınırlardan çıkarmaya çalışıyorlardı. Pentagon’a göre bu durum Kanada hükümetinin
raporlarından sonra da yıllarca değişmedi.
Kanada arşivlerini inceleyen diplomatik tarihçi, arşiv konusu haberleşmeler sırasında,
Güney Vietnam’a karşı ülkeyi yerle bir eden saldırı ile ilgili bir rahatsızlık bildirmemiştir.
Ünlü devlet adamı Lester Pearson daha da ileri gitmiştir. 1950’lerin başında Avam
Kamarasını Vietnam’da Fransızlara karşı Vietnamlılar tarafından yöneltilen “saldırganlığın”
“dünya çapındaki komünist saldırganlığın” bir parçası olduğu ve “Hindçini’ndeki
Sovyet sömürgeci otoritesinin” Fransa’nın otoritesinden güçlü olduğu yönünde uyarmıştı.
O zaman Fransa (ABD’nin de yardımıyla) Hindçini’ndeki eski sömürgelerini yeniden
fethetmeye çalışıyordu, bölgede hiçbir Rus yoktu, hatta onları umitsizce aradıktan
sonra CIA’nin de teslim ettiği üzere tek bir temas dahi sağlanamamıştı. Emperyal
suçlara Perason’ınkinden daha tutkulu bir bağlılık zor bulunur.
Geçmiş yıllarda daha uygar toplumlar yaratmak yolunda çok önemli ilerlemeleri
ve bunun nedenlerini unutmadan günümüze ve şimdi icat edilen emperyal egemenlik
nosyonlarına odaklanalım. Halk geçen yıllar boyunca daha uygar oldukça, güç sistemlerinin
“büyük şeytanı” (Kurucu Büyükler* halkı bu şekilde adlandırmaktadır) denetim altında
tutma çabalarında daha aşırıya gitmeleri hiç de şaşırtıcı değildir. Gerçekten de
büyük şeytan ürkütücüdür: Temel meselelerde, elit yorumcular yelpazesinin ve seçim
arenasının solunda kalan çoğunluk görüşlerine geri döneceğim. Bu görüşler hiç bir
şekilde haber olmazlar ki bu da kendi adlarına yapılanlardan hoşnut olmayanlara
önemli dersler veren başka bir olgudur.
Bush yönetiminin radikal devletçi aşırıları tarafından icat edilen başkanlık
egemenliği kavrayışı o kadar aşırıdır ki, en aklı başında ve saygı duyulan düzen
çevrelerinde bile daha önce görülmemiş bir düzeyde eleştiri konusu olmuştur. Bu
fikirler Başkan’a basında ılımlı biri olarak tasvir edilen, yeni atanan Başsavcı
Alberto Gonzales tarafından iletilmiştir. Bu fikirler Amerikan Sanat ve Bilimler
Akademisi dergisinin son sayısında saygın anayasa hukuku profesörü Sanford Levinson
tarafından tartışılmıştır. Levinson bu kavrayışın “Kaosta geçerli olan hiçbir norm
yoktur” ilkesine dayandığını yazmaktadır. Levinson bu alıntının Nazi döneminde önde
gelen Alman hukuk felsefecisi Carl Schmitt’e ait olduğunu söylüyor, ki bu kişiyi
de “Bush yönetiminin gerçek akıl hocası” olarak tarif ediyor. Yönetim Gonzales’in
tavsiyesi ile “Schmitt’in kendi Führer’ine bahşetmek istediği güce çok yakın bir
başkanlık otoritesi görüşü” geliştirmiştir.
Düzenin bağrından böylesi sözler sıkça duyulmaz.
Bu derginin aynı sayısında, önde gelen iki strateji analizcisinin emperyal egemenlik
doktrininin merkezi bir bileşeni olarak “askeri gücün biçim değiştirmesi” ile ilgili
makalesi de yer alıyor: saldırı amaçlı silahların hızla artması, uzayın askerileştirilmesi
–göründüğü kadarıyla Kanada da buna katılıyor- ve tüm dünyayı ani bir imha riski
altına sokacak diğer önlemler. Bunlar Rusya’nın ve yakın zamanda da Çin’in beklenen
tepkisini ortaya çıkardı. Analizciler ABD programlarının “nihai kıyamete” yol açacağını
söylemektedirler. Çin tarafından önderlik edilen bir barışsever devletler koalisyonunun
ABD militarizmine ve saldırganlığına karşı durmak üzere biraraya gelmesini umut
ettiklerini dile getiriyorlar. Bu tür duyguların aklı başında saygın çevrelerce
abartma olarak algılanmadan dile getirildiği bir duruma geldik. Amerikan demokrasisine
duyulan inanç o kadar azalmıştır ki bizi nihai kıyamete doğru ilerlemekten kurtarması
için Çin’e bakar olduk. Büyük şeytanın bu şekilde küçümsenmesinin haklı bir temeli
olup olmadığına karar vermek ikinci süpergücün elindedir.
Gonzales’e geri dönecek olursak, Başkan’a Cenevre sözleşmesini yürürlükten kaldırma
yetkisi olduğu yolunda Adalet Bakanlığı’nın vardığı sonucu iletmiştir. Bu sözleşme
bu ülkede anayasaya dayanan bir yasadır, modern insani hukukun temelidir. O zamanlar
Bush’un hukuk danışmanı olan Gonzales, Cenevre sözleşmesinin yürürlükten kaldırılmasının
iyi bir fikir olduğu, çünkü bunun yönetim yetkililerinin Cenevre Sözleşmesi’nin
“ağır bir şekilde” ihlal edilmesine idam cezası öngören 1996 tarihli “Savaş Suçları
Yasası’nca ülke içinde yargılanmaları tehdidini önemli önemli ölçüde azaltacağı“
tavsiyesinde bulunmuştur.
Bugün gazetelerin manşetlerine baktığımızda adalet Bakanlığı’nın neden Başkan’ın
ve danışmanlarının 1996’da Cumhuriyetçi Kongre’de kabul edilen yasa uyarınca -ve
ciddiye alındığı takdirde Nuremberg Mahkemesi ilkeleri doğrultusunda- ölüm cezasına
çarptırılabileceği konusunda kaygılandığını anlayacaktır.
İki hafta önce New York Times gazetesi Felluce Genel Hastanesi’nin ele geçirilişini
anlatan iki sayfalık bir ön sayfa haberi verdi. Burada “Hastaların ve hastane çalışanlarının
odalarından silahlı askerler tarafından çıkarılarak yere oturmalarının ya da uzanmalarının
emredildiği, bu arada askerlerin ellerini arkalarından bağladığı” haberi veriliyordu.
Manzarayı resmeden bir fotoğraf habere eşlik ediyordu. Bu önemli bir başarı olarak
lanse ediliyordu. “Saldırı aynı zamanda subayların militanların bir propaganda silahı
olarak nitelendirdikleri şeyi de susturmuştu: sivil can kayıplarına ilişkin raporları
ile Felluce Genel Hastanesi.” Bu şişirilmiş rakamlar –şişirilmiş çünkü liderimiz
öyle olduğunu ilan etti- “ülkede ve bölgede kamuoyunu alevlendiriyor” ve “çatışmanın
politik maliyetini arttırıyordu.” Burada “çatışma” kelimesi ABD saldırganlığı için
sıkça kullanılan bir aldatmacadır. Aynı sayfalarda ABD’nin şimdi “çatışmanın yerle
bir ettiklerini” yeniden inşa etmek durumunda olduğunu okuyoruz: yalnızca “çatışma”,
failleri yok, tıpkı fırtına gibi.
“Propaganda silahının susturulması” ile ilgili hikayeye geri dönelim. Cenevre
Sözleşmesi de dahil bu konuyla ilgili bazı belgeler vardır. Bu belgede “Tıbbi hizmetlere
ait sabit tesisler ve gezici tıbbi birimlere hiç bir koşul altında saldırılmamalıdır,
her zaman için çatışmanın tarafları tarafından saygı gösterilmeli ve korunmalıdır.”
Dünyanın önde gelen gazetelerinden birinin ilk sayfası politik liderliğin ABD yasaları
çerçevesinde ölüm cezasına çarptırılabileceği bir savaş suçunu neşe içinde tasvir
ediyor. Ilımlı Başsavcı’nın Başkan’a, ülkenin anayasasına dayanan bir yasayı yürürlükten
kaldırmak için Hitler’in baş hukuk danışmanı tarafından düşünülen başkanlık egemenliği
konseptini benimseyerek, Adalet Bakanlığı tarafından tertip edilen anayasal otoritesini
kullanması tavsiyesinde bulunmasına şaşmamak gerek. Unutmayalım ki anayasa hukuku
konusundaki saygın muhafazakar bir otorite, belki de ülkenin en saygın ve en aklı
başında dergisinde yazdığı yazıda Hitler’in danışmanını “Bush yönetiminin gerçek
akıl hocası” olarak nitelendirmişti.
Yine dünyanın en büyük gazetesi bize ABD askeri birliklerinin “şehrin büyük kısmını
dumanlar tüten bir enkaz haline getirerek” “tüm amaçlarına öngörülen tarihlerden
önce ulaştığını” söylüyor. Ancak bu tam bir başarı değil. Caddelerde ya da saklandıkları
deliklerde ölen “farelere” ilişkin çok az delil var, ki bu da “henüz çözülemeyen
bir sır”. İliştirilmiş gazeteciler ölü bir kadının cesetini bulmuşlar ama bunun
“Iraklı mı yoksa yabancı mı olduğu belli değilmiş”; belli ki akıllarına gelen tek
soru bu.
Bir manşet haberi bir Deniz Piyadesi komutanının şöyle söylediğini yazıyor: “Bu
tarih kitaplarına geçecek bir şey.” Belki de gerçekten de geçmeli. Eğer geçerse,
tarihin hangi sayfasında yer alacağını, ve hemen yanında, buna alkış tutan, hatta
müsamaha gösterenlerle birlikte kimin yer alacağını da biliyoruz. En azından dürüstlüğümüzü
koruyabilirsek bunu biliriz.
İlk elde akla gelenlerden bahsedelim: Örneğin 10 yıl önce, yaklaşık aynı büyüklükte
bir şehir olan Grozni’nin Ruslar tarafından yıkılması. Ya da Batı’da hemen herkes
tarafından “soykırım” olarak tanımlanan Srebrenica. Bu örnekte, Danimarka hükümetinin
raporlarından ve başka kaynaklardan, Sırp bölgesinde yeterince korunmayan bir müslüman
bölgesi olan Srebrenica’nın Sırp köylerine yöneltilen saldırılar için bir üs olarak
kullanıldığını öğreniyoruz. Beklenen tepki gerçekleştiğinde bu çok korkunç oldu.
Sırplar askerlik çağına gelmiş erkekler dışındaki herkesi dışarı sürdüler sonra
da kalanları öldürmek için şehre girdiler. Felluce’de farklılar var. Srebrenica’da
kadınlar ve çocukların üzerine bomba yağdırılmamıştır, kamyonlarla dışarı taşınmışlardır,
ve Felluce’de olduğu gibi farelerin cesetlerini dahi toz duman etmek için aşırı
bir çaba da harcanmamıştır. Diğer farklılıklar da vardır ve bunları söylemezsek
Sırplara haksızlık etmiş oluruz.
Tüm bunların konu ile ilgisiz olduğu iddia edilebilir. Nuremberg Mahkemesi BM
Tüzüğü’nü aynen tekrarlayarak saldırgan savaşın “tüm savaş suçlarının kötülüklerini
içerdiği için, diğer tüm savaş suçlarından farklı olarak en büyük uluslararası suç”
olduğunu ilan etmiştir. Felluce ve Ebu Gıreyb’deki suçlar, işgalden beri çocuklar
arasında yetersiz beslenmenin ikiye katlanması (şimdi Haiti ve Uganda’dan çok daha
fazla, Burundi seviyesindedir) ve diğer tüm zalimlikler savaş suçlarıdır. En büyük
savaş suçunun işlenmesinde rolü olanlar –örneğin Alman Dışişleri Bakanı- asılarak
idama mahkum edilmişlerdir. Tokyo Mahkemesi çok daha sert idi. Bu konuda Kanadalı
uluslararası hukukçu Michael Mandel’in, güçlü olanların nasıl kendilerini uluslararası
hukuktan muaf tuttuklarını ikna edici bir şekilde ayrıntısı ile anlattığı çok önemli
bir kitabı vardır.
Gerçekte Nuremberg Mahkemeleri bu ilkeyi kurmuştur. Nazi suçlularını adalet önüne
getirmek için “savaş suçları” ve “insanlığa karşı suç” kavramlarını icat etmek gerekmiştir.
Bunun nasıl yapıldığı savcılık makamının baş danışmanı, seçkin bir uluslararası
hukukçu ve tarihçi olan Telford Taylor tarafından açıklanmıştı
İkinci Dünya Savaşı’nda savaşan her iki taraf da yerleşim alanlarının yok edilmesi
oyununu oynadığı için –aslında Müttefikler bu konuda çok daha başarılı idiler- Almanlar’a
ve Japonlar’a suç isnat etmek için bir temel yoktu, gerçekten de bu konuda bir suç
isnat edilmemiştir. Hava bombardımanı Miğfer devletleri tarafından olduğu kadar
Müttefikler tarafından da öylesine kapsamlı bir şekilde ve insafsızca kullanılmıştır
ki ne Nüremberg’de ne de Tokyo’da bu mesele mahkemelerin bir parçası haline gelmemiştir.
“Suç”un yürürlükte olan tanımı şudur: “Suç sizin yaptıklarınız ama bizim yapmadıklarımızdır.”
Gerçeği bir kez daha vurgulamak için belirtelim ki, Nazi savaş suçlarında savunma,
aynı suçu ABD’lilerin de işlediğini gösterdiği durumda suçlama düşmüştür.
Taylor “düşmanı –özellikle de yenilmiş düşmanı-, kanunu uygulayan ulusun da işlediği
suçlar nedeniyle yargılamak o kadar adaletsiz olacaktı ki, bu durum kanunlarının
güvenirliğini de sarsacaktı” sonucuna varıyor. Bu doğrudur, ancak yürürlükteki tanım
da, kanunların ve daha sonra yapılan mahkemelerin güvenirliğini sarsmaktadır. Taylor
bu arkaplan bilgiyi ABD’nin Vietnam’ı bombalamasının neden bir savaş suçu olmadığını
açıklamak için veriyor. Argümanları anlaşılabilir, ancak bu yasaların güvenirliğini
daha da sarsmaktadır. Şimdi Uluslararası Adalet Divanı tarafından görülen Yugoslavya
davası örneğinde olduğu gibi, daha sonraları yapılan bazı adli soruşturmalar, bu
soruşturmalardan sonra yapılan mahkemelerle birlikte belki de çok daha aşırı bir
şekilde güvenirliğini yitirmiştir. ABD bu durumda kendisinin mahkemenin yetki alanında
olmadığı argümanına dayanarak doğru bir şekilde yargılanmaktan muaf olmuştur. Bunun
nedeni, ABD’nin 40 yıl sonra en sonunda Soykırım Sözleşmesini, bunun Birleşik Devletler’de
uygulanamayacağı şerhi ile imzalamış olmasıdır.
Adalet Bakanlığı hukukçularının Başkan’ın işgence yapılması için yetki vermeye
hakkı olduğunu gösterme çabaları üzerine yaptığı öfkeli bir yorumda Yale Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Dekanı Howard Koh “Başkanın işgenceye izin vermek için anayasal
bir gücü olduğu nosyonu, kendisinin soykırım yapmak için anayasal gücü olduğunu
söylemek gibidir.” Başkan’ın hukuk danışmanı ve yeni başsavcısı Başkan’ın gerçekte
böyle bir hakkı olduğunu söylemekte hiç de zorlanmayacaktır –tabii eğer ikinci süpergüç
izin verirse.
Kendini muaf tutma kutsal doktrini Saddam Hüseyin’in mahkemesinde de uygulanacaktır,
tabii bu mahkeme yapılacak olursa. Bush, Blair ve diğer saygıdeğer kişiler Saddam
Hüseyin’in korkunç suçları için dövündüklerinde her zaman cürretli bir şekilde şu
kelimeleri atlamışlardır: “bizim yardımımızla, çünkü umrumuzda değildi.” Kuşkusuz
ki hiç bir mahkemenin Kennedy’den günümüze ABD başkanlarının Fransız başkanları,
Britanya başbakanları ve Batılı iş çevreleri ile birlikte, şu anda yüksek makamları
işgal edenler ve onların akıl hocaları da dahil Saddam’ın suçlarında, hem de bazen
korkunç biçimlerde suçortaklığı bulunduğu gerçeğine işaret etmesine izin verilmeyecektir.
Saddam mahkemesini kurarken Dışişleri Bakanlığı ABD’li hukuk uzmanı Prof. Şerif
Bassiyuni’ye danışmıştır. Bu şahsın da yakın bir zamanda şunu söylediği aktarılmıştır:
“Yargı meciinin bağımsız değil denetim altında olduğu bir mahkeme olması için her
türlü çaba gösterilmiştir. Denetim altında derken mahkemeyi politik olarak manipüle
edenlerin, ABD’nin ve diğer batılı güçlerin dava konusu edilmediğinden emin olmaları
gerekliliğini kastediyorum. Bu mahkemeyi galibin intikamı haline getirecektir: Mahkemeyi
belli bir hedefe yönelik, seçilmiş ve adaletsiz kılacaktır. Bu bir hiledir.” Bunu
söylemeye bile gerek yok.
ABD-Britanya saldırganlığının bahanesi “beklenen bir saldırıya karşı özsavunma”
hakkı olarak adlandırılan şeydir. Bugün bu bazen “önalıcı savaş” olarak adlandırılmaktadır,
ki bu da kavramın anlamını kökten bir şekilde çarpıtılmasıdır. Beklenen bir saldırıya
karşı özsavunma hakkı, Bush yönetimi tarafından Eylül 2002 tarihinde hazırlanan
ve Washington’un küresel hakimiyetine karşı yönelen meydan okumaları ortadan kaldırmak
üzere kuvvete başvurmaya hakkı olduğunu ilan eden Ulusal Güvenlik Stratejisi (UGS)
ile birlikte resmi olarak onaylanmıştır. UGS dış politika seçkinleri arasında yaygın
bir şekilde eleştirilmiştir. Eleştiriler Foreign Affairs dergisinde çıkan ve “yeni
emperyal büyük stratejinin” gerçekte çok tehlikeli olabileceği uyarısında bulunan
bir yazı ile başlamıştır. Eleştiri daha önce görülmemiş bir seviyede, ancak dar
bir zeminde devam etmiştir: doktrinin kendisi yanlış değildi ancak takdim tarzı
ve usulü yanlış bulunmuştur. Clinton’ın Dışişleri Bakanı Madeleine Albright eleştiriyi
yine Foreign Affairs dergisinde doğru bir şekilde özetlemiştir. Her başkanın cebinde
böyle bir doktrini olduğunu ancak bunu insanların yüzüne çarpmanın ve müttefikleri
bile kızdıracak bir şekilde uygulamanın aptalca olduğuna işaret etmiştir. Bu ABD
çıkarlarına aykırıdır, dolayısıyla yanlıştır.
Albright tabii ki Clinton’ın da benzer bir doktrini olduğunu biliyordu. “kilit
önemdeki piyasalara, enerji kaynaklarına ve stratejik kaynaklara sınırsız erişimini
garanti altına almak” için Bush ve Blair’in öne sürdüğü bahanelere bile başvurmadan
“tek yanlı olarak askeri güç kullanma” hakkı olduğunu savunuyordu. Kelimesi kelimesine
alındığında Clinton doktrini Bush’un UGS’sinden daha da yayılmacıdır. Ancak daha
yayılmacı olan Clinton doktrini haber konusu bile olmamıştır. Doğru bir tarzda takdim
edilmiş ve daha az arsızca uygulanmıştır.
Henry Kissenger 17. yy. Westphalia sistemi ile kurulan uluslararası düzenin,
ve tabii ki BM Tüzüğü’nün ve uluslararası hukukun altını oyan bu doktrini “devrimci”
olarak nitelemektedir. Kissenger, doktrini onaylamakta, ancak tarz ve taktikler
konusunda çekincelerini saklı tutmakta ve çok önemli bir şart koymaktadır: bu her
ulus için geçerli “evrensel bir ilke” olamaz. Saldırma hakkı yalnızca ABD’ye saklı
olmalı ve belki de seçilmiş birkaç müttefikine devredilmelidir. Kendimize de diğerlerine
uyguladığımız standartları, eğer ciddi isek bunlardan daha sıkı standartları uygulamamız
gerektiğini söyleyen Evrensellik ilkesini kuvvetli bir biçimde reddetmeliyiz. Genellikle
erdemli niyetler ve dolambaçlı kuralcılıklara dayalı sanatlarla gizlenen hakim doktrini
açıksözlü bir şekilde anlatmaktaki dürüstlüğü nedeniyle Kissenger’ı kutlamalıyız.
Ve eğitimli okur kitlesini de çok iyi anlamaktadır. Kuşkusuz beklediği gibi hiç
bir tepki almamıştır.
Okur kitlesini kavrama gücü, Kissenger ile Nixon’ın yaptığı konuşmaların kayıtları
geçen Mayıs ayında Kissenger’ın şiddetli itirazına rağmen yayınlandığında bir kez
daha daha dramatik bir şekilde kendini göstermişti. Dünyanın önde gelen gazetesinde
bir rapor yer aldı. Bu raporda Kissenger’ın Başkan Nixon’dan alıp askeri konutanlara
ilettiği Kamboçya’nın bombalanması emri yer alıyordu. Bu Kissenger’ın kelimeleri
ile “uçan herşeyin hareket eden herşeyi bombaladığı kitlesel bir bombardıman harekatı”
idi. Bu korkunç savaş suçlarının işlenmesi için yapılan az bulunan türden düpedüz
, son derece açık bir çağrıdır. Bu suçları başkaları işlediği takdirde bunu “soykırım”
olarak adlandırmakta tereddüt etmeyeceğiz. Belki de az bulunan türden de öte bir
şey; arşiv kayıtlarında buna benzer birşey daha olup olmadığını görmek ilginç olur.
Bunun yayınlanması Dekan Koh’u yalanlayacak bir şekilde hiç bir tepki uyandırmadı.
Göründüğü kadarıyla seçkin kültürde Başkan’ın ve Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın soykırım
emri verme hakkı olduğu verili kabul edilmektedir.
Miloseviç Mahkemesi’nde savcılık makamının buna azıcık benzer bir delil bulduğunda
gelecek tepkileri bir düşünün. Zevkten dört köşe olacaklardır, mahkeme sona erecektir.
Miloseviç birçok kere ömürboyu hapis cezasına, eğer mahkeme ABD yasalarına göre
yapılsaydı ölüm cezasına çarptırılacaktır. Ancak bu onlar için geçerli bizim için
değil. Aradaki ayrım gerçekte oldukça genel bir şekilde tarih boyunca Batı’da seçkin
kültürün merkezi bir ilkesi olmuştur.
Evrenselllik ilkesi ahlaki doğruluğun en temel ilkelerinden birisidir. Bu ilke
“Adil Savaş teorisinin” ve gerçekte küçümsenmeyi haketmeyen her sistemin temelidir.
Bu türden ahlaki doğrulukların reddedilmesi entellektüel kültürde öğlesine derin
kök salmıştır ki görülmeleri çok zordur. Bunun ne kadar derin bir şekilde yerleştiğini
göstermek için tekrar ABD’de olağan marjinaller dışında politik yelpazenin neredeyse
tümü ve her iki politik parti tarafından da meşru olarak benimsenen “beklenen saldırıya
karşı özsavunma” ilkesine geri dönelim. Bu ilkenin hemen ilk elde ulaşılan bazı
çıkarımları vardır. Eğer ABD’nin “beklenen saldırıya karşı özsavunma” yapmaya hakkı
varsa tabii ki Küba’nın, Nikaragua’nın ve bazı diğer devletlerin de ABD’nin kendilerine
yöneltilen çok ciddi terörist saldırılarda parmağı olduğu için ABD içinde terörist
eylemlere girişmeye hakkı vardır. Bu durum kusursuz kaynaklar tarafından belgelenmiş
ve Nikaragua örneğinde Adalet Divanı ve Güvenlik Konseyi tarafından da kınanmıştır
(iki karar ABD tarafından veto edilirken Britanya sadık bir şekilde çekimser kalmıştır).
Küba ve Nikaragua’nın diğerleri ile birlikte ABD’de terörist zalimliklere girişme
hakkı olduğu sonucuna varmak kesinlikle büyük bir mantıksızlıktır, ve kimse tarafından
savunulmamaktadır. Ancak ahlaki doğruluklardan kendimizi muaf tutmaya karar vermemiz
nedeniyle kimsenin bu mantıksız sonuca ulaşmasından korkmuyoruz.
Daha da mantıksız sonuçlara ulaşılabilir. Örneğin bugün hiçkimse Emperyal Japonya’nın
faşist liderlerini överek Pearl Harbour gününü kutlamıyor. Ancak bizim standartlarımıza
göre Hawaii ve Filipinlerdeki ABD kolonilerinde bulunan askeri üslerin bombalanması
oldukça zararsız görünüyor. Japon liderler B-17 Uçan Kaleler’in Boeing üretim hatlarından
çıktığını biliyorlardı ve ABD’nin Hawaii ve Filipinlerdeki üslerinden havalanan
bu uçakların bir yok etme savaşında Japonya’nın ahşap şehirlerini nasıl yakıp yok
edeceği yolunda kamuoyunda yapılan tartışmalardan haberdardılar. Emekli havacı general
Chennault’nun 1940’da önerdiği gibi karınca sürülerininin üzerine yangın bombaları
yağdırarak İmparatorluğun endüstriyel merkezini yakıp yıkmak” önerisi Başkan Roosevelt’i
sevince boğmuştu. Bu beklenen bir saldırıya karşı özsavunma içinBush, Blair ve onların
yardımcılarının uydurduğu nedenlerden çok daha güçlü bir gerekçe oluşturuyordu ve
bu gerekçe taktik icabı koyulan şerhler olsa da anaakım aydın kamuoyunda kabul görmüştü.
Bereket versin ki, birkez daha temel ahlaki doğrulukların ilkeli bir şekilde
reddedilmesi sayesinde politik olarak doğru olmayan bu türden sonuçlara varmaktan
kendimizi koruduk.
Örnekler neredeyse sonsuza dek uzatılabilir. Son bir örnek vermek gerekirse,
Irak’ın ABD ve Britanya tarafından işgal edilmesinden önceki NATO saldırganlığına
bakalım: 1999’da Sırbistan’ın NATO tarafından bombalanması. Bu saldırganlığın gerekçesi
olarak hiç bir diplomatik seçenek olmadığı ve soykırımı durdurmak için bu bombardımanın
gerekli olduğu söylendi. Bu iddiaları değerlendirmek hiç de zor değildir.
Diplomatik seçenekler için şu söylenebilir: masada biri NATO’nun öteki de Sırplar’ın
olmak üzere iki öneri vardı ve 78 gün süren bir bombardımandan sonra bunlar arasında
bir uzlaşmaya varıldı; en azından biçimsel olarak, çünkü NATO tarafından bunun altı
hemen oyuldu. Tüm bunlar, çok sınırlı bir şekilde haber edildiği ölçüde kabul edilmeyen
tarihin tozuna karıştı.
Ya süregiden soykırım için ne söylenebilir? Bu terim NATO savaşa hazırlanırken
basında yüzlerce kez kullanıldı. Bunu araştırmak çok kolay. Bombardımanı haklı göstermek
için Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan iki büyük belge çalışması ile birlikte
NATO-OSCE ve diğer batılı kaynaklar tarafından hazırlanan kapsamlı belge kayıtları
ve Britanya parlamentosu tarafından yapılan ayrıntılı bir soruşturmaya bakılabilir.
Hepsi de şu temel gerçekler konusunda anlaşmaktadır: zalimlikler bombardımanı takip
eden günlerde gerçekleşmiştir, bombardımanın nedeni değillerdir. Dahası, General
Wesley Clark’ın hemen basına verdiği bilgilerden öğrendiğimiz ve daha sonra anılarında
da doğrulandığı üzere bu durum NATO karargahı tarafından da öngörülmüştü. ABD ve
Britanya’nın sağladığı istihbarata dayanan ve bombardıman sırasında hazırlanan –ve
kuşkusuz ki tüm inkarlara rağmen bir propaganda silahı olan- Miloseviç iddianamesi
de aynı sonuca varmaktadır: tüm suçlamalar bombardıman sonrası döneme aittir. Bu
tip can sıkıcı şeyler ile gayet kolay bir şekilde başa çıkılmaktadır: Batı kaynaklı
belgeler medyada hatta akademik çalışmalarda çoğunlukla silinmektedir, kronoloji
düzenli olarak tersine çevrilmektedir, böylece bombardımanın beklenen sonuçları
nedeni haline dönüştürülmektedir. Bu iğrenç hikayeyi başka yerlerde anlattım, burada
atlıyorum.
Gerçekte bombardımandan önce yapılan zalimlikler vardı, Batı kaynaklarına göre
1999 yılının Mart ayındaki bombardımandan önce 2000 kişi öldürülmüştü. Koalisyonun
en şahin ögelerinden biri olan Britanya güçler dengesi gözönüne alındığında inanması
zor olan şu şaşırtıcı iddiayı içtenlikle ortaya atmaktadır: Ocak 1999’a kadar cinayetlerin
çoğu, daha sonra Batı’da propaganda amacıyla kullanılabilecek bir Sırp tepkisini
kışkırtmak umuduyla sınır boyunda sivillere ve askerlere saldıran Arnavut KLA gerillaları
tarafından işlenmiştir ve göründüğü kadarıyla bu, son aylarda CIA’nin desteği ile
yapılmıştır. Batılı kaynaklar bombardıman ilan edilene kadar herhangi bir önemli
değişiklik kaydetmemişlerdir ve Mart ayındaki bombardımandan önce de gözlemciler
geri çekilmiştir. Olağandışı bir zenginlik arzeden belgesel kayıtlara değinen birkaç
akademik çalışmadan birinde Nicholas Wheeler bu 2000 kişiden 500’ünün Sırplar tarafından
öldürüldüğü sonucuna varmaktadır. NATO bombardımanı olmasaydı daha kötü Sırp zalimlikleri
olacaktı gerekçesi ile bombardımanı desteklemektedir, ancak gerçekte NATO bombardmanı
beklenen suçlara yol açmıştır. Bu en ciddi akademik çalışmadır. Basın ve akademisyenlerin
çoğu Batılı belgeleri görmezden gelip kronolojiyi terine çevirerek daha basit olan
yolu seçmiştir. Bu etkileyici bir performanstır, aynı zamanda en azından ülkeleri
hakkında kaygılananlar için öğretici de olmaktadır.
Devam etmek çok kolay. Ancak tatsız bir şekilde tutarlı olan tarihsel kayıtlar
kritik bir soruyu yanıtsız bırakmaktadır: “büyük şeytan”, yani ikinci süpergücün
ABD bileşeni nasıl tepki gösterecek?
Geleneksel yanıt George Bush’un ikinci kez başkan seçilmesinin de gösterdiği
gibi halkın tüm bunları onayladığı şeklindedir.
Her aday seçmen oylarının yaklaşık %30’unu kazanmıştır. Bush biraz daha fazla
almıştır, Kerry biraz daha az. Genel oy verme kalıpları –ayrıntılar henüz elimizde
yok- 2000 seçimlerine yakındır; geleneksel metafora başvuracak olursak “kırmızı”
ve “mavi” eyaletler aynıdır. Oylardaki yüzde birkaç puan kayma Beyaz Saray’da Kerry’nin
oturması anlamına gelebilirdi. Hiçbir sonuç bize ülkenin hatta seçmenlerin ruh hali
hakkında önemli birşey söylememektedir. Önemli meseleler her zaman ya seçim kampanyasının
dışında tutulur ya da hiç kimsenin anlayamayacağı bir muğlaklıkla takdim edilir.
Politik kampanyaların diş macunu ya da araba satan kişilerce düzenlendiğini akılda
tutmak önemlidir. Normal faaliyetlerinde mesleki kaygıları bilgi sağlamak değildir.
Amaçları daha ziyade aldarmaktır. Görevleri, bilgilenmiş müşterilerin rasyonel seçimler
yaptıkları piyasa konseptinin (“girişimci inisiyatiflere” ilişkin hikayeler de en
az bu kadar hayal ürünüdür) altını oymaktır. Müşteriler imajlar yoluyla aldatılmaktadır.
Aldatmaya yönelik aynı ısrar ve benzer teknikler aday pazarlamaya sıra geldiğinde
de hakim olmakta ve demokrasinin altını oymaktadır.
Bu bir sır değildir. Şirketler her yıl reklam için milyarlarca doları halkı gerçekler
hakkında bilgilendirmek için harcamıyorlar –örneğin bilgilenmiş müşterilerin rasyonel
seçimler yaptıkları hayali bir piyasada olacağı gibi önümüzdeki yılın arabalarının
özelliklerini sıralamıyorlar. Güvene dayalı bu doktrini savunmak basit ve ucuz olacaktır.
Ancak aldatmak çok daha pahalı bir iştir: arabayı seksi bir aktrisle ya da bir spor
kahramanı ile sunmak, ya da dik bir yamaca tırmanırken gösteren karmaşık resimler
kullanmak, ya da müşteriyi bir rakip tarafından üretilen neredeyse tamamen aynı
bir araba yerine bu arabayı almak konusunda aldatabilecek bir imaj üretmek için
başka bir yol bulmak. Aynı şey, aynı halka ilişkiler endüstrisi tarafından yürütülen
seçimler için de doğrudur. Amaç imaj üretmek ve halkı bunları kabul etmesi için
aldatmak, bu arada temel meseleleri bir yana bırakmak –ki bunu yapmak için çok iyi
nedenleri var, buna daha sonra geri döneceğim.
Halk bu şovun doğasını kavramış görünüyor. 2000 seçimlerinden hemen önce halkın
%75’i, zengin destekçiler, parti yöneticileri, ve temel meseleleri gizleyen ama
oy kazandırabilecek imajlar üretmek için eğitilen adaylar arasında oynanan bu oyunu
oldukça anlamsız bulduğunu söylemiştir. “Çalınmış seçimin” seçkinler arasında bir
kaygı yaratırken halkın pek de ilgisini çekmemesinin nedeni büyük olasılıkla bu
olsa gerek. Eğer seçimler kralı seçmek için yazı tura atmaktan daha fazla öneme
sahip değilse paranın hileli olması kimin umurunda? 2004 seçimlerinin hemen öncesinde
seçmenlerin yaklaşık %10’u, Bush’a oy verenlerin %6’sı Kerry’ye oy verenlerin %13’ü,
seçimlerinin adayların “gündemlerine/fikirlerine/politik ilke ve politikalarına/amaçlarına”
dayanacağını söyledi. Diğerleri seçimi halkla ilişkiler endüstrisinin “nitelikler”
ve “değerler” dediği şeylere dayanıyordu. Aday bir bara gittiğinizde tanışmak isteyeceğiniz
türden bir adam, sizi gerçekten önemseyen ve tıpkı sizin gibi olan güçlü bir lider
imajı çizebiliyor mu? Bush’un aydınların dalga geçmekten hoşlanacağı türden aptalca
dil sürçmeleri söylemek için dikkatli bir şekilde eğitildiğini öğrenmek hiç de şaşırtıcı
olmayacaktır. Bu da, kendisi için inşa edilen çiftlik ve harbi davranışlarından
daha gerçek değildir. Bununla birlikte Bush’u Yale’den mezun olup da zengin ve güçlü
olanlarla ilişkileri sayesinde kendisi de zengin ve güçlü olmuş şımarık bir çocuk
olarak takdim etmek pek işe yaramayacaktır. Yaratılan imaj tıpkı bizler gibi sıradan
biri olan, bizi koruyabilecek olan, ve “ahlaki değerlerimizi”, en azından madalyalarını
haksız yere kazanmakla suçlanan sörfçü bir ördek avcısından daha fazla paylaşan
bir imaj olmalıdır.
Bush temel kaygılarının “ahlaki değerler” ve “terörizm” olduğunu söyleyen seçmenlerin
çoğunluğunun oyunu kazandı. Seçimin ertesi günü iş dünyasına hitap eden basının
sayfalarında şirketlerin yönetim kurulu toplantı odalarındaki coşkuyu anlatan yazıları
okuyunca yönetimin sahip olduğu ahlaki değerler hakkında bilmemiz gereken herşeyi
öğreniyoruz –tabii ki şirket CEO’ları** eşcinsel evliliklere karşı oldukları için
değil. Ya da Bush’un planlamacıları tarafından güç ve zenginliğe kendilerini adamış
bir şekilde hizmet ederlerken çocuklarımıza ve torunlarımıza transfer ettiği çok
ciddi ve pek de gizlenemeyen finansal maliyetler, çevre yıkımı ve belki de “nihai
kıyamet” gibi maliyetlere baktığımızda da ahlaki değerler hakkında çok şey öğreniyoruz.
Bunlar açık ve seçik ahlaki değerlerdir.
Bush’un planlamacıları, “terörizme karşı savunmaya” bu kadar kararlı olduklarını
belki de en dramatik bir biçimde kendi haberalma servisleri tarafından da öngörülen
bir biçimde terör tehdidini arttırmaya karar vererek göstermişlerdir. Amerikalılara
yönelik terörist saldırılardan hoşlandıkları için değil, bunun dünyanın enerji kaynaklarının
tam ortasında güvenli askeri üsler kurmak ile kıyaslandığında kendileri için düşük
öncelikli bir şey olmasından. Bu enerji kaynakları II. Dünya Savaşından beri “dünyanın
en önemli stratejik alanı” ve “muazzam bir stratejik güç kaynağı ve dünya tarihindeki
en büyük maddi ödüllerden birisi” olarak görülmektedir. Petrol endüstrinin önde
gelen bir kişiliğinin sözleriyle “en açgüzlü insanların bile hayallerini aşan karların”
doğru yöne, yani ABD enerji şirketlerine, ABD Hazinesi’ne, yüksek teknolojili askerileşmiş
endüstriye ve büyük inşaat firmalarına akması kritik önemdedir. Bundan daha da önemlisi
muazzam stratejik güçtür. Musluğun başını tutmak George Kennan’ın 50 yıl önce söylediği
gibi rakipler üzerinde bir “veto gücü” sağlamaktadır. Zbigniew Brzezinski yakın
zamanda Irak’ı denetlemenin ABD’ye Avrupa ve Asya ekonomileri üzerinde “kritik bir
manivela gücü” sağladığını yazmıştır ki bu da II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD’li
planlamacıların temel kaygılarından biridir.
Rakipler, 30 yıl önce “Avrupa Yılı” konuşmasında Kissenger tarafından kendilerine
verilen talimat doürultusunda ABD tarafından yönetilen “genel düzen çerçevesinde”
kendi “bölgesel sorumluluklarını” yerine getirmelidirler. Bu, büyük rakiplerin bağımsız
bir yörüngeye girmeye hatta birlik oluşturmaya başladıkları günümüzde çok daha önemlidir.
AB ve Çin 2004 yılında birbirlerinin en büyük ticari ortağı olmuşlardır ve bu bağlar
dünyanın ikinci büyük ekonomisi Japonya’yı da içine alacak biçimde sıkılaşmaktadır.
Petrol kaynakları üzerindeki kritik manivela son 30 yıldır gelişmekte olan üç kutuplu
dünyanın denetimi için daha önemli hale gelmiştir. Bununla karşılaştırıldığında
terörizm tehditi dehşet verici olduğu bilinse de küçük bir faktördür. 1980’lerde
ABD ve müttefikleri tarafından organize edilen Mücahit terörün Kitle İmha Silahları
(KİS) ile er ya da geç biraraya geleceği ve bunun korkunç sonuçları olacaği 11 Eylül’den
çok daha önce biliniyordu.
Dünyanın tahmin edilen tüm petrol kaynaklarının üçte ikisini oluşturan Ortadoğu
petrolü ile ilgili can alıcı meselenin bu kaynaklara erişim değil onların denetimi
olduğuna dikkat edilmelidir. Ortadoğu’ya ilişkin ABD politikaları ABD petrol ihracatçısı
bir ülke olduğu zaman da aynıydı ve ABD haberalma kaynaklarının öngörüleri doğrultusunda
daha istikrarlı Atlantik Havzası kaynaklarına güvendiği bugün de aynı kalacaktır.
Bu Atlantik Havzası kaynakları arasında NAFTA içinde kendi kaynakları üzerindeki
denetimi kaybeden Kanada’daki petrol kaynakları da vardır. ABD yenilenebilir enerji
kaynaklarına yönelse bile politikalar aynı kalacaktır. “Muazzam stratejik güç kaynağı”
üzerinde denetimi sağlamak ve “en açgözlü insanların bile hayal edemeyeceği karları”
kazanma gereksinimi aynı kalacaktır. Orta Asya ve boru hatları ile ilgili dönen
dolaplar da aynı kaygıları yansıtmaktadır.
Önceliklerin bu şekilde sıralandığına dair başka bir çok örnek de vardır. Yalnızca
birinden bahsedecek olursak Hazine Bakanlığı’nın kuşkulu finansal transferleri araştırmakla
görevlendirilen bir ofisi vardır (OFAC: Office of Foreign Assets Control, Yabancı
Malvarlıklarını Denetleme Ofisi) ve bu, “teröre karşı savaşın” çok önemli bir bileşenidir.
OFAC’ın 120 çalışanı vardır. Nisan ayında Beyaz Saray, Kongre’ye, bu kurumun dört
çalışanının Osama bin Laden ve Saddam Hüseyin’in varlıklarını araştırmakla görevlendirildiğini,
buna karşılık iki düzine çalışanın Küba’ya ambargonun uygulamasını denetlemeye atandığını
bildirmiştir, ki bu ambargo konuyla ilgili her uluslarararası kuruluş tarafından,
hatta genellikle itaatkar olan Amerika Devletleri Örgütü tarafından bile yasadışı
ilan edilmiştir. OFAC Kongre’ye şu bilgileri vermiştir: 1990’dan 2003’e kadar terörizmle
ilgili 93 adet soruşturma yapılmış ve bunların sonucunda 9000 dolar ceza kesilmiştir;
oysa Küba ile ilgili 11,000 adet soruşturma yapılmış ve 8 milyon dolar ceza kesilmiştir.
Bu durum, şimdi Bush yönetiminin -ve öncellerinin- diğer öncelikler yararına teröre
karşı savaşı ikinci plana itip itmediği üzerinde düşünüp taşınanlar arasında hiç
bir ilgi uyandırmamıştır.
Neden Hazine Bakanlığı Küba’yı boğmaya teröre karşı savaştan çok daha fazla enerji
harcıyor? ABD istisnai bir açık toplumdur, dolayısıyla devlet planlaması hakkında
oldukça fazla miktarda bilgi edinebiliriz. Temel nedenler, terör operasyonlarını
en yüksek önceliği olarak yürüten Robert Kennedy’nin biografisini yazan tarihçi
ve Kennedy’nin sırdaşı Arthur Schlesinger’in anlattığı üzere, 40 yıl önce Kennedy
yönetimi Küba’yı “her türlü terör belasına” maruz bırakmaya çabaladığında hazırlanan
gizli belgelerde açıklanmıştır. Dışişleri Bakanlığı planlamacıları, Castro rejiminin
varlığının bile 150 yıllık ABD politikalarına ve Monroe doktrinine “başarılı bir
meydan okuma” olduğu yolunda uyarıda bulunmuştu. Burada Ruslar işin içinde değildi,
ancak yarıkürenin efendisine karşı meydan okumak hoş görülemezdi. Dahası Schlesinger,
Başkan’ın Latin Amerika misyonunun yazdığı raporu özetlerken yönetimi devralan Başkan
Kennedy’yi şu şekilde uyarmaktadır: bu başarılı meydan okuma, “Castro’nun halkın
kendi kaderini kendi eline alması” fikrini bulaştırarak diğer halkları da cesaretlendirebilirdi.
Schlesinger’in ayrıntısıyla anlattığı gibi bu türden tehlikeler özellikle “toprakların
ve diğer ulusal zenginliklerin dağılımının mülk sahibi sınıfları kayırdığı ... ve
fakirlerin ve ayrıcalıklardan yoksun olanların Küba devrimi ile uyarılıp makul bir
yaşam sürdürme talebinde bulunduğu” durumlarda özellikle vahim idi. Halkın kendi
sorunlarını kendi eline alması fikri kötü tohumlarını yaydıkça tüm hakimiyet sistemi
çözülebilir.
Uluslararası Denetim Komisyonu’ndaki Kanadalı “tarafsız gözlemcilerin” Vietnam’daki
Vietnam saldırganlığının örnek oluşturabileceğine ilişkin kaygılarını hatırlayın.
ABD belgelerinden bunun da benzer kökenleri olduğu bulunabilir. Bu Soğuk Savaş retoriği
ile maskelenen saldırganlığın, yıkıcılığın ve devlet destekli uluslararası terörizmin,
bu türden bahaneler mevcut olduğunda ortaya çıkan ortak bir özelliğidir.
Başarılı meydan okuma hala hoş görülemez, terörle mücadeleden daha yüksek bir
önceliğe sahiptir, ve bu durum yerleşik, içsel olarak rasyonel, kurbanları için
yeterince açık, ancak olayları anlatan ve nedenlerini tartışanlar için algılanamaz
olan ilkelerin başka bir örneğidir. Bush yönetiminin öncelikleri içerden kişiler
tarafından (Clarke, O’Neil) açığa vurulduğunda kopartılan gürültü ve 11 Eylül olaylarına
ilişkin Washington’daki kapsamlı oturumlar apaçık olan şeyleri algılamakta, hatta
bir olasılık olarak akılda tutmaktaki tuhaf yetersizliğin başka bir örneğidir.
Şimdi büyük şeytana geri dönelim. ABD kamuoyu büyük bir dikkatle ve derinlemesine
araştırılmıştır. Seçimlerden hemen önce yayınlanan araştırmalar Bush’a oy vermeyi
düşünenlerin, Parti açık bir şekilde reddettiği halde Cumhuriyetçi Parti’nin kendi
görüşlerini paylaştığını varsaymışlardır. Birçok seçmenin belki de hiç duymadığı
tek tük muğlak ifadeleri olumlu bir şekilde yorumlasak bile Kerry’yi destekleyenler
için de durum az çok aynıdır. Kerry’yi destekleyenlerin temel kaygıları ekonomi
ve sosyal güvenlik idi ve Kerry’nin bu meselelerde kendi görüşlerini paylaştığını
varsayıyorlardı. Tıpkı Bush’u destekleyenlerin, benzer gerekçelerle Cumhuriyetçilerin
kendi değerlerini paylaştıklarını varsaymaları gibi.
Kısacası oy vermeye tenezzül edenler halka ilişkiler endüstrisi tarafından tertip
edilen ve gerçekle hiç bir bağı olmayan imajları çoğunlukla kabul etmişlerdir. Daha
varlıklı olanlar için durum farklıdır, onlar sınıf çıkarları doğrultusunda oy kullanmışlardır.
Ayrıntılar henüz mevcut olmasa da şu tahminde bulunmak akla uygundur: Varlıklılar
Beyaz Saray’daki bağışçılarına minnetlerini 2004 seçimlerinde 2000 seçimlerinden
daha fazla oy vererek göstermişlerdir, ki bu da büyük olasılıkla iki adayın aldıkları
oylar arasındaki küçük farkları açıklamaktadır.
Halkın gerçek tutumu hakkında ne söylenebilir? Seçimlerden hemen önce, bunun
hakkında bilgi veren önemli araştırmalar yayınlandı. Pek de yayınlanmayan sonuçlara
baktığımızda hemen, doktriner sistemdeki piyasalar fikrinde olduğu gibi seçimleri
aldatma üzerine kurmanın neden iyi bir fikir olduğunu görürüz. İşte birkaç örnek:
Önemli bir çoğunluk ABD’nin Uluslararası Suçlar Mahkemesi’nin ve Adelet Divanı’nın
yargılama yetkisini kabul etmesi, Kyoto anlaşmasını imzalaması, BM’in uluslararası
krizlere müdahalede (Irak’ta güvenlik, yeniden inşa ve politik geçiş de dahil) baş
rolü oynaması, “teröre karşı savaşta” askeri önlemlerden çok diplomatik ve ekonomik
önlemlere başvurulması, “ancak ülke açık bir şekilde saldırı tehditi altında bulunduğuna
dair güçlü kanıtlar bulunduğunda” kuvvete başvurulması, ve böylece BM Tüzüğü’nün
daha geleneksel bir yorumunu benimseyerek her iki partinin de üzerinde uzlaştığı
“önalıcı saldırı” doktrininin bir kenara bırakılması gerektiğine inanmaktadır. Hatta
çoğunluk Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkından vazgeçilmesi gerektiğini düşünmektedir.
Ezici bir çoğunluk tamamen içişlerine yönelik programların genişletilmesinden yanadır:
temel sağlık hizmetleri (%80), ve eğitime ve Sosyal Güvenliğe destek. Kamuoyunun
görüşünü takip eden en saygın kuruluşlar tarafından yürütülen bu tür çalışmalarda
hep benzer sonuçlara ulaşılmıştır.
Diğer anaakım kamuoyu araştırmalarında %80’e yakın bir oranda vergilerin yükselmesine
neden olsa da –bürokrasi, yönetim ve kağıt işleri gibi ABD’nin özelleştirilmiş sisteminin
dünyanın en verimsiz sistemi haline getiren bazı faktörlerin ağır maliyetinden kaçınıp
harcamaları önemli ölçüde azaltarak- sağlık hizmetinin güvence altına alınmasından
yana olduğu ortaya çıkmıştır. Kamuoyunun düşüncesi soruların nasıl sorulduğuna bağlı
olarak değişik oranlarla yansılıtsa bile uzun bir süredir değişmemektedir. Gerçekler
bazen basında tartışılmaktadır, halkın tercihleri belirtilmekte ancak “politik olarak
imkansız” olduğu gerekçesi ile bir kenara atılmaktadır. 2004 seçimlerinin arefesinde
de benzer aynı şey olmuştur. Seçimlerden birkaç gün önce (31 Ekim’de) New York Times
söyle yazmaktadır: “Birleşik Devletler’de sağlık sistemine hükümet müdahalesi için
o kadar az politik destek vardır ki, Senatör Kerry son başkanlık münazaralarında
sıkıntı içinde sağlık sigortasına erişimin arttırılması planının yeni bir hükümet
programına yol açmayacağını söylemiştir”, ki göründüğü kadarıyla çoğunluğun istediği
şey budur. Ancak bu politik olarak imkansızdır ve çok az politik destek vardır,
ki bunun anlamı da sigorta şirketlerinin, Sağlığı Koruma Örgütü’nün (HMO), ilaç
şirketlerinin, Wall Street’in buna karşı çıktığıdır.
Kamuoyu görüşünün neredeyse tamamen yalıtılmış olması dikkat çekicidir. Bu görüşleri
pek duymazlar, bu sorular yayınlanan kamuoyu yoklamalarında sorulmadığı halde, insanlar
dile getirdikleri görüşlerin tamamen kendilerine özgü olduğunu düşünürler. Tercihleri
politik kampanyaların konusu olmaz ve medya ve akademik dergilerdeki inceltilmiş
düşüncelerde çok seyrek olarak konu olur. Aynı şey diğer alanlarda da geçerlidir
ve dünyanın en önemli devletinde varolan, diğerleri için benimsediğimiz tabirle
“demokrasi eksikliğine” ilişkin önemli sorular getirir akla.
Eğer iki partiden herhangi biri halkın kendileri için yaşamsal öneme sahip olarak
gördüğü meseleler hakkındaki kaygılarını açık bir şekilde ifade etmeye istekli olsaydı
seçim sonucu ne olurdu? Ya da bu meseleler anaakım medyadaki kamusal tartışmalara
girseydi? Bunun hakkında ancak spekülasyon yapabiliriz, ancak bunun olmayacağını
ve gerçeklerin çok nadir olarak haber edileceğini biliyoruz. Büyük şeytandan duyulan
korkunun oldukça derin olduğunu kabul etmek makul görünüyor.
Demokrasinin yürürlükteki konsepti başka şekillerde de kendisini açığa vurmuştur.
Belki de en olağandışı olanı Irak Savaşı’na giden yolda Eski ve Yeni Avrupa arasında
yapılan ayrımdır. Eski ya da Yeni Avrupa’ya üyelik kriteri o kadar keskin ve açıktı
ki bunu kaçırmak için gerçek bir itaat gereklidir. Eski Avrupa –yani kötü çocuklar-
nüfuslarının büyük çoğunluğu ile aynı konumu alan hükümetlerdir. Yeni Avrupa –yani
demokratik bir gelecek için heyecan verici bir umut- ise Berlusconi ve Aznar gibi
nüfuslarının daha da büyük bir çoğunluğunu gözardı edip Teksas’taki Crawford çiftliğinden
emir alan Churchilvari liderlerdir. En dramatik örnek Türkiye’dir. Burada hükümet
herkesi şaşırtacak bir şekilde nüfusun %95’ini izlemiştir. Yönetimin resmi ılımlısı
Colin Powell, hemen bu suçun cezasız kalmayacağını ilan etti. Türkiye ulusal basında
“demokratik yeterliliğe” sahip olmadığı için şiddetle eleştirildi. En aşırı örnek
Paul Wolfovitz idi. Türk ordusunu, hükümeti Washington’dan gelen emirlere uymaya
zorlamadığı için azarladı ve uygun bir şekilde işleyen bir demokrasinin amacının
Amerika’ya yardım etmek olduğunu kamuoyu önünde kabul ederek özür dilemelerini talep
etti. Liberal basının onu demokrasi için girişilen haçlı seferinde “Baş İdealist”
olarak alkışlamasına hiç şaşmamak gerek (Washington Post’un emektar muhabiri ve
editörü David Ignatius, dikkatli bir şekilde gizlenen dehşet verici sicili ile bu
görevi üstlenmiştir.)
Demokrasinin yürürlükteki konsepti başka şekillerde de pek de gizlemeye gerek
duymadan kendisini göstermiştir. New York Times’da Yaser Arafat’ın ölümü ile ilgili
bir makale şöyle başlamaktadır: “Arafat sonrası dönem şu özbeöz Amerikan inancının
en son denemesi olacaktır: seçimler en zayıf kurumlara bile meşruluk sağlar.” Devam
sayfasındaki son paragrafta Washington’un “Filistinliler arasında yapılacak yeni
seçimlere karşı koyduğunu” okuyoruz, çünkü Arafat’ın yeniden kazanacağını ve bunun
“seçmenin iradesini yansıtacağını” ve seçimlerin aynı zamanda “Hamas’a güvenirlik
ve otorite getireceğini” okuyoruz.
Başka bir deyişle demokrasi ancak sonuç doğru yolda çıktığı zaman iyidir, yoksa
canı cehenneme. İşte “özbeöz Amerikan inancı” budur. Deliller o kadar belirleyici
ki bunu yeniden ele almanın bir anlamı yok, en azından tarihsel gerçeklere, hatta
kamuoyu önünde teslim edilenlere bile önem verenler için.
Başka bir canalıcı güncel örneği ele alalım. Bir yıl önce Irak’ı işgal etmek
için öne sürülen bahaneler çöktüğünde Bush’un konuşmalarını kaleme alanlar bunların
yerini alacak başka bir şey buldular. Başkan’ın Irak’a, Ortadoğu’ya, hatta tüm dünyaya
demokrasi getirmek için, liberal basının “başkanın mesihvari vizyonu” olarak adlandırdığı
şeye karar kıldılar. Gelen tepkiler dalavere doluydu. Tarihteki en soylu savaş olduğu
kanıtlanan bu vizyona kendinden geçmiş bir şekilde alkış tutanlardan (Ignatius),
vizyonun soylu ve duygulandırıcı olduğunu kabul edip –Irak kültürü bizim uygar değerlerimize
erişmek için henüz hazır olmadığından-ulaşılamaz olduğu için eleştirenlere kadar
bir dizi tepki geldi. Londra’da yayınlanan Financial Times Bush ve Blair’ın mesihvari
idealizmini aklı başında bir realizmle yumuşatma tavsiyesinde bulundu.
İlginç olan şudur ki, seçkin çevreler için artık inandırıcı olmayan KİSler ya
da El-Kaide ile ilgili aptalca hikayenin değil, mesihvari vizyonun Irak’ı işgal
etmenin hedefi olduğu tüm politik yelpazede eleştirilmeden kabul edildi. ABD’nin
ve Britanya’nın mesihvari bir vizyonla hareket ettiklerinin kanıtı ne? Gerçekte
tek bir kanıt var: Liderlerimiz öyle buyurdu. Daha ne olsun?
Başka bir kesim farklı bir görüşte: Iraklılar. Mesihvari vizyon Washington’da
saygıyla alkışlandığı sırada Bağdatlılar arasında ABD’nin yaptırdığı bir kamuoyu
yoklaması açıklandı. Bazıları Batılı seçkinlerin neredeyse oybirliği ile kabul ettiği
işgalin amacının Irak’a demokrasi getirmek olduğu görüşüne katılıyordu: yüzde bir
oranında! Yüzde beş amacın Iraklılara yardım etmek olduğunu düşünüyordu. Çoğunluk
son derece açık olan şeyi varsayıyordu: ABD IrakıIn doğal kaynakları üzerinde denetim
kurmak ve bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemek için orayı üs
olarak kullanmak istiyor. Bağdatlılar bir kültürel gerilik olduğunu da düşünüyordu,
ama Irak’ta değil de Batı’da.
Gerçekte görüşler arasında bir nüans vardı. Yüzde birlik kesim işgalin amacının
demokrasi getirmek olduğuna inanıyordu belki, ama bunların yarısı ABD’nin demokrasi
istediğini ancak Iraklılar’ın “ABD’nin baskısı ve etkisi olmadan” kendi demokrasilerini
yürütmelerine izin vermeyeceğini hissediyordu. Özbeöz Amerikan inancını gayet iyi
biliyorlardı, belki de Britanya’nın silahı enselerinde iken bu inancın onların da
özbeöz inancı olduğunu bildikleri için. Wilson’cu idealizmin, ya da Britanya’nın
benzer soylu yaklaşımının, ya da Fransa’nın uygarlaştırma misyonunun, hatta Japon
faşistlerinin daha da yüce vizyonunun ve diğer pekçoklarının –neredeyse tarihsel
olarak evrensel olan- tarihini bilmelerine gerek yok. Kendi deneyimleri yeter de
artar bile.
Namlunun yanlış ucunda olanlar için, silahı doğrultanlara göre gerçekliğin daha
açık bir resmine sahip olmak hiç de olağandışı bir durum değildir.
Yazının başında geçmiş yıllarda yer alan popüler mücadelelerin dikkate değer
başarılarından sözettim. Bu başarılar ayırdına varmanın pek de zor olmadığı nedenlerden
ötürü pek de tartışılmasa da, üzerinde biraz olsun düşündüğümüzde çok açıktır. Hem
yakın tarih hem de halkın tavrı, Çin’in bizi “nihai kıyametten” kurtarmasını beklemek
istemeyenlere kısa vadeli mücadele için oldukça açık ve güvenli stratejiler sunuyor.
Diğer uluslarla kaşılaştırıldığında tarihsel olarak büyük bir ayrıcalık ve özgürlüğün
tadını çıkartıyoruz. Bu miras yukardan bahşedilmemiştir, manivelayı her yıl birkaç
santim ileri itmeye indirgenemeyecek adanmış bir mücadelenin sonucudur. Tabii ki
bu mirası terkedip karamsarlığa kapılmak kolaydır: hiçbir umut yok, öyleyse ben
bu işi bırakıyorum. Ya da bu mirası kullanıp halkın yalnızca büyük ölçüde dışlandığı
politik arenada değil, ve prensip olarak dışlandığı çok önemli ekonomik arenada
da politikaları belirlemekte bir rolünün olacağı işleyen bir demokratik kültürün
zeminini yaratabiliriz –ya da yeniden yaratabiliriz.
Bunlar hiç de radikal fikirler değildir. Örneğin 20. yüzyılın önde gelen Amerikan
sosyal felsefecisi John Dewey tarafından açık bir şekilde ifade edilmiştir. Dewey
“endüstriyel demokrasi” “endüstriyel feodalizmin” yerini alana dek, politikanın
“büyük şirketlerin toplum üzerine düşen gölgesi” olarak kalacağını söylemiştir.
Dewey bildik tabirle “en az elmalı turta kadar Amerikandı”. Gerçekte endüstriyel
devrimin kökenlerinde –burada, benim yaşadığım yer olan Boston’ın yakınlarında-
bağımsız olarak gelişen işçi sınıfı kültüründen geliyordu. Bu fikirler hemen yüzeyin
altında varlıklarını sürdürdü ve toplumlarımızın, kültürlerimizin ve kurumlarımızın
yaşayan bir parçası oldu. Ancak adalet ve özgürlük yolunda yüzyıllar boyunca kazanılmış
diğer zaferler gibi bu da kendiliğinden olmayacaktır. Yakın tarih de dahil tarihin
en açık derslerinden biri, hakların verilmediği alındığıdır. Gerisi bize kalmış.
Notlar:
* Founding Father: 1787’de ABD Anayasa Meclisine katılan ve Anayasa’ya imza
atanlar (ç.n)
** CEO (Chief Executive Officer): Şirket yöneticisi (ç.n)