Söyleşi: Murat Kaplan
Kasım 2007
(Uzun süre kitapçılık yapan Murat Kaplan halen SiyahBeyaz
Yayınları sahibi ve genel yayın yönetmenidir)
Soru: 1990’lı yıllarla 2000’li yılları karşılaştırırsan
yayıncılık piyasasındaki sektörel dönüşüm hakkında neler söyleyebilirsin?
Bu dönüşümün ayakları sence nelerdi?
Yayıncılık Piyasasında Sektörel Dönüşüm: Yayıcılar, Dağıtımcılar,
Perakendeciler
Murat Kaplan: Ben 92’de başladığım zaman Papirüs vardı,
Barış dağıtım vardı. Alfa dağıtım çok küçük bir dağıtımcıydı
o zaman. Tek katlı bir yerdeydi. Final dağıtım İstanbul piyasasında
yoktu. Final’in sahipleri İslamcıdır mesela, onlar Anadolu’da
kırtasiyelere filan kitap veriyorlardı. Daha sonra bunlar büyüdü.
Onların büyümesi, muhalif, solcu yayınevlerinin küçülmesiyle
ters orantılı oldu. Onları küçülmesiyle alâkalı bir şey. Muhalif
yayınevlerinin okuyucu kitlesi küçüldü – bunlar hep rejimle
alâkalı şeyler, iç içe geçiyor zaten; okuyucu kitlesi küçülünce
ne oldu? Dağıtımcılarda senin portföyün azalıyor, seninki azalınca
başkalarınınki genişliyor. Ne oluyor? Dağıtımcı bu sefer başka
yerlere kaymaya başlıyor. Böylece 10 yıl sonra bu noktaya geldi.
Şimdi bulunduğumuz noktada ne durumda? Dağıtımcıya gidiyorsun,
kitabını gösteriyorsun. Adamın işine geliyorsa alıyor, gelmiyorsa
almıyor. Ya tanınmış bir yazar olacak, ya tanınmış bir yayınevi
olacak, ya da senin kitabını dağıtan birisi o piyasadan birisi
olacak. En son örnek Suna Kıraç Vakfı’dır. Suna Kıraç Vakfı
piyasaya kitabı veremedi. Piyasadan bir eleman aldılar, 1,5
milyar maaş verdiler. Adam gitti bütün dağıtımcılara kitabı
verdi, bireysel ilişkileri sayesinde. Kitabı dağıttılar, adamı
işten çıkarttılar, bitti olay. Bunun sebebi piyasadan birisini
bulamamalarıydı. Dağıtımcıya gittiğin zaman ne diyorsun? “Merhaba
abi, ben Murat veya ben Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, işte şu kitabı
çıkarttım. Abi al, ödemede kolaylık yaparım, iskontoyu yüksek
veririm, sen yeter ki benim kitabımı dağıt.” O da “Vay koçum
sen yabancı değilsin, 10 yıldır bu piyasanın içindesin” der.
Böyle bireysel ilişkiler üzerinden yürüyor. Ama Avrupa’da böyle
yürümüyor işler. Orada dağıtımcı dağıtımcılık işini yapıyor,
yayıncı yayıncılık işini yapıyor, perakendeci perakendecilik
işini yapıyor.
Bu sorunu Literatür Yayınları’ndan Kenan Kocatürk’le
ve Ahmet Arslan’la [Papirüs Dağıtım ve Yayıncılık’ın eski sahibi]
konuşmuştuk. Birleşim Dağıtım’dan Fethi Yıldırım bile tekelleşmeye
karşı olmasına rağmen, piyasaya bir “nizam” verilmesi gerektiğinden
bahsetti. Batı’da dağıtımcılar ve kitapevleri, küçük yayınevlerinin
de kitaplarını bulundururlarmış.
Ama orada şöyle yapısal bir şey var.
Adamların kültür kökeninden geliyor. Dağıtımcı sadece dağıtımcılık
işi yapar, yayıncılık işi yapmaz; veya perakendesi yoktur, sadece
dağıtımcıdır. Yayıncı sadece yayıncılık yapar, perakendeci de
perakendecilik yapar. Mesela biz Avustralya’dan bir yayınevinden
iki-üç tane telifli kitap aldık. Avustralya’da bu yayınevinin
bir tane perakendesi, bir tane dağıtımcısı yoktu. Kitabını üretir,
anlaşmalı dağıtımcısı vardır. Götürür ona yükletir. O da dağıtır.
Herkesin işi farklıdır. Şimdi öyle olunca rekabet de eşit şartlarda
oluyor. Yayıncı gidiyor kitabını sattırıyor, ödemesini alıyor.
Dağıtımcı da satılan kitabın ödemesini yayıncıya veriyor. Vadeli
veya peşin veriyor. Ama aralarında bir hukuk var. Yayıncı kitabı
üretiyor, dağıtımcı kitabı dağıtıyor, perakendeci kitabı satıyor.
Yayıncı, dağıtımcıdan ödeme geldiği zaman önündeki yayın politikasını
belirleyebiliyor. Dağıtımcı da aynı şekilde perakendeciden ödeme
geldiğinde bunu belirleyebiliyor.
Yani, Batı’da dağıtımcılar “senin kitabın satmaz
kardeşim” diyemiyor mu?
Hayır, öyle bir şey yok. Hayır bunu
yapamıyor, çünkü adamın kendisi yayıncı değil. Türkiye’de tam
tersi bir durum var. Adam hem yayıncı hem dağıtımcı hem perakendeci.
Sen küçük bir yayıncı olarak gittiğinde ne diyor sana? Şunu
söylüyor: “Ver kardeşim kitabını, ben bundan 500 tane alırım,
kendi perakendelerime koyarım, kitabını dağıtırım. Ama sana
sekiz-dokuz aylık çek veririm. Şimdi yayıncı matbaacıya dört
aylık çek veriyor. Kağıtçıya peşin para veriyor. Çalışanlarının
her ay maaşını, sigortasını, yemeğini veriyor. Ama kendisi sekiz
aylık çek alıyor, niye? Sırf zincir mağazaları veya o firmanın
mağazalarına kitabı girebilsin diye. Adam da bunu koz olarak
kullanıyor. “Sekiz tane perakendecim var” diyor. “Her birine
10’ar tane göndersem, eder 80 tane.” 1.000 tane basıyorsun;
yüzde 10’unu sadece orayla kapatıyorsun. Şimdi bu yayıncıya
avantaj gibi gözüküyor. Ama aslında çok büyük bir zarar. Bunun
pek çok örneği var. Everest Yayınları var. Şimdi de Literatür
Yayınları, Sistem Yayınları, İletişim Yayınları, Metis, Altın,
İnkilap Yayınları, bunlar da kuruyorlar bir tane.
Böyle yeni bir dağıtım şirketi kurmalarının
gerekçelerinden birisi de bu mu?
Tabii canım. Sattıramıyorlar kitaplarını.
Yani satan kitap da olsa, ödemesini geç alıyorlar.
O zaman döndüremiyorlar demek istiyorsun …
Evet, döndüremiyorlar. Ama sıkıntı dağıtımcıda
değil. Çünkü dağıtımcı da döndüremiyor. Perakendeden toplayamıyor,
perakendeci de satamıyor, iade yapıyor. Hep bir kısır döngü
var. Şimdi bu nasıl aşılabilir? Dört-beş tane yöntemi var. Ya
küçük yayınevleri elenecek, büyükler kalacak. Ya da tersinden
düşünelim bunu: İyi kitaplar çıkartanlar kalacak, kötü kitaplar
çıkartanlar veya döneme uygun olmayan yayıncılık yapanlar, asıl
işi yayıncılık olmayan, dışarıdan yayıncılık yapanlar gidecekler.
Gerçekten yayıncılık yapanlar bu işi yapacaklar. Ya da dağıtımcılara
dışarıdan bir müdahale gelecek. Nedir bu? Özel sektör. Yani
yurtdışı sermayesi gelecek. Diyecek ki, “Bir dakika kardeşim
ben dağıtımcıyım, herkes bu piyasada sekiz aylık çekle çalışıyor;
ben beş aylık çekle çalışıyorum. Getirin kitaplarınızı bana
verin. Hepinize beş aylık çek.” Perakendeciye de gidecek diyecek
ki “kardeşim benden her istediğini bulabilirsin, ama ben de
senden dört aylık çek alırım.” Ama şu anda ufukta ikisi de gözükmüyor.
Öyle bir problem var. Yani eskiyle yeni arasındaki fark biraz
burada. Eskiden, muhalif dağıtımcılar, yayıncılar, perakendeciler
olduğu için herkes bir şekilde birbirini tanıyordu. Bundan dolayı
çok iyi yürüyordu işler. Ama sektör değişince, daha doğrusu
yayınlar, yayıncılık anlayışı değişince sorunlar gün yüzüne
çıkmaya başladı. Kimler vardı? Barış dağıtım, Papirüs, Arkadaş
dağıtım vardı. Gittiler bunlar. Gitmelerinin sebebi de yanlış
yatırımlar. Arkadaş Taksim’de kitapevi açmaya kalktı, bir yıl
açamadı; kirasını ödedi, şu oldu bu oldu. Yüksek maliyetler.
Papirüs dağıtım yurtdışına kitap vermekten gitti. Barış dağıtım,
Anadolu’ya kitap verip de tahsilat yapamamaktan gitti vs. Bunların
hepsi sonuçta iktidar ve o dönemki süreçle ilgili bir şey. Ha
iktidar şunu mu yapıyor? Şunu demek istemiyorum, AKP bugün yayıncıların,
dağıtımcıların başına binmiş vaziyette. Hayır, böyle değil.
Ama iktidardaki partiye göre kitaplar yayınlanmaya başlıyor.
Bakın, iki yıl öncesine kadar Çanakkale üzerine iki tane kitap
vardı. Bugün baktığımızda 50 tane kitap var. Niye? Nabza göre
şerbet veriyor yayıncılar.
Ama bu trende göre yayıncılık yapmak ...
Evet, ama trende göre yayıncılık yaparsanız,
bir gün bitersiniz.
Trende göre yapılan yayıncılığın geçmişi çok
da eski değil aslında ...
Tabii. Dört-beş yıllık bir maziden bahsediyorum.
Kişisel gelişim ve iş yönetimi kitaplarını sadece Sistem Yayınları
yapardı. Bugün her yayınevinin kişisel gelişim ve iş yönetimi
kitaplığı var. Çocuk kitapları yapan yine çok az yayınevi vardı.
YAPA vardı mesela. Şimdi o da bir sektör oldu. Bunlar neden
oluyor? Yabancı sermayenin bu sektörlere girmesiyle oluyor.
Doğan-Egmont girdi, en kalitelilerini bastı. Türkiye’deki yayıncı
da dedi ki “Adam yurtdışından geliyor, bunları basıyor. Ben
de şunları basayım.” O da basmaya başladı. Ama hep önü açan
başkaları oldu. Yani yayıncılık sektörünün önünü dışarıdan gelenler
açtılar. Yapı Kredi (YKY). Türkiye’de yabancı edebiyatı adam
gibi YKY yapmıştır. Yapmasının nedeni nedir? Editörü iyidir,
kadrosu iyidir, işleyişi iyidir. Ama bugün geldiği nokta hüzündür,
hüsrandır. Koç’a devroldu. Yayıncılık başka bir yöne gitti.
Her yeni gelen de işi sorguladığı için. Bu piyasada kalıcı yayıncılık
yapabilmek için prensiplerinizin olması gerekiyor, ama bu koşullarda
prensipleriniz olsa da bir şey fark etmiyor; çünkü ne dağıtımcının,
ne perakendecinin prensibi var. O yüzden yayıncılık çok zor.
Ya bazı firmalar gibi cemaat ilişkisi kuracaksınız. Her ilde
bir tane temsilciliğiniz olacak. 1.000 tane kitap basacaksınız.
Her ilde bir tane temsilciliğiniz olsa, 100’er tane gönderseniz,
baskısı bitiyor zaten kitabın.
Cemaat derken İslami cemaatleri mi kastediyorsun?
İslamcı cemaat, sol cemaat, fark etmiyor.
Bir ilişki biçiminden bahsediyorum ben. Bir tane yayınevi var.
Ben çok iyi biliyorum, isim vermek istemiyorum, adam 1.000 tane
kitap basıyor. 700 tanesini Genelkurmay’a gönderiyor. 300 tanesini
piyasaya veriyor. Her kitabı böyle yapıyor. Bu yönde bir yayıncılık
yapıyor. Adam şunu garantiye almış: “Ben 1.000 tane basarım,
700 tanesini gönderirim. Bir ay içinde parasını alırım. Yayıncılık
yaparım.” Bu adam muhtemelen bir sene sonra kadrosunu, parasını
güçlendirince başka bir konseptle yayıncılık yapmaya başlayacak.
Bunların önüne geçmek gerekiyor. Nasıl önüne geçilir? Hukuki
düzenlemelerle önüne geçilir. Bir vergi borcu olan, çeki dönen,
senedi dönen firmalara bu sektörde bir daha yer vermemek gerekiyor.
Bunlar yasal yükümlülüklerle olur. Yarın öbür gün ben veya sen
çıkıp bunları yapamayız.
Bu piyasaya bir çeki düzen verilmesi gerekiyor
diyorsun.
Yayıncılık Politikaları ve İktidarlar
Tabii canım. Küçük yayıncı ölüp bitiyor
arada, ölüyor. Şimdi Aram Yayınları diyoruz. Aram Yayınları’nın
kaç kitabı var? 100 tane kitabı vardır belki. Piyasada kaç kitabı
var? Dört tane Chomsky’den başka kitap bulamazsın. Neden? İnsanlar
şu gözle bakıyor: “Aram Yayınları konsept yayıncılığı yapıyor”
diyorlar. Kürt sorunu üzerine kitaplar çıkartan veya Kürtlerin
yayınevi gözüyle bakılıyor. Bugün muhalifler Kürtler çünkü,
ezilenler de onlar. Ezilen onlar olduğundan dolayı raflarda
da yerini bulamıyor. Bugün iktidarda kim var? AKP var. AKP iktidarından
dolayı bütün İslamcı yayınevlerinin her kitapevinde rafları
var. Şuraya gelmek istiyorum: Asıl sorun yayıncılık sorunuysa,
nasıl 80-90 arasında sol iktidar olduysa veya sol rüzgarların
estiği bir dönemde sol yayıncılık revaçta olduysa – üstelik
yenilgiden sonra sol yayıncılık revaçta olduysa – bugün de İslamcı
yayıncılık revaçta. Bu da yayın piyasasına şöyle bir mesaj veriyor:
Yarın öbür gün rüzgar başka taraftan eserse, yayıncılık da o
tarafa savrulacak. Sabit bir yayıncılık anlayışı yok. Yani toplumu
sürüklemeye çalışan, toplumu bir yerlere getirmeye, belli şeyler
okutmaya çalışan bir yayıncılık yok.
Kolaycı bir yayıncılık anlayışı var diyorsun?
Tabii tabii. İktidar değişiyor, koşullar
değişiyor, yayıncılık da değişiyor.
Yarın öbür gün MHP iktidara gelse yine aynı
şey olacak.
Şimdi MHP gelse ne olacak? Necip Fazıl’ın
yasaklanmış bütün kitapları serbest kalacak.
Peki devletin ne gibi ön açıcı önlemleri oluyor
bu konuda? Piyasaya direkt müdahale etmiyordur herhalde?
Hayır, piyasaya direkt müdahale etmiyor.
Verdiğim örnek çok basit. MHP iktidara geldiğinde Necip Fazıl’ın
bütün kitapları serbest olacak. Örneğin Nihal Atsız. Dört-beş
yıl öncesine kadar kitap piyasasında hiçbir kitapçı Nihal Atsız’ı
bilmezdi. Beş yıldır inanılmaz derecede kitapları basılıyor,
satılıyor, her yerde kitapları var. MHP anma geceleri düzenliyor,
yani bir şeyler oluyor. Bu bilinçli bir eylemdir.
Muhtemelen halk kütüphaneleri de alıyordur kitapları
...
Tabii. Yayıncılık sektörü bu durum karşısında
ne yapar, bilmiyorum valla.
Peki 80 ve 90’larda solun o zamanki potansiyeli
yeterince değerlendirdiği söylenebilir mi?
Hayır, söylenemez. Hemen bir örnek vereyim.
Metis Yayınları’nın bastığı “Bolşevik Devrimi” diye E. H. Carr’ın
bir kitabı vardır. Yanılmıyorsam, 1. 2. ve 3. cildi toplam 3
veya 4 sene gibi uzun aralıklarla basıldı. Bildiğim kadarıyla
1. cildin daha ilk baskısı bile bitmedi. Kitap ikinci baskıyı
yapmadı. Şimdi bu neyi gösteriyor? Ya yayınevi kitabı piyasaya
gerçekten süremedi; belli yerlerden engellemelere takıldı. Nedir?
Dağıtımdan, kitapevinden veya İnternet üzerinden. Ya da gerçekten
bu kitabın okuyucusu, okuyucu potansiyeli bu kadar. Bu gerçeği
görmek gerekiyor.
Belki onlar da belli ölçüde trend tarzı yayıncılık
yapmaya başladılar?
Metis için bu söylenebilir mi? Bilemiyorum.
Metis’in üç tane kulvarı var: Yerli edebiyat, yabancı edebiyat
ve araştırma/inceleme kitapları. Mesela Metis’in çocuk kitapları
yoktur, gezi, sanat kitapları yoktur. Belli kulvarlarda yayıncılık
yapar. Bu yüzden konsept yayıncılığı yapmaz Metis. Ama şöyle
bir var: O kitap bu dönemde çıksaydı daha mı çok satardı? Satmazdı.
Belki dünyada basılıp da en az satılan ülke Türkiye’dir. Carr
çok önemli bir şahsiyet, kitap da çok önemli bir kitap. Bolşevik
Devrimi üzerine yapılmış bence en iyi araştırma. Ama yok işte.
Bu kadar. Birinci cilt üç sene olmasına rağmen daha birinci
baskıyı bitiremedi. Bu bir hezimet, yayıncı açısından da, okuyucu
açısından da, piyasa açısından da hezimet. İnanılmaz. Ama bir
de tersinden düşünüyorsun: Hangi kitaplar satıyor? İlber Ortaylı’nın
“Osmanlı’yı Yeniden Düşünmek” kitabı. Kimden satıyor? Timaş
Yayınları’ndan, İslamcı sermayenin bir yayınevinden. Kitap neyi
anlatıyor? İslami motiflerle süslenmiş bir Osmanlı tarihini.
Bu kitap neden bu dönemde çıkıyor ve neden bu kadar çok satıyor?
İlber Ortaylı aynı dönemde Müzeler Genel Müdürü oluyor. Yani
demek istediğim direkt müdahale olmuyor. Kemal Derviş çıkıyor,
“parti genel başkanlığı yapacağım” diyor; istifa ediyor, ayrılıyor.
Bir yıl sonra kitabı çıkıyor. İnsanlar tam Kemal Derviş’i unutacakken,
kitabı çıkıyor ve 10 baskı yapıyor. Hasan Cemal; yazıları okunmaz
oluyor, gazetede pek etkili olmuyor. Ardından “Biz Cumhuriyet’i
Çok Sevmiştik” kitabını çıkartıyor, Cumhuriyet gazetesindeki
anılarını anlatıyor. Müdahale derken bu anlamda bir müdahaleden
bahsediyorum.
Yazarların gündeme getirilmesi şeklinde oluyor
…
Çok-Satarlara Dayalı Yayıncılık
Tabii gündeme getirme şeklinde. Gündem
yaratma şeklinde. Ama bu yayıncıların yarattığı bir gündem değil.
İktidarın yarattığı bir gündem. İktidar AB ile takışıyor. Bir
de bakıyorsun, Gündoğan Yayınevi’ne, en muhalif yayınevlerine
kadar AB üzerine kitaplar çıkıyor. Kıbrıs kitapları çıkıyor.
Niye? Çünkü yayıncıda şu sıkıntı var: Adam 300 kitabı zor dağıtıyor.
300 taneyle kitabın maliyetlerini kafa kafaya çıkartıyor, o
da eğer tahsilat yapabilirse. O zaman adam ne düşünüyor? “Bu
memlekette ne tartışılıyor?” diyor. Bu ülkede Semra hanımın
bile kitabı çıktı. Ne diyoruz? Kitap kültür işi, insanları aydınlatmak,
geleceği görebilmek için, ütopyaları genişletmek için yapılır
diyoruz. Sonra Semra hanımın kitabını çıkartıyorsun. Böyle işler
dönüyor.
Ama şuna katılmıyorum; yayıncılık yaptığımız
için söylüyorum, sonuç olarak sen yayın programında belirli
kitaplara öncelik tanırsın, belirli kitaplara ise daha arka
sıralarda yer verirsin. Bunu yaparken de her zaman kârı göz
önüne almazsın.
Ben “Bolşevik Devrimi” açısından kârı
göz önüne aldı diye söylemiyorum. Bir hezimet diyorum; düşünebiliyor
musunuz? Türkiye gibi bir ülkede iki tane darbe olmuş, asker
iktidara gelmiş, dünya konjonktürüne göre değişimler yaşamış
bir ülkedesiniz ve “Bolşevik Devrimi”ni çıkartıyorsunuz. Birinci
baskıyı bile bitiremiyorsunuz. Rakamlar üzerinden konuşursak,
80 darbesinde ve sonrasında yargılanan yüz binlerce insan var,
Cumartesi Anneleri var, işçilerin grevleri var, maden işçilerinin
direnişi var. Siz 1.000 tane kitap satamıyorsunuz. Bolşevik
Devrimi dediğiniz şey de sizin yanı başınızda olmuş. Sovyetler’de,
hemen şurada olan bir olay, sizi doğrudan ilgilendiriyor; ama
bunun üzerine yayınladığınız bir kitap 1.000 tane satmıyor.
O zaman sorun okuyucuda.
Sorun okuyucuda olabilir. Başka bir ihtimal
de, yayıncı olarak o kitabı geri plana atmış da olabilirsin.
Böylece piyasadaki görünürlüğünü de azaltmış olabilirsin. Trend
yayıncılığı derken, sen aslında çok standart örnekler veriyorsun.
Daha çok aşırı derecede gündelik kitaplarlan söz ediyorsun.
Halbuki daha nitelikli kitaplar bağlamında da trend yayıncılığı
yapılabilir.
Mesela Sezen Aksu’nun şiir kitabı çıktı.
Niye? Çünkü bir ay önce Sezen Aksu’nun bütün albümleri yeni
baştan üretilmek üzere başka bir firmaya geçti.
Demek onlar da trend yayıncılığı yapmayla başladı
…
Bu memlekette mesela manken Ebru Şallı
hamilelik kitabı çıkarttı.
Yani herkes kendi meşrebine göre trend yayıncılığı
yapıyor.
Reha Muhtar mesela kitap çıkarttı bu
memlekette. Niye çıkarttı? Çünkü Reha Muhtar izleniyor, revaçta,
adam her yerde gazetelerde, dergilerde Gülşen’le aşk yaşıyor
diye tartışılıyor. Yayıncı ne gözde bakıyor? Şöyle diyor: “Valla
Reha Muhtar’a bir kitap yazdırırsam, gazetede Reha muhtar hakkında
bir haber yapılırken şunu da diyecekler: ‘Reha Muhtar kitabında
şunu şunu da yazmıştı.’” Yayıncı buradan politika üretiyor.
Niye? Çünkü öbür türlü konseptine uygun yayıncılık yaptığında
sattıramıyor adam. Ya yayınevinin kapısına kilit vurmak zorunda.
Ya da çalıştığı matbaaya, yanında çalıştırdıklarına hiç ödeme
yapmamak zorunda. Bunların ikincisi olamayacağına göre, kilidi
vurup gidecek. Ya da diyecek ki, “Ben bir taraftan konsept yayıncılığı
yapayım, benim çizgimi belirleyen yayıncılık yapayım. Bir taraftan
da parayı bulabileceğim yayıncılık yapayım.” Bu iki tercih arasında
sıkışıyor. Bak, Türkiye’de yayıncılık yapan bütün yayınevleri
de bu şekildedir. Bir taraftan konsept yayıncılığı yapar, kendi
yayın çizgisine göre; bir taraftan da güncel yayıncılık yapar.
Ama burada şöyle bir sorun yok mu: Yayınevleri
bir yandan çok satacak kitaplar yayınlıyor, diğer yandan kendi
yayıncılık çizgisine uygun kitapları yayınlıyor. Ama bunu yaparken
aslında var olan çok-satar trendini beslemiş olmuyor mu? Çünkü
o trend giderek seni içine çekiyor, piyasayı beslemek için daha
çok çok-satar üretmek zorunda kalıyorsun vs.
Ama orada iki taraflı bir şey var. Yarın
öbür gün güncel kitapların işi bittiği zaman konsept tarafında
da hazır kitaplar var. Mesela Agora Yayınları bir taraftan Edward
Said basıyor; bir taraftan Mehmet Eroğlu basıyor. Mehmet Eroğlu’nu
bir basıyor. Bir haftada on baskı yapıyor. Edward Said’i bir
basıyor, bir yılda bir veya iki baskı yapıyor. Ama yarın rüzgar
tersinden esmeye başladığı zaman Edward Said de on baskı yapacak.
Ama sen çok-satar, popüler kitaplara yüklendiğin
zaman, onun pazarlamasına, reklamına, tanıtımına bir sürü para
verdiğin için sen artık o işi kovalamak zorunda kalıyorsun.
Basmayı arzuladığın kitaplar yerine çok satacağını umduğun başka
popüler kitapları yayın programına almak zorunda kalıyorsun.
Bu yayıncının kendi bilinçli tercihi
değil. Dayatma bu, onu demek istiyorum. Yayıncının ayakta kalabilmesi
için bir şeyler yapabilmesi şart. Ben iddia ediyorum, Agora
Yayınları Mehmet Eroğlu’nu basmasın; Edward Said’i basmasın.
Bugün belki bu kadar kitap çıkartamayacaktı. Belki bugün kapanmış
bile olabilirdi. Bunları yapabildiği için diğerlerini besleyebiliyor
zaten. Bunların hepsini ekonomik anlamda söylüyorum. Edward
Said’i basıyor mesela, bir baskı yapıyor. Matbaaya borcu ne
kadar? 3 milyar. Mehmet Eroğlu’nu bir basıyor. 10 baskı yapıyor.
Hem matbaa borcunu veriyor hem Mehmet Eroğlu’nun borcunu veriyor
hem de ileride basacağı kitapların finansmanını sağlıyor. Başka
türlü yapamaz ki! Kağıdı Euro üzerinden alıyor; devlet,yani
SEKA sana kağıt vermiyor. Ne yapıyorsun? Yurtdışından Euro üzerinden
kağıt alıyorsun. Yarın Euro bir artsın, kağıt alamazsın.
Daha önceleri konsept yayıncılığı daha ağırlıktaydı
…
Evet, ama konjonktür öyleydi. Okuyucu
bilinçli okuyucuydu.
Piyasanın koşulları ne açıdan farklıydı?
Okuyucu gerçekten kitap okuyucusuydu.
Orasını istersen biraz açabilirsin. Okuyucu
tipolojisi değişiyor, kabül. Ama kitap piyasası da kendi okuyucu
tipolojisini yaratıyor. Eğer çok büyük tanıtım olanaklarına
sahipsen ve ortada böyle 10 tane yayınevi varsa, o zaman okuyucu
tipolojisini iyice şekillendirebiliyorsun. Ben senin az önce
anlattıklarını kitle medyasının durumuna benzettim. Bir yerden
sonra medya sektörünün düzeyini kendi dinamikleri belirlemeye
başladı. Mesela biz şimdi “Türkiye’de insanların sorunları yok”
diyemeyiz. Ama medya insanların sorunlarından başka her türlü
şeyi gündem yapıyor. Benzer şekilde şu anda “Türkiye’de nitelikli,
gerçekten güncel ve kuramsal kitap ihtiyacı yoktur” da diyemeyiz,
öyle değil mi?
Ben şunu demek istiyorum: Bunu yapan
yayıncılar kapılarına kilit vurmak zorundalar. Çünkü karşılayamazlar
bu maliyetleri. Çok basit bir örnek vereyim. Üstün Dökmen 92’den
beri bu memlekette kitap çıkartır. Kişisel gelişim üzerine Sistem
Yayınları’ndan kitaplar çıkartır. “Küçük Şeyler” kitabının yazarıdır.
Üstün Dökmen’in “Var olmak, Geçinmek ve Uzlaşmak” kitabı baş
yapıttır. Adam kendisi de “benim şimdiye kadar yazdığım en nitelikli
kitap” diyor. Kaçıncı baskıda? Dördüncü baskıda. Her baskı 2.000
olsa, 8.000 yapar. Hadi 10 bin olsun. Öbür taraftan “Küçük Şeyler”
kitabı 100 bin sattı. “Küçük Şeyler” kitabı, yayınevinin yazarı
çıkartmaya zorladığı bir kitaptır. Neden? Çünkü Üstün Dökmen
TRT’de program yapmaya başladı, bunlar da “Abi, orada tartıştığın
şeyleri bize bir kitap yapar mısın?” dediler. Üstün Dökmen’den
aldılar röportajları filan, bir kitap yaptılar. 100 bin, 200
bin sattı. Nasıl yaptılar? Billboardlar kiraladılar. Nasıl yaptılar?
Metrolara, otobüslere, vapurlara reklamlar verdiler. 100 bin,
200 bin sattı. Yayıncı şu mantığa döndü: “Ben bir kitap yaptım.
Kaç para bana maliyeti. 100 bin bastım mesela, 10 milyar bana
maliyeti var. 20 milyar da ben buna reklam bütçesi ayırdım mı,
eğer 100 bin satarsam 60 milyar para kazanırım” diyor ve bunu
yapıyor. 20 milyar reklam bütçesi ayırıyor adam. Bugün Radikal
Kitap Eki’nde tam sayfa reklam vermek istediğin zaman dört milyarı
gözden çıkarman gerekir. Bu gazete bunu niçin çıkartıyor? Kültür
için. “Ben kültür eki çıkartıyorum, yayınlanan kitapları tanıtacağım”
diyor. Ama bunu nasıl yapıyor? Tam sayfaya dört milyar veya
yarım sayfaya iki buçuk milyar reklam alarak yapıyor bunu. Bu
gazeteye reklam veren piyasada yayıncı oluyor, veremeyen olamıyor.
Orada reklamı çıkmayan yayıncı kitabı satamıyor. Neden? Çünkü
onlar piyasayı belirlemeye başlıyor.
Medya da öyledir ya. Belirli medya organları
gündem belirler. Daha küçük medya organları o gündemin peşinden
gider. Aslında o gündem de çoğunlukla devletin gündemidir. Aslında
bu anlattığın ilginç bir şey. Noam Chomsky’nin “Rızanın İmalatı”nda
kitle medyası için söylediği gibi, kitap yayıncılığı da artık
bir tür “propaganda sistemi” gibi çalışıyor. Sen 90’lardan günümüze
gelirken bunun kitap yayıncılığına da sirayet ettiğini söylüyorsun
aslında.
Tabii tabii ben bunu söylüyorum açık
olarak. İktidar – bilinçli veya bilinçsiz – medya veya başka
yollarla yayın piyasasına müdahale ediyor. Yayın piyasası da
buna hemen aldanıyor ve iktidara göre yayıncılık yapmaya başlıyor.
Ben bunun araştırmasını yapmadım, ama araştırması yapılsa eminim
şu sonuç çıkar: Son beş yıla kadar faaliyet gösteren yayınevleriyle
son beş yıldır faaliyet gösteren yayınevlerini karşılaştırsalar,
eminim ki konjonktüre göre yayın politikaları değişmiştir. Adet
bazında, rakam bazında, görünürlük bakımından, çok açıktır bu.
Bu şimdi neye bağlı? İktidara bağlı. Cumhuriyet üzerine yazılmış
kaç tane kitap vardır? Bundan önce Hasan İzzetin Dinamo’nun
“Kutsal Savaş”, “Kutsal İsyan” kitapları; iki üç tane Atatürk
üzerine kitap vardır. Şimdi son döneme bakıyorsunuz. Kemalizm
ve laiklik çatışması var. 100 tane laiklik üzerine kitap çıktı.
Emekli hakimler, emekli savcılar, eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı
Sabih Kanadoğlu’na kadar hepsi, emekli generaller laiklik üzerine
kitap çıkartmaya başladılar. Neden? Çünkü iktidarla savaşıyorlar.
İktidarla savaşmanın bir yolu da ne? Kitap. Okuyucuya bir şekilde
ulaşmak. Nereden? Televizyondan, gazeteden, kitaptan.
Ama bunun olabilmesi için aynı zamanda piyasa
koşullarının da buna elvermesi gerekiyor. Ben aradaki dönüşümü
yakalamak açısından soruyorum. Mesela 90’lara kadar bu kadar
gündelik ve içerik olarak “hafif” kitap bassaydın, dağıtımcı
ve kitapçı nezdinde başarılı olamazdın. Dağıtımcı sayısı, kitapçı
sayısı belliydi. Nerede satacaktın? Şimdi bize şunu anlatabilir
misin: Yayıncı, dağıtımcı, kitapçı açısından bu kadar gündelik
kitabı eritme imkanlarına piyasa nasıl kavuştu? 90’lı yıllardan
bu zamana kadar.
Hem Dağıtımcı, hem Yayıncı, hem Perakendeci
60’lardan bu yana kapitalizm dünya ölçeğinde
gelişmeye başladı. Nasıl gelişti? Darbelerle gelişti, ekonomik
güç olarak gelişti, siyasal güç olarak gelişti. Kapitalizmin
gelişmesiyle birlikte kültür sektörü de gelişmeye başladı. Sadece
kitapçılık sektörü değil, her sektör gelişmeye başladı. Eskiden
kitap sadece kitapevlerinde satılırdı. Sonra ne oldu? Kırtasiyelerde
de satılmaya başladı. Son beş yılda ne oldu? Marketlere de girmeye
başladı. Migros, Tansaş, Carrefour, her yere girdi. Ama bu neyle
mümkün oldu? Çünkü 10 sene önce bu memlekette Carrefour yoktu.
Kapitalizmin gelişmesiyle ilgili bir şey bu. Kapitalizm geliştikçe
zincir mağazaları açılmaya başlandı memlekette. Zincir mağazaları
açıldıkça ne yaptı? Her sektöre bölümler ayırdı. Deterjandı,
yiyecekti, içecekti.
Bu alışveriş merkezleri içinde geçerli. Mesela
Ak Merkez kuruluyor, Remzi Kitapevi gidiyor kitapevi açıyor.
Bunların bir de kendi aralarında rekabetleri
var. Mesela Carrefour’lara Remzi açıyor. Migroslara İnkilap
açıyor bildiğim kadarıyla. Böyle bir sektörel ayrım da var.
Sabancı grubunun elinde tuttuğu yere başka bir kitapevi mağaza
açıyor; Koç grubunun elinde tuttuğu yere başka bir kitapevi.
Ne oluyor? Farklılaşmalar da başlıyor yayın politikasında …
bu her yere kadar etkiliyor. Eskiden sektör nerede dönüyordu?
Cağaloğlu Yokuşu’nda dönüyordu. Şimdi nerede dönüyor? İstanbul’un
her yerinde. Bir dağıtımcı Mahmutbey’de. Bir dağıtımcı Zincirlikuyu’da.
Ne oluyor? İlişkiler de farklılaşmaya başlıyor. Daha önce Remzi’de
çalışan bir satın alma müdürüyle İnkilap’ta çalışan bir satın
alma müdürü vapurda kahvaltıyı birlikte yaparak geçiyorlardı
karşıya. Çünkü işleri neydi? İşleri şuydu ve bunun farkındaydılar:
“Biz kitapçıyız kardeşim, kültür işi yapıyoruz.” “Yayınladığımız
kitapları birbirimize destek olmak amacıyla herkes kendi mağazasında
satar” mantığı vardı. Şimdi ne var? Rekabet var. Kapitalizmin
rekabeti başladı. Ne diyor kapitalizm sana? Şunu söylüyor: “Ben
zincir mağaza açtım, alışveriş merkezi açtım; buyur gel kitaplarını
burada sat” diyor. “Sen burada kitap satarsan, ben başkasına
kitapçı açtırmam, sen burada tek güç olursun” diyor. Ne oluyor?
Yayıncı tekel oluyor. Kendisi bile bunun farkında değil. Şimdi
Carrefour İzmit’te mağaza açacak. Diyelim ki, ilk önce Remzi’ye
teklif götürüyor. “Ben şu kadar metre kare bir yer açtım; sana
da şu kadar metre kare yer ayırdım. Kirası da şu kadar. Kabul
ediyor musun?” diyor. Yine örnek olarak söylüyorum, “Ama bunu
kabul etmezsen, ben de İnkilap’a giderim veya Doğan’a ya da
İttihaki’ye giderim” diyor. Bu doğal olarak yayıncılar arasında
rekabeti doğruyor. Sonra ne oluyor? Mesela Remzi’yle İnkilap’ın
satın alma müdürleri vapura ayrı ayrı kapılardan giriyorlar.
Perakende zincirleriyle ilgili olarak bu söylediğin
çok doğru. İlginç bir şey söylüyorsun. Dağıtıma gelelim. Dağıtımın
kapasitesi nasıl gelişti de böyle oldu? Bir ayağı market zincirleri,
bir ayağının da dağıtımcı olması lazım; bir ayağının da kitapçı
olması lazım.
Bizim sektörde nasıl mesela? Adam yayıncılık
yapıyor. “Benim kitapları bu dağıtımcılar dağıtmıyor” diyor,
aynen böyle düşünüyor. Veya “ben bu adamlardan ödememi alamıyorum,
ben de kendime bir dağıtım kurayım” diyor. Tanıdığı 20 tane
kitapçı var. Şimdi zaten adam iki lira veya üç lira indirim
yaptığında ne oluyor? Direkt satış noktalarıyla çalışmaya başlıyor.
Remzi, İnkilap, D&R, buralarla direkt çalışmaya başlıyor. Diyor
ki “kitaplarımı ondan alma benden al. O sana yüzde 40 indirimle
kitap veriyor. Ben sana yüzde 50’den vereyim.” Sonra üç sene
sonra bir bakıyor ki “ben demek ki kendime dağıtımcı kursam,
hem kendi kitabımı hem de başkasının kitabını satarım. Ondan
da beş puan kazanırım. Ben bir de dağıtımcılık yapayım” diyor.
Şimdi ne oldu? Yayıncıydı, dağıtımcı oldu. “Ben bir de perakendeci
açayım, kendi kitaplarımı yığarım oraya; bu dağıttığım yayınevlerinin
kitaplarını da alırım koyarım oraya. Benden ödeme almaya geldiklerinde
de onlara şöyle derim” diye düşünüyor: “Benim 20 tane zincir
mağazam veya perakendem var; hepsine 10’ar tane kitap koysam
zaten 500 tane kitap yapıyor. Sen bana 800 tane kitap vermişsin,
al sana 300 tanesinin parası der gönderirim.” Küçük yayıncı
zaten buna mecbur. “Ne koparsam kârdır” diye düşünüyor. Şimdi
bir bakıyorsun bir zincirleme doğuyor. Nedir bu zincirleme?
Yayınevi-dağıtım-perakende.
Tekelleşiyor ...
Tekelleşiyor. Ama bunu fark etmeden
yapıyor. Sonra Carrefour’a, Migros’a girmeye çalışıyor. Aşama
aşama aklına geliyor. Veya tersinden de düşünebilirsin. Adam
perakendeci. “Bu dağıtımcı bana kitap göndermiyor, ödemeyi beş
ayda istiyor; ben bir dağıtımcı kurayım” diyor. Çünkü hepsi
birbirine bağlı. O kadar ahlaki bir iş ki aslında bizimkisi,
hiç kimsenin birbirinin işine müdahale etmemesi gerekiyor. Onun
için demin yasal müdahale gerekiyor derken, örneğin kim iktidar
olursa olsun şöyle bir karar alsa: Yayıncı dağıtımcılık yapamaz;
dağıtımcı yayıncılık yapamaz; perakendeci de dağıtımcılık yapamaz.
Yurtdışında böyle bir yasal düzenleme var herhalde
…
Evet, yurtdışında böyle. Yasal düzenleme
var mı, yok mu, orasını bilmiyorum. Ama ben yazışmalarda fark
ediyorum, yurt dışındaki yazarlarla, yayınevleriyle yaptığım
yazışmalarda. “Murat, biz kitabı basarız burada” diyor. Orada
rakamlar da yükseliyor, 80 bin, 10 bin. “Türkiye’de senin kitabını
basmak istiyoruz, 1.000 tane basacağız” diyorsun. Adam gülüyor.
5.000 tane basıyor mesela. Götürüyor dağıtımcının kapısına koyuyor.
Onun altyapısını bir ay önceden kuruyor. Tanıtımını yapıyor,
reklamını yapıyor. Sonra “kardeşim kaç tane istiyorsun” diye
soruyor. “500 tane.” 500 taneyi yığıyor kapısına. Ama dağıtımcı
da aynı şeyi perakendeciye uyguluyor. Ay sonunda da alıyor parasını.
Bir ayda dönüyor mu para?
Bir ayda dönüyor mu, bilmiyorum. Ama
Türkiye’deki gibi bir sıkıntı yaşamıyorlar. Orada kuruluşların
sermaye yapıları da zaten güçlü. Tekelci burjuvazi hakim. Ne
yapıyor perakendeci de? Gerekli olan kitabı alıyor, gereksiz
kitabı almıyor. Gerekli derken, o ay bir kitaptan 20 tane satıyorsa,
ondan alıp 100 tane koymuyor. 20 tane satıyorsa, 30 tane alıyor
adam. Kâr oranını da, işleyişi de belirliyor. Hukuksal işleyiş
de var. Kimse birbirini kırmıyor. Herkes ödemesini takır takır
yapıyor. Ne oluyor? İş yine yayıncıya geliyor. Perakendeci alıyor
ödemeyi, dağıtımcıya yapıyor. Dağıtımcı da yayıncıya yapıyor.
Yayıncı aldığı zaman parayı matbaacıya ödeme yapıyor. Yayıncı
önünü rahatlıkla görebiliyor. Türkiye’de böyle bir şey yok.
Yayıncı gidiyor matbaacıya, “Ya abi nasılsın? Bir kitabım var.
İnşallah bundan parayı bulacağız, bas da bir bakalım ne olacak?”
diyor. Ondan sonra dağıtımcıya gidiyor, “Abi ben bu kitabı bastım,
falanca TV kanalında çıkacak, falanca gazetede çıkacak, al sen
bir dağıt. Mal benim malım. İade gelirse alırım” diyor. Dağıtımcı
da işine gelirse alıyor.
Peki somuta gelirsek, sen solcu dağıtımcılar
battı dedin. Onların kapasiteleri ufaktı herhalde.
Dağıtım Piyasasında Değişen Dengeler
Şu anda piyasada İslamcı dağıtımcılar
hakim.
Mesela büyüklerden örnek verirsek,
Final dağıtım, Alfa dağıtım …
Sen demin “bunlar İstanbul’da yoktu” dedin.
Peki nasıl büyüdüler İstanbul’da?
Mesela Final dağıtım şöyle büyüdü: Anadolu’ya
giden her yayıncı Final gerçeğini gördü orada. Yayıncının 100
tane kitabı var mesela. “Ben kimlere direkt mal veririm” diye
kendine sordu. “Ankara’da Dost’a veririm, Samsun’da Endülüs’e
veririm. Trabzon’da Erdoğanlar’a veririm; İzmir’de Konak’a veririm.”
Gitti bunları gezdi. Kitaplara baktı. “Nereden geliyor kitaplar?”
diye sordu. “Final’den geliyor.” “Kardeşim nasıl ödüyorsun?”
“Abi, tolerans tanıyorlar; biz onlarla çok iyi çalışıyoruz.”
Bu gerçeği görünce ne oldu? İstanbul’a döndüğünde dedi ki, “Kardeşim
sen Anadolu’da herkesle çalışıyorsun. Benim kitaplarımı bu adamlara
da sen ver.” Böylelikle oranın da önü açıldı. Alfa dağıtım mesela.
Alfa’nın kaç tane yayınevi var? Alfa Gelişim, Everest, Kapı,
Artemis var. Dört tane yayınevi var. Bir dağıtımı var, eder
beş. Patronu kim, milletvekili. Böyle bir durum var. Oraya kitap
vermek bir dert, ödemesini almak bir dert. Küçük yayıncılar
için zor. Aile yayıncıları var, abi kardeş yayıncılık yapıyorlar
mesela. Sekiz-on tane kitabı var. Alfa’da alacağı biriktiği
zaman gidip “Abi niye ödemiyorsun?” diyemiyor. Çünkü “bu adam
milletvekili, bu firma batmaz; ben her zaman bu firmaya muhtacım”
diyor. Kırmadan işini yapmaya çalışıyor.
Yani bu dağıtımcıların Anadolu’daki dağıtım
ağları çok güçlüydü. O zaman yayıncılar “Al benim kitaplarımı,
ben uğraşacağıma, sen dağıt” mı dediler?
Tabii. Cemaat örgütlenmesi.
Sonra, büyük şehirlere mi gelmeye başladılar?
Evet. Şöyle oluyor: Mesela İthaki Yayınları
bir yayınevi. Ama aynı zamanda İstanbul’da iki tane perakendesi
var. Final’e mal verdiği zaman, Final o iki perakendeye mal
vermeye başlıyor. Remzi mesela. Remzi Final’e mal verdiği zaman,
İstanbul’daki bütün mağazalarına Final’den mal almak zorunda
kalıyor. Ne oluyor? Bütün sektörü ele geçiriyor. Bu bir ön açma
oluyor. Zaten dikkat edin, dağıtımcıların çoğu şuradan gelişmiştir:
(1) Sektörel yayın yapan. Nedir? Bilgisayar kitapları, ders
kitapları, mesela Alfa dağıtım öyle gelişti. (2) Kültürel yayıncılık
yapanlar. Bunlar nasıl geliştiler? Önce Anadolu’yla çalışarak
geliştiler. Buradaki yayınevlerinden kitapları aldı. Anadolu’ya
yatırım yaptı. Bir tane eleman görevlendirdi, o her ay Anadolu’yu
gezer gelirdi. Böyleydi işler. Sonra Ankara’ya, İzmir’e, İstanbul’a
gelmeye başladılar.
Mesela falanca yayınevi dedi ki “sen güzel dağıtım
yapıyorsun, al benim kitabımı da sen dağıt.”
Tabii tabii. Adam dedi ki, “Ankara’ya
gittim. Dost’a sordum. Senden kitap alıyormuş, benimkine ulaşamıyormuş.
Ben sana vereyim, Dost benim kitapları da senden alsın.” Bu
ne oldu?
Yani bağlantı noktalarını ele geçiriyorlar.
Tabii hakimler. Prensiplerle de ilgili bir şey.
Bunlar tam, Barış dağıtımın, Arkadaş dağıtımın, Papirüs dağıtımın
battığı döneme denk geldi. O dönemde bu adamlar piyasada tek
kaldılar. Arkalarında güçlü bir sermaye, İslami sermaye var.
İktidar, İslami bir partinin elinde. Refah Partisi dönemi.
Bu hangi dönem? 90’ların başı mı?
90’ların ortası. 93-94 filan. Papirüs
92 civarında battı. Arkadaş dağıtım da 96’da battı.
Bu batmaların ülkemizde solun etik düzeyde yozlaşmasıyla
da ilgisi var mı?
Yani şunu sorabiliriz: Sol kitaplar
önceden perakende kitapevlerine rahatlıkla girebiliyordu. Belki
de bu dönemde girmediği için sol cenah bu kitapları okuyamıyor.
O dönem aynı zamanda sol içinde ilişkilerin
yozlaşma dönemiydi ...
Tabii. İç hesaplaşmalar vs. vardı.
O dönemde birbirine kazık atmalar gibi olaylar
da çok oluyordu …
Aynen aynen. Papirüs dağıtımın batmasının
sebeplerinden birisi budur. Falanca kişi arıyor Papirüs dağıtımı,
“Abi, Almanya’da bizim arkadaş kitap istiyor, gönder, parası
gelir, önemli değil” diyor. Gönderiyor, ama parası gelmiyor.
Çünkü sonuçta dağıtımcı dediğiniz firma yüzde 5 veya 10 kâr
marjıyla çalışan bir firmadır. Düşünün 100 milyarda 5 milyar
yapar. Biri ona 10 milyar taktı mı gitti adam! 200 milyarlık
daha kitap dağıtması lazım. Döndürmesi lazım, döndüremeyince
ne oluyor? Gümlüyor.
Başka vermek istediğin örnekler var mı? Son
dönemde İkiA, Yeni Çizgi gibi dağıtımcılar çıktı.
Onlar tamamen farklı bir kategori. Bunlar
tamamen küçük burjuva firmalar. Yani burjuva kültürüyle yetişen
adamlar daha doğrusu. Herkesin pantolon gömlekle gezdiği Cağaloğlu’nda
bu adamlar takım elbiseyle geziyordu. Şunu söylüyorlardı: “Biz
bu piyasayı sektör yapacağız kardeşim.” Yeni Çizgi’den dolayı
bu piyasada 20 tane yayınevi var. Nasıl oldu? Şöyle oldu: Yazar
yayınevinden şikayetçi, arıyor yayınevini, “Kaç tane kitap dağıttın?”
Yayınevi “300 tane” diyor. Adam inanmıyor. Kendi yayınevini
kuruyor. Ne diyor dağıtımcıya? “Ben eski yayınevime güvenmiyordum,
kendim yayınevi kurdum.” Dağıtımcı da “Tamam abi, tek dağıtımını
bana ver, kaç tane bastın? 1.000 tane. 1.000 taneyi bana ver,
ben dağıtayım” diyor.
Tek dağıtım olmaya başladılar yani ...
Tabii tek dağıtım olmaya başlıyor. Böyle
bir şey yoktu. Şurada birkaç senedir çıkmaya başladı tek dağıtım.
Bunu gören başka bir yazar veya başka bir firma aynısını yapmaya
başladı. “Ben bir yıl boyunca buraya kitap versem sağlam ödememi
alırım. Bir de uğraşmam, ne gittiğini ne geldiğini bilirim.
50 tane dağıtımcının ağız kokusunu çekmem. Bunu oluştururum”
dedi. Bak, 20-25 tane yeni yayınevi çıktı o dönemde. Yeni Çizgi’nin
sektörel derdi bir yük aslında. O dönem için bir gereklilikti.
Ne oldu? Yeni yayınevi, yeni yüzler, yeni insanlar, yeni kitaplar
filan. İnsanlar kucak açtılar. Ama bugün geldiği noktada sorun.
Niye? Çünkü o 20 tane yayınevi şimdi bir şey yapamıyor. Yazar
kendi kitaplarını bastı, bitti; şimdi ne basacak? Profesyonel
yayıncı veya konjonktürü olan bir adam değil ki! Kendi bastıklarıyla
kaldı. İleriyi gören bir vatandaş değil çünkü. “Benim üç tane
kitabım var, yayıncım beni daha fazla kazıklamasın” mantığıyla
baktı olaya. Oradan da İkiA ve Yeni Çizgi doğdu. Ama sonra ne
oldu? Şimdi aynı pazar üzerinde birbirleriyle rekabet ediyorlar.
Yeni Çizgi marketlere kitabı ilk götürendir bu piyasada; Migros’da,
Carrefour’da, Tansaş’da filan raf yaptı. Şimdi İkiA da aynısını
yapmaya çalışıyor. Yeni bir pazar yaratmaktan çok, var olan
bir pazarı paylaşmaya çalışıyor. “Sen buradan yılda belirli
bir miktar ciro yapıyorsun; bu cironun bir kısmını da ben alacağım
kardeşim. Yüzde 50 bana, yüzde 50 sana” diyor. “İkimize de yeter”
diyor.
Yine medya gibi aslında. Medyada da gazeteler
arasında bir ara çok kırıcı bir rekabet vardı. Ona benziyor.
Tabii. Ne oluyor? Tamamen farazi bir örnek veriyorum.
Mesela, Yeni Çizgi’deki vatandaş beni arıyor, “Sen yeni kitap
çıkardın. Yüzde kaçla verirsin?” Ben “yüzde 40’la diyorum.”
İkiA’daki vatandaş da beni arıyor: “Senle kaç yıldır dostuz;
bana şu kitabı 45’den ver, markete koyacağım” diyor. “Tamam
al. Arkadaşız, bu seferliğine vereyim” diyorsun. Yeni Çizgi’deki
bu sefer diyor ki, “Abi sen yüzde 45’le ona verdin. Markete
koydu. Bana da yüzde 45’le verseydin, ben de markete koyardım”
diyor. Ne oluyor? “İkiA Migros’a verdi, ben de Carrefour’a vereceğim.
Bana da aynı şartlarda ver” diyor. Ne oluyor? Yayıncı eriyor.
Farkında değil.
Bağımlı hale gelmeye başlıyor.
Değişen Piyasada Yazar Transferleri, Kitap Tanıtımları ve
Reklam
Evet, bağımlı hale geliyor. O yüzden
ben şuna çok benzetiyorum: Yukarıda bir kapitalist işleyiş biçimi
var. Yayıncılık da böyle. Güçlü yayıncı ve dağıtımcılar var.
Onlar da aşağıya hükmediyorlar. “Gel bakalım, bütün kitaplarını
ben dağıtacağım. Al sana çek, git keyfine bak diyor.” Ya da
ne yapıyor? Örneğin, Everest Yayınları gibi bütün yazarları
topluyor. “Yerli edebiyat rafında kitabı satan kaç yazar var?
50 yazar. Benim üç yıl boyunca tek hedefim bu 50 yazarın 40’ının
benden çıkması” diyor. Bu, haksız rekabete yol açıyor. Nereden
diyeceksin? Şuradan: Yazar, yayınevinden yüzde 10 alıyor. Örneğin
Everest’in bir ideali, bir hedefi var. Örneğin, “Gel abi, ben
sana yüzde 15 vereceğim” diyor. Küçük yayıncı bunu veremez.
Ve daha insani ilişkiler var. Yazara diyordu ki ”Abi, çekim
geldi sana çek vereyim. İstemiyorsan, tarihi gelince kırdırmayayım,
sana para vereyim.” Böyle anlaşılıyordu. Şimdi öyle değil. Yazar
yayınevine “kardeşim yüzde 10 telifimi veriyor musun, vermiyor
musun? Vermiyorsan bana yüzde 15 veren var. Ben de oraya giderim”
diyor. Çok takılmıyor. Yazar, “Adam bana üç tane gazete reklamı
veriyor, bir tane gece programına TV’ye çıkartacak, üç tane
dergide röportaj yapacak. Beş tane zincir mağazası var. Her
zincir mağazasında imza günü yapacak. Her zincir mağazasına
40 kişi gelse, 200 kişi yapar. 200 kişinin yüzde 10’u, 20 kişi
benim sabit okuyucum olsa bir dahaki kitabım daha çok satar”
diye düşünüyor. Yazar yatırım yapıyor. Dağıtımcı ona giderken
şöyle gidiyor: “Ben Everest’im, ben Final’im, ben Remzi’yim.
Benim bir dağıtımım var. Bir yayınevim var. İki tane zincir
mağazam var. Bir de internet sitem var.”
Sen bir ayak daha açıyorsun. Kitapevleri zincirleri
diyorsun, dağıtım diyorsun; bir de yazarların ‘transfer edilmesi’
söz konusu.
Tabii. Bu işe Yapı Kredi Yayınları (YKY)
başladı. Yaşar Kemal YKY’ye gitti mesela. Benim babama sorsanız,
bu kuşağın eski adamı. Onun gözünde tek yazar Yaşar Kemal’dir,
Fakir Baykurt’tur. Niye? Niteliklerinden dolayı. Bugün sorsan,
“Senin Yapı Kredi Bankası’yla ne işin var Yaşar Kemal? Paraya
mı ihtiyacın var” diye soruyor. Doğru söylüyor, 80 yaşındaki
adamın paraya ihtiyacı yok.
Başka örnekler de verelim. Mesela Perihan Mağden’in
kitapları Everest’te değil mi?
Hayır, Merkez Yayınları’na geçti o.
Sabah gazetesinde yazdığı için, gazete “benim yazarımsın kardeşim,
benim yayınevim var. Kitaplarını benden çıkar” diyor. Şimdi
bir de bu sorun var. Vatan gazetesi, gazete kuruyor; bir de
“Vatan Kitap” diye yayınevi kuruyor. “Vatan gazetesinin bütün
yazarları buradan kitap çıkartacak” diyor. Cumhuriyet için de
aynı şey geçerli. Bir böyle bir sorun var. Piyasanın dışında
da böyle bir sorun var. Gazetecilerin, TV gruplarının yayınevleri
var. Ne diyor? “Benim gazetemde yazıyorsan, kitaplarını ben
basarım” diyor. Böylelikle hem az telif ödüyor hem maliyetten
düşüyor. Başka bir örnek verelim. Mesela Hasan Cemal. Milliyet’te
yazıyor, Doğan Kitap’tan çıkıyor kitapları. Böyle bir durum
var yani.
Bir de tabii olayın tanıtım ve reklam ayağı
var.
Orada da ikiye ayrılıyor. Muhalif yayıncılar
kendi kitaplarını dergilerde tanıtıyor. Adam sinema kitaplığı
oluşturmuştur, sadece sinema kitapları basıyor. Sinema dergilerine
reklam verebiliyor. Niye? Çünkü orada ilişkileri var. Başka
yere veremez ki! Fiyatlar uçuk. Bir de öbür tarafta burjuva
yayıncıları var, iktidar yayıncıları diyelim. Onlar ne yapıyor?
Her türlü dergiye, gazeteye, TV’ye, her yere reklamını verebiliyor.
Her yazarını da istediği programa çıkartabiliyor. Mesela Zülfü
Livaneli diyelim. Nerede yazıyor? Vatan Gazetesi’nde. Kitabı
çıktığında en çok reklam nerede yayınlanıyor. Vatan Gazete’sinde.
Vatan Gazetesi’nin hangi TV grubuyla arası iyi. Mesela, diyelim
ki Show TV ile. Zülfü Livaneli aynı gün Show TV’ye çıkıyor.
Başka neresi var? Show TV’nin yan kuruluşu Sky Türk var. Aynı
anda üç kanaldan besleniyor. Gazete, TV, dergi. Bir de kendisi
isim zaten, götürüyor işi. Ama öbür türlü yayıncılar ne yapıyor?
Mesela ben, SiyahBeyaz Yayınları olarak, Postexpress dergisi
reklam için kaç lira istiyor? “Abi, bizim senle kaç senedir
yemişliğimiz içmişliğimiz var, sana 150 milyon para verebilirim;
veya dağıtım yapayım, sana kitap vereyim” diyorsun. Türkiye’de
ekonomik durumu iyi olmayan yayıncıların yüzde 90’ı aynı şeyi
yapıyor.
Reklam sektörü de durup dururken gelişmedi ama,
o da bir süreç içinde gelişti, öyle değil mi?
Tabii, medya aracılığıyla gelişti. Yani
yayın sektörünün kendine ait bir şeyi yok … Türkiye Yayıncılar
Birliği ne yapar? Neden bir sektör dergisi çıkartmaz? Neden
TÜRDAV katalog çıkartır da, Yayıncılar Birliği çıkartamaz? TÜRDAV
kimin? İslamcıların. Kurucuları kim? Meclis Başkanı Bülent Arınç.
Bu neye yol açıyor? Yine aynı yere geliyoruz. Gücü olan,
yani iktidardan yana olan ve iktidara karşı olanlar var. İktidara
karşı olanlar kendi gazete ve TV’lerinde yer alabiliyor; ama
iktidara karşı olan medya grubu çok az. İktidardan yana olanlar
ellerindeki gazete ve TV’lerde rahatlıkla bu işleri yapabiliyor.
Dün, ismini vermeyeceğim, bir yazar gece CNN Turk’e bir saat
röportaj verdi. Ben niye yaptıramıyorum. Aynı programa kitabımdan
3 tane gönderdim. Ve konular birbirine çok yakın. Neden tercih
edilen ben değilim de, o yayınevi? Ya da ben tercih edildiğimde
neden ben tercih ediliyorum da, o yayınevi edilmiyor? Neden
iki yayınevi birden çıkartılmıyor.
Mesela CNN Turk’de Doğan Hızlan’ın programında
sürekli belirli yayınevlerinin kitapları tanıtılıyor.
Bakın, Doğan Hızlan arşivini verse mesela,
kaç tane kitap tanıttı şimdiye kadar? Diyelim ki 100 tane. Ben
adım gibi eminim ki bu kitapların 40’ı Doğan Grubu’nun kitaplarıdır.
Selim İleri’yi tanıtır, Ahmet Ümit’i tanıtır. Soner Yalçın’ı
tanıtır. Bakın Soner Yalçın çok iyi bir örnek. Önce kitapları,
muhalif bir ekibin yayınevi olan Su Yayınları’nda çıkıyordu.
Buradan ayrıldı, galiba bir kitabı Berfin’den çıktı. Sonra Doğan
Kitap’a geçti. Sonra Show TV’ye “Kurtlar Vadisi” dizisinin konsept
danışmanı oldu. Şimdi CNN Turk’de Cüneyt Özdemir’le birlikte
program yapıyor. Yarın öbür gün bu adam bir medya kuruluşunun
patronu da olabilir. Tuncay Özkan’ın ilerleyişi de böyledir.
Cumhuriyet Gazetesi’nde sendika temsilcisidir. Oradan ayrılır
Show TV’ye gider. Oradan çıkar Kanal D’ye gider; oradan ayrılır
Kanal Türk’ü kurar ve bugün iktidarla savaş halindedir. Soner
Yalçın da yarın böyle olabilir. Her şey bir kitaptan geliyor.
Tuncay Özkan da aynı dönemde dört-beş tane kitap yayınlamış
bir vatandaş. Hasan Cemal de yanı öbür gün biraz popüler olsun,
söyledikleri biraz tartışılsın, gazeteden ayrıldığı an kendi
gazetesini kuracaktır. Çünkü “iktidar bende, benimle savaşmayın”
diyecektir. “Benim bugüne kadar yazdığım 10 tane kitap, çalıştığım
üç tane gazete, program yaptığım üç tane TV, yazı yazdığım beş
tane dergi var. Bugün de kendi kanalım, dergim, gazetem var”
diyecek. O yüzden de muhalif yayıncılar ayakta durmakta zorlanıyorlar.
Ne yapıyorlar? Konsept yayıncılığı dediğimiz şey ölmeye başlıyor.
Yani gerçek yayıncılık ölüyor. Ne revaçta? Tarihi roman. Hemen
tarihi roman çıkartıyorsun. Ne revaçta? Bilim-kurgu. Onu çıkartıyorsun.
Biliyorsun, bundan bir yıl öncesine kadar herkes bilim-kurgu
okuyordu. İnanılmaz bir durum vardı. Milyonlar satıyordu. Bugün
ne oldu? “Şu Çılgın Türkler”le birlikte tarihi romanlara yöneldi.
10 yıl önce çıkmış tarih kitapları bugün inanılmaz şekilde satmaya
başladı.
Kızılelmacı trend var. Biz bu trendle biraz
ilgilenmeye çalışıyoruz. Bu kızılelmacı trendin devlet destekli
bir tarafı da var. Sadece piyasa aracılığıyla bu kadar güçlenmedi
herhalde. O konuda verilerin var mı?
O konuda verilerim yok da, merak ettiğim
şeyler var. Neden Yekta Güngör Özden şiir kitabını “İleri Yayınları”ndan
çıkartır? İktidar her dönem kendisine yakın olan yayıncıları
desteklemiştir. Bakın, 75-90 arası genellikle sol iktidardadır.
CHP, SHP, DSP. Kimdi o zamanki en büyük yayınevi. Herkes bugün
atlıyor, söylüyorum: Bilgi Yayınları. Yaşar Kemal, Nazım Hikmet,
Sait Faik Abasıyanık, Fakir Baykurt, Kemal Tahir … Bugün okuduğumuz
ne kadar klasik Türk edebiyatı varsa hepsi Bilgi’den çıkardı.
Bugün ne çıkıyor Bilgi’den? Yemek kitabı, tatlı kitabı, gezi,
moda kitapları çıkıyor. Bugün kim revaçta? Timaş Yayınları.
İlber Ortaylı’yı çıkartıyor. Neydi o kadın ismi, Bengisu Karasu
mu? İslamcı bir kadın yazar vardı, onu çıkartıyor. Neden? İktidarla
doğru orantılı bir şey. “Metal Fırtına”ya kadar TİMAŞ bilinen
bir yayınevi değildi.
TİMAŞ nasıl bir kuruluş?
Bir cemaat örgütlenmesi. 400 bin ortakla
kurulan bir şirket. Bir piramid modeli. Herkesten paralar toplanıyor,
kitaplar çıkıyor. Kitaplar çıkmaya başladıkça piramid misali
paralar ödenmeye başlanıyor. Şu an üç ortak kaldılar. Bu piramid
büyüdükçe, yani iktidar yanlısı yayınevleri büyüdükçe, ters
orantılı olarak muhalif yayınevleri küçülmeye başlıyor. Dibe
vuruyor. Çünkü üretemiyor, ürettiğini sattıramıyor. Veya bir
yılda 20 kitap yayınlıyorsa birini satıyor, o da kurtarmıyor.
Ne oluyor? Kitap sayısını azaltıyor, ayda üç kitap çıkartırken
bir kitap çıkartmaya başlıyor. Eriyor. Ters orantılı. İktidar
yarın değişsin, ben bunu kabul ediyorum, yarın CHP iktidara
geldiğinde demokrat-Kemalist yayınevleri tavan yapacaktır. Sol
kitapların satması için devrim filan olması gerekiyor. Belki
o zaman zorunlu ders kitabı olarak okutulabilir …
Evet bunu diyebilirsin. Ama belki başka şeyler
de önerilebilir. Bizim yaptığımız bir çok görüşmede Fethi Yıldırım’a
Gürsel Caniklioğlu’na kadar çok kişi muhalif yayınevlerinin
birleşik bir dağıtım kurmasını önerdi.
O zaman apolete karşı apolet savaşı
başlar. Ben buna karşıyım mesela.
Ben şunu sormak istiyorum: Piyasada muhalif
yayınevlerinin kitaplarını okuyucuya ulaştırması için neler
yapması lazım? Ortak dağıtımcı ve kitap satış noktaları kurmak
sence makul öneriler mi?
Muhalif Yayınevleri Arası Dayanışma
Ben muhalif bir yayınevi olarak bugün
karşımda bir apolet olduğunu söylüyorum. Nedir bu apolet? Faşistlerden
ve İslamcılardan oluşmuş bir dağıtım ağı ve perakende sektörü
var. Ya da burjuva destekli zincir mağazalar. Bunlara karşıyım
diyorum. Neden? Çünkü ben kitabımı buralara sokamıyorum. Sen
bunun tersini örmeye çalışıyorsun. Ne diyorsun? “Sen bir apoletsin,
ben de bir apolet oluşturacağım. On tane sol yayınevi bir araya
gelecek. Ben de perakendeler açacağım, ben de dağıtım açacağım”
diyorsun. Bu ne demek? Karşı tarafın sana yaptığı haksızlığı
sen de ona yapıyorsun. Bunun alternatifini örebilmek lazım.
Peki senin önerin ne?
Nedir benim önerim? Nitelikli yayın
yaptığında, yaptığın yayının değerini verdiğinde … ne demek
istiyorum: (1) Yazarın telifini vereceksin. Yazarın telifini
verdiğin zaman senden gitmez çünkü. Neden bugün Alfa’ya, Everest’e
gidiyor yazarlar? Paralarını rahatlıkla alabildikleri için.
İmza günü yapabildiği için. Bunların hepsinin önünü açacaksın.
Parasını hemen vereceksin. Paran yoksa yayıncılık yapmayacaksın.
Çünkü yazara borç takarak …
Yani kafa kol ilişkileriyle bu iş yürümez diyorsun
…
Tabii. Kafa kol ilişkilerine hiç gerek
yok. Yazara takarak, matbaaya takarak, kağıtçıya takarak, perakendeciye
takarak ayakta kalmak aciz insanların başvurabileceği bir yöntem.
Sen eğer yayıncılık yapmak istiyorsan (1) yazarın telifini vereceksin.
(2) Matbaanı ve kağıt paranı karşılayacaksın. (3) Eskiden bizde
bir adet vardı. Sol yayıncılar bunu çok yapardı. Şimdi burjuva
yayıncılar, Doğan Kitap, Artı Kitap yapıyor. Kitapçıda duran
adama bir tane kitap gönderilirdi, okuması için; çünkü o okuyup
beğenirse, müşteriyi yönlendirir. “Buyurun ben okudum çok beğendim,
beğenmezseniz de geri alırım” gibi teknikler uygulardı. Şimdi
sen o adama kitap göndermeyince, nereden beslenmeye başladı
o kitapçı? Kitap dergisinden, gazetede, TV’de gördüğünden beslenmeye
başladı. Farklı bir kültür onun beynine empoze edilmeye çalışıldı.
Bunları zaten sen yerinde yaparsan, işleyiş otomatikman takır
takır gidiyor. Sen satan kitabın olduğu zaman dağıtımcı bunu
satmak zorundadır. Bir de Türkiye’de saflar net değil. Hani
öyle bir konjonktür olur, faşizm iktidara gelir, saflar netleşir.
Yayıncılık da böyle bir şey yok. Tamam, faşistler var, İslamcılar
var bu camiada, ama solcular da var. Yani apoletle apoletin
savaşına dönüştürmemek lazım. Yayıncılık dediğin: kültür işi
yapıyorsun …
Sen öncelikle yayıncılığı adam gibi yapmak gerekir
diyorsun.
Tabii. Yazara telif vereceksin, çevirmenine
parasını ödeyeceksin, kağıtçısına borcunu vereceksin. Telifsiz
kitap veya sözleşme haricinde adet olarak fazla kitap basmayacaksın.
Sen bunu zaten doğru düzgün yaptığında takır takır işliyor.
Peki sen muhalif yayınevlerinin kendi güçsüzlüklerini
kapatmak için ne tür dayanışmacı ilişkilere girmesini öneriyorsun?
Ben ortak bir dağıtım işine karşı değilim.
Benim karşı olduğum şey apoletle apoletin savaşına dönüşmesi
işin.
Ben dayanışmaya girmek derken kendi içine kapalı
bir şeyi kastetmiyorum. Mesela nitelikli İslamcı yayınevleri
de var. Örneğin İz Yayıncılık’ın da kitaplarını dağıtabilirsin.
Nitelikli kitapları alır dağıtırsın.
Sol dağıtım derken, mesela bu dağtımcıların
rafında bir tane İz Yayıncılık’ın kitabını bulamazsın. Timaş’ın
kitaplarını bile bulamazsın. Neden? Çünkü “onlar İslamcı, ben
onların kitabını dağıtmıyorum” der. O zaman İslamcı veya faşist
bir yayınevi de solcuların, Kemalistlerin vs. kitaplarını dağıtmazsa
haklı olurlar. Ben buna karşıyım. Çünkü burada zararı ben göreceğim.
Ama herhalde piyasadaki nitelikli kitapları
dağıtmak için muhalif yayınevlerinin bir araya gelip bir dağıtım
firması ve satış noktaları kurmasına karşı değilsin?
Kurulabilir. Buna karşı değilim. Yalnız
bu iş apoletle apoletin savaşına dönüşmemeli. Çünkü sen bu alternatifi
neden kuruyorsun? Karşı taraf tekel, güç; karşı tarafın zincir
mağazası var. Benim kitaplarım buraya girmiyor. Sen de aynısını
yaparsan olmaz.
Sen-ben meselesinden ziyade önemli olan okuyucuya
nitelikli kitap gitmesi değil mi?
Tabii, çünkü zararı o görüyor. Sen dağıtımcısın,
asli unsursun, her nitelikli kitabı dağıtacaksın.
Son olarak Metis ve başka yayınevlerinin kurduğu
ortak bir dağıtım var, “Punto”. Onu nasıl değerlendiriyorsun?
Bir alternatif olabilir mi? Akıllıca bir adım mı?
Punto Dağıtım
Akıllıca bir adım. Ama alternatif olamaz.
Ticari olarak bence başarılı olurlar. Neden? Çünkü güçlü bir
sermayeye sahipler.
Böyle bir işe girmelerinin ardında yatan yayıncılık
piyasasındaki sorunlar neler olabilir?
Asıl neden kitaplarının dağıtılmaması.
Yanılmıyorsam, Metis Yayınları geçen yıl 27-28 tane kitap çıkardı,
iki tane kitabı iyi sattı. Bir Elif Şafak sattı. Bir de yabancı
bir roman, “Pedal Çeviren Kadınlar” sattı. Sen 28 kitap yayınlayacaksın.
İki tanesini iyi sattıracaksın, 26 tanesi aynı ölçüde iyi satmayacak,
hatta bir kısmı deponda kalacak. Üstelik hiç okuyucuya ulaşmadan.
Okuyucuya ulaşsa diyeceksin ki “ben reklam yapamadım, kitabım
kötüydü veya çevirisi kötüydü, sattıramadım.” Buna eyvallah
der yayıncı. Ama bir kısmı hiç ulaşmıyor. Paketler halinde depoda
duruyor. Etrafına bakıyor, “başka benimle bu sıkıntıyı kim paylaşıyor?”
diye soruyor. Literatür, Sistem, İletişim Yayınları da aynı
dertten mustarip. Bu işi becerirler.
Peki şu anda şişmiş bir piyasa var.
Belki hemen başarılı olamazlar, bir-iki
yıl bocalayabilirler. Çünkü bu piyasanın kalıpları, kuralları
var. Hâlâ ahbap-çavuş ilişkileri var. Ben 20 yıldan beri A dağıtımdan
mal alıyorsam, bunu o kadar zaman sonra B dağıtım yapmam. Ne
zaman yaparım? Beş yıl sonra yaparım. B dağıtımın beş yıl dayanması
lazım. Punto’nun böyle bir sıkıntısı var. Ayrıca piyasanın kurallarını
değiştirmek kolay değil. Sen bir dağıtımcı olarak, “Ben dört
aylık çek alırım, verdiğim malın en fazla yüzde 20’sini iade
alırım” diyebilirsin. “Malımı Ocak’ta verdim. Şubat, Mart, Nisan,
Mayıs’ın sonunda çekimi alırım” diyebilirsin. İyi de, senin
malını dağıtan dağıtımcının perakendeden üç aylık çek alması
lazım ki, sana dört aylık çek versin. Nasıl dört aylık çek versin
sana? Çünkü o adam piyasadan altı aylık çek alıyor. Ya o adam
da sana altı aylık çek verecek. Ya da seninle çalışmayacak.
Ne olacak peki?
Dağıtımcılar küçük yayıncı ezecek. Büyük
yayıncı gidecek, “benim beş milyar bakiyem var” diyecek. O da
“haftaya gel” diyecek. Sana ödeyeceği beş milyarı alıp ona ödeyecek.
Aslında bu da bir tür tekelleşme …
Tabii, o da bir tür tekelleşme. Onun
için ben karşı çıkıyorum bu işe. Aslında apoletle apoletin savaşı
oluyor. Yani Punto çıkıyor diyor ki “Kardeşim siz şimdiye kadar
benim kitaplarımı iyi dağıtmadınız. Bundan sonra benim kurallarım
geçerli. Benim satan kitabım da var. Ben altı yayıneviyim. Birinin
kitabı satmasa, öbürününki satıyor. Aldığın malın en fazla yüzde
20’sini iade edebilirsin. Ona göre kitap al.” Mesela “1.000
tane mi istiyorsun, çok isteme, 300 tane iste. Ama ben de senden
en fazla 60 tane iade alırım.”
Peki neden onlarla çalışmak zorunda kalsınlar?
Çalışacak, mecbur. Elif Şafak satmayacak
mı? Üstün Dökmen’in kitaplarını satmayacak mı? Literatür Yayıncılık’ın
“İzmir Büyücüleri” kitabını satmayacak mı? Çünkü perakendeciden
talep var bu kitaplara. ... Ya da örneğin dağıtımcılar şöyle
yapacak: “Punto’nun gönderdiği malların hesabını ayrı tutarım.
Onların kitapları için kısa vadeli çek alırım. Diğerlerinin
kitapları için ise daha uzun vadeli çek alırım.” Sona benim
gibi bir yayıncı çıkacak, “Aram gel, Belge gel, Pencere gel;
biz de bir dağıtımcı kuralım. Niye bunlar bize sekiz aylık çek
veriyor? Biz niye altta ezilelim?” diyecek. Bu sefer de biz
Punto’nun karşısına rakip olarak çıkmaya başlayacağız. Aynı
kulvarda koşan yayınevleriyiz, biz de birbirimizi yemeye başlarsak
o zaman ne olacak? Kapitalizm aslında bizi içten içte götürecek.
Bu hesaplaşmada birileri iktidarda kalacak, diğeri böcek gibi
ezilip gidecek. Ben o yüzden bu işe karşıyım. Neden, çünkü apolet
olmalarından korkuyorum. Ama öbür türlü, bir bileşen, bir yan
yana gelme biçimi olarak, bir kolektif olarak süper bir iş.
Peki bu arkadaşlar senin kitabını dağıtacak
mı?
Hayır, dağıtmayacak. O yüzden tekel
diyorum. Şunu yapsalardı, “Biz altı yayınevi bir araya geldik,
bütün ezilen, kaybeden, dağıtılmayan yayınevleri gelin, sizin
kitaplarınızı dağıtacağım” deselerdi, o zaman farklı bir şey
olurdu. Niye yapmıyor bunu? Çünkü ben “’Metis’im, ben ‘İnkilap’ım,
SiyahBeyaz Yayınları’nın sorunlarıyla ilgilenemem” diyor. “Ben
kendi kitabımı dağıtayım da başkaları kendi başının çaresine
baksın” diyor.
Teşekkürler
Notlar: