Tarihi Yeniden Yazmak
Noam Chomsky
El-Ahram, 18-24 Kasım 2004
Çeviren: Nuri Ersoy
Noam Chomsky, Yaser Arafat’ın ölümünün, tarihe sahip çıkmanın önemine
ve onu uygun bir şekilde yeniden yazma ilkelerine ilişkin örnek oluşturacak
bazı önemli dersler verdiğini söylüyor.
Temel ilke “bizim ahlaki olarak iyi olduğumuzdur” –burada “biz” hizmet
ettiğimiz devlettir. “Bizim” yaptıklarımız en yüksek ilkeler uğruna yapılmıştır,
ancak pratikte hatalar olabilir. Tipik bir örnek olarak, sol-liberal uçtaki
geçmişe dönük bir versiyonu ele alalım. geçmişe dönük olarak uygun bir şekilde
yeniden yazılan Vietnam Savaşı’nın “iyilik yapmak üzere sakarca çabalarla”
başladığı ancak 1969’a bir “felaket” haline geldiği söylenmiştir (Anthony
Lewis). 1969 itibariyle, iş dünyası çok masraflı olduğu için savaşa karşı
çıkmaya ve halkın %70’i bu savaşı “bir hata” olarak değil “temelden yanlış
ve gayriahlaki” olarak değerlendirmeye başlamıştır. 1969’da yani Kennedy’nin
Güney Vietnam saldırısı başladıktan yedi yıl sonra, son derece saygı duyulan
Vietnam uzmanı ve askeri tarihçi Bernard Fall “kırsal alan, bu boyutta bir
alana şimdiye kadar yöneltilen en büyük askeri aygıtın darbeleri altında
kelimenin tam anlamıyla ölmekteyken, bir kültürel ve tarihsel varlık olarak
Vietnam’ın yok olma tehditi altında bulunduğu” uyarısını yaptıktan iki yıl
sonra, 1969’da, geç 20. yy’ın en büyük suçlarından biri çerçevesinde en
büyük ve en vahşi devlet terörü operasyonları gerçekleştiriliyor, zaten
halı bombardımanı, kimyasal savaş ve kitle katliamı operasyonları ile yerle
bir edilmiş olan Güney Vietnam’ın içlerinde hücumbotlarla saldırılar gerçekleştiriliyordu.
Daha önemsiz zalimlikler ise sırada bekliyordu. Ancak yeniden yazılan tarih
baskın çıkıyordu. Uzmanların katıldığı ciddi panellerde 2004 seçimleri sırasında
“Amerika’nın Vietnam Takıntısı” tartışılıyor, ancak Vietnam Savaşı’ndan
–tarih için yeniden inşa edilen imgeden değil, gerçek savaştan- hiç sözedilmiyordu.
Bu temel ilkeden türetilen bazı çıkarımlar vardır. İlki uydularımızın
da temelde iyi olduğu, ancak “bizden” daha az iyi olduğudur. ABD’nin taleplerine
hizmet ettikleri sürece “sağlıklı pragmatistler” olarak değerlendirilirler.
Diğer bir çıkarım düşmanlarımızın çok kötü olduğudur; ne kadar kötü oldukları
“bizim” onlara ne kadar yoğun saldırdığımız ya da saldırmayı planladığımıza
bağlıdır. Statüleri bu kılavuz ilkelere uygun olarak çok çabuk değişebilir.
Bu çerçevede mevcut yönetim ve onun ilk elden akıl hocaları, Saddam Hüseyin
Kürtlere karşı zehirli gaz kullanırken, muhaliferine işkence ederken ve
1991’de kendisini devirebilecek bir Şii başkaldırısını bastırırken çok takdir
ediliyordu ve yardım ediliyordu, çünkü “istikara” katkıda bulunuyordu –bu
“istikrar” aslında “bizim” hakimiyetimiz için bir şifre kelimedir- ve açık
yüreklilikle beyan edildiği üzere ABD’li ihracatçılar için faydalı idi.
Ancak aynı suçlar “bizim” için uygun zaman geldiğinde mutlak kötülüğü temsil
ettiğinin bir kanıtı oldu; Irak’ı işgal etmek ve emirlere uyduğu ve “istikrara”
katkıda bulunduğu takdirde “demokrasi” olarak adlandırdığımız şeyi kurmak
için iyiliğin sancağını övünçle taşıyorduk.
İlkeler çok basittir ve saygın çevrelerde bir kariyer arayışında olanlar
için kolaylıkla hatırlanabilir. Uygulanmalarındaki dikkate değer tutarlılık
kapsamlı bir şekilde belgelenmiştir. Totaliter devletlerde ve askeri diktatörlüklerde
bu beklenir bir şeydir, ancak hafifletici sebep olarak korkunun öne sürülemeyeceği
özgür toplumlarda bunun olması çok daha öğretici bir olgudur. Arafat’ın
ölümü örnek durumların oluşturduğu muazzam listeye bir diğer örnek eklemektedir.
Dünyanın en önemli gazetesi olan The New York Times (NYT), ile The Boston
Globe’u ele alacağım. Bunlar Liberal eğitimli seçkinlerin yerel gazeteleridir.
12 Kasım’da NYT’nin başsayfasında yayınlanan yorum yazısı Arafat’ı “hem
varlığını sürdürebilir bağımsız bir devlet yolunda Filistinliler’in umudunun
sembolü, hem de bu umudun gerçekleşmesi önündeki en büyük engel” olarak
tanımlayarak başlamaktadır. Yazı Arafat’ın hiç bir zaman Mısır Devlet Başkanı
Enver Sedat’ın düzeyine ulaşamadığını açıklayarak devam etmektedir. “Sedat
Sina yarımadasını İsrail ile barış anlaşması yaparak geri kazanmıştı” çünkü
“İsrailliler’e ulaşmış, korkularına ve umutlarına seslenmişti” (İsrailli
felsefeci ve eski hükümet yetkilisi Shlomo Avineri’nin ertesi gün, 13 Kasım’da
çıkan yazısından aktarıyorum).
Filistin devletinin gerçekleşmesi önünde daha ciddi engeller akla gelmektedir,
ancak kılavuz ilkeler nedeniyle bunlar dışlanmaktadırlar; tıpkı Sedat’la
ilgili –en azından Avineri’nin kesinlikle bildiği- gerçek gibi.
Bir Filistin devleti içinde Filistinliller’in ulusal hakları meselesinin
diplomasi gündemine girdiği 1970’lerin ortalarından beri bunun “gerçekleşmesi
önündeki en büyük engel” ABD hükümetidir, NYT de listede ikinci sırada yer
alma iddiasındadır. Bu durum Ocak 1976’da Suriye BM Güvenlik Konseyi’ne
iki devletli bir çözüm öneren bir karar taslağı sunduğundan beri çok açık
hale gelmiştir. Karar taslağı BM Güvenlik Konseyi’nin 242 nolu kararının
lafzını içermektedir ve 242 nolu karar herkesin üzerinde anlaştığı temel
belgedir. İsrail’e uluslararası sistem içinde herhangi bir devlet olarak
varlığını sürdürme ve bunun yanısıra Filistinliler’e de İsrail’in 1967’de
işgal ettiği topraklarda bir devlet kurma hakkı vermiştir. Suriye’nin karar
taslağı ABD tarafından veto edilmiştir. Önde gelen Arap devletleri tarafından
desteklenmiştir. Arafat’ın FKÖ’sü “veto tiranlığını” kınamıştır. Bazı çekimser
oylar ve teknik sorunlar da olmuştur.
O zamandan beri bu şartlar altında iki devletli bir çözüm, ABD tarafından
bloke edilen (ve İsrail tarafından reddedilen) çok geniş bir uluslararası
uzlaşma haline gelmiştir. Bu böyle süregitmiş, yalnızca Güvenlik Konseyi
değil, BM Genel Kurulu da düzenli olarak 150’ye 2 gibi oylarla (ABD başka
bir uydu devleti yanına çektiği için 150’ye 2) benzer kararlar almıştır.
ABD Avrupa’dan ve Arap devletlerinden gelen benzer girişimleri de bloke
etmiştir.
Bu arada NYT, Arafat’ın 1980’li yıllardan itibaren müzakere çağrısında
bulunduğu ve İsral’in bunu reddettiği gerçeğini yayınlamayı reddetmektedir
–“reddetme” kelimesi çok yerindedir. İsrail’in anaakım medyası, Arafat’ın
İsrail ile doğrudan müzakere çağrısında bulunduğunu ve bunun Şimon Peres
tarafından Arafat’ın FKÖ’sünün “müzakere ortağı olamayacağı” doktrini temelinde
reddedildiğini söyleyen başlıklar atabilmekteydi. Kısa bir süre sonra, kuşkusuz
İbranice basını takip edebilen Pulitzer ödüllü NYT Kudüs muhabiri Thomas
Friedman, İsrail barış güçlerinin, “müzakere ortağının olmaması” nedeniyle
sıkıntı çektiğini üzüntü ile dile getiren yazılar yazacaktı; Peres ise “Arap
halkı içinde bizim İsrail halkı içinde sahip olduğumuz türden bir barış
hareketinin bulunmamasının” ne kadar talihsiz olduğunu söyleyecekti ve “silah
kullanan ve müzakereleri reddeden bir örgüt olarak kaldığı sürece” FKÖ’nün
müzakerelere katılamayacağını tekrar açıklayacaktı. Bunların hepsi, Arafat’ın
NYT’nin yayınlamayı reddettiği bir müzakere önerisinden kısa bir süre sonra
ve yine Arafat’ın karşılıklı tanımaya varacak müzakereler yapma yolundaki
önerisinin İsrail hükümeti tarafından reddedilmesinden üç yıl sonra oluyordu.
Bu arada Peres kılavuz ilkeler uyarınca “sağlıklı bir pragmatist” olarak
tanımlanıyordu.
1990’da Clinton yönetimi, BM kararlarını “zaman aşımına uğramış ve anakronik”
olduğunu ilan ederek kendi reddiyecilik versiyonunu icat ettiğinde meseleler
bir ölçüde değişti. ABD diplomatik bir çözümü bloke etmekte yalnız kaldı.
Yakın zamana ait bir örnek, Aralık 2002’de her zaman olduğu gibi geniş bir
uzlaşma ile desteklenen Cenevre Anlaşması’nın olağan istisna ile gerçekleşmesidir:
NYT küçük gören bir makalede “dikkat çekici bir biçimde Birleşik Devletler
destek mesajı yollayan hükümetler arasında yer almıyordu” diye yazıyordu
(2 Aralık 2002). Bu, son derece tutarlı, dramatik ölçüde açık ve gözden
kaçırılması imkansız olan diplomatik kayıtların küçük bir fragmanıdır. Bunu
gözden kaçırmak için sahipleri tarafından yazılan tarihe sıkı sıkıya bağlı
olmak gerekir.
İkinci örneğe bakalım: Sedat’ın İsrailliler’e seslenmesi ve böylece 1979’da
Sina’yı geri kazanması ve bunun kötü Arafat’a bir ders olması. Kabul edilmeyen
tarihe geri dönecek olursak, Şubat 1971’de Sedat, o zamanın resmi ABD politikası
ile uyumlu bir şekilde İsrail’e tam bir barış anlaşması önerdi. Bu anlaşma
İsrail’in yalnızca Sina’dan çekilmesini öngörüyordu –ki bu hiç bir şekilde
Filistinliler’e bir jest anlamına gelmiyordu. Ürdün benzer önerilerde bulundu.
İsrail tam bir barışa ulaşabileceğini farketti, ancak Golda Meir’in İşçi
Partisi hükümeti bu önerileri kuzeydoğu Sina’ya yayılma politikası uğruna
geri çevirdi. Burada İsrail tamamen Yahudiler’den oluşan Yamit şehrini kurmak
için binlerce Bedevi’yi, köylerini, camilerini, mezarlıklarını, evlerini
yıkarak çöle sürüyordu.
Her zaman olduğu gibi buradaki can alıcı soru ABD’nin nasıl tepki vereceği
idi. Kissenger bir iç tartışmada üstün geldi ve ABD “pat” politikasını benimsedi:
hiç bir müzakere olmayacak; yalnızca kaba kuvvet. ABD İsrail’in reddiyecilik
ve yayılma politikalarına arka çıkarak Sedat’ın diplomatik bir yol izleme
çabalarını reddetmeye –daha doğrusu ihmal etmeye- devam etti. Bu pat durumu
İsrail’in, belki de dünyanın ucuz atlattığı 1973 savaşına yol açtı –ABD
nükleer alarma geçti. Bu arada Kissenger bile Mısır’ın küçük görülüp bir
kenara atılamayacağını anladı ve “mekik diplomasisini” başlattı ve bu ABD
ve İsrail’in, Sedat’ın 1971’de yaptığı öneriyi kabul ettikleri Camp David
toplantılarına yol açtı, ancak burada ABD ve İsrail, kendi bakış açılarına
göre çok daha ağır şartları kabul etmek zorunda kaldılar. O zamandan beri
uluslararası uzlaşma, Filistin ulusal haklarını tanımak noktasına gelmişti
ve böylece Sedat bir Filistin devleti kurulması çağrısında bulundu, bu da
ABD ve İsrail için kesinlikle kabul edilemez bir şeydi.
Sahipleri tarafından yeniden yazılan ve medyadaki yorum yazıları ile
tekrarlanan resmi tarihe göre bu olaylar ABD için bir “diplomatik başarı”
idi ve Araplar’ın amaçlarına ulaşmak için barış ve diplomasiyi tercih ederek
bize katılmaktan başka yollarının olmadığının bir kanıtıydı. Gerçek tarihte
başarı bir felaket idi ve olaylar ABD’nin yalnızca şiddete boyun eğdiğini
gösteriyordu. ABD’nin diplomasiyi reddetmesi, korkunç ve çok tehlikeli bir
savaşa ve bugün de şiddetli etkileri hissedilen ve yıllarca süren acılara
yol açtı.
1967-74 yılları arasında işgal altındaki toprakların askeri komutanı
olan General Shlomo Gazit, anılarında askerler ve haberalma servisleri tarafından
getirilen, bu bölgelerin kendi kendini yönetmesi, hatta kısıltı politik
faaliyete izin verilmesi önerisini reddederek ve “önemli sınır değişikliklerinde”
ısrar ederek, Washington tarafından desteklenen İşçi Partisi hükümetinin
daha sonra fanatik Gush Emunim yerleşimci hareketinin ve Filistin direnişinin
yükselmesinde önemli sorumluluğu olduğunu yazıyordu. Filistin direnişi zulüm
ve devlet terörü altında geçen ve değerli Filistin topraklarının ve kaynaklarının
gasp edildiği yıllardan sonra ilk İntifada ile birlikte yükselmişti.
Ortadoğu uzmanı Judith Miller’in Times gazetesinde yayınlanan Arafat
ile ilgili uzun anma yazısı da (11 Kasım) NYT’nin ilk sayfada yayınlanan
yorum yazısı ile aynı zihniyettedir. Miller, resmi tarihin kendi versiyonunda
şöyle yazmaktadır: “1988’de dek Arafat İsrail’i tanımayı defalarca reddetti
ve silahlı mücadele ile terör kampanyalarında ısrar etti. Diplomasiyi ancak
1991 Körfez Savaşı sırasında Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’le kucaklaştıktan
sonra seçti.”
Miller resmi tarihin tam bir tercümesini vermektedir. Gerçek tarihte
Arafat defalarca karşılıklı tanımaya yol açacak müzakereler önermiş, Washington
tarafından arka çıkılan İsrail –özellikle de güvercin “pragmatistler”- bunu
düşünmeden reddetmiştir. 1989’da İsrail koalisyon hükümeti (Şamir-Peres)
barış planında uzlaşmaya vardıklarını beyan ettiler. İlk ilke Ürdün ve İsrail
arasında “fazladan bir Filistin devleti” olmayacaktı –Ürdün zaten bir Filistin
devleti idi. İkinci ilke [işgal altındaki] toprakların kaderi “İsrail hükümetinin
temel kılavuz ilkeleri ile uyum içinde” karara bağlanacaktı. İsrail planı
ABD tarafından hiç bir şerh konulmadan kabul edildi ve “Baker planı” haline
geldi (Aralık 1989). Miller’ın sunduğu resmi tarih yorumunun tam tersine
Washington ancak Körfez Savaşı’ndan sonra kendi çözümünü tek yanlı olarak
empoze edebileceğini farkettiğinde müzakere seçeneğini dikkate almak yönünde
istekli göründü.
ABD Madrid konferasını topladı (burada Rusya’nın katılımı bir incir yaprağı
işlevi görüyordu). Bu gerçekten de müzakerelere yol açtı. Güvenilir bir
Filistin delegasyonu vardı ve başkanlığını işgal altındaki topraklarda belki
de en çok saygı duyulan lider ve dürüst bir milliyetçi olan Haydar Abdül-Şafi
yürütüyordu. Ancak müzakereler çıkmaza girdi çünkü Abdül-Şafi İsrail’in
yerleşim ve altyapı programları ile değerli Filistin topraklarına el koymaya
devam etmekte Washington’un da arka çıktığı ısrarını reddetti. Bu yerleşim
ve altyapı programları, Batı Şeria’yı bölen İsrail duvarını kınayan Adalet
Divanı kararına itiraz eden tek ülke olan ABD’nin yargısı tarafından bile
yasadışı ilan edilmiştir. Arafat’ın önderlik ettiği “Tunus Filistinlileri”
Filistinli müzakerecilerin altını oymuş ve ayrı bir anlaşma kotarmıştı.
Bu anlaşma Eylül 2003’te Beyaz Saray’ın bahçesinde o kadar tantana ile kutlanan
“Oslo Anlaşması” idi.
Bunun tam bir satış olduğu açıktı. Yayınlanan tek belge –İlkeler Deklerasyonu-
nihai sonucun BM Güvenlik Konseyi’nin 242 nolu kararına dayandığını ilan
etti, ancak 1970’lerin ortalarından itibaren diplomasinin esası haline gelen
meseleyi dışarıda bıraktı: Filistinlilerin ulusal hakları ve iki devletli
çözüm. 242 nolu karar nihai sonucu tanımlar, çünkü Filistinliler’in hakları
hakkında birşey söylemez. Böylece Oslo Anlaşması ile, İsrailliler’in yanısıra
Filistinliler’in de haklarını tanıyan ve 1970’lerde şekillendiğinden beri
ABD tarafından bloke edilen uluslararası konsensusu yansıtan BM kararları
kapsam dışı bırakılmıştır. Anlaşma metninin lafzından İsrail yerleşim programlarının
devam etmesine onay verdiği açıkça görülmektedir ve İsrail liderliği (Yitzhak
Rabin ve Shimon Peres) bunu gizlemek için hiç çaba sarfetmemiştir. Bu nedenle,
Abdül-Şafi imza törenine katılmayı bile reddetmiştir. Arafat’ın görevi,
Rabin’in açıkça dile getirdiği gibi, işgal altındaki topraklarda polislik
yapmaktı. Arafat, bu görevi yerine getirdiği sürece, yozlaşma, şiddet ve
baskı ile özdeşleşmesinden kaygılanmadan ABD ve İsrail tarafından onay verilen
“pragmatist” idi. Ancak, topraklarına ve doğal kaynaklarına İsrail tarafından
el konulması süregiderken, halkı denetim altında tutamadığı görüldükten
sonra barışı bloke eden baş cani oldu: olağan değişim.
Dolayısı ile meseleler 1990’lar boyunca devam etti. İsrailli güvercinlerin
amaçları, kısa bir süre sonra Camp David’de Barak’ın baş müzakerecisi olacak
olan Shlomo ben-Ami tarafından 1998’de kaleme alınan bir akademik çalışmada
açıklanmıştı: “Oslo barış süreci” işgal altındaki topraklarda bir çeşit
yerel otonomi ile birlikte “kalıcı bir yeni-sömürgeci bağımlılığa” yol açacaktı.
Bu arada İsrail yerleşimleri ve işgal altındaki toprakların İsrail’e entegre
edilmesi ABD’nin desteği ile düzenli olarak devam etti. Clinton’ın (ve Barak’ın)
başkanlığının son yılında en zirvesine ulaştı ve diplomatik bir çözüm yolundaki
umutların altını oydu.
Miller’a geri dönecek olursak tarihin resmi versiyonuna sadık kaldı ve
şöyle yazdı: “Kasım 1988’de Amerika’nın sıkıştırması ile FKÖ, İsrail’in
tanınması ve terörizmin terk edilmesi yolundaki Birleşmiş Milletler kararlarını
kabul etti.” Gerçek tarih ise şöyledir: Kasım 1988 gelene kadar Washington,
Arafat’ın diplomatik bir çözüm çağrısı yaptığını “görmeyi” reddettiği için
uluslararası alay konusu oldu. Bu bağlamda, Reagan yönetimi bariz gerçeği
teslim etmeyi kabul etti ve diplomasinin altını oymak için başka yollara
yöneldi. ABD, FKÖ ile alt düzey müzakerelere girdi, ancak Başbakan Rabin’in
1989’da Barış Şimdi örgütü liderlerine söylediği gibi bunlar anlamsızdı
ve Filistinliler’in “sert bir askeri ve ekonomik baskı” ile “sonunda çözülmeleri”
ve İsrail’in şartlarını kabul etmeleri için İsrail’e zaman kazandırmayı
amaçlıyordu.
Miller bu minval üzere hikayesine devam etmekte ve standart sonuca ulaşmaktadır:
Arafat, Camp David’de Clinton ve Barak’ın soylu barış teklifini reddederek
“görüşmeleri terketmiş” ve hatta daha sonra Clinton’un 2000 “parametrelerini”
kabul eden Barak’a katılmayı bile reddetmiştir. Böylece şiddette ısrar ettiğini
kesin olarak kanıtlamıştır ve bu barışsever devletlerin, ABD ve İsrail’in
yüzyüze gelmek zorunda oldukları bunaltıcı bir gerçektir.
Gerçek tarihe dönecek olursak, Camp David önerileri Batı Şeria’yı fiilen
birbirinden ayrılmış kantonlara bölmekteydi ve bu muhtemelen hiç bir Filistinli
lider tarafından kabul edilemezdi. Bu durum, kolayca bulunabilen haritalara
bakıldığında bariz olarak görülür. Ancak belki de bu nedenle bu haritalar
NYT’de, ya da göründüğü kadarıyla hiç bir anaakım Amerikan medyasında yayınlanmamıştır.
Müzakereler çıkmaza girdikten sonra Clinton, Arafat’ın çekincelerinin makul
olduğunu farketti ve şu ünlü “parametreleri” ortaya kondu. Bu “parametreler”
muğlak oldukları halde, olası bir çözüm yolunda hayli ileri gitmekteydi
–bu gerçekler resmi tarihin altını oymaktadır; ancak bu mantıktır, dolayısıyla
en az tarihin kendisi kadar kabul edilemezdir. Clinton, “parametrelerine”
gelen tepkileri 7 Ocak 2001’de İsrail Polika Forum’unda yaptığı konuşmada
şu şekilde anlatmıştır: “Hem Başbakan Barak hem de Başkan Arafat bu parametreleri
gelecekteki girişimler için temel olarak kabul etmişlerdir. Her ikisi de
bazı çekincelerini ifade etmişlerdir.”
Bunu prestijli Harward-MIT dergisi International Security (Güz 2003)
gibi karanlık kaynaklardan öğreniyoruz. Burada “2000-2001 barış görüşmelerine
ilişkin Filistin hikayesinin İsrail’in hikayesinden –yani ABD-NYT’nin hikayesinden-
daha gerçekçi göründüğü” sonucuna varılmış.
Bundan sonra üst düzey Filistinli müzakereciler Clinton’ın parametrelerini
“ilerideki çabaların temeli” olarak ele alıp “çekincelerini” Ocak ayında
Taba’daki toplantılarda dile getirdiler. Filistinliler’in kaygılarından
bazılarını gideren geçici bir anlaşma hazırladılar, böylece bir kez daha
resmi tarihin altını oydular. Hala sorunlar vardı ancak Taba anlaşmaları
olası bir çözüm yolunda daha önceki tüm girişimlerden daha ileri gitmişti.
Müzakereler Barak tarafından iptal edildi, dolayısıyla olası sonuçları bilinemedi.
AB elçisi Miguel Moratinos tarafından hazırlanan ayrıntılı bir rapor her
iki kesim tarafından doğru kabul edildi, ve İsrail’de dikkati çekecek bir
şekilde haber edildi. Ancak burada, ABD’de anaakım medyada bu rapordan söz
edildiğinden bile kuşkuluyum.
Bu olayların Miller tarafından kaleme alınan NYT versiyonu Clinton’ın
Ortadoğu elçisi ve müzakereci Dennis Ross’un oldukça övgü alan bir kitabına
dayanmaktadır. Her gazetecinin farkında olacağı gibi böylesi bir kaynak,
yalnızca kökenleri nedeniyle bile oldukça kuşkuludur. Sıradan bir okuma
bile Ross’un anlatımının tamamen güvenilmez olduğunu anlamak için yeterlidir.
800 sayfanın tümü çoğunlukla Clinton’a (ve kendi çabalarına) dalkavukluk
ile doludur; tamamı doğrulanamayacak kaynaklara dayanmaktadır; katılanların
söylediğini ve onlardan duyduğunu iddia ettiği “alıntılara” dayanmaktadır,
bu katılımcılar eğer “iyi adamlarsa” ilk adları ile anılmaktadır. Herkesin
gerçekte 1971’den beri merkezi mesele olarak bildiği şey hakkında tek kelime
yoktur: Clinton verdiği destek de
hiç kuşkusuz dahil olmak üzere ABD’nin ekonomik, askeri ve diplomatik
desteğine güvenerek işgal altındaki topraklarda uygulanan yerleşim ve
altyapı programları. Ross, Taba sorunu ile, kitabı bu görüşmeler başlamadan
bitirerek çok basit bir şekilde başa çıkmaktadır (bu, Clinton’ın görüşmelerden
birkaç gün sonra dile getirdiği ve daha önce alıntı yaptığım yorumunu
da atlamasına olanak sağlamaktadır). Böylece, temel sonuçlarının hemen
yanlışlandığı gerçeğinden kaçmaktadır.
Ross’un kitabında Abdül-Şafi’den yalnızca bir kere, o da kısaca sözedilmektedir.
Doğal olarak arkadaşı Shlomo ben-Ami’nin Oslo süreci ile ilgili yorumunu
ve ara anlaşmalar ile Camp David’in tüm önemli öğelerini gözardı etmektedir.
Kahramanları Rabin ve Peres’in –ya da “İshak ve Şimon’un- bir Filistin devleti
fikrini değerlendirmeyi bile reddektiklerinde hiç bahsetmemektedir. Gerçekte
İsrail içinde bu olasılıktan bahsedildiği ilk dönem, aşırı sağcı “kötü adam”
Benyamin Netenyahu’nun hükümeti sırasındadır. Enformasyon bakanı, kendisine
Filistin devleti ile ilgili sorulan bir soruya, Filistinliler’in kendilerine
bırakılan kantonları isterlerse “devlet” olarak –ya da isterlerse kızartılmış
tavuk olarak- adlandırabileceklerini söylemiştir.
Bu daha başlangıç. Ross’un bakış açısı öylesine bağımsız destekten yoksundur
ve öylesine aşırı seçicidir ki, (sanki gizli bir kayıt cihazı varmışçasına)
dikkatli bir şekilde kelimesi kelimesine kaydettiği çok özel ayrıntılardan
tutun da, otorite tavrıyla, ancak inanılır deliller sunmaksızın vardığı
çok genel sonuçlara kadar iddia ettiği herşeyi kuşku ile karşılamak gerekir.
Kitabının bir otoritenin aktarımı gibiymişçesine değerlendirilmesi çok ilginçtir.
Genelde kitabın aktörlerden birinin algısını aktarmaktan başka bir değeri
yoktur. Bir gazetecinin bunun farkında olmamasını anlamak zordur.
Oysa değerli olan çok önemli deliller de var, ancak bunlar dikkatlerden
kaçmaktadır. Örneğin, bu yıllar sırasında İsrail haberalma servisinin değerlendirmeleri
değerlidir: Bunlar arasında İsrail askeri haberalma servisinin başı olan
Amos Malka, Genel Gizli Servis’e (Şin Bet) başkanlık eden General Ami Ayalon,
Şin Bet başkanına Filistin işleri için özel danışmanlık yapan Matti Steinberg
ve Filistin bölgesinden sorumlu araştırma biriminin resmi sorumlusu Albay
Efraim Laive vardır. Malka haberalma servislerinin vardığı uzlaşmayı şu
şekilde sunmaktadır: “Varsayımımız Arafat’ın bir diplomatik süreci tercih
edeceği, bunu sonuna kadar zorlayacağı, ve ancak bu süreçte çıkmaza girdiğinde
şiddet yoluna geri döneceği idi. Ancak bu şiddet, açmazı aşmak, uluslararası
baskıyı harekete geçirmek ve son kilometreleri böylece katetmeyi amaçlıyordu.”
Malka aynı zamanda bu üst düzey değerlendirmelerin politik liderliğe ulaştırıldığında
tahrif edildiği suçlamasında da bulunuyordu. ABD’li muhabirler bunlara İngilizce
olarak kolayca erişebilirler.
Tarihin Miller versiyonu ile ya da Ross versiyonu ile devam etmenin bir
anlamı yok. Şimdi liberal uçtaki Boston Globe gazetesine bakalım. Editörleri
(12 Kasım’daki yazılarında) NYT ile aynı temel ilkelere bağlı kalmıştır
(bu belki de evrensel bir durumdur, istisnaları araştırmak ilginç olacaktır).
Editörler bir Filistin devleti kurulamamasının suçunun “yalnızca Arafat’ta
olmadığını, İsrailli liderlelerin de katkılarının olduğunu” teslim etmektedir.
ABD’nin can alıcı rolünden bahsedilemez, hatta bu konuda fikir bile yürütülemez.
Boston Globe 11 Kasım’da bir ilk sayfa yorum yazısı yayınlamıştır. İlk
paragrafında Arafat’ın “Çin’de Mao Zudung, Küba’da Fidel Castro ve Irak’ta
Saddam Hüseyin gibi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra yerküreyi silip süpüren
sömürge karşıtı haraketler sonucu doğan karizmatik ve ikonik liderler grubundan
olduğunu” öğreniyoruz.
Bu yorum birçok açıdan ilginçtir. Kurulan bağlantı bir kez daha Castro’ya
karşı duyulan içten ve zorunlu nefreti açığa çıkartmaktadır. Şartlar değiştikçe
bahaneler de değişmektedir, ancak Washington’un Küba’ya karşı giriştiği
terörist saldırıların ve ekonomik savaşın ilk günlerinde ABD haberalma servislerinin
sonuçlarını sorgulamaya kimse yanaşmamaktadır: temel sorun Monroe Doktrini’ne
dek uzanan ABD politikalarına karşı Castro’nun “başarılı meydan okuması”
idi. Ancak Boston Globe’un ilk sayfa yorumunda bir doğruluk payı vardır.
Yarı tanrısal Reagan’ın emperyal cenaze töreni ile ilgili ilk sayfa haberlerinde,
kendisi –Hitler, İdi Amin ve Peres gibi- çok sayıda cinayet işleyen ikonik
kitle katilleri grubunun bir üyesi olarak tasvir edilmiş olsa idi bunda
da bir doğruluk payı olacaktı. Bu analojiyi anlamayanların bir tarih dersine
ihtiyaçları var.
Devamında Boston Globe Arafat’ın suçlarını sıralarken bize, Güney Lübnan’da
denetimi ele geçirdiğini ve “burayı İsrail’e bir dizi saldırı düzenlemek
için üs olarak kullandığını ve İsrail’in buna [Haziran 1972’de] Lübnan’ı
işgal ederek tepki verdiğini” söylüyor. “İsrail’in dile getirdiği amaç Filistinliler’i
sınır bölgelerinden geri püskürtmek idi, ancak o zamanlar savunma bakanı
olan General Şaron’un komutasındaki kuvvetler Beyrut’a kadar ilerlediler.
Burada Şaron, müttefik Hristiyan milislerin Sabra ve Şatila mülteci kamplarında
Filistinliler’i katletmesine izin verdi ve Arafat’ı ve Filistin liderliğini
Tunus’a sürgüne yolladı.”
Kabul edilemeyen tarihe geri dönecek olursak, İsrail işgalinden önceki
yıl FKÖ, ABD tarafından kotarılan bir barış anlaşmasına bağlı kaldı. Bu
arada İsrail, Güney Lübnan’da planlanan işgale bir bahane olarak kullanılabilecek
bir Filistin tepkisini provoke etmek için birçok canice saldırıda bulundu.
Hiçbir tepki gerçekleşmediğinde de bir bahane uydurarak işgali gerçekleştirdi
ve ateşkes ve geri çekilme talep eden Güvenlik Konseyi kararlarını veto
eden ABD’nin yardımıyla belki de 20,000 Filistinli ve Lübnanlı’yı katlettiler.
Sabra ve Şatila katliamları eninde sonunda bir ayrıntı idi. Amaç, en yüksek
düzeyde siyasi ve askeri yetkililerin ve İsrailli yorumcularla akademisyenlerin
dile getirdiği gibi Arafat’ın diplomatik bir çözüm yolundaki gittikçe artan
bir biçimde rahatsız edici olan girişimlerine bir son vermek ve işgal altındaki
topraklar üzerindeki denetimi güvenceye almaktı.
Birçok kez belgelenmiş gerçekleri bu şekilde tersine çevrilmesi Arafat’ın
ölümü üzerine yazılan yorum yazısı boyunca benzer bir şekilde tekrarlanmaktadır.
Bu, Amerikan medyası ve dergilerinde yıllar boyunca o kadar geleneksel bir
hal almıştır ki, muhabirleri bunu tekrarlayıp durdukları için suçlamak zordur
–ancak az bir soruşturma bile gerçekleri açığa çıkarmak için yeterlidir.
Yorum yazılarının ufak ayrıntıları da öğreticidir. Örneğin Times’ın yorum
yazısında Arafat’ın olası haleflerinin –Washington tarafından tercih edilen
ılımlıların- bazı sorunları olduğu söyleniyor: “sokaktaki insanlar nezdinde
güvenirlikten” yoksun oldukları. Bu, “Arap sokakları” hakkında bize bilgi
aktarılırken Arap dünyasındaki kamuoyu için kullanılan geleneksel tabirdir.
Batıdaki politik bir şahsiyet kamuoyu desteğinden yoksun ise, bu şahsın
“sokaktaki insanlar nezdinde güvenirlikten” yoksun olduğu söylenmez, ya
da Amerika ve Britanya sokakları hakkında haber aktarılmaz. Bu tabir alt
seviyeden insanlar için düşüncesizce kullanılır. Bunlar insan değil “sokakları”
dolduran yaratıklardır. Şunu da ekleyebiliriz ki, “Filistin sokaklarının”
en popüler politik lideri Marwan Barguti İsrail tarafından güvenli bir şekilde
süresiz olarak hapsedilmiştir. Ve George Bush, Arap dünyasında demokratik
olarak seçilmiş tek lideri fiili olarak hapseden ve ABD’nin “sokaktaki insanlar
nezdinde güvenirlikten” yoksun olduğu sonucuna vardığı Mahmut Abbas’ı destekleyen
arkadaşı –“barış adamı”- Şaron’la elele vererek demokrasiye olan tutkusunu
göstermiştir. Bütün bunlar liberal basının Bush’un Ortadoğu’ya demokrasi
getirmek yolundaki “mesihvari vizyonu” olarak adlandırdığı şey hakkında
birşeyler söylemektedir, tabii ki gerçeklere ve mantığa önem veriyorsak.
NYT Arafat’ın ölümü ilgili İsrailli tarihçi Benny Morris tarafından kaleme
alınan uzun bir uzman yorumu yayınladı. Makale ayrıntılı bir analizi haketmektedir,
ancak bunu bir kenara bırakıyorum ve makalenin ruhunu yansıtan ilk yorumunu
ele alıyorum: Morris, Arafat’ın barıştan ve işgali sona erdirmekten sözeden
bir hilebaz olduğunu, ancak gerçekte “Filistini geri kazanmak” istediğini
söylüyor. Bu Arafat’ın iflah olmaz vahşi doğasını açığa vuruyor.
Burada Morris yalnızca Araplar’a değil NYT okuyucularına karşı da duyduğu
küçümsemeyi açığa vuruyor (Araplar’a karşı duyduğu küçümseme çok derindir).
Göründüğü kadarıyla, okuyucuların Siyonist ideolojinin o korkunç tabirini
ödünç aldığını farketmeyeceklerini düşünüyor. Siyonizmin bir yüzyıldır temel
ilkesi “Kutsal Toprakları geri kazanmak” olmuştur, bu ilke Morris tarafından
Siyonist hareketin merkezi bir konsepti olarak görülen şeyin ardında yatan
ilke olmuştur: yerli halkın “nakledilmesi”, yani “Kutsal Toprakları gerçek
sahipleri için geri kazanmak üzere” sürülmesi. Buradan varılacak sonuçları
telaffuz etmeye gerek bile yok.
Morris, Filistin Mülteci Sorununun Doğuşunun Yeniden Değerlendirilmesi
adlı kitabın yazarı olan İsrailli bir akademisyen olarak bilinmektedir.
Bu doğrudur. Aynı zamanda İsrail arşivleri üzerine en kapsamlı çalışmayı
yapmış ve İsrail’in 1948-9 yıllarında daha sonra İsrail olacak topraklarda
yaşayan nüfusun büyük çoğunluğunun “nakledilmesi” ile sonuçlanan operasyonlarının
vahşetini ayrıntıları ile göstermiştir. Bunlar daha sonra BM’nin Filistin
olarak belirlediği bölgenin ortağı Ürdün ile birlikte İsrail tarafından
yarı yarıya bölüşülmesi sırasında da devam etmiştir. Morris bu zalimlikler
ve “etnik temizlik” (daha doğru bir çeviri ile “etnik arındırma”) hakkında
eleştirel bir tutum takınmaktadır, yani bunun yeterince ileri götürülmediğini
söylemektedir! Morris, Ben Gurion’un en büyük hatasının, belki de “ölümcül
hatasının, tüm İsrail Ülkesi’ni Ürdün nehrine kadar temizlememek” olduğunu
düşünmektedir.
Bu meseledeki tavrı İsrail’in onuru adına şiddetle kınanmıştır. Ama İsrail’de.
Kendisi ABD’de, hor görülen düşmanı ile ilgili en önemli yorum yazısını
yazmak için uygun bir seçim olmuştur.