"Namus"u Tartışıyoruz
Düzenleyen: Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi
12 Nisan 2008
Nükhet Sirman'ın Konuşması
İnsanların namus konusunda nasıl konuştukları üzerine Dicle'nin (Koğacıoğlu)
Feminist Yaklaşımlar'da çıkan bir yazısı var. Bilmiyorum, kaç kişi okudu. Dicle
o yazıda çok önemli bir şey söylüyor. Diyor ki; "Namus hakkında konuşulan şeylere
baktığımız zaman görüyoruz ki, namus meselesini geleneğe havale etme hali var."
Dicle, namusun konuşulma alanını bir gelenek efekti olarak tarif ediyor.
Her şeyden önce, namusu geleneğe havale etmek ne demektir? İkincisi (benim de
sevdiğim bir konu), antropologlar namus konusunda ne söylüyor? Namus şimdi böyle
anlaşılıyor ama bilim denilen şey bu konuda ne söylemiş? Bütün bunlardan yola çıkarak
biz ne yapabiliriz?
Geleneğe atfetmek konusunu Dicle'nin makalesinin İngilizce versiyonu çok daha
fazla açıyor aslında. Ben ana hatlarıyla söyleyeyim: Namus, eski bir toplumsal örgütlenmeden
geriye kalan bir ayrıntıdır; bir artıktır. Dolayısıyla, toplum değiştikçe, modernleştikçe
bu artığın da yeri kalmayacaktır. Eğer bunun bir yeri varsa o zaman bu, moderniteye
ayak uyduramayan geri kalmış yörelerin, bölgelerin, insanların ve hatta kültürlerin
sorunudur. Dolayısıyla, biz onların kültürünü değiştirirsek bu geri kalmışlıktan
kurtulabiliriz.
Eğer milli birlik ve beraberlik Türkiye Cumhuriyeti'nin en önemli şiarlarından
biriyse ikinci önemli şiarı da gelişmeciliktir. Biz her şeye gelişme, modernleşme
adına katlanabiliriz. Dolayısıyla, namus meselesi modernleşme perspektifi içerisinde
anlatılıyor. Modernleşme bizi bundan kurtaracak; kurtulamayanlar varsa bu onların
geriliğidir, deniyor. Bilin bakalım o geriler kim oluyor? Hiç şaşırmıyoruz; tabii
ki Kürtler!
İkinci olarak, yasalara bakmak mümkün. Dicle makalesinde yasalara bakıyor; fakat
ben farklı bir yerden ele almak istiyorum. Dicle, o makaleyi yazdığı zaman 2005
Ceza Yasası çıkmamıştı. Bu ceza yasasına baktığınızda şunu görürsünüz: Bir namus
vardır, bir de töre. Namus, insanların -neredeyse- doğasıyla alâkalı bir şey. Birisi
bir namussuzluk yaparsa ağır biçimde tahrik olursunuz ve bu da size ağır tahrik
indirimi hakkı verir. Mahkemelerde; "Kendime hâkim olamadım, hâkim bey" lafı var
ya, bu minvalde söylenen bir laf. Namuslarına bir halel getirildiği zaman, insanlar
normal hallerinden çıkıyor; bir anda, irrasyonel bir şekilde başka bir varoluş düzeyine
geçiyorlar: sinirlenmişlik, gözü dönmüşlük, fazlasıyla tahrik edilmişlik, gibi…
Neticede, bir sürü şey yapabilir, karşılığında böyle bir tahrik indiriminden yararlanabilirler.
Buna karşın, töre böyle bir şey değil. Törede, bir meclis kuruluyor. (Buradaki
metaforlar da benim çok ilgimi çekiyor.) "Aile meclisi" deniyor. "Aile meclisi"
sözü, bizi Büyük Millet Meclisi ile benzerlik kurmaya götürüyor. "Sıla" dizisinden
bahsedeyim sizlere. Yılmaz Erdoğan'ın diziden yola çıkarak yaptığı bir parodi vardı:
"Şıra Gecesi". Gelin Şıra; "Batsın bu töre!" diyor. Hemen kocaman tozlu bir kitap
açılıyor; kitabın sayfaları karıştırılıyor. "Batsın bu töre!" ise ıslak odunla vurulacak;
"yoksa etrafta ıslak odun, bir tokat da atabilirsiniz" diyor kitap. "Şaaak!" diye
bir tane vuruyor Şıra'ya Bozo Ağa -esas, yani dizideki adı Boran. Dolayısıyla, ne
yapmış oluyor? "Töre" denilen şeyi (törenin antropologcası kültür) yine kanun kitabına
benzetiyor. Kendi bildiği formlarla; hiç bu formlara uymayan şeyleri o formlarla
yorumlayarak ve ona aynı işlevi yükleyerek. Hâlbuki bu toplumlarda ne töre ne de
aile meclisi aynı işlevi görür. Aile meclisi toplanıyor; "namus"a karşı gelmiş kişilerin
ölümüne veya cezalandırılmasına karar veriyor. Böylece, aile meclisi hüküm verebilecek
bir statüye ulaşıyor. "Sıla" dizisi de bunun şahikası artık; orada devamlı hükümler
veriliyor. Bu yolla da şu yapılıyor: Eğer "namus meselesi" insanın kendini kaybedip
irrasyonel bir düzleme geçmesi ise "töre cinayeti" hiç öyle bir şey değildir. Son
derece rasyoneldir; oturulur, konuşulur, tartışılır; ve sonucu biline biline bu
karar verilir. Bu yüzden, hiçbir şekilde ağır tahrik indiriminden faydalanılabilecek
bir durum yaratmaz. Bu, bir kültürün neticesidir. Dolayısıyla, bu kültürün değişmesi
gerekir. Ve biz, bu ülkede kanunlarla toplum mühendisliği yapabiliriz. Bu bakış
açısıyla "töre", ağır tahrik indirimini kaldırıyor. Çok ilginç bir şey bu.
Aslında, Avrupa'nın Doğu'ya yaptığı da aynı şey. Avrupa da, aşk cinayetlerini
yine aynı doğallaştırmaya tâbi tutuyor; "âşıktır, kendine hâkim olamadı." deniyor.
Namus cinayetini kültürel bir şey olarak görüp o durumda daha büyük cezalar vermeye
çalışıyorlar. Burada "it ite, it de kuyruğuna" durumu var. Bunun da bu şekilde yapıldığını
kimsecikler görmüyor. Dolayısıyla, kanunlara baktığımız zaman, namusa dair gelişmeci
söylemin psikolojisini ve sosyolojisini yapmış oluyoruz.
"Karanlıkta Diyaloglar" (ben buna "Karanlık Diyaloglar" diyorum) hiç beğenmediğim
bir belgesel. Boğaziçi Üniversitesi'nde gösterdiler; hep birlikte izledik. Melek
Taylan da izleyicilerin arasındaydı. "Karanlıkta Diyaloglar" belgeseli; "Doğu'da
namus var, Batı'da aşk…" cümlesiyle bitiyor neredeyse. Gösterimden sonra söyleşi
yapıldı; başlarda söz alan en aşağı beş kişi; "Yaaa! İşte bütün bunlar aşiret denen
yapının başının altından çıkıyor. Bu aşiretleri yok etmek için ne yapmalıyız?" diye
sorunca izleyiciler galeyana geldi. Bu bakış açısı, tam da böyle bir noktaya, insafsızlığa
çağırıyor insanları. Gelişmecilik söylemi, hukuk söylemi ile beraber psikolojik
ve sosyolojik bir gerçeklik kazanmaya başlıyor. Bu çerçeve içerisinde, namusa ilişkin
başat söylemler bunlar.
Bir de; "Böyle şeyler gerçekten oluyor mu?" sorusu var. Ayşe de burada; biz Ayşe
Gürkan'la bir yıl Diyarbakır'daki kadın ölümlerinin arka planını araştırdık. "Namus"a
gelene kadar öyle nedenler var ki, işin çok daha çetrefilli olduğu ortaya çıkıyor.
Bir kere, muazzam bir umutsuzluk söz konusu. Bu umutsuzluk, zorunlu göç, yoksulluk,
yoksunluk, geleceği görememe gibi nedenlerden doğuyor. Toplumsal yapının çok hızlı
çöktüğü, var olan toplumsal kimliklerin, toplumsal değerlerin anlamsızlaştığı bir
durum yaşanıyor.
Türkiye Cumhuriyeti'nin baştan itibaren yapılmış yasalarına baktığımız zaman,
"namus"un, hiçbir şekilde yok olmadığını görürüz. Dicle yazısında, Medeni Kanun'da
çok fazla öne çıkmayan "namus" anlayışının, Türk Ceza Kanunu'nun birçok maddesinin
içine ne kadar nüfuz ettiğini gösteriyor. Gerçekten de, kanunlar "namus" kavramını
varsayarak şöyle bir şey yapıyorlar: Osmanlı'dan modern Türkiye'ye geçişi, sosyolojik
olarak, büyük ev yapısından ("geniş aile" deniyor ama ben "büyük ev" demeyi tercih
ediyorum) çekirdek aileye geçiş yapısı oluşturuyor. Cumhuriyetin yapısı çekirdek
ailelerden oluşacak; büyük evler problem yaratıyor. Büyük evlerde bir insanın devletle
direkt ilişkisi yok; araya bir sürü aracı giriyor: Büyük evin sahibi giriyor, onun
hamisi, onun hamisi giriyor… Hâlbuki, çekirdek aile çerçevesine göre, kişi direkt
devletle karşı karşıya. Onun için aşiretler kötü; çünkü aracı oluyor. Onun için
tarikatlar kötü; aracı oluyor. İstenen şey, kişi ve devlet arasında hiçbir aracılık
tanımayan bir sistem.
Peki, devletle birey arasında aracı olmayacak sistem, ilişki, ne üzerinden kurulacak
o zaman? Orada bir benzetme yapılıyor: Nasıl aile bireyleri birbirlerine sevgiyle
bağlıysa bireyler de Cumhuriyet'e sevgiyle bağlanmalı. Bu sevgi analojisi üstünden,
bireylerin yeni düzene isteyerek girmeleri, isteyerek tâbi olmaları bekleniyor,
arzu ediliyor. Romanlarda bunun nasıl yapıldığını göstermeye çalıştım. Aşağı yukarı
1803'ten, Namık Kemal'in "Vatan Yahut Silistire"sinden başladım; Kerime Nadirlere
kadar getirdim bu çalışmayı. Orada görülen şey şu: Kadınları okutacaksınız. Onları
okutursanız başlarını bağlayarak değil, kendi vicdanları ve arzularıyla namuslu
olurlar. Yani "namus" hiçbir şekilde yok değil, yok edilmiyor; bireysel bir yaklaşım
olarak ortaya çıkıyor. Bu bireysel yaklaşım; vatana, millete ve aileye olan sevgiyle
kadının kendi kendine kontrol edeceği bir şey haline dönüşüyor. Kısaca, benim yapmaya
çalıştığım şey, aşkı rasyonelleştirme işinin (aşkın sevgiye dönüşmesinin) kadınların
işi olarak Cumhuriyet Edebiyatı'nda nasıl ortaya çıktığını göstermek.
Dolayısıyla, namus kavramı bu şekilde bizim ("bizim" kelimesini bilerek kullanıyorum)
kimliğimizin içine bir temiz işleniyor. Hepimiz "namuslu" kadınlarız. Bir tek eyleme
çıktığımızda; "Namussuzuz!" diyoruz ama buna kendimiz bile inanmıyoruz. Amargi'nin
dert ettiği gibi; "Biz başka bir namus anlayışından konuşuyoruz." desek bile öyle
değil. Biz de "namuslu" kadınlarız. Dolayısıyla, namus hukuki söylemde -hatta dizilere
kadar uzanan edebi söylemde- kendini gösteriyor. Bütün bu söylemin dışında, son
zamanlarda çok çok daha fazla güçlenmiş olan militarist söylem var. Biliyoruz ki,
"vatan namustur". 12 Eylül'den itibaren işkencelerde kadının namusunun kadına karşı
nasıl kullanıldığını gayet iyi biliyoruz. Devlet de militarist söylem üstünden "namuslu
kadınlar"ı ve toplumu gayet güzel kontrol edebiliyor. Bir alan daha var namusun
çok ciddi bir biçimde gündeme getirildiği: Askerlik. Askerlikte, "elindeki tüfek
senin namusun"dur. Ya o koşarken askerlere söylettikleri şarkılar… O kadar alan
var ki "namus" kavramının yeniden üretildiği. Her yeniden üretilişinde, başka bir
alanı kendi iş görme alanının içerisine çekip yaygınlaşıyor. Dolayısıyla, namus
kavramı sürekli değişiyor, sürekli dönüşüyor.
Geçen sene TESEV'de, daha sonra Diyarbakır'daki bir iki çalışmada şöyle bir argüman
geliştirmeye çalıştık: "Namus" kavramı sadece kadınları kuran bir şey değil. (Bazen
feministler böyle bir yanlış yapabiliyor; "namus"u sadece kadınları kuran bir şey
olarak görebiliyorlar.) Hâlbuki, her kavram iki tarafı da (namuslu olanı da namusu
kollayanı da) kurar. Namus, kadınlığı kurduğu gibi erkekliği de kuran bir kavram.
Adam para kazanamıyor, karısı ve çocukları sokaklarda para peşinde koşuyor. Kendisine
nasıl "erkek" diyecek? Böyle bir erkeklik krizi yaşanıyor, diye düşünüyorum. Bu
kriz, Türkiye'nin farklı yerlerindeki söylemlere göre değişebiliyor. Trabzon'da
tamamen militarist bir söyleme dönüşüyor; kaybolan erkeklik, "milletin erkekliği"yle
birleştirilerek kazanılmaya çalışılıyor. Ogün Samastlar, Yasin Hayaller… Onlara
baktığım zaman, erkeklik krizi yaşayan erkeklerin söz ve davranışlarını görüyorum.
Trabzon'da belki ayyuka çıktı ama Türkiye'de bir sürü yerde devlet yanlısı, ordu
yanlısı sivil toplum örgütleri ortaya çıktı; bu tip örgütlenmeler artmaya başladı.
Ergenekon'un nerelere kadar gittiğini görüyoruz şimdi. Bütün bunları bu çerçevede
düşünmekte fayda görüyorum. "Namus" kavramının bu kadar gündemde olmasını böyle
bir erkeklik krizi çerçevesinde ele alacak olursak, o zaman şöyle bir şey sorabiliriz:
Peki, bu erkeklik krizi yokken bu iş nasıl oluyordu? Orada da çok uzun konuşmak
istemiyorum. "Akrabalığa dayalı toplum" diye bir şey var; ama biz akrabalığa dayalı
toplumların nasıl işlediği üzerine hiç ama hiç kafa yormuyoruz. Germaine Tillion'un
"Harem ve Kuzenler" kitabını Şirin Tekeli ile birlikte Türkçeye çevirmek istememin
nedeni de buydu. Akrabalığa dayalı toplum nedir? Nasıl işler? Akrabalık nasıl bir
yasadır aslında? Bu yasanın üstüne devletin yasası konduğu zaman ne gibi çelişkiler,
ne gibi sürtüşmeler ortaya çıkar? Bu konulara hiç kafa patlatmıyoruz. Çünkü hepimiz
aslında moderniz; ve modernler akrabalığı düşünmez. Hepimiz çekirdek ailelerde büyüyüp
gelişmiş, "namuslu" kızlarız.
Bu çerçevede, akraba toplumlarına bakmak gerekirse; Lale Yalçın Heckmann'ın İletişim
Yayınları'ndan, 1980'lerin başında Hakkâri-Dağlıca civarında yapmış olduğu bir araştırmanın
kitabı çıktı: "Kürtlerde Siyaset ve Akrabalık". Epey oldu, kimse de okumuyor. Orada
Lale Yalçın Heckmann şunu göstermeye çalışıyor: Töreymiş, kuralmış işlemez "kültür"
denilen şeyde. Bunların her biri insanların elinde birer olanaktır. Bu olanağı insanlar
belirli durumlarda, o durumun stratejisine göre nasıl kullanır? Bunun şahikası Pierre
Bourdieu diye bir sosyologtur. Pierre Bourdieu'nun sosyolojisi bunu yapmaya çalışıyor:
Pratik nedir? Dolayısıyla o kurallar, kural olarak insanların kafasında ya da bir
yerde, bir defterde durmuyor. Hepsi birer iş yapma biçimidir; ve bunun belirli sınırlar
içinde yapılmasını mümkün kılan bir şeydir. Dolayısıyla, aşiret, son derece dinamik
bir yapı olarak çıkar ortaya. Keza, namus da son derece dinamik bir yapı olarak
çıkar. Diyarbakır Bismil'de namus üzerine konuşurken, bir kadın bana şöyle bir şey
demişti (Kürtçe söyledi; bana tercüme edildi): "İlla ki öldürmek gerekmiyor..."
Tercümandan bana kelime kelime çevirmesini istedim. Şöyle demiş kadın: "Bir kap
kirlenince onu evin dışına alıp yıkarsın, ondan sonra tekrar evin içine getirirsin..."
"Öldürmek gerekmiyor." ile bunun arasında çok fark var.
Kime sorsanız, kendi durumunu göz önünde bulundurarak, kendi bilgisini, kendi
hayat tecrübesini gündeme getirerek namus hakkında bir şey söylüyor. Namus, işte
tam da aşiret gibi dinamik bir şey. İnsanların belirli durumlarda, stratejiyle halledebildikleri
bir şey. Beğenmediğimiz aşiret mekanizmaları içerisinde, bin tane tazminat mekanizması
vardır. Bir meselenin ne zaman "namus meselesi" olarak ortaya atıldığına, ne zaman
atılmadığına bakmak çok ilginç. Yapılan bir sürü araştırma sayabilirim size: Konuyu
siyasi olarak mesele haline getirmek gerektiğinde, "namus" gündeme getiriliyor;
yoksa konu edilmiyor bile. İnsanlar aralarında hallediyor bu meseleyi. Tencereyi,
kabı dışarı çıkarıyor, yıkayıp getiriyor. Dolayısıyla, şimdi yaşanan şeklini geleneğe
bağlamak çok saçma. "Gelenek" de gelenek olarak kalmıyor. "Namus" şimdi çok farklı
bir yere doğru evrildi. Bugün namus, kadınlardan başka hükmedeceği bir şeyi kalmayan
erkeklerin ortaya attığı "şeyler"dir. Sadece Kürt erkeklerini kastetmiyorum; Ogün
Samast'ı da, Yasin Hayal'i de, erkek siyasetçileri de ekliyorum.
Ayşe ile bu çalışmayı yaparken, "namus cinayeti" kavramını hiç kullanmayalım,
sadece "kadına yönelik şiddet"i kullanalım, dedik. "Namus" dediğimizde, sanki elle
tutulabilir bir şey varmış gibi bir anlam çıkıyor. Bu araştırmanın sonucunda o kadar
farklı anlamlar gördük ki, buna "kadına yönelik şiddet" diyelim, dedik.
Geçen sene -hatırlarsanız- Filmmor'un teması "namus"tu. O zaman, yine buna benzer
bir konuşma yapıyordum. Meltem Ahıska dedi ki; " Madem namus, içeriği bu kadar değişen
bir şey, o zaman içeriğini biz, kadınlar olarak istediğimiz gibi belirleyebiliriz."
Sosyal olarak namus bir ahlâkın adı; ancak neye "ahlâk" diyeceğiz, neye "ahlâksızlık",
sürekli değişiyor. Dolayısıyla "namus" kavramını çöpe atmak şart mıdır? Sorum bu.
Birkaç sene evvel bir derste; "Erkeklerin de namusu vardır." demiştim; öğrenciler
yerlere yattılar gülmekten. "Erkek de karısı dışındaki kadınlara baktığı zaman namussuzluk
olurdu." dedim; daha da çok güldüler. Çünkü böyle bir şey hatırlamıyorlar. Böyle
bir durum, böyle bir varoluş yaşamamışlar. Ama öyledir: Namuslu erkek başkasının
karısına yan gözle bakmaz; namuslu erkek yalan söylemez; namuslu erkek hırsızlık
yapmaz. Esnaf birbirine; "Çok namuslu adamdır." dediği zaman bu, olumlu çağrışımlar
yapar. Hâlbuki biz feministler; "Namus iki bacağın arasındadır." diye bir şey söylediğimiz
zaman, onu sadece kadınları kontrol etmenin bir aracı olarak görmeye başlıyoruz.
Oysa, namusun başka anlamları da var; ve sadece kadın değildir namuslu olan. Lila
Abu-Lughod adlı bir antropolog kadın, kendi araştırmasından yola çıkarak, namusun
altta olanın şerefi olduğunu söylüyor. Toplumdaki hiyerarşinin içerisinde namusu,
altta olanların şerefi olarak görüyor; üsttekilerin namuslu olması gerekmiyormuş
gibi yapıyor. Ben, buna katılmıyorum. Üsttekilerin de namuslu olması gerekiyor -en
azından görünürde.
Feminist olarak bizim yapmadığımız şeyler var: O kadar çok karşı çıkmamız gereken
şey var ki, bir ütopya hayal etmekten çoktan vazgeçtik, diye düşünüyorum. Kendi
adıma; "Ütopyam nedir?" dediğimde, sürekli mücadele gibi şeyler söylüyorum. Yani
bu noktaya geldik. İkinci olarak, feministlerin yapmadığı bir şey daha var: Kadınların
ezilmesini, sömürülmesini gündeme getirirken aileyi suçluyoruz, siyaseti suçluyoruz,
onu suçluyoruz, bunu suçluyoruz. Haklıyız da. Doğru bir şey yapıyoruz. Öte yandan,
insanlar arasındaki ilişkilerin nasıl olması, nasıl yürümesi gerektiğine dair söyleyeceğimiz
pek bir şey kalmadı. Aileyi yok edelim o zaman; namus meselesinden kurtulacak mıyız?
Bence kurtulmayacağız. "İnsanlar arası birliktelik modellerini nasıl hayal edebiliriz?
‘Namus' sözcüğünü insanlar arasındaki birliktelikleri istediğimiz biçimde hayal
etmek için kullanabilir miyiz?" diye bir soruyla bitireyim.
Dicle Koğacıoğlu'nun Konuşması
Nükhet benim üniversitede hocamdı. Öğrencilerime bir anımı anlatırım: İkinci
sınıfta Nükhet'in dersini aldığımda, doğal zannettiğimiz bir sürü şeyin kültürel
olduğunu öğrenip eleştirmiştik. Sonra; "Peki, ne olacak; ne yapmalı?" diye sormuştuk.
O ise; "Her şeyi aldınız; size cevap mı sunacağım?" demişti. Şimdi ilk defa onu
bir cevap sunarken görüyorum. Derslerinde vermediğini feministlere veriyor.
Namus cinayetleri üzerine yapılan tartışmalarda sık sık "kanun", "yasa", "hukuk"
denen şeyler gündeme geliyor. Buralarda, yasa ister devletin, ister Birleşmiş Milletler'in,
isterse aşiretin yasası olsun, katı bir şekilde tasavvur ediliyor. Nükhet, Yılmaz
Erdoğan'ın "Sıla" dizisinden yola çıkarak yaptığı parodiyi örnek verdi. Aynı parodide
"töre" de bir kitaba indirgeniyor; fiziksel bir kitap olarak tahayyül ediliyor.
Kişiler gidip o töre kitabına bakıyorlar: "Töre böyle istiyor. Ne yaparsın?" diyorlar.
Ve töre kitabında tanımı yapılan hareketi gerçekleştiriyorlar. Nasıl modern hukuku
direkt kitaptan açıp "pat" diye uygulanan bir şey olarak tahayyül ediyorsak, töre
için de aynı şeyi düşünüyoruz. Oysa, buradaki ilk yanlışlık modern hukukun tahayyülünde.
Biz 83 yıldır modern hukukla yaşıyoruz. Modern hukukta da bir kitap var. Modern
hukukta da hiçbir zaman gidip sadece kitaba bakılarak karar verilmez. Modern hukuk
da her zaman bir strateji ve mücadele alanıdır. Her kanun metninin bir sürü anlamı
vardır. Anayasa bir şey der; genel kanunlar başka bir şey der; yönetmelikler başka
bir şey der; hukukçuların kanaatlari başka bir şey der; yerelde var olan kültürel
kavramlar başka bir şey der. Her hukuk kararında, örneğin savcı bir yorum oluşturur,
avukat başka bir yorum. Hâkim, kararında bu ikisinden de öğeler içeren, fakat gene
de farklılaşan, üçüncü bir yorum oluşturur. Hukuka bakarken çoğu zaman bu mücadeleleri
görmüyoruz. Bir konuda tek bir doğru karar olabilirmiş, bu da insanlar arası mücadelelerden
bağımsızmış, gibi düşünüyoruz. Oysa, hiçbir zaman "hukukun tam bağımsızlığı" diye
bir şey yoktur. Hukuk, her toplumsal kurum gibi, içinde bulunduğu kültürel ve toplumsal
yapının dinamikleri ile şekillenir. Kişilerin durdukları farklı yerler, konumlar,
aralarındaki eşitsizlikler tabii ki hukuku etkiler. Hatta hukuki anlamlar, farklılıklar
bunlarla kurulur. Gene de hukuku diğer kurumlardan farklı yapan şey; kendi kendine
verdiği, toplumsal ilişkilerden bağımsız olmaya çalışma sözüdür. Yani bu söz, bu
idealdir hukuku bir ümit kapısı yapan. Çoğu zaman başaramaz hukuk bunu; ama dener
ya da en azından denemek için mekanizmaları vardır. Kararların yazılı olması, temyiz,
her şeyin bir usule bağlanması ve bunun üzerinden kontrol edilmesi, iki tarafın
da birbirinin dediklerine itiraz edebilmesi, cevap verebilmesi, vesaire. Bu mekanizmalar
etrafında oluşan modern hukuk, dünyanın hiçbir yerinde mükemmel olmayan bir toplumsal
ilişkiler ve mücadele alanıdır.
Burada izin verirseniz hukuk üzerine bir iki şey daha söylemek istiyorum. Modern
hukuk aydınlanma aklının kurucu öğesi. Modern toplumda modern bürokratik şekillerde
çalışan bir kurumla hem adaleti yakalayabileceğimizi düşünüyoruz hem de bunun akılcı
olduğunu düşünüyoruz. Bir tek modern toplumda adalet, standartlaşmış usullerle,
şekillerle bulunabilecek bir şey olarak hayal ediliyor. Onun dışındaki bütün toplumlar
adaleti bir olay, bir oluş, bir kere olan bir olgu ve kişisel ve kişilerarası bir
olay olarak düşünüyorlar. Burada bizi adaletin böyle tecelli edebileceğine yani
dilekçeler formlar, mübaşirler, bitmek bilmeyen koridorlar ve o koridorlarda çürümeler
ile geleceğine inandıran şey aklı düşünüş biçimimiz. Moderni daha doğrusu aydınlanma
sonrası toplumlarda kamusal akıl diye bir şey düşünüyoruz. Bu kamusal aklın hepimizde
varodluğnu, insan olarak hepimizi birleştirdiğini düşünüyoruz. Bu akıl öyle bir
şey ki hem hepimizde var ve ortak, hem de bizden soyutlanabiliyor. Zaten bu soyutlanma
ile düşünülüyor kamu. Kamusal alan tam da bu hepimizde olan akıl ile belirlenen
kurallar dahilinde yer alacağımız, bu kuralları akıl hepimizde olduğu için kabul
etmiş varsayılarak onların çerçevesinde oynadığımız yer.
Şimdi burada iki ana akım fikir var. Bunlardan bir tanesi şekilcilik. Yani çoğu
hukukçuda da vardır bu, hukukçu olmayan kimselerde de. Bu insanlar inanırlar yani
hukukun şekillerine, bu kuralların toplumsal ilişkilerden bağımsız olarak kurulduğuna,
yürüdüğüne, hukukun sadece akıl ve mantık ile işlediğine. Yani bu demin bahsettiğim
tasavvuru tamamen satın alırlar. Daha gerçekçi bir bakış açısı ile bakacak olursak
bu bir tür toplumsal kültürel inanış, bir mittir bir tür. ‘Sıcak yuva' gibi ki kadınlar
ve çocuklar biliyor o sıcak yuvaların ardını mesela o da bir inanıştır. Ya da sınıfsız
imtiyazsız toplum gibi mesela… Yani gerçekçi gözle baktığımızda hukuk elbette ki
sadece kurallardan oluşan sadece akıl ile işleyen bir şey değil, küçüklü, büyüklü
her türlü iktidar ilişkisinin değişen şekillerde etkisi oluyor. Ama şekilciler ne
yapıyor?Hukukun şekilleri var diye yani bir mahkeme, dilekçe, hakimin suçlu ile
konuşması, usuller var ve o usullerde gene akıl ve eşitlik prensiplerinin adı geçiyor
diye hukuku tamamen bağımsız kabul ediyorlar. Çoğu zaman Türkiye'de de ‘hani hukuk
bağımsızdı' gibilerinden tartışmalar oluyor işte onlar tam da bu şekilci bakış açısı
üzerinden dönüyor. Oysa gerçekçi bir bakış açısıyla baktığımızda elbette ki hukukun
da maddi süreçler maddi insanlar, binalar elbiseler, kağıtlardan oluştuğunu görüyoruz.
Böylece hukuk bağımsız mı değil mi tartışmaları yerine hukuk hanig zamanda nelerle
daha çok ilişkili onlara bakabiliyoruz.
Bir ikinci ana akım bakış açısı da hukuka tamamen bir araç olarak bakar. Güçlü
grupların, hakim sınıfların, burjuvaların, erkeklerin, hukuku devletin aracı gibi
gören değişik çeşitleri var bu bakış açısının. Bu bakış açısı da hukukun kendine
verdiği sözün önemini siliyor. Hukuk sonuçta sadece soyut da değil bir takım fiili
mekanizmalarla adaletin arandığı bir yer. Oysa bu bakış açısı ile bu arayışın önemi
yok, hukukun neleri yapamayacağını, hukuki alandan nelerin gelemeyeceğini zaten
biliyoruz. Yani bütün hukuk egemen grupların o yüzden yapacak fazla bir şey yok.
Hukuk eril mesela ondan bir şey beklememek lazım vesaire. Yani bu bakış açısı da
görece de olsa hukukun içinde bulunduğu toplumsal ilişkilerin ötesine geçebileceğini
ve de en azından gene görece de olsa bir otonomisi olabileceğini kaçırıyor. Bu araçsal
bakış açısı çoğu zaman radikal gruplardan geliyor. Gende bu bakış açısı hukukun
ezilen kesimler için potansiyeli atlanıyor.
Aslında burada unutmamak lazım ki sadece modern hukuk değil her hukuk mücadele
alanı. Çünkü kurallarla konuşmak kurallara başvurmak her zaman stratejik olarak
başvurulan bir şey. "Bana o bluzu ver" diyebilirsiniz. Vermezse vurabilirsiniz bu
şiddet olur. "Ver çünkü ben senin kardeşinim" derseniz aile hukuku girer işin içine,
yok ver çünkü benden çaldın dediyseniz polisi çağırıyorsanız devlet hukuku girer,
bu dinimize göre yanlıştır diyorsanız dini hukuk. Aslında bu hukuklar da birbirlerinden
o kadar ayrı değil gündelik hayatta. Etrafımızda olan farklı adalet anlayışlarının
ve kurumlarının getirdiği fikirleri kullanırız gündelik hayatta. Ama hep bir mücadeledir
yani o bluzu almak. Ya da o araziyi, ya da o grev hakkını.
Namus cinayetleri etrafındaki tartışmalarda siyasiliği unutulan bir diğer terim
de kültür. Burada ben kültürü geniş bir tanımla kullanıyorum. Kültürü ‘ben' ve ‘öteki'
ayrımı üzerinden kurulan anlamlar, sözler ve bunlarla beraber bir grubun yaptığı
pratikler olarak düşünebiliriz. Burada da tabii ki her çeşit mücadele var Modern
hukuk da bir kültür eğer terimi bu geniş anlamıyla kullanırsak.
Tartışmalara baktığımızda kültür kelimesini çoğu kez bir medeniyeti olmayanların
sahip olduğu şey anlamında kullanıldığını görüyoruz. Birilerinin medeniyeti birilerinin
kültürü olduğunu görürüz. Kültür genel olarak modern olmayan olamamışların yaptıklarının
ürettiklerinin adı oluyor. Doğu kültürü, mesela ya da kültürel zenginliğimiz. Özellikle
namus cinayetleri etrafındaki tartışmalarda bu çok belirgin. Tabii bir de geçmişte
kalanların kültürü var, Osmanlı kültürü mesela. Böyle bakılınca şimdi yaşayan bizlerin
kendilerine modern denilenlerin de devamlı sadece akıl ile yaşamadığı bir sürü anlam
ürettiği bunu yaparken de birbirleri ile mücadele ettiğini siliyoruz. Ve de ayrıca
aynı anda birilerine kültür, kendimize medeniyet ya da akıl ya da ‘sadece' bireyler
derken kendimizi onlardan çok ayrı, çok farklı olarak düşünebiliyoruz.
Bu kültür genelde gelenek diye bir şey üzerinden düşünülüyor. Burada hayal ediyoruz
ki birileri var nasıl biz akıl ile yaşıyoruz onlar da işte gelene ile yaşıyorlar.
Nasıl biz birey olmuşuz, sanki pür bireysel iradeyiz, ne istersek onu yapıyoruz
böyle geziyoruz, tozuyoruz… onlar ise ‘öyle oldukları için' geleneklerine sıkı sıkıya
bağlı yaşıyorlar hiç değiştirmiyorlar. Orada mücadele yok hiç. Oysa "Geleneğimiz
bu" ya da "gelenekleri böyle" demek, gene ilişkilerden, eşitsiz toplumsal ilişkilerden
bağımsız bir kuralsallık yaratıyor. Orada bir kural var ve; "Kusura bakma, eziliyor
olabilirsin ama kural bu. Gelenek bu." Yani geleneğe bakışımız bir yönden modern
hukuka bakışımıza benziyor; "Bu asgari ücret çok az olabilir ama kural bu." İkisi
de iktidarın, eşitsizliğin üzerini kapatıyor. Nasıl modern aklın kamuya hâkim olduğu
miti varsa, gelenekte de başka bir miti görüyoruz. Eskiden gelip çok uzun zamanlara
kadar devam edecek olan, senden benden de bağımsız olduğu varsayılan bir gelenek
hayal etmek. Kültürel alanda devam eden, her gün yeniden yapılan anlamaları, stratejileri,
kültürün bir mücadele alanı olduğunu gelenek söylemi siliyor.
Bir pratiğe "gelenek" dendiğinde, aslında iki şey söyleniyor (iki fantezi var):
Bir tanesi, geçmişten bugüne kadar gelmek, devamlılık. "Biz çok uzun zamandan beri
aynı şeyi yapıyoruz." düşüncesi. Kürtler üzerinden namus cinayetlerini tartışırken,
örneğin, yaşanan savaşları, zorunlu göçleri hesaba katmıyoruz. Orada üretim biçimleri
değişiyor; fakat bu değişimleri göz önüne almıyor, "namus" kavramının değişmediğini
varsayıyoruz. Sanki "namus" orada, öylece duruyor.
İkincisi ise, tekil bir grup aidiyeti: Sen sensin, ben de benim. Hukukla yaşayanlar
var, onlar ayrı; gelenekle yaşayanlar var, onlar ayrı. Her gelenek bir grubu diğerinden
net bir şekilde ayırt ediyor. Bu geleneğe sahip olanlar sadece bu geleneği uyguluyorlar;
ve senden, benden, bizden ayrılar. Biz iç içe geçmeyen iki ayrı grubuz. Biz hukuk
kitabını noktasından virgülüne kadar uygularız, onlar geleneği. "E pardon biz her
kuralı aynen uygulamıyoruz. Çoğuna uymuyor, bazılarına ise işimize geldiğinde uyuyoruz.
Bazı hukuk kuralları önümüze geldiğinde, onlarla çelişkili olduğu düşünülebilecek
ahlâk kuralları, dini öyküler, masallar, aklımıza ne gelirse kullanabiliyoruz."
Onlar da böyle yapıyor olmasın? Onların geleneğinin de günlük hayatlarıyla, bu hayatlarda
karşılaştıkları durumlarla ve iktidar ilişkileriyle, ekonomiyle, siyasetle ilişkileri
olmasın? Böyle bir soru ortaya çıkmıyor.
Ortadan silinen bir diğer önemli nokta da; ‘onlar'dan ayrı kurulan, ‘biz'im de
"gelenek" diyebileceğimiz pratiklerimizin olduğu. Ayrıca, ‘onlar'ın da bu ulus-devletin
hukuki rejimi içinde yaşadığı. Bazen bu ayrı düşünülen iki grubun örtüşmelerini,
kesişmelerini ortaya koyabilecek sorular ortaya çıksa da bu, hemen "körü körüne
geleneklerine bağlı insanlar" mitiyle yerinden oluyor: "Onlar öyle değiller, senin
bildiğin gibi değiller."
Özetle, "gelenek" deyince, o pratiklerin her gün yeniden uygulanmasındaki iktidar
ilişkileri, siyasetler unutuluyor. Yani, gelenek söylemi, ciddi derecede bir siyasetsizleştirmeye
kadir. Burada bana ilginç gelen bir soru şu: "Ne zamandır ve ne şekillerde bazı
pratiklere ‘gelenek' diyoruz?" Ben bunlarla ilgileniyorum.
Burada hareket noktam, feminist bakış açısı. Bunu derken feminizmi de tekelleştirmeyeyim;
fakat en azından bazı feminizmler, erkekler ve kadınları iki ayrı grup olarak görüp
birinin diğerini nasıl ezdiğinin anlaşılması ile ilgilenirken, aynı zamanda kadınların
kadınları ve erkeklerin erkekleri nasıl ezdiğini de sorunsallaştırıyor. Yani kadınlar
arası ve erkekler arası hiyerarşiler de feminizmin meselesi; çünkü mesele kadınlık-erkekliğin
ötesinde, toplumsal cinsiyet anlamlarının ve pratiklerinin nasıl çalıştığını anlamak
ve değiştirmek. Patriyarka hiçbir zaman tek başına çalışmıyor; var olan diğer iktidar
ilişkilerine eklemleniyor. Toplumsal cinsiyet ilişkilerinin başka iktidarları nasıl
meşrulaştırdığı ve yeniden ürettiği önemli. Başka yerlerde yeniden üreyen iktidarların,
ekonominin, devletin kadın-erkek ilişkilerini nasıl kurduğu önemli. Böyle bakınca,
örneğin namus cinayeti üzerine bilgi ve eylem üreten kurumlar ve bu kurumların etkileri
de direkt işin içine giriyor. 2004'te İngilizce basılan makalemde, farklı kurumların
(Avrupa Birliği, AK Parti, uluslararası medya ve Türkiye hukuku) namus cinayetlerini
nasıl farklı şekillerde söyleme döktüğünü ve böylece her birinin geleneği farklı
şekillerde kullanarak kendine nasıl bir müdahale alanı yarattığını tartışıyorum.
Feminist Yaklaşımlar'a bunu çevirmeye çalışırken fark ettim ki, içinde bulunduğumuz
yoğun hukuk reformu sürecini tartışmadan, namus cinayetleri etrafında kurulan toplumsal
cinsiyet ilişkileri ile daha geniş olgular arasındaki ilişkiyi kurmak imkânsız.
Yine o makale için araştırma yaparken fark ettiğim bir başka nokta da, namus cinayetlerine
olan merakımızın en fazla on yıllık bir şey olduğu. Şimdi baktığımızda, konu üzerine
hazırlanmış araştırma raporları, yazılmış romanlar olduğunu görüyoruz. Konu sürekli
medyada yer alıyor; bu temayla filmler, diziler yapılıyor; sürekli söylem üretme
ve bunu duyma ihtiyacı var. Hatta bugün burada toplanmamız da buna örnek; bunu çözmek
gibi bir arzumuz var. Bu, yeni bir arzu.
Eskiden de kadınlar öldürülüyordu; adına "namus" deniyordu. Peki, o zamanki denklem
neydi, diye düşünüldüğünde kalkınmacı devletin kuralsallığının bir zaman hayali
olduğunu görüyoruz. Orada ‘ötekiler' var; ve bu ‘ötekiler'in bazı problemleri var.
Önceleri -şimdilerde "namus cinayeti", "töre" dediğimiz, o zamanlar adına daha çok
"gelenek" dediğimiz- bu olgu için yapabileceğimiz fazla bir şey olmadığı düşünülürdü.
Şu anda onlar için bir şey yapmamıza ya da onların isteklerini duymamıza gerek yok.
Çünkü biz devlet ve millet olarak zaten ilerliyor, kalkınıyor ve gelişiyoruz. İlerlediğimizde
bu sorun zaten tamamıyla çözülecek. Eskiden gelenek vardı; bizden uzaktaydı. Orada
bir köy var uzakta; gitmesek de görmesek de... Hiçbir zaman gitmeyeceğimiz, çoğu
zaman isim bile verme ihtiyacı duymayacağımız ‘ötekiler' vardı. Onlara en fazla
"Doğulu" denirdi. O "Doğulu"nun Süryani mi, Kürt mü, Arap mı olduğu; nereden gelip
nereye gittiği ile ilgilenmezdik. Zaten fazla da bilmek istemiyorduk, diye düşünüyorum.
Bilgi istenirse, üzerine iktidar kurulursa olur; fakat o konuda bilgimiz yoktu.
O zamanlar, başka bir toplumsal pazarlığın olduğunu da unutmamak lazım: Asimilasyon.
Kalkınmacı devlet Kürtlere, Araplara, dindarlara, fakirlere; "Kendi kültürünü al,
evinde yaşa; fakat bu kültürünle kamusal alana çıkma." diyordu. Bu kamusal alanda
baskın olan kültür, Sünni, Türk, Balkan göçmeni, yüzünü Batı'ya dönmüş eril kültür
idi. Bu kültürü nötr kabul ediyorduk; sanki kimsenin değildi. Burada devlet diyordu
ki; "Sen de kendi kültürünü -en azından kamusal alanda- unut ve bu nötr kabul edilen
kültürün içinde var ol. Bunu yaparsan ben de kendi kurumlarımı, eğitim ve iş alanlarımı
sana açarım." Devletin eğitimi tekelinde bulundurduğu, ana işveren olduğu bir dönemden
bahsediyoruz. Bunları unuttuğunuz ya da kısıtlı bir şekilde yaşamaya karar verdiğiniz
zaman, en azından kamusal alanda yer alabilme sözü verilebiliyordu. Bu bağlamda
da, bu kültürleri (Arap, Kürt, Süryani, …) kamusal alanda bilmek için bir çaba olmaması
doğal. Asimilasyoncu-kalkınmacı toplumsal düzen, bu farklılıkların açıkça bastırılmasından,
onlara kayıtsız kalınmasına kadar bir dizi asimilasyon politikası üzerine kurulmuştu.
Hepimiz Türkiye Devleti'nin kalkınması için -ve kendi kültürümüz içinde- yaşayacağımıza
göre, bu gelenekleri bilmeye lüzum yoktu. Onlar, zamanı gelince yok olacaklardı
nasılsa.
Bu yaklaşım feministlere tanıdık gelebilir. Ben ilk feminist olduğumda da, kadın
olarak bir şey söylemeye yeltendiğim zaman hep bu cevapla karşılaşıyordum: "Şu anda
sorun çıkartmayın; nasılsa, bir gün gelecek, bunlar kendiliğinden çözülecek." Şimdiki
zaman, devletin ve milletin -dolayısıyla, o devlet ve milletin içinde durabilenlerin-
daha kolay paylaştığı bir zaman oluyor. ‘Ötekiler'in ihtiyaçları geleceğe havale
ediliyor. ‘Ötekiler' şimdiyle ilgili bir hak iddia edemez oluyor. Kimin bizimle
aynı zamanda olduğunu, kimin geride ya da dışarıda kaldığını hayal ettiğimiz ‘bunlar'
da her zaman siyasi. Özetle, 1940'lardan 1980'lere, hatta '90'lara kadar daha çok
hâkim olan zaman anlayışımızda, kendilerini ‘biz' olarak tanımlayanlar (toplumun
seçkinleri ve seçkin olmayı arzulayanlar, buna kendilerini aday olarak görenler)
kalkınmaya inandılar, birbirlerine kalkınmayı anlattılar. Bu kalkınmanın zamanını
onlar paylaşıyorlardı. Oralarda birileri gelenekle yaşıyordu; bu biliniyordu ama
bunu bir çeşit ‘henüz olmamışlık' olarak gördüler. Bu gelişme, kalkınma henüz gerçekleşemediği
-ama bir gün olacağını bildiğimiz, emin olduğumuz- için de, o gelenekleri ve onlar
ile yaşayanları bilmeye o kadar gerek yoktu.
Bu kalkınmacı söylemlerin bir sözü vardı: "Bu devletin asimilasyonuna kendini
veren herkes bir gün bu kalkınmaya katılacak. Herkesin en azından katılma hakkı
var. Henüz yapamadık, olamadı ama hakları var." Bu söz de bir dereceye kadar tutuldu.
Devlet, gerçekten bu asimilasyona kendini verebilenlere, onun ağlarına ve kurumlarına
resmi ya da gayrı resmi şekilde eklemlenenlerine -en azından '60'lara kadar- net
kazanımlar sundu. Tabii burada bütün mesele bu eklemlenme oldu; ne gibi eşitsizlikler
yaşandı (hangi kesimler, hangi şehirlerde, ne şekilde eklemlendi), bunlar hiç bilinmiyor.
Bu konuda araştırma yapılması lazım.
'80'den itibaren ise iki ana değişiklik görüyoruz: Bir tanesi, özellikle Kürtlerin
bu denklemi bozmak, farklı tanınmak istemeleri oldu. Diğeri ise neo-liberal toplumsal
ve ekonomik değişimler. Bunlara burada ayrıntılı girmiyorum ama devletin cezalandıran,
kâr mekanizmalarına eklemlenen elinin (bir deyişle sağ elinin, erkek elinin) büyüdüğünü
görüyoruz. Bu değişimin bir diğer özelliği de, devletin kadın elinin, sol elinin
(bakan, gözeten elinin) küçülmesi, sosyal yardımların azalması, sosyal devlet ilkesinden
giderek vazgeçilmesi. Bir diğeri, finans sermayesinin ortaya çıkışı ve tüm dünyayı
dolaşması. Böylece, artık uluslarüstü ekonomik ve sosyal pratiklerin çıkışı. Bunlara
eklemlenen, yeni tarz (hem ulusal hem de uluslarüstü yaşayan) bir seçkin kesiminin
ortaya çıkışı.
Ekonomik ve sosyal rejim olarak yavaş yavaş kalkınmacılığın yerini alan neoliberalliğe
paralel, başka bir söylem de geldi ve yerleşiyor: O da çokkültürlülük. Asimilasyon
modeli, Kıta Avrupası, Fransa, Almanya gibi yerlerden geliyor. Çokkültürlülük ise
daha çok Anglo Amerikan bağlamlarda ortaya çıkmış bir şey. Asimilasyon hayalinden
başka bir hayal: Buradaki mantık, herkesin kültürüne ayrı ayrı yer vermek. Kültür
gene bir mücadele alanı olarak görülmekten uzaklaşıyor; sanki sabit ve tekil bir
şeymiş gibi algılanıyor. Devlet ve devletin hukuku burada; "Kamusal alanda kültürünü,
kimliğini unut." demiyor. Aksine, seni tekil bir kutuya ayırıyor ve o şekilde tanıyor:
"Siz hepiniz farklı kültürler olarak evlerinizde oturun." Burada da nötr olarak
hayal edilen şey hukukun kendisi. Hukukta ve kamusal alanda baskın olan kültürün
kültür olmadığı, onun sadece hukuk olduğu varsayılıyor. "Peki, bu hukuk ne?" diye
sorulduğunda (hukukun varsayımlarına, işleyiş biçimlerine, anlamalarına bakıldığında),
örneğin Amerika'da beyaz, eril, orta sınıf ve Protestan olduğu görülüyor. Ama o
bağlamlarda da bu unutuluyor. Yani çokkültürlülük, sıklıkla dezavantajlı kesimlerin
yaşadıklarının unutulmasının bir başka yolu olarak tezahür ediyor.
Şu an Türkiye'deki tartışmada çokkültürlülük, "asimilasyondan kurtulma" olarak
konuyor ve de kutlanıyor. İyi bir şey çokkültürlülük. Oysa, onun da bir şeyleri
"kültür" olarak kabul ettiği; öte yandan, bazı şeylerin kültür olduğunu görmeyerek
çalıştığı çoğu zaman unutuluyor. Çokkültürlülük hayali de -asimilasyoncu hayal gibi-
farklı sömürgeleştirme biçimlerinde, problemli pratiklerin altına imza atmış. Türkiye'de
kalkınmacılığın çöküşüyle birlikte, asimilasyoncu tasavvurun yarattığı pratikler,
ekonomik ve sosyal olarak geçerliliğini epey yitirdi. Burada ilginç bir süreç var
-Kürtlerin direkt mağdur olduğu bir süreç. Yeri gelmişken, Pınarcıoğlu ve Işık'ın
"Nöbetleşe Yoksulluk" adındaki çok önemli çalışmalarından bahsetmek isterim. Bu
yazarlar, son döneme kadar, göçmenlerin şehre geldiklerinde bir göçmen ağına eklemlendiklerini
söylüyor. Gecekondu, enformel işler, tüm bunlar enformel göçmen ağları, hemşerilik,
akrabalık üzerinden yürüyor. Mevcut sosyal ve ekonomik yapı, bunu sağlıyor. İş ve
ev, kayıt dışı ekonomi sayesinde kuruluyor. Ayşe Öncü'nün bir çalışmasında belirttiği
gibi; bu işverene iyi geliyor; çünkü işçinin sigortasıyla, eviyle uğraşmıyor. Politikacıya
iyi geliyor; çünkü bu kayıt dışı olanları yasallaştırma vaatleri ile popülist politika
yapabiliyor ve gecekonduları bir oy deposu olarak kullanabiliyor. Aynı zamanda,
göçmen işçiye de iyi geliyor; yavaş yavaş kendisine, akrabalarına ve hemşerilerine
iş bulabiliyor. Pınarcıoğlu ve Işık, son döneme kadar, her nesilden göçmenin bir
sonraki göçmen jenerasyonunun omuzları üzerinde yükseldiği bir ağdan bahsediyor.
Ancak bu, son dönemde kırılıyor. Burada iki önemli şey var; birincisi neoliberal
politikalar, ikincisi de zorunlu göç. Artık çok daha sert bir kapitalizm var. Aşağıdakilerin
aşağıda kalacakları ve -muhtemelen de- birbirlerine düşürülerek yönetilecekleri
bir dönemde yaşıyoruz. Zira neoliberal siyasetin bir önemli öğesi de, yerelde var
olan ilişkileri piyasalaştırarak hem yoksullardan para kazanmak hem de yoksulların
birbirleri üzerinden para kazanmaya çalışmalarını teşvik etmek.
İkinci önemli nokta da zorunlu göç ile alâkalı. Pınarcıoğlu ve Işık diyor ki;
"Türkiye'de daha önceki göçlerin çoğu çekim göçü. Yani büyük şehir insanları çektiği
için, insanlar daha iyi bir hayat ya da ekonomik zenginlik gibi şeyleri arzuladıkları
için geliyorlar. Öyle olunca da hazırlıklı geliyor, gelişlerini çoğu zaman kendileri
ayarlıyorlar. Oysa, zorunlu göç öyle değil; bu bir itme göçü. Bu insanlar orada
kalamadıkları için göç ediyorlar; ne kendileri ne de yanına sığındıkları, kentteki
akrabaları, tanıdıkları buna hazır.
Bu iki faktör beraberce çalışıyor. Yani hem hazırlıksız ve de bulundukları yerden
itilerek çımış Kürt bir grup var hem de bu grubu hazmedecek sosyal ve ekonomik pratikler
yerinde değil. Artık çok daha sert bir kapitalizm var.
Bir yandan bu gelişmeler olurken bir yandan da çokkültürlü hayal geldi. Çokkültürlü
hayalin radikal herhangi bir potansiyeli varsa o da grup hakları. Tabii grup haklarının
kendileri de çoğu kez problemlidir; bir grubu, bir tarihi katılaştırır. Fakat gene
de grup hakları, geçmişte ya da şimdi bir gruba dâhil olanları tanıma açısından
önemlidir. Sen hakikaten Kürt, Ermeni ya da Arap isen farklılığını ve/veya geçmişte
bu farklılık yüzünden sana yaşatılanları tasdik ettirmen gerekecek -ki hakkını alasın.
Bu, tapınmak için bir tapınağın tanınması da olabilir, kutsal olduğu düşünülen bir
toprağın o gruba verilmesini istemek de olabilir, bir gruba yaşatılmış bir travmadan
dolayı özür ve/veya tazminat istemek de olabilir. Oysa bizdeki durum, söylem olarak
çokkültürlülükten bahsetmesine rağmen, hak tanınması bağlamında hiçbir şekilde grup
hakkını içermiyor.
Uluslararası platformda Türkiye, grup hakları konusunda oldukça tutarlı bir politikası
varmış gibi duruyor. Azınlıklar ile ilgili sözleşmelere imza koymuyor; genel sözleşmelerin
azınlıklar ile ilgili maddelerine de şerh koyuyor. "Zorunlu göç"ü tazmin etme konusunda
da, bildiğiniz gibi, ‘Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması
Hakkında Kanun' çıktı. Bu kanunla kurulan Tazminat Yasası Komisyonları'nın türlü
problemleri bir yana, devlet bu şekilde, orada olanlardan dolayı bir özrü ya da
tanımayı uygun görmedi. Türkiye Cumhuriyeti'nin yanı sıra, uluslarüstü organlar
da ilginç kararlar alıyorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin verdiği birçok
tazminat kararı var; ancak burada da ciddi problemler mevcut. Bunların ötesinde,
mahkeme şimdiye kadar Kürtler üzerine olan hiçbir kararını Uluslararası İnsan Hakları
Sözleşmesi'nin ayrımcılık maddesine dayandırmadı.
Bunlar belki asimilasyonist dönem için oldukça normaldi. Fakat burada çokkültürlülük
söyleminden (farklı kültürlerin tanınması, kültürler, medeniyetler arası diyalog,
uzlaşma söylemleri) bahsedilirken bunun hiçbir şekilde grup hakkına dayandırılmamasını
son derece önemli buluyorum. Çokkültürlü olunuyor; fakat çokkültürlü gruplara ciddi
anlamda, şöyle üzerine basabilecekleri maddi bir hak verilmiyor. Örneğin, kendi
dillerinde konuşma hakkı açıkça verilmiyor; "Evet, konuşabilirsiniz." denmiyor.
Konuşma hakkını engelleyen olumsuzlukların sadece birkaçı seçilerek kaldırılıyor.
Bu bağlamda, hukuki olarak tanınan haklar ile toplumsal olarak ortaya çıkan söylemler
arasında oldukça büyük bir uçurum var. Türkiye'de her türlü ‘öteki'nin, ama özellikle
Kürtlerin, şu an belirsiz bir alanda olduğunu düşünüyorum. Neoliberal çokkültürlü
sözleşmenin onlara önerdiği somut hiçbir şey yok: ne iş olanağı, ne ev, ne yukarı
doğru hareketlilik ümidi... Hukuki haklar bağlamında da bir şey yok. Öte yandan,
asimilasyonist söylemin de fazla hükmü kalmadı. Gerçi asimilasyonist söylem de bir
koldan devam ediyor; fakat bu sefer azınlıklara ya da toplumun dezavantajlı kesimlerine
önerebileceği, sözünü verebileceği fazla bir şey yok. Artık kamusal anlamda asimile
olarak çıkılan alanda devlet, ne en büyük işveren ne de tek kültür üreticisi. Kalkınmacı
asimilasyonist söylemler de çokkültürlü neoliberal söylemler de yan yana durabiliyor;
ancak hiçbiri, hiçbir konuda bir söz veremiyor. Ortaya çıkan bu belirsiz alanda,
aslında bütün ‘ötekiler'in -ama özellikle Kürtlerin- çektiklerine şahidiz. Örneğin,
ben öğrencilerime; "Kimler Kürt?" diye soramıyorum. Hani eğer çokkültürlülük ciddi
anlamda kabul görseydi, bunu sorabilirdim. Bunu sorduğumda, Kürt öğrencimin rahatsız
olacağını hissediyorum. Aslında, özellikle Kürtlük, asimilasyonun söylenmezliğinden
çıkarken bir leke haline geliyor. Toplumsal ilişkilerde artık söylenebilirliği,
varlığı görülen ama söylenmese, olmasa daha iyi olan, ortada olduğunda ilişkileri
zorlaştıran bir şey. Kürt birisi radikal çevrelerden uzaklaştığı anda, hemen kendisine
şunu sorması gerekiyor: "Karşımdaki bana hangi denklemle yaklaşıyor? Kalkınmacı-asimilasyonist
mi, çokkültürcü mü?" Daha kötüsü, bunların dışında kalan söylem ve pratikler. Bu
belirsizlikte, karşısındakinin ne olduğunu çözmek ‘öteki'ne kalıyor. Çünkü üzerine
basabileceği hiçbir hak ya da söz yok artık. Kürtlerin tanınma isteği, onlara leke
olarak veriliyor bir anlamda.
Şu anda namus cinayetleri üzerine bu kadar çok konuşuluyor olmasını da buna bağlıyorum.
Bu zamanda, bu çokkültürlü toplumsallıkta şöyle bir şey deniyor: "Bak, işte namus
cinayetleri var; ve bu namus cinayetleri, onların farklı gelenekleri, kuralları
onları bizlerden farklı yapıyor. Onlar zaten bizden farklılar." Biz, gene egemen
olanlar -çokuluslu bağlantılarla beraber- şimdiyi paylaşıyoruz; ve onlar, farklılıklarıyla
ayrı düşüyorlar. Onlar geride kalmışlar olarak, -kalkınmacı asimilasyonist tahayyüllerde
olduğu gibi- bir gün bize benzeme şansına da sahip değiller artık. Onlar şimdi de
varlar; fakat kendileri bu geleneklere, bu kötü şeylere, bu lekelere tutunmayı seçtikleri
için lekeleniyorlar; ve ‘bizlerin' paylaştığı şimdiki zamandan düşüyorlar. Yeni
gelen -çoğunluğu Kürt- göçmenlerin şehre hazırlıksızlıkları, fakirlikleri ve onlara
yüklenen şüpheler de bu lekenin işaretleri olarak görünüyor. Mesela, Gündüz Aktan
bir yazısında, namus cinayetini töreye, töreyi çokeşlililiğe, onu da teröre bağlıyor;
terörü de dönüp Kürtlerin aşiret yapısına bağlıyor. Çözümün ise aşiret yapısının
yıkılması olduğunu belirtiyor.
Tabii burada ilginç olan, demin "leke" dediğim her şeyin, toplumun geri kalanıyla
modern hukuk ve modern devlet ile bağlantılarının bir aradalığının bu söylemden
silinmesi. Yani bu töre, bu gelenek, bu aşiret nasıl oldu da bu devletin bu topraklardaki
80 küsur yıllık varlığı ile beraber yeniden üredi, bu unutuluyor. Bir anda bu, sadece
Kürtlerin meselesi oluyor. 'Onlar' 'biz'den kolayca ayrıştırılır oluyor. 'Onlar'
artık dönüştürülesi varlıklar değil; 'onlar'a ait olduğu düşünülen şeylerin -örneğin
aşiretin, Gündüz Aktan'ın deyimiyle- ‘yıkılması' lâzım.
Ama Gündüz Aktan yalnız değil. Ve bu sadece ulusal da değil; Türkiye'de namus
cinayeti çerçevesinde Kürtlere olan Batı'da Müslümanlara yapılıyor. Örneğin, Ayaan
Hırsı Ali de namus cinayetlerini Müslüman kültür üzerinden anlatıyor. İlginç bir
şekilde, namus cinayetleri hakkında üretilen bilgiler böyle değişik kurumlar çerçevesinde
dolaşıyor. Bu kurumların, bunlarla ilişkide olan devletlerin ya da uluslarüstü kurumların
yaptıkları mercek altına alınmadığı için de, daha çok kültürel bilgiler üretiliyor.
Burada yeniden üreyen de, siyasetten, toplumsal mücadelelerden kopuk bir kültür
anlayışı. Bu bağlamda da, 'modern' olarak addedilen kurumların namus cinayetleri
adına neler yaptığını / yapmadığını, bu ‘sorunlu geleneksel pratiklerin' diğer toplumsal
ve ekonomik pratiklerle ilişkisini resimden sürekli siliyorlar.
Bu bağlamda, feminist bir strateji olarak benim önerim; namus cinayetlerinde
nasıl farklı iktidar söylemlerinin kurulduğuna ve bunların namus cinayetlerine karşı
çıkarken neleri meşrulaştırıldığına sürekli bakmak. Namus cinayetlerini her konuşuşumuzda;
zamanla oynamaları, Kürtlerin giderek -bir alt kültürü bırakın- bir alt ırk olarak
düşünülmesini ve sınıfı konuşmadığımız sürece, bunun içerisinde yer alacağımızı
düşünüyorum. Bunu da problemli görüyorum. Kürt hareketi içinde de kadınlar çok iş
yapıyor, İslamcı hareket içinde de, Kemalist hareket içinde de. Gücü olan bütün
hareketlerin içinde çoğu işi kadınlar yapıyor; fakat dilimizle, istemlerimizle siyasi
alana çıkamıyoruz. Çoğu kez 'öteki'nin üzerine yeni bilgi üretme arzularımızla,
'öteki'ne müdahale eden söylem ve pratiklerin parçası oluyoruz: 'Öteki'ni kurtaran...
Müdahale etmek için başka terimlerin yanına 'kadınlık'ı alıyoruz. Kemalist kadınlar,
İslamcı kadınlar, Kürt feministler… Böyle bir şeyin ikinci terimi olmak zorunda
kalıyor "kadınlık" -daha az ama bazen de "feminsitlik". Oysa ırk, sınıf, toplumsal
cinsiyet gibi bütün eşitsizlikleri beraber düşünüp feminizmin gücüne güvenerek sonuna
kadar sorgulamak gerek.
Feminizmle ilgili de bir şey söylemek istiyorum: '80 sonrasında, feminizm doğduğunda
tek farklılığı "kadınlık" olarak ortaya koydu. Yaptığı, istemler olarak eşitlik
feminizmidir. Kadınlar ile erkeklerin farklarına rağmen eşitlik istedi. Yasaları
bu şekilde değiştirmeye çalıştık. Kemalizm kadınlara; "Kadınlığını evde bırak; kendini
ailene, kocana, çocuklarına vakfet; kamusal alana çıktığında erkek gibi ol; o zaman
sana istediğini veririm." diyordu. Bu yasalarda da zaten var olan eşitsizlik maddeleri,
hep kadınların kadınlıklarını, cinselliklerini aileye vakfetmeleri ile ilgili idi.
"Eşitlik feminizmi" ile sağlanan kanun değişiklikleriyle (ki bunlar çok büyük başarılar
bence) en azından soyut yasa karşısında artık eşit bireyler olarak durduğumuzu düşünebiliriz.
Ama gerek bu yasaların uygulamalarında (tam da o farklı kanun kaynakları, anayasa,
yasalar, içtihatlar, hukukçuların pratikleri), kanaatlerde ortaya çıkan cinsiyetçi
pratikler, gerekse başörtüsü, namus cinayeti, eşcinsellik gibi meseleler gösteriyor
ki, feministler olarak artık farklılığı tartışmamız lazım. Şu ana kadar sadece,
"birbirimize sahip çıkalım" noktasına geldik. Bütün farklılıklar birbirine denkmiş
gibi yapıyoruz. Kürtlük eşcinsellik, yoksulluk, başörtülülük... Ama bu farklılıkların
işleme biçimleri ve vücutlarda taşınma biçimleri çok farklı. Örneğin Kürtlüğün ırklaşması
ile başörtülülüğün ırklaşması aynı şey değil. Bence bunları açık ve samimi olarak
tartışmaya başlarsak liberal ya da çokkültürlü bakış açısının ötesine geçebiliriz.
Bu şekilde de; sadece kadınların erkeklerle değil, bu kesimin kadınlarının o farklı
addedilen kesimin kadınlarıyla, bu ‘kültürel' grubun erkeklerinin/kadınlarının,
o kültürel grubun erkekleri/kadınlarıyla olan hiyerarşik ilişkilerini daha iyi anlayabiliriz
gibi geliyor.
Tabii bu, namus cinayetleri ile ilgili bir şey yapmayalım, demek değil; fakat
bu tartışmayı açık tuttuğumuz sürece, namus cinayetleriyle farklı baş etme yöntemleri
bulabileceğimizi düşünüyorum. En önemlisi, Nükhet'ten öğrendiğim -hatta Feminist
Yaklaşımlar'daki yazımın en başında vurguladığım- "Biz, hepimiz bu namus, disiplin
rejimi içerisinde yaşıyoruz." cümlesini hatırlamak. Biz, uzaklardaki ya da bizden
çok farklı birilerini kurtarmaya değil, hep beraber kurtulmaya çalışıyoruz. Bence
feminizm bu. Bana bu konuşmayı yapma şansını verdiği için Feminist Yaklaşımlar'a
da çok teşekkür ediyorum.
Leyla Pervizat: Nükhet Hoca'nın söyledikleri üzerinden devam
etmek istiyorum. Konuşmamızda, "erkeklik kuramı"ndan bahsettik. Ben dersimizi, erkeklik
kuramını yeteri kadar inceleyerek yaptığımızı düşünmüyorum -her ne kadar şu anda
erkeklik kuramı alıp başını gitmiş olsa da. Sadece biz değil, Batılı feminist de,
Doğulu feminist de, Türk de bunu yapmadı. Örneğin hâlâ tecavüzü tam çalışamadık:
Erkekler tecavüz ederken içlerinden ne geçiyor, beyinlerinde ne oluyor, nasıl oluyorlar,
ne hissediyorlar, ne düşünüyorlar, gerçekten tahrik oluyorlar mı, sonrasında mı
oluyorlar, bunları bilmiyoruz. Evde karısı bekliyor onu; onunla ilişkisi nasıl?
Şiddeti, erkek kuramı açısından tam olarak masaya yatıramadığımızı düşünüyorum.
Bu da yapmamız gereken "ilk"lerden bir tanesi ve bence hepimiz bundan sorumluyuz.
İkincisi, benim yaptığım bir şey; bunu herkese önerebilirim. Ben son dönemlerde
"Samuraylar"ı okuyorum. Erkekliği doktora, doçent, profesörlük düzeyinde anlamak
için tavsiye ederim, çok ilginç: Kitap aile ilişkilerini ve akrabalığı ele alıyor;
laboratuar çalışması gibi bir şey yapıyor.
Üçüncü olarak, ben de sosyal bilimciyim; zaten doktora çalışmalarım şiddet üzerine.
Bir yerde bütün bu kuramlar, kavramlar, sosyal bilimlerle ilgili duruyor; işte o
şiddet anında psikiyatri giriyor işin içine. Şiddete bakan feminist psikiyatride
de hâlâ bir şey yok; burada çok büyük boşluklar var. İnterdisipliner çalışmada,
feminist psikiyatri konusunda Amerikalılar çok meşhur ama onlarda da yok. Bu noktada
da bir şeyler yapılması lâzım, diye düşünüyorum. Teşekkür ediyorum.
Nükhet Sirman: Evet, bu görüşe birçok açıdan katılmamak mümkün
değil. Tabii şiddetin psikiyatrisi de yapılabilir ama ben hâlâ -ve daha önce- sosyolojisinin
yapılmasını isterim. Neden sosyolojisini yapmak isterim? Şiddetin psikiyatrisinin
yapılmasında, doğallıkla bağlantısını kurma tehlikesi olduğu için. Tabii siz öyle
yaptığınız için demiyorum. Sürekli oraya doğru bir kayma tehlikesi olabildiği için;
"Önce sosyolojisini yapalım, ondan sonra psikiyatrisi üzerine düşünebiliriz." demek
geliyor içimden. Ben buraya şöyle bir psikoloji ile geldim: Dicle'nin de söylediği
gibi her yerde namus üzerine konuşulması artık tüylerimizi diken diken ediyor. Bunun
artık adını koymamız lâzım. Ve buna karşı feministler olarak; "Biz namus derken
onu kastetmemiştik, şunu kastetmiştik; biz böyle bakmıyorduk, şöyle bakıyorduk."
diyebileceğimiz bir söz dağarcığı geliştirmemiz lâzım. Bugüne kadar feministler
diyordu ki: "Namus, kadının bedenini kontrol etmeye yarayan bir şeydir." Başka bir
sözümüz var mıydı, yoksa ben mi yanlış biliyorum? Bunun ötesinde, solculuktan kalma
bir hastalığımız var; o da "gerçeği söylersek, olayı çözdük" yanılgısı. Hâlbuki
gerçeğin gösterilmesi ile hiçbir şey olmuyor. Bizim feministler olarak strateji
üretmemiz gerekiyor. Bu kadar tanıdığım, sevdiğim feministi bir arada görmek bana
her zaman nasip olmuyor; onun için de tartışmayı buraya getirsek mi, diye soruyorum.
Dicle Koğacıoğlu: Şiddetin tekilleştirilmesi, bazı şiddetleri
dışlıyor. "Kadına karşı şiddet" deyince, şiddet tanımının içine daha önceki nesillerde
solculuk yüzünden, aydınlanmacılık yüzünden bakılamayan şiddet girer oldu. Feminizmin
bunları içine alması çok büyük bir kazanım; fakat şunu da unutmamak lâzım, bugünkü
zamanda "kadına karşı şiddet" deyince karşılaştığımız imge ve söylemler, yoksulluğun
şiddetini, eşcinsellerin yaşadığı şiddeti ve de gözaltında polis-devlet tarafından
yapılan şiddeti dışlıyor. Kadınlığın ya da feminizmin ikinci terim olmaması için
bence bahsettiğiniz şeyi, her zaman ikinci bir terimle anmamız lâzım: Gözaltında
şiddet, yoksulluğun şiddeti, gibi… "Kadın" değil "kadınlar"… Hangi kadın, neredeki
kadın, neyi yaşayan kadın? Neden "kadınlar" değil de "kadın" olunca tekilleşiyor? Tekilleşince
uzmanlaşılabiliyor; böylece kadın-erkek eşitsizliği meselesi şu ya da bu tekil meselenin
uzmanlarının tartıştığı bir alan haline geliyor. Feminizmin bunun ne kadar içine
gireceği, buna karşı ne kadar şey söyleyebileceği bize bağlı. Sosyal bilim bir yol...
Burada da bir çelişki var: Ben uzman gibi konuşuyorum; ama uzman gibi konuşmak istemiyorum. Sosyal
bilimin de uzman gibi konuştuğu yerler ile tecrübelere dil kazandırmaya çalıştığı
yerleri belki ayırt etmek lazım.
Nilgün Yurdalan: Nükhet'e bir şey sormak istiyorum: "Namus"
kavramının altını başka şekilde mi dolduralım diyorsun?
Nükhet Sirman: Evet, bunu bir düşünelim istiyorum.
Leyla Pervizat: Peki "şeref"e sahip çıksak, "namus"u yok etsek
olmuyor mu?
Nükhet Sirman: Bilmiyorum, "şeref" o kadar "sadece erkek" bir
şey ki. Siz öyle düşünmüyorsanız...
Leyla Pervizat: Yo, ben öyle düşünmüyor değilim. Çok ilginç
bir şey buldum: şeref kavramı Türkiye'de var. Mesela ben hâlâ Arap ülkelerinde,
Tunus'ta, Yemen'de, Ürdün'de "şerefli kadın" diye bir şey var mı, yok mu sorusuna
hiçbir feministten net bir cevap alamadım. Bu, çok ilginç bir şey. Kemalizmle, Atatürk'le
birlikte şeref kadınlar için de geçerli olmuş bir şey. Türkiye'de şu anda halen
-ister sevelim, ister sevmeyelim- bazı kadınlar şerefli.
Nilgün Yurdalan: Ama Araplarda da namus kavramı yok.
Leyla Pervizat: Var, var. Onlar "ar"dır diyor.
Nüket Sirman: "Irz"dır o. "Ar"dır dediği, "ırz"dır. Şeref (namus)
yok, ırz var.
Leyla Pervizat: Yalnız Lübnan ve Ürdün'de, "namus cinayeti"
diye geçiyor.
Dicle Koğacıoğlu: Ama burada tekil bir strateji yapacağız diye
bir şey yok. Şimdi geçenlerde Handan Çağlayan'ın kitabını okudum ve hayli önemli
şeylerden bahsettiğini düşündüm. Kitabı Kürt hareketinin içinde namusun nasıl bir
rol oynamış olabileceği hakkında ipuçları veriyor. Anladığıma göre. Kürtler asimilasyon
üzerinden, soldan önce aşiret üzerinden siyasi oluyorlarmış ve ondan sonra TİP ilk
defa Kürtleri ve aşirete bağlanmayan ya da bağlanmamayı tercih eden Kürtleri politize
etmiş. Ondan sonra namus, ilk defa Kürt hareketi içerisinde harekete geçirilmiş,
tam da aşirete karşı bir şey olarak, yani aşiret iktidarını bölerek… Handan Çağlayan
öyle anlatıyor. Kürt kadın gerillalar namusu takmayarak dağa çıkmışlar. Bu, herkesin
stratejisi olacak diye bir şey değil. Eğer öyle ise, namus cinayetinin farklı siyasileştirilme
bağlamlarını gözetmek gerekir. Yani Batman'da yakılmış bir köyde namus cinayeti
muhtemelen başka bir şey, Ümraniye'de başka bir şey. Her namus dediğimizde siyasi
bir takım işaretleri çağırıyoruz ve o işaret, bir yerden bir yere farklı şekillerde
seyahat ediyor. Çoğu zaman ne yaparlım? Sorusuna tekil cevaplar araken orada yerel
diyebileceğimiz, orada yaşayanların tecrübesinden gelen bilgileri yok sayıyoruz.
‘Ne yapalım?' sorusunun öznesi, bu sorudaki bir şeyler yapacak olan ‘Biz' çoğu zaman
bizim şu anda oturduğumuz gibi metropolde sıklıkla şehrin merkezine de yakın yaşayan
imtiyazlı ve/veya siyasi olarak tecrübeli kimseler oluyor. Halbuki bu sorunun tekil
bir cevabı olmayabilir. İnşallah bir sürü strateji yaratırız, ya da varolan stratejileri
buluruz keşfederiz onlarla bağlantılar kurarız. Yani heryerde var direnme önemli
olan onların birleşmesi ve de ille merkezileşmeden diye düşünüyorum.
Dicle Koğacıoğlu: Şiddetin tekilleştirilmesi, bazı şiddetleri
dışlıyor. Kadına karşı şiddet deyince daha önceki nesillerde solculuk yüzünden,
aydınlanmacılık yüzünden bakılamayan şiddet girer oldu şiddet tanımının içine. Bunları
içine alması çok büyük bir kazanım feminizm için. Ama şunu da unutmamak lazım ki
bugünkü zamanda kadına karşı şiddet deyince karşılaştığımız imge ve söylemler yoksulluğun
şiddetini, eşcinsellerin yaşadığı şiddeti ve de gözaltındaki polis-devlet şiddetini
dışlıyor. Bu şekilde oluşturulan teknik şiddet söylemleri, zaten o bahsettiğim koridordaki
uzmanlık dillerinin oluşturduğu şiddet ve kadınlığın ya da feminizmin ikinci terim
olmaması için, bence bahsettiğiniz şeyi her zaman ikinci bir terimle anmamız lazım.
Yani gözaltında şiddet, yoksulluğun şiddeti gibi… Kadın değil kadınlar… Hangi kadın,
neredeki kadın, neyi yaşayan kadın? Nesne kadınlar değil de kadın olunca tekilleşiyor.
Tekilleşince uzmanlaşılabiliyor. Böylece kadın erkek eşitsizliği meselesi şu ya
da bu tekil meselenin uzmanlarının tartıştığı bir alan haline geliyor. Feminizmin
bunun ne kadar içine gireceği, ne kadar buna karşı bir şey söyleyebileceği bence
bize bağlı. Sosyal bilim bir yol. Burada da bir çelişki var: Burada da ben uzman
gibi konuşuyorum; ama uzman gibi konuşmak istemiyorum. Sosyal bilimin de uzman gibi
konuştuğu yerler ile tecrübelere dil kazandırmaya çalıştığı yerleri belki ayırt
etmek lazım.
Nilgün Yurdalan: Nükhet'e bir şey sormak istiyorum. Namus kavramının
altını başka şekilde mi dolduralım diyorsun?
Nükhet Sirman: Evet, bunu bir düşünelim diyorum.
Leyla Pervizat: Peki "şeref"e sahip çıksak, "namus"u yok etsek
olmuyor mu?
Nükhet Sirman: Nedense şereflilik kültürünün ağırlığı karşısında
bende buna karşı bir reaksiyon var. Bilmiyorum, şeref o kadar sadece erkek bir şey
ki. Siz öyle düşünmüyorsanız...
Leyla Pervizat: Yo, ben öyle düşünmüyor değilim, çok ilginç
bir şey buldum, yani şeref kavramı Türkiye'de var, kadınlarda da şeref var. Mesela
ben hâlâ Arap ülkelerinde, Tunus'ta, Yemen'de, Ürdün'de "şerefli kadın" diye bir
şey var mı, yok mu sorusuna net bir cevap alamadım hiçbir feministten. Bu çok ilginç
bir şey. Kemalizmle, Atatürk'le birlikte şeref kadınlar için de geçerli olmuş bir
şey. Türkiye'de şu anda halen ister sevelim, ister sevmeyelim bazı kadınlar şerefli.
Nilgün Yurdalan: Ama Araplarda da namus kavramı yok.
Leyla Pervizat: Var, var. Onlar "ardır" diyor.
Nükhet Sirman: "Irz"dır o. "Ardır" dediği, "ırz"dır. Şeref,
yani namus yok, ırz var.
Leyla Pervizat: Yalnız Lübnan ve Ürdün'de, namus cinayeti diye
geçiyor.
Özlem Aslan: Ben söylemsel düzeyin önemli olduğunu düşünüyorum.
Sizin TESEV'de yaptığınız çalışmayı okudum. Orada anlattığınız gibi aşiret sisteminin
bozulmasından sonra insanlar göç ediyorlar; bütün sosyal bağlarından kopuyorlar;
bilmedikleri, alışmadıkları yeni bir sistem kurma çabasındalar. Belki namus da orada
yeni bir şey olarak ortaya çıkıyor. Burada feminist hareketten kadınlar olarak,
kadına yönelik şiddetteki boşluğu nasıl dolduracağız? Kadınlar arasında nasıl dayanışma
ağları kurmalıyız? Buna nasıl cevap vereceğimiz önemli. Çünkü Ak Parti'nin, başka
sivil toplum örgütlerinin doldurduğu yerler, feminist hareket tarafından boş bırakılmış
durumda. Biz böyle sürekli anlamaya çalışıyoruz ama biz anlarken de başkaları, çok
başka söylemlerle o alanları dolduruyor. Dolayısıyla ne yapacağız? Mesela ben bir
zamanlar sığınaklar için bir sürü eylem yaptığımızı hatırlıyorum. Şimdi yapılmıyor.
O somut bir sözdü, "biz sığınak istiyoruz"du. Ne yapabiliriz, nasıl genişleyeceğiz?
Mesela benim en büyük derdim üniversiteden beri yaptığımız bütün eylemlerde aynı
insanlarla bir arada olmak. 15-20 kişi, aynı insanlar, evde annelerin yaptığı toplantıların
yerine burada başka toplantı koymuş gibi. Her hafta bilmem nerede aynı kadınlarla
buluşuyoruz, sonra evlerimize geri gidiyoruz. "Nasıl çoğalacağız, nasıl daha çok
insana ulaşacağız, ne yapacağız?" gibi bir soru aklıma geliyor.
Pınar Selek: Bu başlı başına bir toplantı konusu.
Müjgan Arpat: Ben Leyla'nın söylediğiyle ilgili bir şey söylemek
istiyorum: Tecavüze maruz kalan kadınlar ya da tecavüzcüler açısından, özellikle
psikolojik açıdan saldırganlığın analizini ya da bir tanımlamasını yapmaya ben açıkçası
karşıyım. Bunu biraz sorunlu buluyorum. Şöyle birkaç handikabı var: Birincisi; sırf
erkek tarafından, saldırgan tarafından tek taraflı bir analiz yaklaşımı çok yanlış,
tehlikeli olur diye düşünüyorum. Bu bizi sanki o kişinin psikolojik bir rahatsızlığı
varmış da terapiyle düzelirmiş gibi bir yanılgıya götürür bence. İkincisi bireyleştirir;
erkek egemen sistemden kopuk bir bağlamda ele almış oluyoruz konuyu. Bence tüm bunların
yanı sıra mağdurlar açısından da doğru dürüst çalışma yapmıyoruz. Mesela bu en son
yaşadığımız SDP'deki taciz olayı bize, tacize maruz kalan kadınlarla nasıl yan yana
duracağımızı, hangi dili kullanacağımızı, onlara nasıl destek vereceğimizi bile
doğru dürüst bilmediğimizi gösterdi. Yani bu konuda da pek çalışmamız yok. Uzun
lafın kısası ben, feministlerin mağdurdan yana bir politika geliştirmesi gerektiğini,
mağdurdan yana psikolojik analizler, çalışmalar vs. yapması gerektiğini ve saldırganların
da yargılanması gerektiğini düşünüyorum.
Leyla Pervizat: Ben de saldırganların kesinlikle yargılanması
gerektiğini düşünüyorum ama tecavüz yaygın eril düzenin bir patolojisidir. O saldırgana
baktığınızda yaygın eril düzen nasıl çalışıyor, o bireyde kendisine nasıl vücut
buluyor; ona bakarsınız. Ben demiyorum ki kadınlar üzerine çalışmayı bırakalım;
bunları da yapalım. Biz bunları da yapabilecek kadar bilgiliyiz, güçlüyüz, eğitimliyiz.
Hemen burada James'in bir lafını hatırlatmak isterim: "Sosyologların insanlığa en
büyük ihaneti, soykırımı sanki böyle sapmaymış, değişiklikmiş gibi normalin dışında
göstermeleri oldu." Tam tersine soykırım bilmem ne kadar zamandan beri yapılıyordu,
orada da mağdura değil, biz niye bu soykırımı yapanlara, nazilere, SS'lere bakmadık?
Burada, yaygın eril düzen nasıl çalışıyor, ona gönderme yapılıyor.
Nükhet Sirman: Tek tek değil ama.
Leyla Pervizat: Tek tek değil ama bu da yaygın bir eril düzenin
tecavüz eden tarafı.
Dicle Koğacıoğlu: Bir taraftan başka bir ahlak tasavvur ederken,
bir taraftan da pratik olarak yapabileceğimiz şeyleri yapmak ve bunu ille uzmanlıktan
geçirmemek gerek. Bunu sana derken bile üzülüyorum. Uzmanlık üzerinden derken iktidar
kurdum; ama sen de kuruyordun, kurmayalım.
Nükhet Sirman: Özlem'in bıraktığı yerden devam edeyim, yani
ne yapabiliriz üzerinden konuşayım. Hukuk ve yasalar yeni bir uzmanlık alanı olarak
hayatımızı çok ciddi olarak kuşatmaya başladı. Kapatma davalarından, namus cinayetlerine
kadar her şeyi hukuk üzerinden konuşur olduk. Dicle de zaten tam da bu yüzden hukuk
sosyolojisine kaydı. Onun üzerinden çok hoş işler yapıyor. Bizim üyelerinin çoğu
sosyolog olan KAYA diye bir derneğimiz var. Senelerdir beş on kişiyiz. Herkes birbirini
tanır. KAYA'nın açılımı Kadın Yurttaş Ağı. Yurttaşlık üzerinden kurulmuş bir fantezimiz
var. Hukuk veya çokkültürlülük bir alan açtığında hurra hepimiz o alanın içine giriyoruz.
Sonuç olarak elhamdülillah sosyoloğuz. Ne yapıyoruz, bunu dönüştürmek üzere? Başka
bir bakış açısından, kanunu kadınların lehine kullanmak açısından bir şeyler yapıyoruz.
Dolayısıyla sığınaklar da feminist söylemin hukuka açtırdığı bir alan, yani bu kurumsallıktan
ve hukukla birlikte kurgulanmaktan bir türlü kaçamıyoruz. Mor Çatı, iki sokak ilerde
bir yerdir, onun karşısında Filmmor vardır, onun berisinde Amargi vardır, yani Beyoğlu'nda
yerlerimiz var. O yerlerden çıkabilmemin belki bir yolu olmalı. Eskiden solcular
ne yapardı?
Özlem Aslan: Mahallelere giderdi.
Nilgün Yurdalan: Herkesin bir mahallesi vardı! AKP yapıyor bu
mahalle çalışmasını!
Dicle Koğacıoğlu: Oraya da nasıl gittiğiniz önemli. Ben KAYA'da
hiç aktif olarak çalışmadım ama oraya "orada bir köy var uzakta" demeden gitmenin
önemli olduğunu düşünüyorum. Mesela tartışmalarımızda Nükhet'in süper bir fikri
ortaya çıkmıştı. Nükhet, oraya semt Pazar olduğu gün, kadınların dışarı çıkabildikleri
gün, orada okuma yazma kursu olduğu gün gitmemizi öneriyor. Orada avukatı ulaşılabilir
kılmalıyız. Ama bence hani bir noktada yapılan stratejimizin, bir sonraki noktada
tıkanabileceğini; her tıkanıklığın, yani çelişkiye düşmemizin normal olduğunu da
görmek lazım. Belki de eski solun en büyük hatalarından bir tanesi çelişkiye düşmeyen
bireyler araması. Bu da biraz erillikle alakalı diye düşünüyorum. "Düz", "çelişkisiz",
"ne yaptığını bilen", "tutarlı" bireyler… Bir bakıyorum, iktidarlar otuz tane çelişki
ile geliyor, be nasıl çelişkisiz olayım, ben nasıl çelişkisiz direneyim? Ev içi
emekte ayrı, cinsellikte ayrı, işte ayrı, kadınlarla ilişkilerde ayrı, siyasette
ayrı… İktidarlar verdiği otuz ayrı sözü tutmuyor ve beni otuz tane çelişkinin içerisinde
bırakıyor. Ama ben bir taraftan çelişkilerle baş etmeye çalışıp, belki onları da
paylaşmaya çalışabilirim. Ama tabii burada etiksiz, pragmatik ya da hedonist olalım
demiyorum. Ama farklı bir etik.
Ak Parti'nin başarısı, orada ne varsa onu içine eklemlenmek. Farklı muhafazakarlıklara
eklemliyor kendini. Biz de kendimizi farklı direnişlere eklemleyebiliriz. Ama burada
tabii ki farkımız bir direnme ahlakı geliştirmek belki de. Yani güç için güç prensibi
ile çalışır iktidarlar, fazla seçici olmayabilirler… Oysa biz başka türlü düşünebiliriz
gibi geliyor. Prensiplerimizi belirleyebiliriz. İktidarı ille kazanmak mı yoksa
ilişki kurma biçimlerimizi değiştirmek mi istiyoruz mesela? Eğer ikincisi ise amaçlardan
da kurtulunuyor bir şekilde. Ama biz sık sık verili iktidar tanımları ve arayışları
ile hareket ediyoruz. O zaman da düşünüyoruz ki "oraya" gidersek mutlaka çok farklı
şeyler yapmamız lazım, böyle acayip bir performans göstermemiz lazım ya da yalan
söylememiz lazım. Yani bunların zor olduğunu ama o kadar da zor olmadığını zorlukların
önemli kısımının bizim kendi zihnimizde de olabileceğini düşünüyorum.
Nilgün Yurdalan: Ben hepimizin namuslu olduğu görüşüne çok katılıyorum.
Özellikle oturuş ve kılık kıyafetlerimiz üzerinden baktığımızda her grubun ya da
kadının bir normu var. Ben hele hele yazın şurama kadar açarım ama daha fazlasını
açmam. O kadar, benim açtığım çatalımın bittiği yerdir! Arada çok ciddi bir çelişki
var. Diyanet İşleri "feminizm ahlaksızdır" dediği zaman sokağa çıkıp "hepimiz ahlaksızız"
derken bütün varoluşumuzla taşıdığımız ve o sokakta, o anda yeniden kurduğumuz ahlakı
sonra hiç konuşmuyoruz. Bu, Türkiye'deki feminist hareketin çok temel problemlerinden
biridir, Batı'yı bilmiyorum. Bir diğeri feminizim gerçekten eşitlikçidir, tam da
buna bağlı olarak eşitlikçidir, tam da hepimizin bir miktar namus dediği şeye bağlı
olarak eşitlikçidir. Eşitlikçi olanın eşiğini aşmak için kendi normlarımızı altüst
etmemiz gerekmektedir. Bunu yapmadığımız sürece de en fazla "aileler yıkılsın"ı
yılda bir kere telaffuz edebiliriz; üstelik yerine de söylediğimiz bir şey yoktur.
Ben mesela gelecek tasavvurumda, kadınların özgür olduğu bir gelecekte çokeşli yaşamasını
önereceğim! Ama şimdi öneremiyorum, çünkü kadınların çokeşliliği yeniden bir silah
olarak mutlaka kadınlara dönecek. Ben kalabalıklaşmak yerine sözü büyütmeyi tercih
ediyorum. Merkeze bağlı feminist hareket istemediğimdendir sanırım.
Sözümüzü nasıl büyüteceğiz? Ben öncelikle kendimize bakalım diye öneriyorum.
Bence hep gündemin arkasındayız; ama bu sefer gerçekten çok gündemin arkasına takıldık.
Medya denilen şey kadına yönelik şiddeti sürekli önümüze koyuyor. Söylenenlerin
hiçbiri yeni değil, muhtemelen çoğalmış da değil. Belki nüfusa bağlı, orantılı olarak
çoğalmış olabilir. Hep aynı şeyleri önümüze koyuyor. Bugün önce öğlen SSGSS eylemine
gittik, peşinden öldürülen bir İtalyan kadın için yapılan toplantıya katıldık; şimdi
buradayım. Şimdi belki, bir tek burası günün dışında bir şeyi tartışıyor ve Türkiye'de
böyle toplantılar çok az arkadaşlar. Toplantının bizatihi kendisi de direkt gündemin
açılımlarını, cevaplarını, sorularını bulmak. Bu yüzden ben sözümüzü büyütmeyi çok
kıymetli buluyorum. Ama bunu nasıl yapacağız? Batı'da feminizme ne olduğunu, bütün
feminizmleri, derinlemesine ve kendimizi de içine katarak tartışmak gerekiyor. Biz
henüz kendimizi içine katmıyoruz. Bu arınmışlık duygusunu da ayrıca bir tehlike
olarak gördüğümü söylemek istiyorum; umutsuz bir kara baykuş olarak!
Nükhet Sirman: Özlem'in de gündeme getirdiği önemli bir şey
var. Bu yaz, KSGM sözde şiddete karşı eylem planı yapacak. Onun ihtiyaç analizini
yapmak üzere Türkiye'nin her tarafına gittik. AKP'ye daha doğrusu muhafazakârlığa
bağlı birimlerin kadınlara nasıl eriştiğini ve nabza göre şerbet vererek, onları
nasıl muhafazakâr bir yere çağırdıklarını gördük.
Dicle Koğacıoğlu: Bence bu gündelik muhafazakârlıklara direnmek
ile daha farklı varoluşlar hayal etmek arasında ille bir çatışma yok. Spivak diye
bir feminist var, işte o mesela ikisini de yapabiliriz diyor. Mesela bir taraftan
diş fırçalama siyaseti yapalım, metaforları temizleyelim diyor. Kadın tekilleşiyor
mu gündelik söylemlerde bunu değiştirmeye çalışalım, her gün farklı şekillerde bu
kadınlar arasındaki eşitsizlikleri, farklılıkları vurgulayalım. İktidarların iktidar
olarak kalabilmeleri için her gün yeni baştan yapılmaları lazım. Ve de buna her
gün diş fırçalar gibi direnebilmek lazım belki de. Namus artık inanılmaz şekillerde
mi karşımıza çıkıyor, her karşımıza çıktığında alternatifini arayalım.
Ama diğer taraftan dişini fırçaladın diye dişindeki şişliğin artık apse midir,
yeni bir yirmi yaş dişi midir, hani onların çözümünü bulduğunu, apseyi yendiğini
düşünemezsin. Yani bir taraftan gündelik olarak hayatımıza giren iktidarlarla savaşıp
diğer taraftan da ne olacak bu haller diye düşünmenin önemli olduğunu düşünüyorum.
Ne olacak bu kapitalizmin, ırkçılığın, ataerkilliğin hali? Farklı direnişlerle eklemlenmeye
ve yeni bir ahlak aramaya çalışmanın ille çelişkili olduğunu düşünmüyorum. Hatta
birini yaptıkça öbürünü yapmak için güç ve şevk de gelebilir. Zaten her şey her
günü nasıl yaşadığımızda biraz da. Yani bunlar o kadar ayrı da olmayabilir.Biz zaten
bir sürü farklı yerdeyiz, hani hepimiz Beyoğlu'nda değiliz. Ben değilim hayatımın
çoğunda, bir yıldır evden dışarı çıkmadım. Bir kere herkes bulunduğu yerde ve bulunduğu
yerde bu iki şekilde düşünenilir. Bir de birbirini gerçekten yargılamamak, yani
ben evden dışarı çıkmadığım için ya da akademide olduğum için yargılanmak istemiyorum.
Bunun karşılığında ben de uzmanlık iktidarı kurmamaya çalışmak ve uzmanlık iktidarı
kurduğumda eleştirilmek istiyorum. Feministliği ne bir örgütlenme modeline nede
bir uzmanlık bilgisine indirgememek çok önemli bence. Onu hep yüzen bir işaret,
bir arayış kurmak. Bir çabanın adı. Yani birbirimizi ölçmek için bize böyle ölçüler
veren bir şey olarak kurmadığımız sürece birbirimizin değerini bildiğimiz sürece,
yani bilmiyorum çok mu optimist ama?
Özlem Aslan: Gündemin arkasında neden kalınıyor? Çünkü gündemin
aslında ne olacağı belli ama oraya dair -tembellik mi diyeyim- uzun vadeli stratejiler
yok. SSGSS, zaten Meclis'e geldikten sonra ses çıkar istediğin kadar. Adamlar çok
sallayacaklar mı bilmiyorum. Bir yerden sonra partilerin üyelerini toparlayıp gaza
getirdiği bir şey olmaktan öteye geçmiyor. Kadıköy'e eyleme gittik. Kocaeli'nden,
bilmem nereden insan geldiği halde sayı ortada. "Sayı önemli değil" diyorsun ya,
bence önemli. Gittik, bizim kortejimiz küçücük ama SSGSS'nin bizim önümüze geldiği
çok belli. İki yıldır konuşuluyor, herkes konuşuyor. "Bu yasayı önümüze getirecekler"
diye. Neden bunun uzun vadeli çalışmasını, muhalif hareketler yapmıyor? Şimdi haftada
bir burada oturma eylemi yapacağız, SSGSS'yi protesto edeceğiz ama protesto etmekten
öteye geçmeyeceğiz.
Nükhet Sirman: KEİG yaptı mesela.
Özlem Aslan: Evet ama oradan bir hareket çıkamıyor.
Dicle Koğacıoğlu: Bence çok zor bir yerde olduğumuzu bilmek
lazım. Türkiye, neoliberal rejimi arkadan takip etmiyor. Türkiye, neoliberalliğin
üzerinde denendiği ilk modellerden bir tanesi. Başka yerlerde kapitalizm krizde
ve oluşmakta olan piyasalar bizi kurtaracak diye bakılıyor. Yani şu anda dünya kapitalizminin
motor güçleri içindeyiz. Böyle dünyanın unuttuğu filan bir yer hiç değil Türkiye.
Tam da dünyada birçok farklı iktidar tarafından belirlenmeye çalışılıyor burada
olanlar. Dolayısıyla burada bir taraftan bu emperyalist süreçleri tanıyıp bir taraftan
da milliyetçilik yapmadan, milliyetçiliğin o kolay ümmetine ya da aynı şey bugünlerde
Müslümanlık üzerinden oluyor. Bence kolaya kaçan bir şekilde Müslüman bir cemaat
hayal ediliyor. Bunlara yenik düşmeden hem gündelik hayatta hem de daha uzun dönemli
tarihsel ölçekte iktidarları sorgulayan bir şey yapmak hayli zor. Burada iktidar
o kadar dinamik ki bir şey söylüyorsun, direnme potansiyeli olan bir şey ertesi
gün hop reklam sloganı oluvermiş. Hep yaratıcı olmak zorundayız. Farklı şekilde
düşünebilmek ve bence yumuşak olmak dayanışmaya açık olmak. Ama tabii bunlar bunca
iktidarın ortasında duran biz kadınlar için oldukça zor. Yani bence kendimize de
hak verelim. İşimiz zor.
Özlem Aslan: Mor Çatı Sığınaklar Kurultayı'na geldiğinde Stella
Ovadia'nın söylediği laf benim çok hoşuma gitti. Biz gene "şunu yapalım, bunu yapalım"
diye küçük şeylerden bahsediyorduk aslında. Stella, "devrim yapmayacaksak ben sinemaya
gideceğim" dedi. Gerçekten ütopya olmadan, bir şeyleri gerçekten değiştireceğine
inanmadan, o güç çıkmıyormuş gibi geliyor bana. İddialı olmayı kaybetmemek gerekiyor,
çünkü bu sefer başkaları iddialı oluyor. Senin yapman gereken şeyleri başkaları
yapıyor. Böylece yavaş yavaş, her hareket gibi tarihin tozlu raflarına kaldırılabilirsin.
Pınar Selek: Namus konusunda tartışırken söylediklerin iki-üç
günlük bir konferans konusu. Bu hepimizin derdi. Yıllar önce bu denendi. Senin kullandığına
benzer kelimelerle bunu yazıya döktük. Biz "kadın hareketini toparlayalım ve bu
meseleyi tartışalım" dedik ve çok zorlandık. Gittiğimiz örgütlerde inanılmaz bir
inançsızlıkla karşılaştık. Konferans yaptık ama gerçek ve sahici bir tartışma da
olamadı. Bence bu ihtiyaç hâlâ var ve bu ihtiyaçta ortaklaşırsak, birlikte tekrar
çalışabiliriz. Ben bu konuları birlikte çalışmaya hazırım ama bu ciddi konuşulması
gereken bir şey. Namus kavramını birlikte tanımlayamıyoruz ya da farklı tanımlıyoruz.
Bence bu tartışmada Feminist Yaklaşımlar'ın ve Amargi'nin varlığı
önemli. Bütün bunların sürdürülmesi gerek diye düşünüyorum.
Deniz: Burada büyük ihtimalle feminizme en yeni başlayan benim.
Zeynep sayesinde biliyorum feminizmin ne olduğunu. Zeynep sayesinde geçen yıl çok
şey öğrendim. Daha önce birisi bana feminizm dediğinde, benim tüylerim diken diken
oluyordu ama birisi oturup doğru düzgün anlattığı zaman yıllardır aradığım şeyin
bu olduğunu öğrenmiş oldum. Sonrasında kime anlattıysam, onlar da bir şekilde aydınlandı
ve bu kişilerin çoğu erkekti. Bu kadar kapsayıcı ve herkesi içine çekebilecek bir
şey niye az biliniyor diye düşünmeye başladım. Feminizmi, çok daha önce öğrenseydim
çok daha mutlu bir insan olabilirdim ve aradığım birçok şeye cevap bulabilirdim.
Feminizm nasıl yayılır diye Zeynep'e sormuştum.
Dicle Koğacıoğlu: Ben bir şey söylesem... Bence demin denilen
"tarihin tozlu rafları" da aslında bir iktidar hikâyesi. Yani tarihi böyle tozlu
rafları olan bir kütüphane olarak düşünmek. Yazılan bir şey. Genelde tarihi doğrusal
bir düzlem olarak düşünüyoruz. O böyle koşuyor bir yerlere doğrusal olarak, o bizi
tanırsa tanınanacağız, onun içine girersek gireceğiz, girmezsek dışarıda kalacağız.
Bir yerlerde bir gündem var, biz onu yakalayacağız, yakalarsak yaptıklarımızın anlamı
olacak, yakalamazsak olmayacak. Bence bu toplumda bir taraftan böyle düşünüp endişelenirken
bir taraftan da farklı hatırlama biçimlerini yaşıyoruz. Bir de bu toplumda hafıza
ile çok oynandı. Darbelerle, olağanüstü hallerle, rutinleşmiş şiddetle. Hatta Meltem
Ahıska bu toplumda hafızanın –aslında o sanıyorum arşiv üzerinden bahsediyor ama-
yıkıp yıkıp yeniden yapma üzerinden çalıştığını söylüyor. Bence bu arada bize kalan
neyi bilip neyi unutacağımızın iktidara endekslenmesi oldu. Neyi bildiğimizi göstereceğiz,
neyi hiç duymamış gibi yapacağız, hep o anki iktidara endeksli. Oysa hafıza ötekinin
hissidir diyor De Certeau. Yani bence doğru. Ne yapsalar o his gitmiyor. Adı konulamasa
bile neyin hatırlandığı bilinmese bile hatırlanır. Leyla Neyzi örneğin bundan bahsediyor.
Hani duvarlar biliyor deniliyor ya ne bileyim belki bu hislerden bahsediyoruz. Bu
toplumda yaşananlar anlatılamadıkça geçecek zannediliyor, oysa öyle olması imkânsız.
Bu bizi üzebilir ama bir taraftan da işte o dil arayışımızla, ahlak arayışımızla
eksikliğini hissettiğimiz, hatırladığımız ama tam neyi hatırladığımızı bilmediğimiz
şeyleri arayabiliriz.
Bir de bence Deniz'in bahsettiği şey önemli. Genelde feminizm hakkında dolaşan
kötü imajlar için hep kendimizi eleştiriyoruz. Ben de bu konuda çok yanlış bulduğum
tutumlar alındığına şahit oluyorum. Ama gene de şunu da unutmamak lazım ki toplumda
feminizmi leke halinde sunmaya endeksli çok ciddi bir üretim süreci var. Biz bu
işareti sorgulayan, bir işaret sorgulaması konusunda dürüst olan diğer kadınlarla
ve ataerkillik karşıtı erkeklerle eşitlikçi ve farklılıklara açık bir şekilde tanımlamaya
ve yaşamaya çalışırken bir taraftan da bu tabii toplumda birçok kesimi gıcık ediyor.
Ve devamlı lekeleniyor feminizm. Erkek düşmanından deliye birçok farklı hali var
feminizmin. Buradaki soru, o işareti nasıl geri alırız? Bu da bir çeşit diş fırçalama.
Ama hani aman feminizm kirlendi, o işaretten kaçalım, daha güvenli bir işaret olan
"kadın"ı kullanalım. Yani bana sanki bu oluyormuş gibi geliyor biraz son dönemde
ve emin değilim. Bana öyle geliyor ki o kadınlık işareti üzerinden olan şey de hakikaten
emek verip sorgulayan bir şey yaptığınız anda lekelenecektir. Bu bir iktidar meselesi,
iktidarların kendilerine ters gelen şeyleri lekelemeleri dinamiği. Hiçbir işaretin
bağışıklığı yok buna kendiliğinden. Bence o yüzden feminizmi kadınların çağırılabileceği
bir şey olarak yeniden anlamlandırmak önemli. Mesela bugün bir sürü sözle bunu ana-akımda
yapmak önemli olabilir. Kadınların feminizmden korkmaları, bu lekelenmekten korkmaları
gibi geliyor. Bununla uğraşmak bence önemli.
Zeynep Kutluata: Konuşmada söylediklerinizi kaçırmış olabilirim.
Yazınızda şu var: "Akrabalık yapılarının bozulmasıyla birlikte aslında kadınlar
korunma mekanizmalarından da yoksun kalıyorlar ve biz sadece şiddeti görüyoruz"
diyorsunuz. Mesela aile içinde şiddete maruz kalan kadının "arkası güçlüyse" ona
şiddet uygulamak o kadar kolay olmayabiliyor. Göç nedeniyle şehre gelindiğinde aslında
o kadın yalnız kalıyor. Çevresinden, komşularından kopuyor.
Nükhet Sirman: Evet. Sadece o değil, aynı zamanda kadınlar arasında
çok geniş bir alışveriş üzerine dayalı; "sen bana yardım et, ben sana yardım ederim"
gibi gündelik hayattan doğan bir dayanışma var. Bu dayanışmanın yok olduğunu görüyoruz.
Mesela son olarak Mersin'de KAYA olarak bir işe giriştik. Bir mahallede çok, çok,
çok geniş bir aşiretin kadınlarıyla bir aradaydık. Kadınlar diyorlar ki "biz o kadar
güçlüyüz ki bu kadar kalabalık olduğumuz zaman. Tabii ki amcaoğullarımızla evleneceğiz,
tabii ki güçlü olacağız." Dolayısıyla o evlenme stratejileri sadece erkeklerin değil,
aynı zamanda kadınların da olabilir. Aynı zamanda bu, kadınları da ezebilir. Bunu
illa ki pozitif, illa ki negatif olarak görmek mümkün değil. Bütün bu mekanizmaların
da göz ardı edilmemesi gerekir. Belki bu mekanizmalara bakarak üretebileceğimiz
bir kadın birlikteliği modelini de, bunları göz ardı ederek pencereden aşağı atmış
oluyoruz. Benim derdim böyle bir şeydi.
Zeynep Kutluata: Kadın sünneti Avrupa'da tartışıldığında bu
o kültüre özgüdür, dolayısıyla ona bulaşmayalım gibi bir yere geliniyordu. Türkiye'de
namus cinayetleri bu şekilde tartışılmadı galiba, takip edebildiğim kadarıyla. Daha
çok müdahale edelim ve o kadınları kurtaralım gibi bir yaklaşım vardı. Bu, onların
kendi iç işleyişi, biz onlara bulaşmayalım, zaten anlayamayız deniyordu. Asimilasyoncu
derken bunu mu kastediyorsunuz?
Nükhet Sirman: Dicle şunu söylüyordu. Bir yandan asimilasyoncu
yaklaşımın sonuna geldik. Bunun karşısına da çokkültürlülüğü koyduk. Ama çokkültürlü
modelin beraberinde getirdiği tanımayı biz yapmıyoruz. Dicle, bu farklılıkların
şimdiki zamandan düştüğünü söylüyor. Biz onları yok sayıyoruz. Başka bir dilde söyleyecek
olursam, onlar kaybedilmiş ve çöpe atılmış bedenler şeklinde geziyorlar. Hakları
yok, sözleri yok, sesleri yok, duyulmaz-görülmez hale geliyorlar. Onlar duyulmazlar
ya da bilim, uzmanlar sana onların ne olduğunu anlatır. Dolayısıyla ben de antropolog
olduğum için, antropolog da bu kültürel rölativizmin, bütün negatif yükünü aldığından,
ben böyle söylediğimde genellikle hemen karşı çıkılıyor. "Geri gidişi mi öneriyorsun?",
"bilmem neyi mi öneriyorsun?" gibi bir şeyle karşı karşıya kalıyorum. Ancak çok
ilginç bir şekilde primitif komünizmden komünizme geçiş diye böyle, başka bir dilde
bunu anlatabilir miyim diye, başka muhayyilelerle bunu anlatayım diye böyle bir
şey söylüyorum. Seneler evvel Zemin diye bir dergi çıkardı. Orada Latife
Tekin'in "Kaybolan Bilgilerimiz" diye bir yazısı vardı. O kaybolan bilgilerin bugün
yeniden, başka bir bağlamda nasıl değerlendirilebileceği üzerinden, insanları düşünmeye
çağırmak istiyorum. Namusu yeniden tanımlayalım derken bir yandan da böyle bir şeyden
söz ediyordum. "Feminizm ahlaksızlıktır" diyen bir Diyanet İşleri Başkanlığı'na,
"tamam ahlaksızım" demek bir strateji, "sen benim ahlakımı anlayamazsın, çünkü esas
ahlaksız sensin" demek başka bir strateji. Dolayısıyla bütün bu stratejileri düşünmek
lazım. Bir de feminizmin kötü yayılmasında bence feministlerin de suçu var. Maalesef
feminizm böyle esoterik bir bilgi sahipliğine de dönüşebiliyor. Ben feminizmin ne
olduğunu biliyorum, sen anlamıyorsan ne yapayım gibi bir yere kayıyor. Benim bir
hafta sonra 18 yaşında olacak bir kızım var. Pınar yüzünden o da Amargi'ye gelip
gider oldu. Oradaki değişik tartışmaları gelip anlatıyor. Size yemin ediyorum, ben
ağzımı açmıyorum. Düşünmeye çalışıyor ve bana evde diyor ki "böyle feminist olunmaz,
şöyle feminist olunur falan gibi, sanki bunun bir kuralı varmış gibi konuşuyorlar
ama sen öyle düşünmüyorsun, değil mi?" filan gibi sorular soruyor. Feminizmi bir
kimliğe dönüştürme çabaları var. Bence bu taciz meselesinde biz bu sorunun içine
düştük. Feminizmi bir hayat tarzı ve bir kimlik olarak düşündük; halbuki iş yapma
tarzı olarak düşünmek gerekirdi.
Nilgün Yurdalan: Başörtüsü meselesinde de aynısı oldu…
Nükhet Sirman: Evet; başörtüsünde de aynı şey oldu. Tamamen
"Fenerbahçeli misin? Galatasaraylı mısın?" ayrımının üstünden gidiyor. Halbuki,
gündeliğin son derece dinamik olduğunu, son derece akıcı olduğunu düşünmemiz ve
o gündelikte yapılan iş üstünden ne yapacağımızı belirlememiz gerekiyor. Feministlerin
içinde de -belki solculuktan gelme iş yapma tarzı olarak- "en şahane feminist benim"
rekabeti var. Bunlar da feminizmin dışarıdan bakılınca doğru dürüst görülmemesine
yol açan şeylermiş gibi geliyor bana. Belki de gerçekten "feminizm bir kimlik midir,
yoksa bir iş yapma biçimi midir?" üzerinden çok daha ciddi bir tartışma şart.
Dicle Koğacıoğlu: Evet, buna çok katılıyorum. Deniz Kandiyoti
neden bazı kadınlar, kadınlar için bir şey yapmak yerine başka şeyler yaparlar,
kadınları ezmeyi seçerler diye sorar. Cevap olarak, çünkü bu bir pazarlıktır, diyor.
Her zaman kadınlar için bir şey yapmak kolay bir şey değildir, hele o kadınlar soyut
kadınlarsa, hani orada gün be gün yanında olmayan kadınlarsa, bayağı zordur. O yüzden
ben kadınlar arası feminist dayanışmanın çok maddi bir gündelik hayat sorusu olduğunu
düşünüyorum. Ve bence en önemlisi de Türkiye'deki bu eğiten/eğitilen hiyerarşisinden
çıkması lazım feminizmin. Eğitim hiçbir zaman nötr değil. Gerçekleri, bilinmesi
gerekenleri ve bilinmesi gerekmeyenleri, meşru olanları ve meşru olmayanları kuruyor.
Bütün iktidarlar eğitir. Türkiye Cumhuriyeti bunun en net örneği. Cumhuriyet'in
yaptığı şey; eğiten bir sınıf, eğitimli, aydın bir sınıf vardı, bu asimilasyoncu,
kalkınmacı sınıf. Kendileri eğitimli idiler. Aydındılar. Ötekiler de Doğulu ve cahildiler. İmtiyazlarının,
seçkinliklerinin adı imtiyaz değil, eğitimlilik idi. Burada bunlar hiçbir bilim
bilmiyorlardı demek istemiyorum. Tabii ki diğerlerine göre çok daha fazla Batılı
ve laik bilgiler biliyorlardı. Ama bu şekilde buna eğitim dediler ve o Doğulularda,
çiftçilerde, kadınlarda olan bilgileri, yemek yapmanın, tarla sürmenin bilgisini
yok saydılar. Önemli olan ve dünyayı idare etmek için gerekli olan bilgi onların
bilgisiydi. Öbürlerininki bilgi sayılmadı. Onlarda bu bilgi yoktu, şimdilik yoktu,
bir gün onlarda da olacaktı. Olana kadar şimdilik bu seçkin grup bizi yönetecekti.
İşte asimilasyoncu kalkınmacı dediğim olay böyle bir şey.
Şimdi biz en azından kendi aramızda bunu yapmayabiliriz gibi geliyor. Feminizmi
öğretmeyelim birbirimize, öğrenmeyelim, arayalım yapalım. Bazen mesela arkadaşlarımla
feminizm hakkında konuşmaya başlar başlamaz bir refleks çıkıyor. "Ben yani o konuda
hiçbir şey bilmiyorum ama.." Sanki bir ders feminizm de onlar almamış ya da yapamamış.
İşte ben bunun ötesine geçmeye çalışmanın hem dilde hem ahlakta hem siyasi pratikte
önemli olduğunu düşünüyorum.
.
Nilgün Yurdalan: Namusu yeniden tanımlamak üzerine söylediklerini
biraz açar mısın Nükhet; eğer başka söz alan da yoksa. Nasıl dolar, nasıl değişir
bu kadar köklü ve esasında gözle görünür olmayan bir şey?
Nükhet Sirman: Namusu, namus kavramını farklı bir toplum tahayyülünün
ahlak anlayışı olarak tanımlayabiliriz. Akrabalığa dayalı toplumlarda namus kavramı
gerçekten ahlakı, ahlaklılığı ve ahlakın sınırlarını tanımlıyordu. Farklı bir toplum
tahayyülü derken, diyorum ki; biz de bir şekilde bugün yaşanan toplumda neyin ahlaklı,
neyin ahlaksız olduğunu ezilenlerin gözünden, kadınların gözünden tanımlayabiliriz.
Dolayısıyla mesela biz kime namussuz deriz sorusunun cevabını verebilir miyiz? Biz
kime namussuz deriz? Feministler olarak, mesela böyle bir egzersiz yapsak çok eğlenceli
olmaz mı? Biz kime namussuz diyoruz?
Özlem Aslan: Tacizci adama.
Leyla Pervizat: Kadınları parayla satın alanlara ve satanlara.
Nilgün Yurdalan: Fahişelere değil tabii.
Nükhet Sirman: Kendinden büyüklerden korkup, kendinden küçüklere
şiddet uygulayanlara. Benim en nefret ettiğim şey, "kanlarını yerde bırakmayacağız"
sözü. Bir yandan aşiretçiliğin geri olduğunu söylüyorsun, öte yandan aşiretçiliğin
en önemli parçası olan kan davasını kendin millet bazında, devlet bazında yeniden
üretiyorsun. Başkasında eleştirdiğin bir şeyi, kendin o değilmiş gibi yapıp yeniden
üretiyorsun. Bence en büyük ahlaksızlık, böyle bir şey. Hayatımızda karşılaştığımız
ahlaksızlıkları sıralasak. Böyle bir denemenin üstünden nereye doğru gidebiliriz?
Dicle Koğacıoğlu: Mesela 12 Eylül darbesini yapanlara ahlaksız,
namussuz diyebilir misin?
Nükhet Sirman: Ahlakın egemenin bakış açısından doğru yazıldığını
gösterebilirsek o zaman belki erkek mi ahlaklı, kadın mı ahlaklı sorusu yerine bunun
bir mücadele alanı olduğunu görmüş olacağız.
Özlem Aslan: "Namussuz devlet" diyeceğiz mesela.
Nükhet Sirman: Mesela. Tabii "namussuz devlet" dersen, görürsün
gününü.
Zelal Yalçın: Namusu, erkek egemen zihniyetten ne kadar arındırıp,
ne kadar içerisinde biz başka bir şey söyleyebiliriz? Aklıma bir şey gelmiyor. Çünkü
namus denildiğinde -belki feminist ezberimden dolayı- kadın bedeninin tahakkümü
ve kadın bedeniyle ilişkisini düşünüyorum. Mesela ben bunu kırıp başka bir yerden
kurabilir miyim, bilmiyorum. Bunun yanında mesela Diyanet İşleri, "feminizm ahlaksızdır"
dediği zaman ben "ahlaksız sizsiniz" diyenler kanadındandım. Benim ahlak tanımım
yok mu? Ben de bir etik içerisinde, bir ahlak içerisinde yaşamaya çalışıyorum; ama
bu katı, sınırları çizilmiş bir şey değil. Daha esnek bir anlayış. Bazı değer yargılarım
var; evrensel, insan normlarına yaklaşmaya çalıştığını düşündüğüm şeyleri değer
olarak hissediyorum ve o değerlerin içerisinde yaşamaya çalışıyorum. Ahlakın, toplumsal
cinsiyet algılayışından sıyrılabilir bir şey olduğunu düşünüyorum ama bunun namus
için ne kadar mümkün olduğunu açıkçası bilmiyorum. Çünkü namus çok erkek bir şey,
çok çok erkek bir şey. Bugün namus adına işlenen cinayetlerde çeşitli ceza indirimleri
uygulanıyor. Öldürenler, namus adına öldürmüş oluyorlar ama buna "ceza verenler"
de bir namus algılayışı içinde hareket ediyorlar. Bu durum, o tam da elit, eğitimli,
zart zurt adamların aslında namusu tekrar tekrar ürettiklerini gösteriyor. Tayt
giydi diye ya da piercing taktı diye, tecavüze direndi diye, ya da kızını
öldüren adama indirim verdiğinde, işte hâkim namusçu oluyor. Öldüren kadar o da
namus bekçisi oluyor. Bir de devlet adına bunu yapıyor. Bunu açığa çıkarmak lazım.
Dicle Koğacıoğlu: Bunu ben yazıyorum. İndirim maddesinin kalktığı
gazetelerde de çıktı.
Yasaları değiştirmenin her şey olmadığının en önemli göstergesi bu. Yasalarda
indirim veren madde kalktı, ancak bu sefer hâkimler ağır tahrikten indirim veriyor.
Burada biz buna tekrar tekrar şaşırmayabiliriz. Şaşkınlığın ötesine nasıl geçeceğiz?
Zelal Yalçın: Erkek egemenliğinin yaptığı hiçbir şeye şaşırmıyorum.
Zaten bu durum üzerine kurulu. Aile içi şiddet, bugün güncel bir konu olsa da aslında
hiçbir zaman güncelliğini yitiren bir şey olmuyor, olmayacak; bu sistem yıkılmadıkça
olmayacak. Geçtiğimiz aylarda Sevim öldürüldü. Her gün öldürülüyor kızlar, çok acı
bir şekilde her gün öldürülüyor. Bu cinayetler karşısında kadın örgütleri olarak
müdahil olmak istedik. Çünkü direnmek istiyorum. Bunun durmasını ve gerçekten ortadan
kalkmasını istiyorum.
Taciz indirimi hukuken kaldırılmamalı ama bunun ne olduğunu biz biliyor muyuz?
Taciz indirimi nedir? Taciz indirimi "yasal olarak haksız bir fiil işlendiğinde
ceza indirimine gidilir" diyor. Feminist e-group'ta bir örnek yazılmıştı.
Kadının kedisini adam gelip aşağı atıyor, kadını da hırpalıyor, kadın adamı öldürüyor
ve taciz indirimi alıyor. "Yaşasın" diye kadınlar sevindi. Burada indirim olabilir.
Bu adam haksız bir fiil işliyor; haksız bir şekilde kediyi alıp aşağı atıyor. Bunun
yanında tayt giymek haksız bir fiil değil.
Bir katılımcı: Ben hukukçuyum, o yüzden bunları biraz da endişeyle
izliyorum. Çünkü hukuk üzerinden yapılan bütün öneriler, hiç istemediğimiz şeylere
dair öneriler aynı zamanda. O yüzden kafam çok karışıyor. Başka bir şey söylemeyeceğim,
sadece bu konuda kafam ne kadar karışık. Ne demek gerekir, ne yapmak gerekir, nerede
durmak gerekirden çok çok emin değilim. Hukuk üzerinden geliştireceğimiz bütün önerilerde
hep diğerini de akılda tutmak, o kanalı açık bırakmak gerekiyor.
Nükhet Sirman: Avukat Elif Yar'ın bir önerisi vardı; 301'i veya
hakaret davalarını kendi lehimize kullanmayı öneriyordu. Dolayısıyla imama dava
açmak için dilekçe verdi. O dilekçeye hâkimlerin verdikleri cevabı biliyorsunuz,
değil mi? "Düşünce özgürlüğü" dendi. Yani işte bu namussuzluktur demek istiyorum
ben. Hâkimin böyle bir eylemde bulunması namussuzluktur demek istiyorum. Çünkü ahlak;
felsefi, bilgili adamın, yani âlimlerin lafı. Namus, sokağın lafı. Ama ikisi de
aynı şeye işaret ediyor. Namus ataerkillikle bağdaştırılıyor, ahlak ataerkiyle ilişkili
değilmiş gibi yapılıyor. İşte bu da namussuzluk...
Zelal Yalçın: Dili gerisine çevirmek ne kadar mümkün?
Nükhet Sirman: Dili gerisin geriye çevirmek çok önemli. Onun
için unuttuğumuz bilgileri gündeme getirmek gerekir. "Televizyon olmadan ne olurdu?"
lafını hatırlıyor musunuz? Herkes bunu muhafazakârlık için kullanıyor. Biz de farklı
bir muhafazakârlığı çağırabilmeliyiz. Bismil'de bir konuşma yapmıştım. Antropolog
olarak orada bulunan aşağı yukarı 250-300 küsur insana, "aşiret nedir?"i ben mi
anlatacağım? Allahınızı severseniz, dünyanın en komik şeyi bu. Ama tam da bunun
üzerinden çok matrak bir tartışma gitti.
Selin Nakipoğlu: İmam meselesiyle ilgili size biraz açıklama
yapayım. Biz altı avukat suç duyurusunda bulunduk. Bu konuyu kadın kurultayında
konuşuyorduk. Aralık ayında bu imam böyle bir vaazda bulunmuştu ve konu gündemden
düştü. Ben konunun gündemde kalmasında çok fazla ısrar eden avukatlardandım. Çünkü
daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığı, feministlerin ahlaksız olduğuna dair açıklama
yaptı. Yargı platformunda da bir karar alabilmenin çok zor olduğunu, dün müracaat
için gittiğimizde gördüm. Ben hâlâ ümitli olduğum için dava açmaya gittim. Çünkü
elimde adamın konuşma metinleri var. İmam, "Karılarınızı çalıştırmayın. Kadınların
dokuz nefsi vardır. Hangilerine hâkim olsunlar?" demiş
(Toplu gülüşmeler)
Eşini çalıştıran adamın biri karısının, kendisini patronu ile aldattığını söyledi.
İmam vaaz veriyor: "Bakın, karılarınızı çalıştırmayın, günaha girersiniz, çünkü
kadının dokuz nefsi var. Hangisine hâkim olsun? Erkeğin tek nefsi var ve buna hâkim
olabiliyor. Bunları kendim uydurmuyorum, İslam adına tebliğ ediyorum" demiş
bu adam. Biz bu sözlere dava açmak üzerine savcılığa gittik. Savcı şöyle bir baktı.
Bizi görünce şaşırdı. Ben de böyle kollarını savurarak, bir şey söyleyecek diye
bekliyorum. "Siz kime dava açmıştınız?" diye sordu. "İmama" dedik. "Adam ifade özgürlüğünü
kullanmış" dedi. Orada bir arkadaşım "Hrant Dink ya da diğerleri fikirlerini söyleyince
ifade özgürlüğü olmuyor mu?" dedi. Adam hemen gayet vakur bir edayla, "onlar
başka…" dedi. Ondan sonra, "buna nasıl ifade özgürlüğü diyebilirsiniz? Tazminat
davası açın" dedik. Maalesef hukuk düzeninde bir müracaat savcısının böyle bir yorumda
bulunması çok kötü. Siz müracaat edeceksiniz, o iddianameyi bile o hazırlamayacak.
Oradan çok büyük bir üzüntüyle çıktık ama biz devam edeceğiz. Hukuk mahkemesinde
de bireysel olarak tazminat davası açıp, adamı uğraştırmayı düşünüyoruz. Bize gelen
kadınlarla da bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bunun için destek istiyoruz. Çoğalmamız
lazım. Bu konu 2 ay kadın kurultayında döndü. "Dava açıyoruz, Sultanahmet'te, saat
10'da" dedik ama ancak altı kişi olabildik. Daha fazla olalım ki, daha kalabalık
gelmiş kadınlar densin ki bir baskı oluşturabilelim. İnşallah daha kalabalık oluruz.
Dicle Koğacıoğlu: Konuşmada da bahsettiğim gibi hukuku ya araçsal
görüyoruz ya da şekilci bir şekilde. Yani ya birilerinin aracı birilerini ezmekte
ya da tamamen siyasetten arınmış bir mantık silsilesi söz konusu. Bu iki duruşta
da tabii hukuk için bir şey yapmaya gerek yok, mücadeleye gerek yok. Oysa gerçekçi
bir bakış açısıyla hukuk, bunların ikisinin tam ortasında duran bir şey ve her zaman
siyasi bir şey. Her hukuk, her evlenme siyasi, her boşanma siyasi, her boşanmada
aslında namusla ilgili bir şeyler söyleniyor. Her velayet davasında aslında yeniden
namus ve kadın bedeni tartışılıyor ama bu bir kesimin aracı değil, çünkü hepimiz
içerisindeyiz. Hukukun ne olaağı her dava ile yeniden tanımlanıyor. Hukuk bir mücadele
alanı; her hareketi siyasi ama bu hani hukuk bir bir siyasetin aynasıdır demek de
değil. Çünkü hukuk gene de kendisine adalet ve akıl sözü veren bir kurum. Bu da
ezilenler için çok büyük bir şey, yani ordu da bir devlet kurumu, huku da bir devler
kurumu. En azından hukuka böye bir söz var. Onun o verdiği kamusal aklın temsilcisi
olma sözünü çalıştırabilirsek çalışır. Çalışırken de her zaman kanaatler olur, ayrıca
hukuk dışı dinamikler de girer tabii araya. Ama en azından gene de hukukun bize
sunduğu bir sözü ve mekanizması var. O yüzden hukuki aktivizimi ben çok önemli buluyorum,
özellikle feminist olanı. Ayrıca Hrant Dink davasına da gitmek, Sultanehmer'e de
gitmek, tahrik indiriminin olmaması için çalışmak. Hukuku çalıştırmaya çalışmak.
Hukuku boşlamamak, sadece yasa değiştirmekle olacağını düşünmemek.
Yasemin Öz: Benim aslında bu kavramları kullanmak konusunda
kafam karışık. Namus üzerinden gideceğim. Queer kelimesi de -tam olarak
Türkçeye çeviremesek de- bir şekilde eşcinselleri aşağılamak için kullanılan bir
kelime. O yüzden özellikle içini boşaltmak ve farklı bir anlama dönüştürmek için queer kelimesini kullanıyorlar. Biz mesela Türkçeye bile o yüzden çeviremiyoruz.
İbne teorisi mi diyeceğiz diye tartışıyoruz. Mesela, eşcinseller arasında ibne kelimesi
çok kullanılır. Birbirimize ibne deriz. Bu, kelimeye politik bir anlam yüklemek:
Bu şekilde sen beni bu kelimeyle aşağılayamazsın deniyor. Ama namus konusunda henüz
böyle düşünemiyorum. Mesela Güliz, benimle namusla ilgili bir röportaj yapmıştı.
"Bir soru soracağım, ilk aklına geleni söyle" dedi ve gerçekten ne soracağını bilmiyordum.
"Namus nedir?" diye sordu. Ben de "hiçbir şey" dedim, gerçekten de ilk aklıma gelen
o oldu. Sonra şeyi fark ettim. Benim için gerçekten hiçbir anlamı yok, yani pozitif
ya da negatif hiçbir anlamı yok. Hiçbir kınadığım davranış biçimini nitelemek için
namussuz kelimesini kullanmıyorum. Sadece bu kelime benim kavramımda yok. Bunu silmişim
aklımdan. Mesela birisi yalancıysa, ona "yalancı" diyorum, "namussuz" değil. Kişi
hangi davranışı yaptıysa, o sözcüğü kullanıyorum. Çünkü namus ve ahlak gibi herhangi
kınadığımız bir davranış biçimini işaret etmek için kullanılan kelimelerin aslında
hem negatif hem de pozitif anlamları olabiliyor. Biraz sakıncalı buluyorum bunu.
Diğer yandan Kaos GL'de iken bize genel ahlak üzerinden kapatma davaları açıldığında,
"siz ahlaksızsınız, dernekleriniz ahlaksız, sizi kapatacağız" dendiğinde
biz hemen açıklama yapmıştık. "Hayır, ahlaksız olan eşcinseller değil, ahlaksız
olan, onları böyle niteleyen devlet kurumlarıdır" demiştik. Diyanet'in "feministler
ahlaksızdır" açıklamasının üzerine ben önce "evet ahlaksızım" diye düşündüm.
Benim onların anlamadığı bir ahlak biçimim var. Sonra şunu düşündüm: Direkt ahlaksızım
demek çözüm olmayabilir. O kelimenin yerine başka bir kelime bulmak gerekir. Mesela
benim aklıma edepsiz kelimesi gelmişti. Ben ahlaksız değilim, benim feminist bir
ahlakım var ama ben edepsizim. Onunla başka bir dille konuşmak gerekir. Başka bir
örnek vereyim. Engin Ardıç bir yazı yazmıştı, feministlere ve lezbiyenlere "orospuluklarına
kılıf arıyorlar" demişti. Bu yazıyı okuduğumda sinirlerim bozulmuştu. Onun daha
önce lezbiyenlere küfür ettiği bir sürü yazısı vardı. Aramızda ne yapsak diye sürekli
tartışmıştık. Artık adam bunu sistematik hale getirmişti. Engin Ardıç'ı, "feministlere
ve lezbiyenlere küfür etmiştir" diye Basın Konseyi'ne şikâyet ettim. Basın Konseyi
cezalandırmama kararı verdi. Adam açıkça kadınlara orospu demiş. Türkiye'de bir
yazar Vuslat Doğan'a "orospu" dese kesinlikle Basın Konseyi onu yasaklardı ama;
lezbiyenlere söylediğinde bu sorun olmuyor.
Biz Basın Konseyi'ne şikâyet hazırlarken bir yandan da sürekli düşünmüştük. Ben
orospu da olabilirim. Bu beni hiç rahatsız etmiyor. O adamın o kelimeyi koyduğu
yerden, bu kelime ne anlama geliyor? Kavramlar bana biraz karışık geliyor. O yüzden
ben namus gibi, ahlak gibi kavramları kullanmak yerine bir insana "dürüst değilsin"
demenin daha uygun olduğunu düşünüyorum. Ahlak ve namus gibi havuz kavramların içine
insanlar istedikleri her şeyi atıyorlar ve bunu hukuki düzenleme haline getiriyorlar.
Genel ahlak maddesi Anayasa'da yer alıyor.
Genel ahlak üzerine bir çalışma, bir tarama yapmıştım. Hangi kanunlarda ve kaç
kanunda genel ahlak geçiyor? Askeri kanunlarda, avukatlık kanununda yer alıyor.
Hangi yaptırım için geçtiğine bakmıştım. Korkunç! Mesela işten atılmak için en çok
kullanılan kavram. İşten çıkarmalarda genel ahlak gerekçe gösteriliyor. Ne ahlaksızlıktır,
ne değildir konusu tamamen hâkimin takdirine kalmış. Bu hâkimler de uzayda yetişmiyor;
aynı homofobik, ataerkil toplumda yetişiyor. Onun kanaatine kalıyor. O yüzden bu
tür kavramları kullanmak ne kadar doğru; ne kadar tersine çevirebiliriz; bunlar
ne kadar bizim işimize yarayacak? Ben mesela genel ahlak kavramının hiçbir kanunda,
hiçbir mevzuatta geçmemesinin herkes için çok daha hayırlı bir şey olacağını düşünüyorum.
Ona farklı anlamlar yükleyip, anlamını açmak yerine hiç kullanmamak bana daha doğru
geliyor.
Nükhet Sirman: Aslında hiçbir kelime temiz değil. Dürüst desen
başka bir şeyi çağıracaksın, yüz kızartıcı suç desen başka bir şeyi şey yapacaksın.
Türban meselesinde de aynı şeyi yaşadık. Türban meselesinde feministlerin yapmaya
çalıştığı nedir? Bu şeye bir anlam yüklemeye çalışmak. Halbuki bunun bin anlamı
olabilir. Dolayısıyla sonunda kelimesiz kalırız. Kelimelerin birilerinin tekelinde
olduğu ama o tekele karşı mücadele edenlerin olduğunu göstermek gerektiğini de düşünüyorum.
Amargi'de ahlak üzerine bir sayı yapmaya kalkışmıştık. Şimdi burada konuştuklarımızı
Amargi'de konuşamadık. Amargi'de bunları konuşamadan sayı yapmaya kalkışmak, bizi
sadece ve sadece problemin içine itecek. Halbuki buradaki kadınların söylediği şeyler,
ahlak üzerine feminist bir strateji belirliyor, oysa biz hiçbir zaman Amargi'de
öncü olmaya kalkışmadık.
Nilgün Yurdalan: Burada konuştuklarımızı belki orada yazacağız.
Nükhet Sirman: Bu da ayrı bir problem. Bu konuların tartışılması
ve konuşulması gerektiğini, bu kelimeleri egemenlere terk etmemek gerektiğini düşünüyorum.
Sonuç olarak, namus önemli bir kavram; çok anlamlı ve çok yüklü bir kavram. Niye
ben bu kavramı bir yığın namussuza bırakayım. Bilemiyorum, geri de dönülebilir,
iyi de olmayabilir, yani hep beraber düşünüyoruz burada bir anlamda... Bunun için
de bu toplantı benim çok hoşuma gitti.
Dicle Koğacıoğlu: Kelimelerin mücadele alanı olduğunu da bu
topluma çok iyi biliyoruz aslında. Türkiye'nin yaptığı ilk reform, dil reformu.
Dili temizlerken, aslında birçok ayrımı, birçok tecrübeyi, birçok hafızayı temizliyorlardı.
Azınlıkların hafızamızda bıraktıklarını temizliyorlardı. Bir dil aramak derken aslında
hem bir tecrübe aramak hem de bir tecrübeyi dillendirmekten bahsediyoruz.
Nükhet Sirman: Ve tecrübeler gökten zembille inmiyor. Dolayısıyla
hafızayı çalıştırmamız lazım. O üstü kapanan, unutturulan şeyleri başka bir yere
çağırmamız lazım; başka bir mücadele için… Budur, bizim yapmamız gereken.
Dicle Koğacıoğlu: Turist bir kadına geçmişte tecavüz etmişlerdi.
Nükhet de derste bize sormuştu: "Düşünün bakalım. Siz ne biliyorsunuz, o kadın ne
bilmiyor, nasıl ona tecavüz ediliyor?"
Nükhet Sirman: Niye bize her dakika tecavüz edilmiyor da, turistlere
daha kolay tecavüz ediliyor? Benim bildiğim bir şey var, o kadın bunu bilmiyor.
Onun için o, güm! diye tecavüze uğruyor.
Nilgün Yurdalan: Bir çalışmada Nükhet bizim danışmanımızdı.
Bir grup kadın namusun filmini çekti; bir grup kadın da namusu fotoğraflamaya çalıştı.
Film tabii ki kolaydı. Arkadaşlar namus nedir diye gidip sordular. Cevap neyse,
oydu. Fakat namusu fotoğraflamak, -belgeci fotoğrafı önemli bulan biri olarak benim
için- yüzde yüz mümkün olmayan bir şeydi. Dolayısıyla biz, kurgu fotoğraf yapmaya
karar verdik Galiba dört kadındık. Ben sembolik bir dil kullanarak ensesti fotoğraflamaya
çalıştım: Bir küçük oyuncak bebek oturuyor, koca bir erkek terliği burada duruyor.
Diğeri bekaret üzerineydi, yatak odası gibi görünen bir yerde duvak asılı. Diğerinde
bir dağ fotoğrafı çektim ve üzerine de "vatan namustur" yazdım. Fotoğraflardan birisi
belgeydi: Ayşe Tükrükçü ve Saliha Ermez'in seçim çalışmasında, genelev kapısını
çekmiştim. Geneleve gittik. Orada bir adam kapıda duruyordu. "18 yaşından küçükler
giremez, kimliğinizi bırakın" filan diye yazıyordu. Şimdi bu dört fotoğrafla, dört
farklı namusu tartışabiliriz. Zamanım olsa üzerinde biraz daha çalışabilirdim. Temel
olarak ensest, bekaret, vatan ve bedenin doğrudan vergilendirilerek satılışını ele
aldım.
İbne kelimesini tersi bir yerden kullanmak kolay oldu ama orospu kelimesi için
bunu yapabilir miyiz? Çünkü orospu dediğiniz zaman millet ayaklandı. Bir tane hoca
Alevi kadınları için "orospu" dediğinde herkes "bu hakarettir" dedi. Orospuluk nasıl
hakaret olabilir?
Dicle Koğacıoğlu: Oysa, orospuluk şu anda devlet tarafından
fonlandırılan bir iş!
Bir katılımcı: Orospu başta alnı ak, başı dik gezen kadın için
kullanılıyor. Oradan buraya gelmesi bana çok ilginç geliyor.
Nilgün Yurdalan: Namus da kaostan geliyor. Eski Yunan'da kaostan
kadın sorumlu tutuluyor. Kadın denetlenirse, kaosa da engel olunabileceği inancından
gelen bir kökeni var.
Nükhet Sirman: Yasemin'in ibne kelimesi için verdiği örnek Amerika'daki
siyahilerin kullandığı bir şey. Ben kendime "zenci", "negro" derim; ama sen bana
diyemezsin. Aynısını Irkçılığa Karşı Kampanya'da da kullandık. Ne benim kim olduğumu
unut, ne de benim kim olduğumu hatırlat. Dolayısıyla böyle bir iş yapma tarihçemiz
var. Ben tam da bu tarihçeyi çağırmayı öneriyorum. Bu bir öneri. Namusu unutarak
bu iş olmuyor. Namussuzum diyerek de bu iş olmuyor. Namusu adlandırarak; namus şudur
ama bu değildir diyerek de bu iş olmuyor. "Namussuzluk nedir?"i ele alırsak, oradan
bir eylem biçimi, bir yol biçimi, bir düşünme biçimi çıkarabiliriz.
Esra Aşan: Az önce bir arkadaş "feminizmi aslında çok az insan
biliyor, anlatamıyoruz" dedi. Bu, tam da kadınlar olarak yaptığımız çalışmalarda
izlediğimiz yöntemle geliştirebileceğimiz bir şey. Namusun muhalif hareketler içerisinde
de aslında sahiplenilen bir kavram olduğunu düşünüyorum. Ayrıntılarını Eren Keskin'den
dinlediğim bir olay üzerinden örnek verebilirim. Gözaltında cinsel taciz ve tecavüz
eskiden çok daha pervasızca yapılıyordu. Avrupa Birliği süreciyle beraber burada
bir azalma gözlemlendiği söyleniyor. Artık devlet kurumlarında işkence yapılmıyor
ya da minimum derecede uygulanıyordu. Ama bir dönem polis olduğunu söyleyen kişilerce
kadınlar kaçırılıp tecavüze ve cinsel işkenceye maruz kalıyor ve sonrasında yolun
kenarına bırakılıyordu. Bu tarz bir şiddete maruz kalan bir kadın arkadaşla dayanışmak
için kadın kurumları olarak bir araya gelmiştik. Olayı yaşayan kadın bir basın açıklaması
yapacaktı. Ona destek olmak için İHD'de bir araya gelinmişti. Polisin kullandığı,
devletin kullandığı yöntem, cinsellik üzerinden kadını aşağılayarak, ona tecavüz
ederek onu sistemin dışına çıktığı ya da çıkmaya çalıştığı çalışma alanından uzaklaştırmaya
çalışmaktı. Kadınların basın açıklamasına bir grup erkek de gelmişti. Çalışma arkadaşları
olan bir kadının yaşadığı bu olay karşısında polisle çatışmak için oradaydılar.
Bence onları tetikleyen sebep de aynı namus anlayışıydı. "Bizim kadın yoldaşımıza
tecavüz edildi" denerek, bunu mensubu oldukları yapının namusuna yönelik bir saldırı
olarak tanımlıyorlardı.
Muhalif yapılar içerisinde -sistemi değiştirmek için konumlandığımız yapılar
içerisinde- feminist bir politika geliştirmediğimiz sürece, aynı erkek egemen anlayış
bizi orada da belirlemeye devam edecek. Aslında bence polisin bakış açısıyla, kadının
erkek çalışma arkadaşlarının, korumaya çalışarak uyguladığı bakış açısı arasında
çok büyük bir fark göremiyorum. Birisi namusu kirletirken, diğeri de o kirletilen
namusun intikamını almaya çalışıyor.
Nilgün Yurdalan: İşkence böyle bir şeydir zaten, yerini bulmuyorsa
niye yapsın?
Nükhet Sirman: 12 Eylül sürecinde kocasının önünde ırzına geçilen
kadınlar yok muydu?
Esra Aşan: Türkiye'deki savaşta da bu yöntemin kullanıldığını
okudum. İnsanları Kürt hareketinden uzaklaştırmak için ailenin en saygın üyesine,
ailenin diğer fertlerinin içinde tecavüz ediliyor ve onu bütün aile izliyordu. Erkekleri
ve kadınları siyasetten soğutmak için bu yöntem kullanıldı. Ve ardında büyük travmalar
bıraktı.
Bence muhalif hareketler içinde aktif olan kadınların, oraya getirdikleri mücadele
ve feminist perspektif çok önemli bir noktada kalıyor. Kadınların güçlenebilmesi
için aslında, içinde bulundukları yapılara feminist yöntemlerle sahip çıkmaları
çok önemli. Yoksa hakikaten feminizm çok bilinmeyen ya da duyulmayan bir şey olacak.
Bu konuda Kürt hareketinin çalışmaları önemli. Bu kadar güçlü tabanı olan bir Kürt
hareketi içerisinde kadın çalışmalarında buraya dair minimum derecede söylem üretilmeye
çalışıldığını gözlemliyorum. Sadece namus konusunu kastetmiyorum. Kadınların siyaset
alanında daha aktif olması, feminist bir pratik üzerinden kendilerini göstermeleri
ya da kadının hak ihlalleri karşısında feminist bir mücadele göstermeleri konusunda
yeterli bir çalışma olmadığını düşünüyorum. Savaş döneminde yaşananlardan sonra
ortada çok ciddi bir kadın mağduriyeti var. Bu alanda mağduriyetleri gidermek mümkün
olmadı, sonuçlarını hafifletmek konusunda hareket içinde yeterli çalışma yapılmadığını
düşünüyorum. Mesela devlet kaynaklı cinsel işkence konusunda Eren Keskin'in yaptığı
çalışmaları biliyoruz.
Nükhet Sirman: Belki buradan öyle gözüküyor ama Diyarbakır'da
bu konuda çalışanlar var.
Esra Aşan: Bu benim eksikliğim de olabilir. Ama genelde çalışma
yapan belli isimler biliyoruz. Handan Coşkun'un, Eren Keskin'in çalışmalarını biliyoruz.
Kadın mağduriyetlerinin giderilmesine ilişkin kurumsal, örgütsel bir politika, program
var mı? Bilmiyorum.
Nükhet Sirman: Hukuk alanında yapılan çalışmalar var. Diyarbakır
Barosu'nun kadın çalışmaları var. Bulunduğumuz yerde kadın sözünü söylemek konusunda
görüşlerin doğru.
Ayşe Gökkan: Genel olarak, Türkiye'de feminist hareket ya da
feminist düşünen kadınlar Demokratik Özgür Kadın Hareketi'nin tüm faaliyetlerine
ulusalcı olarak baktılar. Kürdistan'da yapılan kadın mücadelesi, hep böyle damgalanma
yaşadı. Bunlara, kadın özgürlüğü için, ulusal bağımsızlıkları için mücadele ediyorlar
gibi bir önyargıyla bakılıyor. Ben mesela Demokratik Özgür Kadın Hareketi'nin aktivistlerindenim.
Biz şiddeti genel bir sistem olarak alıyoruz. Ama aile içi şiddetle uğraşmadığımız
gibi bir eleştiriyle, yaptığımız çalışmalar görülmüyor diye düşünüyorum. Genel olarak
da hep araştırmaları Kürdistan üzerinden yapma gibi bir gelenek oluştu. Bu oryantalist
bir şey. Herkes Kürdistan'a koşuyor; sanki gidecek başka bir yer de yok, başka bir
bölge de yok. Sanki şiddet başka bir yerde yaşanmıyor. Feministlerin bakışında böyle
bir eksiklik var. Ne zaman gelse "Aaa!" falan yapıyorlar, halbuki her gün karşılaştıkları
bir şey bu. Kürdistan'da mı bu "Aaa!" oluyor? Bu bakış nedeniyle iletişimimiz çok
güçlenmiyor.
Biz, Nükhet Hoca ile çok tartışırız, herhalde en çok kavga edenlerden biriyiz.
Ben mesela hep örgütlü suçlanırım. Ben hep örgütlü hareket etmekten yanayım. Bunu
da hep tartışmışızdır, Nükhet Hoca'yla. Örgütsüz bir şey yapamayız. Kayboluyoruz,
bireyselleştiriliyoruz ve sistemin içine çekiliyoruz. Mesela hep Kürdistan'da bireyler
üzerinden bir şey yapılır. Ben daha önceki bir toplantıda yine söylemiştim. Bir
Rojvin vardır, Zozan vardır çok öne çıkarlar. Yani her ilde onlarla da karşılaşıyoruz,
kimse bunu görmüyor.
Namusla ilgili çalışmalar yapılıyor. Buna namus değil; şiddet cinayetleri demek
istemiyorum. Biz şiddet cinayetleri demiyoruz; çünkü işimize geliyor. Bunun üzerinden
kendimize yer ediniyoruz. Türkiye'de kendini "ben en feministim" diye tanımlayanlar
var. Ben o yüzden feminizmi yaşam biçimi olarak tanımlamıyorum, bir düşünce biçimi
olarak görüyorum. Çünkü yaşam biçimi gibi bize ait bir şey yok elimizde. Biz kadınların,
kıyafetimizden her şeyimize kadar henüz kendimizin yarattığı bir şey olmadığını
düşünüyorum.
Amerika'nın 6. Filo'su Türkiye'ye geldiğinde genelevdeki kadınlar protesto ediyor;
"Amerikalıların fahişesi olmayacağız" diye eylem yapıyorlar. Evet, Amerikalıların
fahişesi olmamak. Peki Türklerin fahişesi olmak daha mı onur verici bir şey! Bana
bir arkadaşın verdiği cevap şuydu: "İyi, hiç değilse orada öldürülmüyorlar." Demek
istiyor ki biz Kürtler öldürüyoruz, yani fahişe olmalarına izin vermiyoruz. Orada
hiç değilse fahişe olabiliyorlar...
Bir şeyi tartışırken birbirimize verdiğimiz mesaj şudur: Biz aslında daha aydınız.
Hep bir yarış var. O yüzden de bizim iletişimimiz örgütsel olmuyor, kadın hareketliliği
ya da feminist olarak bir örgütlülüğe dönüşmüyor. Birbirimizi anlayıncaya kadar
çok sular geçiyor. Sonra tekrar baştan alıyoruz, "aaa biz şurada görmemişiz" diyoruz.
Bu sefer o dinamiği yakalamada sorun yaşıyoruz.
Namus, Nükhet Hoca'nın dediği gibi binlerce anlama geliyor. Ama büyük bir şiddet
yaşanıyor. Bunu nasıl ele alacağız? Ben Kürt olmaktan dolayı şiddet yaşıyorum, çünkü
bunu görmek istemiyorlar. Sen bireysel haklarını yaşamadığında gördüğün şiddeti
yaşamıyorsan, senin kız olmaktan dolayı yaşadığın şiddetin hiç anlamı yok. Ama benim
için çok önemli. Ben Kürtçe konuşuyorum, saldırıya uğruyorum. Ben şimdi Ankara'da
tercüman istedim, "ya git ya işine" diyor resmen. Şimdi bu şiddet değil midir? Sığınaklar
Kurultayı'nda bu ifade edildiği için polis çağrıldı.
O yüzden de iletişimimiz kopuk oluyor. Feminizmle teorik anlamda ulaştığımız
noktaların hepsi ortak ama pratiğimizde ortaklık yok. Teorik olarak hepimiz çok
rahat anlaşabiliriz; yazıyoruz, çiziyoruz hepimiz. Ama pratikte, aynen beyaz kadınlarla
siyah kadınlar statüsüne düşüyoruz. "Sen kalk yerini bana ver" dercesine bana bakıyor.
Biraz böyle bakmamız lazım. Her şey Diyarbakır, Batman ve Urfa'da değildir. Handan
İpekçi ile yaptığım bir tartışmayı asla unutmayacağım.
"Saklı Yüzler" filminde bir sorunu ele aldı.Ben onun Diyarbakır'daki söyleşisinde
söylediklerini anlamakta çok zorlandım. Mesela kaç tane feminist kadın buna tepki
gösterdi? Bunu da anlamıyorum, niye tepki göstermediğini de anlamıyorum. Yaptığı
filmde namus denen illet Urfa'dan çıkıyor, oradan İstanbul, Almanya uzanıyor.
Çocuğun işyerinde bayrak var. Bayrakla ne mesaj vermek istediğini sordum. "Ben
tarafsız olduğumu göstermek istedim" dedi. İşte bayrağın kendisi bir olgudur. Niye
film Urfa'dan başladı diye soruyorum. Yani Kürtler mi sadece bunu yapıyor? "Yok,
aslında Yozgat'ta da var" diyor. Yozgat'ta da varsa, niye Yozgat'ta bir aileyi ele
almadın? Bana "niye gocunuyorsunuz?" diye soruyor. "Anlamıyorum, Kürt de kendi işyerine
bayrak asabilir. Gocunmayın, Kürtler de namus cinayeti işliyor. Niye gocunuyorsunuz,
gerçeğinizi kabul edin." diyor. Özkök de aynı şeyi söyledi. Şimdi ben bu durumu
nasıl yorumlamalıyım bilmiyorum. Buna tepki gösteren, gerçekten de bu filmleri yorumlayan
çok az feminist var. Kaç kişi "Saklı Yüzler"i yorumladı?
Salondan sesler: Bilmiyoruz; izlemedik…
Bunları bir kadın yönetmen, kadın adına yapıyor. Bizim bunu ne kadar anladığımız
ve ne kadar yorumladığımız çok önemli bir şey.
Dicle Koğacıoğlu: Türkiye Cumhuriyeti'nin baskınlık kurma halleri
ile dünyadaki sömürgecilik halleri arasındaki paralelleri tartışmak lazım. Hemen
her sömürgecilikte böyle problemli gelenekler ve cinsellik teması var. İngilizler,
Hindistan'ı sömürgeleştirirken, kendi ülkelerinde kadınlar düşük statüde. Ama Hindistan'da
çok istisnai uygulanan bir sati dul yakma geleneği var. Aa bakıyorsunuz hemen sati
işareti dönüşmüş. Bu korkunç bulunan, çok şaşırılan gelenek beyaz adamın kahverengi
adamdan kurtarmasının gerekliliğinin işareti olmuş. Halbuki aynı dönemde İngiltere'de
de kadınların durumu hiç ama hiç parlak değil ve belki bunların bazılarına gelenek
deniyordu, bazılarına modern. Ama işte kurtarır oluyor sömürgeci kadınları. Dolayısıyla
başka yerlerden gelen kadınların kurtuluşuna hep biraz dikkatle yaklaşmanın önemli
olduğunu düşünüyorum. Benim en başından beri, toplumsal cinsiyeti her düşündüğümüzde,
bunu aynı zamanda ırk, sınıf ve cinsel eğilimle beraber düşünelim ve kadınlığı tekilleştirmeyelim
derkenki kastım bu. Belki bilmediğimiz başka etkenler de var, tam da şu anda dili
olmadığı için bunları beraber düşünmeye ve her an alan açmaya çalışmaktan kastım
bu.
Nükhet Sirman: Sömürgeciliğin başka bir yönü daha var. O da
sömürge haline getirilen toplumun erkeklerinin iğdiş edilmesi. Sömürgecilik de çok
cinslendirilmiş bir ilişki aslında.
Dicle Koğacıoğlu: Evet, bir kısmını iğdiş ederken, bir kısmını
da yanına çağırıyor.
Zelal Yalçın: Bazı noktalarda kendimize haksızlık yapıyormuşuz
gibi geliyor. Sığınaklar Kurultayı'nda Kemalist kadınlara yönelik bir direniş vardı.
Bu sene Kürt kadınlarla ilgili atölye yapıldı. Bu çok önemli bir şeydi. Orada feryat
figan koparan kadınlar bu sene İstanbul'daki kurultaya geldiler ve gece yürüyüşünde
Kürtçe slogan attılar. Şaşırdılar ve ezberleri bozuldu. Bunu değerli bir şey olarak
görmek gerekiyor.
Dicle Koğacıoğlu: Ayşe, ciddi olarak örgütlenirsek de özellikle
benim grubumun, mesela Türk, Sünni, orta sınıf ve eğitimli olan bizlerin rahat bir
feminizmi olmayabileceğini söylüyor galiba. O zaman bizim hayat tarzımıza çok fazla
eleştiri gelecek, sadece alan açmak değil; Kürt kadınlar şarkılarını söyleyebildiler
tabii ki çok önemli. Merkezin bozulması, eğer hakikaten örgütlenilecekse, merkezin
merkez olarak kalmaması gerekiyor. Feminizmin başka şeylerle birleşebilmesi, imtiyazlı
kadınların artık bir şeyleri riske etmesi, yani feminist bir feminizm, hani onlara
da yerlerini verdik, onlar da konuştular olmamalı... Bunun ötesinde. Mesela benim
bu eğitimli orta sınıf dilimin de eleştirisi belki. Burada böyle anlatıyor olmamın.
Çokkültürlü liberalliği, her birinin sesini verelimi değil. Çünkü Kürdün Kürt
olması, benim Türk olmamla aynı anda oldu. Beyaz Türk de icat edildi. Kürdün Kürt
olduğunu unutma ama hatırlatmayı önemli buluyorum. Ama bu bir ırkçıya ya da liberale
söylenebilecek bir şey sanki, her şeyin sonu değil. Başlangıcı belki de. Sanki bunun
ötesinde de...
Nükhet Sirman: Senin merkezde oturma halini sürekli sorgulayan
bir şey haline gelsin bu cümle.
Fatma Mefkure: Ben Mor Çatı Kadın Sığınağı'ndanım.Gene çok merkezden
bakarak konuşuyoruz. Ayşe'nin daha çok oturduğu yerle, Diyarbakır'la pek çok alanda
birlikte çalışıyoruz. Bu birlikte çalışmayla, bu dediğim şeyler tabii ters düz oldu.
Bu ters düz olma iki tarafı da çok güçlendiren bir şey. Orada biz birlikte bir şey
yapıyoruz.
Nilgün Yurdalan: Handan benim çok eski arkadaşımdır. "Saklı
Yüzler" filminin senaryosunu da okudum. Olabildiği kadar, elimden geldiğince birtakım
şeylere müdahale etmeye çalıştım. Filmle ilgili senin söylediğinden de fazla bir
sorun var. Oradaki bütün cinayetlere karşı olan bütün insanlar Türk! Filmden sonra
da gırtlak gırtlağa geldik Handan'la. Tümüyle katılıyorum sana. Bu filmleri hakikaten
yapmak yerine yapmamak lazım! Bırakalım, yüz yıl sonra yapılsın. İçindeki tek bir
doğru için geri dönülemez bir yığın yanlış içeriyor. Susalım, yanlış bir şey söyleyeceğimize.
Feministler gidip Handan'ın filmini seyretmediler, Melek Taylan'ın filmini seyretmedi.
Sen soruyorsun ya bu soruyu, çoğu seyretmedi ki bu filmleri… O film, bütün Türkiye'de;
İstanbul, Ankara, İzmir, Batman, Diyarbakır'da 9 bin bilet sattı arkadaşlar. Şimdi
bu ülkede Melek'inkini kaç kişi seyretti? Çok daha az kişidir muhtemelen.
Biraz dönüp kendimize bakalım diyorum. Biz oturuyoruz; aaa bir kadın öldürülmüş.
Bunu gündeme taşıyalım. Nasıl taşıyalım? Çoğu çarpıtarak verecek olan ulusal, renkli,
kötü medya aracılığıyla. Bir de önümüze koyduğumuz böyle bir şey var, yani birbirimize
de bakmıyoruz biz. Biraz senin söylediğin şey buydu galiba, birbirimizin ne yaptığına
da bakmıyoruz, sadece kendi yaptığımızla ilişkiliyiz. Gerçeklerle ilgili olarak
da bir şey söyleyeceğim. Eleştirilere tümüyle katılıyorum. Tam da şöyle bir problem
yaşıyoruz; biz beyaz Türk, orta sınıf feministler olarak eşitsizlerin eşit olabileceğini
varsayıyoruz. Tam da burada öyle bir çuvallıyoruz. Eşitsizler eşit olamaz hayatta!
Tam da Türk feministlerinin, çuvalladığı yerdir burası.
Nükhet Sirman: Tayyip Erdoğan'ın kadınlara yaptığı da bu değil
mi: Eşitsiniz, rekabet edin! Kota olmaz dediği tam da bu işte.
Ayşe Gökkan: Ben biraz destekleme anlamında kopuk kaldığımızı
düşünüyorum. Mesela Türkiye'de hep çok ciddi bir kadın mücadelesi var; okuyan, gören…
Bu konuda ciddi bir emek olduğunu düşünüyorum. Aslında Kürt kadını tanımını kullanmak
istemiyorum. Biz, kadına yaklaşımı nedeniyle iki tane belediye başkanını görevden
aldık; bunun için dünya kadar kavga ettik. Ama buradan kadınlardan, "böyle bir mücadeleleri
var ve şu adam da şunu yaptı, bunun için ne yapmak gerekir?" gibi bir destek yok.
Türkiye'de siyasetçilerden tut, yerel yönetimlere kadar kadına yönelik dünya kadar
şiddet uygulanıyor. Biz de ikinci eşi aldığı için görevden alıyoruz. Birbirini besleyen,
destekleyen bir kadın hareketi yok. Aramızda bir iletişim sorunu var diye düşünüyorum.
Bizim siyasetin içinde, yaşamın içerisinde, ailenin içerisinde; savaşın içerisinde
yaptığımız kavga görülmüyor. Feminist hareketle Türkiye'de bir bütünün, kadın sorununu
çok yönlü ele alan ve bu şiddet cinayetlerini Türkiye genelinde ele alıp birlikte
mücadele eden bir bakış açısını yakalayamıyoruz. Burayı güçlendirmek lazım.
Biz feministiz. Biliyorsunuz, Şemse Allak cenazesini kaldırdık diye bize "namussuzluğu
mu destekliyorsunuz artık?" dediler. Bu, Türkiye'nin her tarafında yaşandı. Ayşegül
olayını herkes biliyor. Ölüyoruz; kimse hakkımızı savunmuyor. Diyarbakır Barosu'yla,
Ayşegül için Birleşmiş Milletler'e hukuki başvuruda bulunduk. Birleşmiş Milletler,
bizim başvuru dilekçemizi kabul etti.
Ben otuz yıllık Kürt hareketinin içerisinde kadını inceleyen bir dosya hazırladım.
Üç yüz yıllık feminist hareketi, her on yıl yüz yıla tekabül ediyor. Teorik olarak
on yılda bir aynı noktaya varıyor, onların yüz yılda ulaştığı. Son yılların çok
güçlü bir iletişim ağı varken bizim bunlardan çok yararlanmadığımızı ve tecrübelerimizi
çok içselleştirmediğimizi gördüm. Ben yapmışsam benimdir, işte diğerinin yaptığı
kendinedir.
Nükhet Sirman: Evet, bitti galiba.