BarışaRock’ta Taciz Gündemi
Mine Koçak
Rock’n Coke’a alternatif bir organizasyon olarak gündeme gelen; Irak’ta başlayan savaşı da vurgulayacak biçimde adına BarışaRock denilen; güçlü sistem karşıtı imaları olan; savaş karşıtı, kapitalizm karşıtı, ırkçılık karşıtı, her türlü ayrımcılığa karşı, cinsiyetçiliğe karşı olarak tanımlanan organizasyon bir taciz gündemiyle sarsılıyor.
***
Taciz, en zor tanımlanabilen ve en yaygın cinsel şiddet türü. En genel tanımıyla cinsel taciz, kişinin (kadınların ve erkek egemen toplumun cinsiyet rollerine uymadıkları için cinsel kimlikleri nedeniyle lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel (LGBTT) bireylerin) isteği dışında, erkekler tarafından sözle, gözle, fiziksel yollarla kişinin bedenine yöneltilen davranışlardır. Evde, işyerinde, sokakta, cezaevinde, karakollarda vb. hayatın her alanında yaşanabilir.
Sokakta taciz, belki de tanımlanması en kolay olanı. Anlık bir olay, tacizci tanınmayan birisi… Kadının bu durumda, tacize uğradığını fark etmesi ve tanımlaması daha kolay. Ayrıca sorun daha rahat bertaraf edilebilir: Fail bir “sapık”tır. Toplumun sağlıklı bireylerinden farklıdır. Tanıdığımız, hayatımızda yeri olan erkeklerden farklıdır. Çoğu durumda, “Senin annen, kızkardeşin yok mu?” diyerek itiraz edilir. Fakat bu durumda bile kadınlar, tacize uğradıklarını çevrelerine açmakta zorlanırlar; tacizi nasıl davet ettiklerinin tartışılacağını bilirler.
İşyerinde, ailede veya muhalif alanlarda cinsel taciz ise biraz daha karmaşık bir meseledir. Sokakta olduğunda “tacizci” olarak adlandırılabilen kişi, her gün yüz yüze olunan, saygı duyulan vb. birisidir. Bu durumda kadın, yaşadığının cinsel taciz olduğunu tanımlamakta bile güçlük çeker. Kendi kendine söyleyebilse bile kimseye açamaz. Suçlanan erkek çevresinde saygı gören birisi olabilir. Toplum bu suçu reddeder ve karşılaşmayı suçlamada bulunan kadının kendisiyle yaşar.
Cinsel taciz, toplumsal bir sorundur: Erkek egemenliğinin kadınların hayatını kontrol etmek üzere geliştirdiği çok etkili bir yöntemdir. Biz kadınlar, kendimizi en çok buna karşı koruruz. Hayatımızı buna karşı örgütleriz.
2000 yılında, Özgür Sahne’den 3 kadın, yaşadıkları deneyimin taciz olduğunu önce kendilerine, daha sonra birbirlerine açıklayabildiler. Bununla da kalmadılar, bu sorunun alternatif sanat camiasında karşılaşılmaması gereken türden bir sorun olduğunu düşünerek, büyük bir cesaret örneği de göstererek meseleyi kamusallaştırdılar; alternatif tiyatro platformunun diğer üyelerinin ve feministlerin tartışmasına ve müdahalesine açtılar.
Mehmet Esatoğlu’nun adının geçtiği “tiyatroda taciz” meselesinin en temelde iki boyutu var:
1. Esatoğlu’nun yönetmenlik yaptığı çalışmalarda bulunan kadınlar sistematik bir tacizle karşı karşıya idi. Tiyatro alanı, hem kurulan birliktelikler anlamında, hem de çalışma ortamındaki kadınlara yaklaşım anlamında sürekli bir cinsel suistimal aracı haline getirilmiş durumdaydı. (Özgür Sahneli kadınların böyle bir meseleyi kamusal alana taşımaları tesadüf değildir. Sadece kadınlardan oluşan bir grupta, bir kadın dayanışması kurulabilmiş ve bu kadınlar aslında büyük bir sorumluluk altına girmişlerdir.)
2. Muhalif çevrelerde nasıl bir kültür örgütlenebildiğini gösteriyordu. Muhalif yaşam olarak kadınlara böyle bir model sunuluyordu. Esatoğlu’nun çapkın olduğu, kendisinin ilişki halinde olduğu çevrelerde çok konuşuluyordu. Muhalif ortamlarda, Esatoğlu’nun yarattığı durum, yaşattığı travmalar “çapkınlık” olarak ele alınıyor; eleştirel bir tutum sergilenmiyordu.
Esatoğlu’nun etrafındaki “muhalif” grup, eleştirel bir bakış açısı yerine, toplumun kendine “muhalif” demeyen kesimini aratmayacak şekilde, Esatoğlu’nu deşifre eden kadınlara yüklendiler: Çirkin sözler, mahremiyete saldırı, çevrelerinden dışlanma, tiyatro yapmalarına çıkarılan engeller, hatta tehditler…
Sistem-içi bir grupta, örneğin bir işyerinde yaşanmış olsaydı, fazladan ne yapılabilirdi ki?
Esatoğlu tacizi, elbette ki, sanat dünyasında veya muhalif çevrelerde yaşanan ilk ve tek taciz değildir. Tartışmanın patlak vermesinin ardından oldukça ağır bedeller ödendi. Amatör Tiyatrolar Çevresi (ATÇ) dağıldı. Sorunu örtbas edip meselenin kendisinin tartışılmasını engelleyecek şekilde komplo teorileri gündeme getirildi. Tiyatro alanı ağır bedeller ödedi; Özgür Sahneli kadınlar ağır bedeller ödediler.
Mesele gündem olmasaydı, bu bedeller ödenmeyecekti. ATÇ eski halinde devam edecekti. ATÇ’nin o zamanki haliyle sürmesi, başlı başına bir bedel, bir kayıp değil midir peki? Mehmet Esatoğlu, saygınlığına saygınlık katarak ortalıkta dolaşmaya devam edecek, işlediği yüzkızartıcı suçların hiçbir izini alnında taşımayacaktı. Muhalif kültür, kendi içinde yarattığı yozlaştırıcılarla karşı karşıya kalmayacaktı.
2000 yılında yaşananlar, muhalif kültüre dönük eleştirel bir bakışın sürekli korunması gerektiğini ve bu tarz bir tartışmayı süreklileştirmek gerektiğini göstermişti.
***
2007 BarışaRock organizasyonunda yaşananlar, Esatoğlu gündeminden çıkardığımız sonucun ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha gösterdi. Bir grup kadının öncülüğünde Mehmet Esatoğlu’nun tacizci kimliği nedeniyle, cinsiyetçilik karşıtı bir organizasyonda bulunmasının feministler, eşcinseller ve anarşistler tarafından protesto edilmesi, karşısında güçlü bir tacizci dayanışmasını buldu. Yaşanan tartışmaları hatırlatmaya gerek yok. Fakat orada yaşananlar ciddi sorunların işaretini veriyor:
1. Bir tacizciyle gözü kapalı dayanışmak ve dile getirilen sorunla yüzleşmek yerine sorunu gündemleştiren kadınları karalamak: Esatoğlu’nun tarafında yer alan “muhalif” insanların (erkeklerin) organizasyona katılan ciddi bir kesimden gelen böyle bir eleştiri karşısında, çok net olarak eleştiriyi reddetme ve eleştiri yöneltilen kişiyi “mağdur” görerek mağdurun yanında yer alma ve bir takım kadınların saldırısından bu “zavallı insanı” ve “organizasyonu” kurtarma psikozuna girmesi. Eleştirinin ne olduğunu, ne tür kanıtlara dayanarak dile getirildiğini öğrenme gereği bile duymuyorlar. “Rant peşinde olan” bazı kendini bilmezlerin organizasyonu dağıtmalarına izin verilmiyor. Merak ediyorum, bu tavrı almakta gecikmeyenler, arkadaş sohbetlerinde Esatoğlu’nun çapkınlığını, yanaklarında oluşan hafif bir gülümsemeyle birbirlerine anlatıyorlar mıydı?
2. BarışaRock organizasyonunun en ağır tablosu: “Hepimiz Tacizciyiz!” sloganı. Sevgili Hırant Dink’in ölümü üzerine kitlelerce dillendirilen ve büyük yankı ve tartışma yaratan çok naif, çok politik, çok insani, çok sistem karşıtı bir sloganın, “Hepimiz Ermeniyiz” sloganının, aynı yıl içinde, faşistlerce değil, devlet güçlerince değil, kendisine muhalif (dolayısıyla cinsiyetçilik karşıtı) diyen bir grup tarafından nasıl içinin boşaltılabileceğinin, nasıl yozlaştırılabileceğinin tüyler ürpertici ispatı! “Hepimiz Tacizyiciz!” Aferin size! Aferin! Büyümüş de “adam” olmuşsunuz! Büyümüş de çapkınlık da yapıyormuşsunuz! Birbirinizin arkasında da duruyormuşsunuz! Sizi tanıdık, mutlu olduk. Sizi daha iyi tanıdık, daha daha mutlu olduk! Aranızda kadınlar da varmış… Ne güzel, ne güzel! Protesto edenlere meselenin ne olduğunu sorma gereği bile duymadan, muhalif ve mağdur bir erkeği hemcinslerinin iftiralarından kurtarmaya girişen hemcinslerim. İçinizdeki saldırgan cinsiyetçiliği ne de güzel gözler önüne serdiniz. Tacizi desekleyerek, üstelik bunu “Hepimiz Ermeniyiz!” sloganındaki derin manaları arkanıza almaya çalışarak, ne kadar politik, ne kadar naif, ne kadar insani bir hale girdiniz! Kendinizi ne de güzel açık ettiniz. Mehmet Esatoğlu’nu kurtarma gönüllülerinin hepsi bu sloganı atmamış olabilir. Ama bu sloganın enkazı altında kalmadılar mı? Evet, haklısınız, “Hepiniz Tacizcisiniz!”…
3. BarışaRock ve cinsiyetçilik konusunda bir başka mesele de Yolgezer grubunun erkek ağzı şarkısı “Refika” ve yol açtığı tartışmalar. Bir önceki tartışmaya çok benzer bir şekilde bir grup aceleci tarafından gösterilen protesto, eril ve rocker bir dayanışma ağının şiddetle kurulmasına yol açıyor. İcracılarının iyi niyetinden bağımsız olarak, kadınları aşağılayan bir içeriğe sahip olan şarkının bu tarz bir etkinlikte kendisine yer edinememesi gerektiği itirazı, kaba ve rock’un raconuna vakıf olmayanlarca ortaya atılmış bir karalama ve yine organizasyonu batırma çabası olarak damgalanıverdi.
Yaptıkları kaliteli müzikle, takındıkları ilkeli tavırlarla kendisine özel bir yer edinmiş olan ve e-darbeyi şiddetle protesto etme refleksini gösteren Mor ve Ötesi grubundan Kerem Kabadayı bile, bu tartışma sırasında, Anadolu’da rock yapmanın zorluklarından ve bu tip şeylere müsamaha gösterilmesi gerektiğinden dem vurdu. Dile getirilen sorun, muhalif müzik yapmaya çalışan gençlere katkı sağlayabilecek bir tartışma olarak değil, yıpratma girişimi olarak algılandı.
Rock müziğin ortaya çıktığı Batı’da, rockun kendi içindeki cinsiyetçi unsurlar bizzat kadın rock müzisyenleri tarafından deşifre edildi. Hâlâ da rockun muhalif karakterinin içini boşaltan bir unsur olarak ciddi bir tartışmanın konusu. Sanırım ve umarım ki, Kerem Kabadayı entellektüel birikimi gereği bu tartışmalardan habersiz değildir. Peki konu kendi topraklarımızda yapılan rock müziğin cinsiyetçilikten arındırılması talebine geldiği anda, neden müsamaha bekliyorlar? Demek ki, cinsiyetçilik, muhalif kültürlerde yeniden üretilen cinsiyetçilik, onları darbe olasılığı kadar dehşete düşürmüyor. Göz yumulabilecek, küçük bir ayrıntı… Zaten Taner Öngür ağabeyi de “üç beş feminist başka mesele yokmuş gibi Yolgezer’e takmışlar” buyurmuşken…
***
Muhalif çevrelerde, cinsiyetçilik eleştirisinin geri plana itilmesi ve sistemle her konuda hesaplaşabilen kesimlerin, konu cinsiyetçiliğe gelince sistem içi tavırlar üretmesi bugün ortaya çıkan bir olgu değil. Feminizmin hareket noktalarından biri olan bu mesele, 2000’de de karşımızdaydı, bugün de öyle. Alternatif bir organizasyon olan BarışaRock, organizasyonda yer alanların çoğunun da rahatsız olmasına yol açacak şekilde, cinsiyetçilik karşıtı bir tavır üretme konusunda yetersiz kaldı.
BarışaRock’un gerçekten sisteme muhalif bir organizasyon olabilmesi için bu yıl doruğa çıkan bu tartışmaların üstünün kapanmaması, açık yüreklilikle tartışmaların üzerine gidilebilmesi gerekiyor. Kapitalizmin, ırkçılığın, faşizmin vb. cinsiyetçilikle iç içe geçerek var olan ve işleyen ideolojiler olduğu hatırlanırsa, cinsiyetçiliği yeniden üreten, cinsiyetçi dayanışmalara sahne olabilen bir organizasyonun muhalif olma iddiası taşıması da tartışma konusu olur.
Bütün bu tartışmaları, genelde muhalif kültürlerin, özelde de rock müzik kültürünün içinde barındırdığı cinsiyetçi unsurlarla yüzleşmek ve bunları bertaraf etmek üzere unutmamak gerekiyor. Tüm yaşananların böyle bir gelişmeye vesile olması dileğiyle…