Washington ile Tahran Arasındaki Soğuk Savaş
Noam Chomsky
5 Mart 2007
Çeviren: Nuri Ersoy
[Bu makale, Ekim 2007’de BGST Yayınları tarafından yayımlanacak olan Noam Chomsky’nin 2007 tarihli “Müdahaleler” adlı kitabında yer alıyor.]
Enerji zengini Ortadoğu’da yalnızca iki ülke kendilerini Washington’un temel taleplerine tabi kılmadılar: İran ve Suriye. Dolayısıyla her ikisi de düşmandır, İran çok daha önemli bir düşmandır. Soğuk Savaş sırasında bir norm olduğu gibi en ufak bahanede bile kuvvete başvurmak, baş düşmanın habis etkisine karşı bir tepki olarak haklı gösterilir. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde Bush’un Irak’a daha fazla birlik göndermesiyle birlikte İran’ın Irak’ın içişlerine karıştığı yolundaki hikayeler ortaya çıkmaya başladı. Oysa Irak yabancıların karışmasından muaf bir ülkedir, tabii ki Washington’ın dünyayı yönettiği yolundaki üstü kapalı varsayım dahilinde. Washington’da hüküm süren Soğuk Savaş mentalitesi içinde Tahran İran’dan Lübnan’daki Hizbullah’a uzanan ve Irak’ın güneyindeki Şii bölgeleri ve Suriye’yi kapsayan Şii hilalinin tepe noktası olarak resmedildi. ABD yine hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde bir yandan Irak’ta “akın” harekatına girişip Iran’a karşı tehditleri ve suçlamaları tırmandırırken bir yandan da ve Irak ile –daha da dar bir kapsamda Irak’ta ABD amaçlarına ulaşma ile- sınırlı bir gündeme sahip olan bir bölgesel güçler konferansına katılma yönünde kindar bir istek duyuyor. Öyle görünüyor ki, diplomasi yönündeki bu asgari jest ile, Washington’ın Iran’a saldırmak üzere konuşlandırılmış kuvvetler ile tırmandırdığı saldırganlığının, düzenli provokasyonlarının ve tehditlerinin yol açtığı korkuları ve kızgınlığı yatıştırma amacı güdülüyor. ABD için Ortadoğu’daki temel mesele eşi benzeri olmayan enerji kaynaklarının etkin denetimi olagelmiştir ve hala da öyledir. Erişim ikincil bir meseledir. Petrol bir kez denizlere eriştiğinde her yere ulaşır. Denetim küresel hakimiyetin bir aracı olarak anlaşılıyor. İran’ın “Şii hilali” üzerindeki etkisi ABD denetimine meydan okuyor. Coğrafyanın bir tesadüfü olarak dünyanın en büyük petrol kaynakları ve en büyük doğal gaz rezervlerinin bazıları çoğunlukla Ortadoğu’nun Şii bölgelerinde bulunuyor: Güney Irak ve Suudi Arabistan’ın ve İran’ın Güney Irak’a yakın bölgeleri. Washington’ın en büyük kabusu dünyadaki petrolün çoğunu denetimi altında bulunduracak ve ABD’den bağımsız olacak gevşek bir Şii ittifakının kurulmasıdır. Böyle bir blok kurulursa Asya Enerji Güvenliği Ağı ve Çin merkezli Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) bile katılabilir. Zaten gözlemci statüsünde olan İran, ŞİÖ’ye kabul edilecektir. Hong Kong’ta yayınlanan South China Morning Post gazetesi 12 Haziran 2006’da şu haberi geçiyor: “İran Devlet Başkanı Mahmut Ahmedinejad Şangay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) yıllık toplantısında, ülkesi nükleer programı nedeniyle eleştirilirken, teşkilata üye ülkelerin diğer ülkelere karşı birleşmeleri çağrısında bulunarak tüm dikkatleri üzerine topladı.” Bu arada Bağlantısızlar hareketi İran’ın nükleer programını sürdürmesinin “vazgeçilmez hakkı” olduğunu teyit ederken Orta Asya ülkelerini de içeren ŞİÖ “ABD’ye tüm üye ülkelerde bulunan askeri tesislerini boşaltmak için bir tarih vermesi” çağrısında bulunmuştur [1]. Eğer Bush planlamacıları buna sebep olurlarsa ABD’nin dünyadaki güçlü konumunun altını ciddi şekilde oyacaklardır. Washington için Tahran’ın en büyük suçu boyun eğmemesi idi, bu 1979’da Şah’ın devrilmesi ve ABD Büyükelçiliği’ndeki rehine krizine kadar gider. Bundan önceki yıllarda ABD’nin İran’daki zalim rolü tarihten silinmiştir. Iran’ın boyun eğmemesine misilleme olarak Washington Saddam Hüseyin’in İran’a karşı binlerce kişinin ölümüne ve ülkenin yerle bir olmasına yol açan saldırganlığını destekledi. Daha sonra cani yaptırımlar geldi ve Bush yönetimi ile birlikte doğrudan saldırı tehditleri arttırılarak İran’ın diplomatik girişimleri reddedildi. Geçen yaz İsrail Lübnan'ı işgal etti; 1978'den beri beşinci kez. Daha önce olduğu gibi bu saldırganlıkta da ABD desteği hayati önemdeydi ve işgal Lübnan halkına yine felaket getirdi. ABD-İsrail ortak işgalinin bahaneleri arasında, Hizbullah'ın roketlerinin İran'a yönelik potansiyel bir saldırıda caydırıcı olabileceği de vardı. Onca savaş tehditine rağmen Bush yönetiminin İran'a saldırmasını pek muhtemel görmüyorum. Dünya kamuoyu böyle bir saldırıya şiddetle karşı. Amerikalıların yüzde 75’i Iran’a karşı askeri tehdit yerine diplomasiyi tercih ediyor. Daha önce de değindiğim gibi Amerikalılar ve İranlılar nükleer meselelerde büyük ölçüde hemfikir. Terror Free Tomorrow adlı kuruluşun yaptığı anketler şunu gösteriyor: “İran’ın Şii nüfusu ile etnik olarak çeşitlilik arzeden Arap, Türk ve Pakistanlı komşularının çoğunlukla Sünni nüfusları arasındaki tarihsel düşanlığa rağmen bu ülkelerdeki nüfusun büyük bir yüzdesi nükleer silahlara sahip bir İran’ı Amerika’nın askeri müdahalesine tercih edeceklerini ortaya koymuştur.” ABD ordusunun ve istihbarat birimlerinin de karşı olduğu görülüyor. İran kendisini ABD saldırısına karşı savunamaz, ama başka yollardan karşılık verebilir. Bu yollar arasında Irak'taki kargaşayı daha da kışkırtmak da var. Bazıları çok daha vahim uyarılarda bulunuyor. Bunlar arasında saygın bir Britanyalı askeri tarihçi olan Corelli Barnet da var; “İran'a karşı bir saldırının III. Dünya Savaşı’na yol açabileceğini” söylüyor. Bush yönetimi, Katrina kasırgası sonrası New Orleans’tan Irak’a, elini attığı her yerde bir felakete yol açıyor. Felaketten kurtulma telaşı ile daha büyük felaketlere girme riskini göze alabilir. Bu arada Washington İran’ı içerden istikrarsızlaştırmaya çalışabilir [2]. İran’daki etnik karışım karmaşıktır; nüfusun çoğunluğu Farsi değildir. Ayrılıkçı eğilimler mevcuttur ve Washington’un bunları karıştırması muhtemeldir –örneğin Basra Körfezi’nde İran petrollerinin yoğunlaştığı Kuzistan eyaletinde çoğunluk Farsi değil Arap’tır. Tehditlerin tırmandırılması aynı zamanda Iran’ı ekonomik olarak boğmakta ABD’ye katılmaları için diğer ülkeler üzerinde baskı yapmaya da hizmet eder. Bunun Avrupa’da öngörülebilir bir başarısı olacaktır. Öngörülen ve belki de amaçlanan bir başka sonuç da İran liderliğini mümkün olduğu kadar sert ve baskıcı olmaya zorlamaktır. Bu, Washington’ın taktiklerini sert bir şekilde protesto eden İranlı cesur reformcuların altını oyarken ülkede kargaşayı ve belki de direnişi kışkırtacaktır. Liderliği şeytanlaştırmak da gereklidir. Batı’da Iran Devlet Başkanı Mahmut Ahmedinejad’ın her hiddetli beyanatı kuşkulu bir şekilde tercüme edilerek hemen manşetlere taşınıyor. Ancak gayet iyi bilindiği üzere Ahmedinejad’ın dış politika üzerinde hiç bir denetimi bulunmuyor. Dış politika, Ahmedinejad’ın amiri olan Ruhani Lider Ayetullah Ali Hamaney’in ellerinde. ABD medyası Hamaney’in beyanatlarını, özellikle de bunlar uzlaşmacı beyanatlarsa gözradı etme eğiliminde. Örneğin, Ahmedinejad’ın İsrail’in varolma hakkı olmadığını söylemesi çok yaygın bir şekilde haber edildi, ancak Hamaney şunu söylediğinde sessizlik hakim oluyor: Iran “İslam-Arap meselelerinin en önemlisinde, yani Filistin meselesinde Arap ülkeleri ile ortak görüştedir”. Bunun anlamı, İran’ın Arap Birliği’nin pozisyonunu kabul etmesidir: ABD ve İsrail’in neredeyse yanlız başlarına direndikleri iki devletli çözüm üzerinde uluslararası uzlaşma şartları dahilinde ilişkilerin tamamen normalleştirilmesi [3]. Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesi İran’a nükleer bir caydırıcı güç geliştirme yolunda ders verdi. İsrailli askeri tarihçi Martin van Creveld Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesinden sonra “İranlılar nükleer silah imal etmiyorlarsa aptal olmalılar.” diye yazıyor. İşgalin verdiği mesaj açık ve seçik olarak şudur: ABD, hedefi savunmasız olduğu sürece istediği zaman saldıracaktır. İran şimdi Afganistan, Irak, Türkiye ve Basra Körfezi’ndeki ABD askeri güçleri ile çevrelenmiştir. ABD’nin desteği sayesinde nükleer silah sahibi olan Pakistan’a, özellikle de bölgesel süpergüç olan İsrail’e çok yakındır. Daha önce tartışıldığı gibi, önemli meseleleri müzakere etmek yolundaki İran çabaları Washington tarafından reddedildi ve ABD saldırı tehditini geri çekmediği için AB ile İran arasında varılan anlaşmanın altı göründüğü kadarıyla oyuldu. Washington, İran’ın nükleer silah geliştirmesini–ve bölgede savaş geriliminin tırmanmasını- önlemek yolunda duyduğu samimi bir ilgi, AB anlaşmasını hayata geçirmesine, anlamlı bir müzakere sürecine girmeye razı olmasına ve İran’ı uluslararası ekonomik sisteme entegre etmek için diğer ülkelerle birlikte çaba harcamasına yol açacaktır. ABD’deki, İran’daki, komşu ülkelerdeki ve neredeyse dünyanın tüm ülkelerindeki kamuoyu görüşü de bu yöndedir.
Notlar:
[1] Bkz. M. K. Bhadrakumar, “China, Russia welcome Iran into the fold,” Asia Times, 18 Nisan 2006. Bill Savadove, “President of Iran calls for unity against west,” South China Morning Post, 16 Haziran 2006; “Non-aligned nations back Iran’s nuclear program,” Japan Economic Newswire, 30 Mayıs 2006; Edward Cody, “Iran Seeks Aid in Asia In Resisting the West,” Washington Post, 15 Haziran 2006.
[2] Diğerlerinin kaynakların yanısıra bkz., William Lowther and Colin Freeman, “US funds terror groups to sow chaos in Iran,” Sunday Telegraph, 25 Şubat 2007.
[3] Hamaney’in beyanatı için, bkz. “Leader Attends
Memorial Ceremony Marking the 17th Departure Anniversary
of Imam Khomeini,” 4 Haziran 2006.
http://www.khamenei.ir/ EN/News/detail.jsp?id=20060604A