Sorumluluk- Görünürlük ve Etik*
Çevirmen 301. Madde'den Yargılanmalı mı? Yargılanmamalı mı?
Çevirmen Sorum(suz)(lu)luğunun Açılım ve Sınırları
Meral Camcı
Öncelikle bildirimin genel çerçevesi ve amaçları
bakımından düşüncenin ifade edilmesi, dile gelmesi özgürlüğü bağlamında
değerlendirileceği temennisinde bulunmak isterim. Hepimizin bildiği
ve aklı başında, demokrasiden yana, aydın her birey gibi düşüncenin
kamusal alanda ifade edilmesi, yani sözlü ya da yazılı olarak dile
gelmesinden taraf olduğumuz ön kabulüyle, çeviri-etik ilişkisi ve
çevirmenlik etiği üst çerçevesinde, 301. madde sorunsalı açısından
ve çeviri bağlamında etikten ne anlıyoruz, çevirmenin sorumluluğu
ve rolü etik penceresinden bakınca nasıl görünüyor gibi sorulara
yanıt aramaya çalışacağım. Kendi bireysel etik anlayışımın bir gereği
olarak düşüncenin özgürce ifade edilebilmesinin doğru ve haklı olduğu
ve haklılığının savunulabilir olduğu ön kabulüyle söze başlamak
istiyorum.
301. maddenin çevirmenlerin ve çevirmen meslek
örgütleri ve derneklerinin gündemine girme ve alımlanma süreci,
meslek olarak tanınma ve örgütlenme girişimlerinin hız ve ivme kazandığı
günlere denk geliyor. Tam da bu nedenle yasa karşısında en azından
söylem düzeyindeki duruşun, örgütlenme ve tanınma girişimi ile evrensel
etik ve çeviri etiğine çağdaş yaklaşımlar açısından bakıldığında,
kendi içinde çelişkiler barındırdığı yönünde bir izlenim uyandırdığını
belirtmek isterim.
Öncelikle bu söylem karmaşasının nasıl ortaya
çıktığına bakalım. 01/10/2006 tarihli "Çevirmeni Yargılama" (vurgu
iki yönlü okunabilir) başlıklı haber yazısından alıntı: "Kitap Çevirmenleri
Meslek Birliği (ÇEVBİR), çevirmenlerin çevirdikleri kitaplardan
dolayı yargılanmaması için kampanya başlattı. 30 Eylül Dünya Çevirmenler
Günü dolayısıyla basın toplantısı yapan 30 Eylül Dünya Çevirmenler
Günü dolayısıyla basın toplantısı yapan ÇEVBİR Yönetim Kurulu Başkanı
Tuncay Birkan, "Çevirmen kendisine ait bir düşünceyi ifade etmez,
yazarın söylediklerine bağlı kalır. Bu nedenle yargılanmamalıdır.
ÇEVBİR olarak, işleme veya özgün tüm eser sahiplerinin ifade özgürlüklerinin
sınırlanmasına karşıyız" dedi".
Elbette açıklamanın ikinci bölümü itirazsız kabul
edilebilir; " işleme veya özgün tüm eser sahiplerinin ifade özgürlüklerinin
sınırlanmasına karşıyız". Ancak açıklamanın ilk cümlesi ikincisi
ile bağdaşmaz bir karşıtlık içermektedir: "Çevirmen kendisine ait
bir düşünceyi ifade etmez, yazarın söylediklerine bağlı kalır. Bu
nedenle yargılanmamalıdır". 301. Madde etrafında gelişen düşüncenin
ifadesi özgürlüğü tartışmaları çerçevesinde gazete ve dergilerde
görüş bildiren kişi ve kurumların, çeviri olgusuna ve çevirmen kimliğine
dair tarihsel ve konjonktürel, yaygın ve baskın bakış açılarının
dışında -en azından söylem düzleminde- açılımlar getiremediğini
görmekteyiz. Yukarıda değiştirmeksizin alıntıladığımız gazete haberinde
olduğu gibi. Çeviri araştırmacısının aklına şu sorular takılabilir:
Çevirmenin masumiyeti, yazarın mülkiyeti ile ne gibi bir bağdaşıklık
ilişkisi içeriyor? Çevirmen mülkiyetsiz ve sorumsuz mudur? Şeffaf
bir aracı ve etkisiz eleman mıdır? Ortaya çıkardığı metin üzerindeki
hakları, dolayısıyla sorumlulukları nelerdir? Düşüncenin ifadesine
kattığı- katkı sağladığı noktalar nelerdir? Kültür taşıyıcısı, kültür
oluşturucusu, dolayısıyla düşüncenin ifadesinin aracısı, düşünce
dünyasını zenginleştirici olarak olarak kamusal alan içindeki yeri
ne(rede)dir? Çevirmen şu ya da bu nedenle mahkum edilen ya da mahkum
edilmesi olası - aykırı, marjinal bir düşünceyi çevirmekte özgür
- dolayısıyla sorumlu(mu)dur? 301. Madde'nin kaldırılmasına yönelik
bütünlüklü bir duruş ve çabanın bir parçası olmak yerine şeffaflaşmayı,
buharlaşmayı seçmek etik midir? vb. içinde özgürlük-sorumluluk,
yazar- çevirmen, şeffaflık-görünürlük ikili karşıtlıklarını doğrudan,
mutlak ve tek anlam, özgünün üstünlüğü, özgüne sadakat, tıpatıp
eşdeğerlik (özgünün kopyası olarak çeviri) nosyonlarını - ki herbiri
tarih kadar, çeviri kadar eski- dolaylı olarak içeren sorulardır
bunlar.
Bu noktada çevirmeni yargılamayın talebinin "yazar
yazdığından fikren sorumludur, çevirmen sorumlu değildir" gibi steril
bir ayrıma işaret etmesi bakımından bazı incelikleri gözden kaçırıyor
olması sorunsalını ortaya çıkardığı düşünülebilir. Yargılanmama
talebini evrensel etiğin sınırları dışına çekilme tehlikesi ile
karşı karşıya getirebilir. Bu söylemden tam da yasanın düşünce ve
ifade özgürlüğünü kısıtlayan bakış açısına denk düşen bir anlam
dahi çıkarsanabilir. Şöyle ki, yazar söylediğinden ve yazdığından
sorumludur. Dolayısıyla yargılanabilir. Çevirmen ise nötr aktarıcı
olma konumundan dolayı sorumlu değildir ve yargılanmamalıdır.
Ancak bu itiraz noktasından elbette şu sonuç
da çıkarılmamalıdır. "Egemen, iktidarda olan ve dolayısı ile iktidarın
oluşturduğu yasalar çerçevesinde suç sayılan her(hangi) bir düşüncenin
sözlü ve yazılı paylaşımı kısıtlanmalıdır. Çevirmen de sorumludur
ve yaptığının sonucuna katlanmalıdır". Çevirmenin yazarla, özgün
metin ve çeviri metinle ilgili sorumluluklarını, çağdaş çeviribilim
kuramları ve etiğe farklı yaklaşımlar düzleminde dile getirilen
farklı bakış açıları yönünden tartışacağım, ancak öncelikle şunu
belirtmek isterim; düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına
ve cezalandırılmasına, bu yolla düşüncenin gelişimi ve paylaşımının
engellenmesine, sansüre ve otosansüre evrensel etik karşı duruş
ve karşı çaba, yazarı, çevirmeni, yayıncıyı, editörü ve toplumun
diğer bireylerini kapsar ve bağlar. Bu düzlemde varılacak sonuç
şudur: "Yazar da, çevirmen de, yayıncı da, editör de düşünce ve
ifade özgürlüğünden, düşüncenin sözlü ve yazılı dağıtımı, gelişimi
ve paylaşımından dolayı yargılanmamalıdır".
Çevirmenler, çeviri araştırmacıları ve çeviribilim
akademisyenlerini ilgilendiren yönüne gelecek olursak; çeviri-etik
ilişkisi ve çevirmenlik etiği üst çerçevesinde, 301. madde sorunsalı
açısından ve çeviri bağlamında etikten ne anlıyoruz, çevirmenin
sorumluluğu ve rolü etik penceresinden bakınca nasıl görünüyor sorularına
verilen çeşitli yanıtları inceleyerek tutarlı ve çağdaş bir tutuma
varabiliriz. Bunu bize öğretilen, genellikle doğruluğunu ya da hayatla
bağını çok da sorgulamadan kabul ettiğimiz kurallar, normlar ve
bakış açılarını biraz da tersten okumaya çalışarak, yapılarını çözümleyip,
söküp, yeni yapılar oluşturmaya çalışarak yapabiliriz. Bir kez daha
çevirmenin fikren karşı olduğu metinleri de belli bir amaç ve işlev
dahilinde çevirebileceği, özellikle karşıt- örneğin ırkçı, ya da
şiddet yanlısı metinleri- güçlerin maskesini düşürmek amacıyla ya
da istihbarat servislerine yapılan çevirilerin farklı bir yerde
durduğunu belirtmek isterim. Etik açısından sorunsallaştırabileceğimiz
nokta ise uzman, bilinçli ve donanımlı çevirmenin fikren katıldığı,
çeviri yaptığı ortamın baskın ya da genel geçer kabul gören norm
ve kuralları dışında ve erek kültürde, toplumda alımlanma sürecinde,
kalıplaşmış düşünceleri değiştirmeye, geliştirmeye, en azından sarsmaya
hizmet edeceğini bilerek ve görerek yaptığı- iletişim uzmanı ki
her iki kültüre ve dile hakim çevirmen tanımımız bunu gerektirir-
giriştiği bir çeviride "ben çevirmenim, yazılanlar yazarı bağlar"
türünden bir savunmadır. Bu noktada etik tutum, çevirmenin yaptığı
işle özgün metinle ya da yazarla ilişkisinden çok, belli üst değerlerle
ve tutarlılıkla hareket edip etmediğinde sorunsallaşıyor gibi görünüyor.
Sorumluluk ama neye karşı, kaynak metne mi, yazara mı, erek kültürün
ahlaki ve hukuksal değerlerine mi yoksa evrensel açıdan iyi, doğru
ve tutarlı olana mı, bir birey olarak her daim savunabilip, gerekçelendirebileceği
kendi kararları ve seçimlerine yani hayatta duruşuna, toplumsal
tutumuna mı?
Yazar Elif Şafak'ın İngilizce olarak kaleme aldığı
"Father and the Bastard" adlı romanının Türkçe'ye çevirisi "Baba
ve Piç" kitabında TCK. nun 301. maddesine istinaden 'Türklüğü aşağıladığı'
gerekçesiyle hakkında üç yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
Yazar Türkiye'de olduğu için yayıncı Semih Sökmen ve çevirmen Aslı
Biçen hakkında ise 'kovuşturmaya yer olmadığı'na karar verildi.
Yazar, Türk, halen hayatta ve Türkiye'de ikamet ediyor olmasaydı
yayıncı ve çevirmen yargılanacaktı.
BABA VE PİÇ DAVA DOSYASINDAN
Semih Sökmen'in ifadesi, 31. 05. 2006
(...)
Bu kitap bir edebiyat eseridir, tür olarak
bir romandır. Şikâyetin 1. başlığındaki alıntılar, roman kişilerinin,
yani roman kahramanlarının ağzındandır. Yazarın eserine gerçekçi
bir nitelik verebilmesi için gerçek hayattaki gibi konuşturduğu
karakterlerin sözleridir. Malum olduğu üzere, roman gibi edebiyat
eserleri kurgulama, hayal etme ürünüdürler. Dolayısıyla bir
romanda sadece iyi ve bizim istediğimiz gibi karakterler yoktur,
aynı zamanda suçlular, kötüler, bizim gibi düşünmeyenler, vs.
hayal ürünü kişiler de vardır. Bir romana böyle karakterlerin
dahil edilmiş olması, yazarın bu yolla suç işlediğini göstermez.
Eğer gösterseydi, kitapların büyük bir çoğunluğu yayınlanamaz
nitelikte olurdu.
Bir edebiyat eserinden yapılan bu tür münferit,
rasgele alıntılar, yazarın romanıyla anlatmaya çalıştığı temel
ve asli görüşlerine ve niyetine bu kadar kaba akıl yürütmelerle
delil teşkil edemez. Nitekim şikâyette bulunanlar, yazarın saiklerini,
niyet ve temennilerini de anlayabilmiş değildirler. Yazar tam
tersine insan toplulukları arasında diyaloğu, çatışmasız, barışçı,
kin gütmeyen bir anlayışı benimsemektedir ve romanında da bunu
yansıtmaktadır.
Kitap bir inceleme araştırma eseri değildir.
Dolayısıyla kitabın gayesi zaten tarihsel olarak "Ermeni meselesi"
diye bilinen konuyla ilişkili olarak bir yargıda bulunmak da
değildir. Kaldı ki olumlu bir gelişme olarak, son iki yılda
ülkemizde farklı görüşler taşıyan, bu konuyla doğrudan ilgili
muhtelif araştırma ve tarih eseri de yayınlanmıştır. Geçmişte
neyin olup neyin olmadığı, ya da neyin nasıl olduğu hakkında
iddia, görüş, inanç ya da kanaat belirtmek, yasalarımıza göre
suç değildir. Tam tersine, bireylerin düşünce ve bu düşüncelerini
ifade etme hürriyeti başta anayasa olmak üzere yasalarla güvence
altına alınmıştır.
Kitabımızın bu şikâyet temelinde dava konusu
yapılmamasını rica ederim.
Elif Şafak'ın ifadesi, 06. 06. 2006
Metis Yayınları tarafından ilk basımı 2006 yılı Mart ayında
yapılan "Baba ve Piç" adlı romanı ben yazdım.
Savcılığınız tarafından yürütülen soruşturmanın
içeriğini biliyorum. Türklüğü aşağıladığım iddiası ile hakkımda
yapılan şikâyeti reddediyorum.
Kitabın kapağında da yazılı olduğu gibi,
bu kitap bir romandır. Bu romanın belli bölümleri alınarak,
bütünlüğü bozularak ve bazı cümleleri yorumlanarak yapılan suçlamaların
hukuki olmadığı görüşündeyim.
Roman, bir bütün olarak değerlendirilmelidir.
"Baba ve Piç" adlı kitabım bir edebiyat eseridir ve tamamen
kurgusaldır. Anlatılan hikâye tamamen hayal gücümün ürünüdür.
Kitapta iyi ve kötü yanlarıyla anlatılan onlarca karakter mevcuttur.
Bu kadar çok karakterden bir ya da birkaçının laflarını cımbızlamak
eserin bütünü hakkında yanlış bir fikir verdirtir. Nitekim,
kitabımda, cımbızlanan bu tür lafların tam aksini söyleyen karakterler
de bulunmaktadır. Bir romanda bir katilin, bir cinayetin anlatılması
yazarın da katil olduğunu, ya da cinayeti haklı gördüğünü, ya
da karakterin eylemlerini ve düşüncelerini birebir paylaştığı
anlamına gelmez. Bu nedenle şikayetçilerin başvuruları haksız
ve yasaya aykırıdır. Aksi takdirde, örneğin, dünya edebiyatının
başyapıtlarından biri olan "Suç ve Ceza" adlı romanın yayınevi
sahibi, çevireni, ya da yazarı hakkında da verilecek bir şikayet
dilekçesinin işleme konması gerekir. Ne hayat ne de hukuk böyle
bir saçmalığı kabul etmez. Bu soruşturma nedeniyle herkes
tarafından bilinen bu gerçekleri, bir edebiyatçı olarak, "Baba
ve Piç" adlı romanın yazarı olarak açıklamak zorunda kalmaktan
utanç duyuyorum.
Benim bu kitabı yazmaktaki amacım, Türklüğü
aşağılamak değil, tam tersine Türkler ve Ermeniler arasında
insancıl ve barışçıl ortamın yaratılmasına katkıda bulunmaktır.
Kitabın verdiği mesaj budur. Kastım da budur. Bu kitaba başka
anlamlar yüklenmemelidir. Bu tür objektif iyi niyet kurallarına
aykırı yaklaşımlar toplumda gerginliğe yol açar. Amacım gerginliğe
yol açmak değildir. Tam aksine toplumda barışçıl bir ortam sağlamaktır.
Bu nedenle, bu suçlamadan dolayı herhangi
bir ceza davası açılması Türkiye'deki demokrasinin gelişmesine
katkı yapmaz. Aksine hem yurt içinde hem uluslararası kamuoyunun
gözünde soru işaretleri yaratır ve yazılmış romanların bile
ceza davasına konu olduğu bir ülke imajı Türkiye demokrasisini
zedeler.
Hakkımda takipsizlik kararı verilmesini
talep ediyorum
Elif Şafak
Metis Basın Bülteni, 07. 06. 2006.
Beyoğlu Savcılığı, şikâyet üzerine Elif Şafak'ın
son romanı Baba ve Piç için soruşturma açtı. TCK 301/1, "Türklüğü
aşağılamak" suç iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında Elif
Şafak ve kitabın yayıncısı Metis Yayınları yönetmeni Semih Sökmen
Beyoğlu Savcılığına ifade verdiler. Yazar ve yayıncı ifadelerinde,
"kitabın bir edebiyat eseri olduğunu, roman karakterlerinin
ağzından alıntılar yaparak bir roman yazarının suçlanamayacağını,
şikayetin haksız olduğunu, şikayetin tam aksine kitabın insanlar
arasında barışçı bir kültürün gelişmesine katkı amacını taşıdığını,
kitapların dava konusu olmasının hem ülkedeki demokratik gelişmelere,
kültür ve düşünce hayatına sekte vurarak, hem uluslararası kamuoyu
nezdinde, Türkiye'nin çıkarlarına ciddi zararlar verdiğini,"
söylediler, kitabın dava konusu yapılmamasını talep ettiler.
Şikayetin, Kemal Kerinçci adlı şahıs tarafından yapıldığı öğrenildi.
Savcılık, bu ay içinde soruşturmasını tamamlayarak, dava açıp
açmamaya karar verecek.
Baba ve Piç, yayınlandığı 8 Mart'tan bu yana
çok-satan kitaplar listelerinde yer alıyor; orijinali İngilizce
yazılmış olan kitap, dünyanın öndegelen yayınevlerinden Viking/Penguin'in
yayın programında.
Beyoğlu C. Başsavcılığı. İddianame, 24.
07. 2006
(...)
Soruşturma evrakı incelendi;
Şüpheli Elif Şafak'ın, merkezi Beyoğlu ilçesinde
bulunan Metis Yayınları tarafından Mart-Nisan 2006 tarihlerinde
yayımlanan BABA VE PİÇ isimli kitabında "..Bütün akrabalarını
1915'te kasap Türklerin ellerinde kaybetmiş soykırımzede bir
sülalenin torunuyum (Sayfa 63)... Sen kalk gel Ortaasya'dan,
dal dosdoğru Anadolu'nun bağrına, sonra bir bakmışsın her yerdeler!
Orada yerleşik olan milyonlarca Ermeniye ne oldu peki? Asimile
edildiler! Eridiler! Yetim bırakıldılar! Sürüldüler. Mal mülklerinden
oldular! (Sayfa 65)... Sıradan Türklerle ne konuşacaksın eğitim
görmüşleri bile ya Milliyetçi ya cahil (Sayfa 130)... Ayaşta
sağ kalan olmamış Çankırı'ya götürülenler de peyder pey öldürülmüşler...
Sopalarla, balta saplarıyla dövülmüşler. Bazıları açlıktan ölmüş
bazıları da öldürülmüş (Sayfa 170-171)... Türkler de 1915'te
bunları Ermenilere yapanlar (Sayfa 172)... 1909 Adana katliamlarından
ya da 1915 tehcirinden... bunlar sana bir şey hatırlattı mı?
Ermeni soykırımı diye bir şey duymadın mı hiç? (185-186)...
Toprağımızdan kovulduk, eşyalarımızdan olduk, hayvan muamelesi
gördük, koyun gibi kesildik. Doğru düzgün haysiyetli bir ölüm
bile esirgendi bizden. (Sayfa 192)... Erkek bırakmıyorlar ortada.
Silah arama bahanesiyle Ermenilerin evlerine girip sonra da
yağmalıyorlar" şeklindeki sözlere yer vererek Türklüğü aşağıladığı
değerlendirilmekle;
Mevcut delillerin Mahkemece takdiri maksadıyla,
bu kamu davasının açılması yoluna gidilmiş olup, sonuçta şüpheli
Elif Sağlık'ın yargılanmasının yapılarak, eylemine uyan 5237
sayılı TCK'nun 301/1 maddesi gereğince cezalandırılmasına karar
verilmesi kamu adına talep ve iddia olunur.
MUSTAFA EROL - 28205
BEYOĞLU CUMHURİYET SAVCISI
Not: Diğer şüpheliler hakkında Ek Kovuşturmaya
yer olmadığı kararı verildi.
(Vurgular bana ait). (
http://www.metiskitap.com
)
Yazar Elif Şafak'ın hakkındaki suçlamalara hukuksal
zeminin argümanlarını kullanarak, kurmaca metnin dış dünya ile direk
ilişkisi bulunmaması, amaçları bakımından barışçıl ve bütünleştirici,
birleştirici olması bağlamında savunmasını verdiğini görüyoruz.
Davanın beraat kararıyla sonuçlandığını biliyoruz. Fuat Keyman'ın
davanın sonucunu değerlendiren yazısındaki temennilere katılmamak
mümkün değil: " Aslında, 301. maddeyle bugüne kadar mahkemeye çıkarılanlar
gibi Elif Şafak davası da, hukuk ve demokratikleşme alanında Türkiye'nin
değişim ve dönüşüm tercihini yaptığı anlardan birisi. Retorikte
güçlü gerçeklikte zayıf bir devlet mi istiyoruz, yoksa demokratik,
etkin, adaletli iyi toplum yönetimi mi? Elif Şafak davasında verilen
beraat kararı bu soruyu değiştirmiyor. 301. maddeyi 2000'li yıllarda
kavşak noktasında olan Türkiye için bir tercih yapma zorunluluğu
olarak okumalıyız. Elif Şafak'a Türkiye'ye katkılarından dolayı
teşekkür etmeyi unutmayalım." (Radikal-çevrimiçi / Radikal2 / Elif
Şafak, devlet ve demokrasi < İ N T E R N E T B A S K I S I > 5 Aralık
2006)
Davanın gelişim sürecini bu alıntılarla aktardıktan
sonra çeviri ve çevirmen etiği bağlamında bizleri ilgilendiren bölüme
gelmek istiyorum. 301.maddeye istinaden çevirmenlerin de yargılanması
basın yasasının 2.maddesi uyarınca "işleme eser sahibi" olarak tanımlanıyor
olmalarına dayandırılıyor. Düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan
uygulamalar açısından bildirinin başında da belirttiğim gibi ve
İsmail Kaplan'ın dünkü konuşmasında işaret ettiği üzere demokratik,
insan hakları ve eşitlikten yana tavır koyan her yurttaş gibi, çevirmenin
de yazarın da yayıncının da akademisyenin de tutumu elbette bellidir.
Çeviri etiği- çevirmenlik etiği bağlamında değerlendirildiğinde
ise etik tanımının çeviri sürecine ve olgusuna bakış açımızla örtüştüğünü
düşünüyorum. Ancak yargılanmaların ard arda geldiği bu süreçte basına
yansıyan çevirmen ve çevirmen örgütlerinin tutumu çevirmenlerin
aracı, görünmez, şeffaf bir aktarıcı olduğu yönünde. Birkaç örnek
sunmak istiyorum.
ÇEVBİR'in "İfade Özgürlüğü İçin Dayanışma Çağrısı:
Çevirmen Yragılama İlkelliğine Son Verilsin!" basın açıklamasından
alıntı:
" TÜRKİYE'DE ÇEVİRMENLERİN YARGILANMASINDA HUKUKİ TEMEL
Türkiye'de çevirmenler FSEK'te (Fikir ve Sanat
Eserleri Kanunu) "işleme eser sahipliği" tanımına girmektedir. Bu
kanun asıl eser sahibi ile bu eserle ilişkili olan işleme eser sahibinin
manevi ve mâli haklarını güvence altına almakla beraber Türk Ceza
Yasası'nın "yayın yoluyla işlenen suçlar" maddesi altında tanımlanan
suçlarda (Devleti küçük düşürmek, askerin manevi şahsiyetine hakaret,
bölücü propaganda vs.) çevirmenin cezai ehliyeti yine FSEK'e ve
Basın Kanunu'nun ilgili maddelerine dayandırılmakta, bu gibi iddialarda
çevirmen, eser sahibinin yurtdışında olması ya da Türkiye yasalarına
tâbi olmaması ve benzeri nedenlerle "eser sahibi" gibi kovuşturmaya
uğramaktadır. Diğer taraftan yayınevi sahipleri ve editörler de
ilkel bir ceza sorumluluğunun izlerinin devam etmesinin somut örneği
olarak yine mahkeme önüne çıkmaktadır. Bu mantıkla kitabın kapak
tasarımını yapanlardan matbaasında basanlara, hatta kitabın bütün
okurlarına kadar herkes yargılanabilir. Halbuki Sayın Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer'in Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nca
29 Haziran 2006 gününde kabul edilen 5532 sayılı "Terörle Mücadele
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un kimi kurallarının
Anayasa'ya aykırılıkları nedeniyle iptalleri için Anayasa Mahkemesi'ne
sunduğu başvuru dilekçesinde de hatırlattığı gibi, "Anayasa'nın
38. maddesinin yedinci fıkrasında, ceza sorumluluğunun kişisel olduğu
belirtilmiştir. Bu ilkeyle, suçu kim işlemişse cezanın yalnız ona
hükmedilip uygulanması, başkalarının o suçtan dolayı cezalandırılmaması
amaçlanmıştır. Başka bir deyişle, bu ilkeyle, ceza sorumluluğunun
'kusura' dayalı olması gerektiği anlatılmaktadır."Sağduyu sahibi
herkes, çevirmenin "eser sahipliği"nin, meslek etiği gereği doğru
ve eksiksiz bir biçimde çevirmekle yükümlü olduğu metnin içeriğiyle
değil Türkçe söyleniş biçimindeki hususiyetle ilgisi olduğunu takdir
edecektir ki FSEK de çevirmeni esasen bu açıdan "eser sahibi" saymakta
ve aradaki farkı dile getirmek için de "işleme eser sahipliği" kavramını
öne çıkarmaktadır. Çevirmen kendine ait bir düşünceyi dile getirmez,
yazarın söylediklerine bağlı kalmak zorundadır. Bu anlamda bir mahkemede
sanığın tercümanlığını yapan çevirmenin nasıl ki sanığın söyleyeceklerinden
dolayı sorumlu tutulması mümkün olmazsa yazılı eserin çevirmeni
için de farklı bir durum söz konusu değildir, dolayısıyla çevirdiği
metnin içeriğinden sorumlu tutulamaz". (Vurgu bana ait).
Yukarıda alıntıladığımız bölümde öne çıkan argüman,
çevirmenin görünmezliği, şeffaflığı ve sorumsuzluğu üzerine kurulmuş
görünmektedir. Ancak aynı metnin devamında bu kez ilk bölümde öne
sürülen bu şeffaflık ve görünmezlik argümanının tam tersi argümanlarla
düşüncenin düşünce planında kaldığı sürece yargılanmaması evrensel
talebi dile getirilmektedir:
"Ayrıca, birçok Avrupa ülkesinin yasalarında,
sözgelimi Federal Alman Ceza Yasasında bilim ve sanat eserleri ve
çevirilerinin, ifade suçları bakımından istisna olarak kabul edilmesine
olanak veren genel düzenlemeler yapılmıştır. Her koşulda, özellikle
bilimsel ve sanatsal eserler, dünyanın pek çok ülkesinde, propaganda
amaçlı diğer düşünce açıklamalarına göre daha fazla koruma görür.
Çünkü çevirmenlerin de kuşkusuz dahil olduğu bilim ve sanat insanlarının
düşüncelerini salt propaganda yapmak amacıyla açıklamadıkları kabul
edilir. Yazılı her eser bir düşünce kurgusudur. Düşünce ne olursa
olsun düşünce planında kaldığı müddetçe suç kabul edilemez. Bu yüzden
bir kitap üzerinden yazarın, yayımlayanın ve çevirmenin suç zincirine
dahil edilmesinin evrensel hukuk açısından geçerli bir mantığı yoktur.
Şunu tekrar vurgulamak isteriz: Çevirmenin yargılanmamasını talep
etmek demek "yazarları ve yayıncıları istediğiniz gibi yargılayabilirsiniz,
biz karışmayız" aymazlığına saplanmak demek olamaz asla. Biz ÇEVBİR
olarak "işleme" ve "özgün" tüm eser sahiplerinin ifade özgürlüklerinin
keyfi ve belirsiz yasa maddeleriyle sınırlanmasına açıkça karşı
çıkıyoruz. Çevirmenlerin yaptıkları çeviri nedeniyle cezalandırılmak
istenmesini, düşünce ve ifade özgürlüğüne karşı ülkemizde uzun bir
süredir devam etmekte olan ama son dönemlerde birçok Batı ülkesinde
de "terörle savaş" bahanesiyle iyice artmaya başlayan düşmanca tutumun,
artık traji-komik bir hal almış en uç noktası olarak görüyoruz.
(Vurgular bana ait). ( http://www.cevbir.org
).
Çevirmenin görünmezliği üzerinden yürütülen karşı
çıkışa bir diğer örnek de 20 Eylül 2006 tarihli Birgün gazetesinde
çevirmenler Taylan Tosun ve Aysel Yıldırım ile yapılan söyleşidir:
www.birgun.net
20/09/2006
VOLKAN ŞAHİN
Kitabın çevirmenleri Taylan Tosun ve Aysel Yıldırımla
dün İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülen ilk duruşmanın
ardından kitabı ve çeviride esere yorum katmamayı mesleğin ilk kuralı
olarak görmelerine rağmen yargılanmaları üzerine konuştuk.
» Kitap hakkında açılan davaya çevirmenler
olarak siz de dahil edildiniz. Öncelikle bize biraz kitaptan bahseder
misiniz?
Taylan Tosun: Kitabın yazarı John Tümen,
MIT'de Uluslararası İlişkiler Merkezi Direktörü olan bir profesör.
Kitapta, ABD silah endüstrisinin aslında Ortadoğu'daki devletleri
silaha boğduğu ve bu ülkelerdeki insan hakları ihlallerine kaynak
sağladığı anlatılıyor. Yazar, İran'a da değindikten sonra sözü Türkiye'ye
getiriyor ve Türkiye'deki insan hakları ihlallerinden bahsediyor.
İnsan hakları ihlalleriyle ilgili mağdurlarla söyleşileri var. Yazar,
Türkiye'de bir kirli savaş dönemi yaşandığını belirterek bu dönemde
Türkiye'nin silah ve teknoloji bakımından uluslararası alanda büyük
destek gördüğünü, bunun olmaması halinde zaten böyle bir savaşı
yürütemeyeceğini söylüyor. Bu ifadeler zaten iddianamede de yer
alıyor.
» Çevirmenlere dava açılması ilginç değil
mi sizce?
T.T: Esere yorum katmamayı mesleğin ilk
kuralı olarak gören çevirmenlere dava açılması çok ilginç tabi.
Ayrıca davanın, Genel Kurmay Başkanlığı'nın suç duyurusu ile açılmış
olması da dikkat çekici.
Aysel Yıldırım: İfade özgürlükleri önünde
ciddi kısıtlamaların olduğu bir dönemdeyiz. Çevirmenler de artık
düşünce suçlusu olarak yargılanmaya başladı. Biz çevirmenler olarak
yaptığımız işin doğası gereği, kitabı bir dilden bir dile aktarıyoruz.
Bu anlamda eser sahibi değiliz. Ancak Fikir ve Sanat Eserlerinin
Korunması Hakkındaki Kanun'a göre, çevirmenlerin telif haklarının
korunması için biz, 'işleme eser sahibi' olarak gösteriliyoruz.
Davaya dayanak olarak Türk Ceza Kanunu da bunu kullanıyor.
'OKURA DA MI DAVA AÇACAKLAR?'
» Çevirmenlerin haklarını korumak için
çıkarılan yasa dönüp çevirmenleri vuruyor.
T.T:Aram Yayıncılık'tan çıkan Noam Chomsky
ve Edward S. Herman'ın "Rıza'nın İmalatı" adlı kitabını çeviren
4 arkadaşımıza daha dava açıldı. Yani adeta toplu yargılamaya dönüştü.
Aram Yayıncılık özellikle Türkiye ile ilgili insan hakları ihlallerine
ilişkin kitapları yayınlıyor. Kitapta Türkiye aleyhine ağır suçlamalar
var evet ama bunlar zaten bir kısmı AİHM'e de yansımış olan şeyler.
Neticede bunlar çevirmenin sözleri, ifadeleri değil.
» ÇEVBİR'in yanı sıra yayınevi de bir kampanya
yürütüyor. Biraz kampanyadan bahseder misiniz?
T.T: Aram yayıncılık bu iki davaya ilişkin
www.aramyayincilik.org
internet sitesini kurdu. Aynı sitede başlatılan imza kampanyası
büyük ilgi gördü. İmza kampanyası ile amaçlanan Türkiye'deki ifade
özgürlüğü önündeki engelleyici yasaların kaldırılması ve kitaba
da konu olan bu insan hakları ihlallerinin özgürce tartışılabileceği
bir ortamın yaratılması. Ayrıca önümüzdeki günlerde TÜYAP'ta çevirmenlerin
yargılanması ve ifade özgürlüğü üzerine bir panel düzenlenmesi öngörülüyor.
(Vurgular bana ait). ( http://www.birgun.net
).
Çevirmenlerin yaptıkları işe dair bir üst söylem
oluşturmaları gerektiğinde, genellikle uygulama aşamasında, yani
çeviri öncesi - çeviri süreci ve sonrası karar alma ve uygulama
mekanizmalarını değerlendirmeleri gerektiğinde, çeviri metnin oluşması
sürecindeki kendi varlıklarını silmek isteyen bir davranış ve söylem
normu dahilinde hareket ettiklerini, çoğu zaman kendi kendileriyle
çeliştiklerini gözlemleyebiliyoruz. Bir örnek de deneyimli çevirmen
Aslı Biçen'in konu üstüne görüşlerini paylaştğı gazete yazısı:
Çeviriden vazgeçmek ister misiniz?
Dünyayı size getirmeye devam etmelerini istiyorsanız, çevirmenlerinizin
yanında olun. Kendinize başka gözlerden bakmaktan korkmayın.
Düşünceden korkmak, en büyük sefalettir.
05.12.2006 tarihli Radikal gazetesinin Radikal2
ekinde yayınlanan yazısına böyle başlıyor çevirmen Aslı Biçen.
ÇEVİRMENLERİNİZİN YANINDA OLUN! Metinleri satır aralarına,
sözcük aralarına hep bir şeyler daha eklemek alışkanlığıyla okuyan
bir çeviri araştırmacısı, hele de çağdaş çeviribilim yaklaşımlarına
ilgi duyan bir çeviri araştırmacısı bu çağrıya sevinçle şu sözleri
eklemek yoluyla destek vermek isteyebilir. ÇEVİRMENİNİZİN FARKINDA
OLUN. ÇEVİRİYİ ÇEVİRİ OLDUĞUNUN FARKINDA OLARAK ALIMLAYIN. ÇEVİRMENİNİZİ
TANIYIN ve YANINDA OLUN. Dilek Dizdar'ın belirttiği üzere;
"farkında olsak da olmasak da yaşamımızın her alanında yer alan,
düşünce yapılarımızı biçimlendiren, kimi zaman güç aracı olarak
kullanılan ve kültürler ve diller arası iletişimin vazgeçilmez olduğu
çağımızda doğası gereği vazgeçilmez olan çevirinin farkında" olun.
Dolayısıyla da çevirmenin farkında olun. Dizdar'ın bu çağrısı çevirye
etik yaklaşımın bir önkoşulu olarak sunuluyor. Dizdar çeviriyi farketmenin
temel etik ilke olduğunun altını çiziyor (Varlık Dergisi, Haziran
2006, 5-6).
Çeviri olgusunun ve çevirmenin varlığının tanınması
çağrısı, çeviri ve gözle görülür bir varlık olarak çevirmen nosyonları
üzerine oluşturulmuş kuramsal pek çok örnekle de pekiştirilebilir.
Örneğin Theo Hermans'ın Alev Bulut çevirisi makalesi "Çeviri Anlatıda
Çevirmenin Sesi" (1997, s. 63-68) nde irdelenen "her zaman ikinci
bir ses, çevirmenin söylemsel varlığının bir göstergesi olarak çevirmenin
sesini taşıyan çeviri" tanımıyla desteklenebilir. Susan Basnett'ın
Yurdanur Salman çevirisiyle Türkçe'de okuma fırsatı bulduğumuz "Gözle
Görülür Çevirmen" (1997, s. 79-82) adlı makalesinde üzerinde durulan
"kendileri kabul etse de etmese de, okurları onları böyle görseler
de görmeseler de, gözle görülebilir durumda olan, bir metinde gözardı
edilemeyecek bir varlık olarak çevirmen" tanımıyla desteklenebilir.
Hatta sözünü ettiğimiz kuramcılar ve kuramsal
önermelerinin hangi tarihsel düzlem üzerinde yapılandıklarının izi
sürülebilir. Şöyle ki çeviri olgusuna yaklaşımımız çeviri ürüne
ve çevirmene yaklaşımımızı da belirler. Bu açıdan bugün çeviri ve
çevirmenlik konusundaki yargılarımız, çeviri ve etik ya da çevirmenin
etiği gibi kamusal alan dahilinde tartışılan başlıklar hakkında
bir üst bakış, ve dahi tutarlı bir tutum içinde olmamızı sağlayabilir.
Ancak Çevirmen Aslı Biçen'in yazısı yukarıda
alıntıladığımız diğer görüş bildirimlerinde olduğu gibi çevirmenin
yazar ve özgün metin karşısında varlığının etkisiz elemana indirgendiği
şu sözlerle devam ediyor: "Çevirmen iki arada bir derede, köprü
gibi bir mahluktur. Aylarını vererek ortaya koyduğu eserin hem sahibidir
hem değildir. Hem başka bir dilde yazılmış bir eserin Türkçesi de
aynı sıfatı hak edebilsin diye azami yaratıcılığını kullanır hem
de yazarın sözünden tek kelime dışarı çıkamaz. Bunun için de kendisine
"işleme eser" sahibi denir. Basın yasasının yayın yoluyla işlenen
suçları düzenleyen 11. maddesinde işleme eser sahibi sorumlu kılınmadığı
halde, çevirmenler "eser sahibi" sınıfına sokularak yargılanıyor."
30'dan fazla kitap çevirisine imza atmış saygın bir çevirmen olan
Aslı Biçen aynı yazıda çeviri sürecinde çevirmenin rolünü aslında
bu indirgemeden farklı gördüğünü şu sözlerle ifade ediyor: " 15
yıllık meslek hayatımın ardından ilk kez bu sene bana çevirdiğim
bir roman yüzünden dava açmak üzere soruşturma başlatıldı. Önce
çok komik geldi, sonra çok hüzünlü. Kitabın yazarı Elif Şafak, Türk
olduğu ve Türkiye'de olduğu için ben yargılanmadım. Gerçi aynı sebeplerden
bu kitabı çevirmiş gibi de hissetmiyorum kendimi. Elif Şafak'ın
herhangi bir müdahalesini engellemek, onun tercihlerine karışmak
aklımın ucundan bile geçemeyeceği için bu çeviri pek bana ait sayılmaz
çünkü üzerinde yapılan değişikliklerin hesabını veremem. Ama şu
anda konumuz bu değil, hatta ülkemizde maalesef bir romanın yargılanabilmiş
olması değil. Konumuz son zamanlarda çevirmenlerin ikişer üçer yargılanmaya
başlaması."
Çeviri bağlamında bir etik tartışması hangi temel(ler)
üzerinde yapılandırılmalı diye düşünürken, özellikle kamusal alanda
çeviri değerlendirmesi ya da eleştirisi düzleminde öne çıkan "yazara
ve yazarın metnine sadakat", "doğru-yanlış çeviri", "ideolojinin
manipülasyonu" gibi nosyonlar üzerinden değil de "çevirmenin görünürlüğü-görünmezliği",
"çevirmenin sorumluluğu", "süreç öncesi- çeviri süreci- süreç sonrası
çevirmen kararları" üzerinden tartışmanın, bizi "daha doğru" demeyelim
ama "daha ufuk açıcı" bir tartışma zeminine taşıyacağını düşünüyorum.
Çeviriye ve çevirmene çevirmenlerin dahi en azından
söylem düzeyinde biçtiği ikincil ve varla yok arası bu roller kanımca
çağdaş kuramlar ve araştırmaların alımlanamamış olmasından kaynaklanmaktadır.
Yüzyıllar kadar eski bakış açılarının sürdürülmesidir: Çevirinin
özgünün kopyası olarak yine bu tek ve mutlak anlamın taşınmasına
aracılık eden bir etkinlik olduğu, çevirmenin tamamiyle şeffaf ve
görünmez bir varlık olması gerektiğidir. Aslında hem çağdaş yazın
incelemeleri hem de çeviribilim açısından terk edilmiş, sorgulanmış
ve sorgulanmakta olan bir yaklaşım tarzıdır bu.
Oysa, nesnel ve dizgesel bir bakış açısının yazın
metni çevirisi sözkonusu olduğunda, yazın ve çeviribilim alanlarında
son kuramsal gelişmelerle paralellik göstermesi beklenebilir.
Theo Hermans'ın "Çeviri Anlatıda Çevirmenin Sesi"
adlı makalesinde belirttiği gibi, çeviri olgusuna bu türden muhafazakar
bir yaklaşım bizi şu tanımlara götürecektir:
...saydamlık ve özgünün kopyası olarak çeviri, yalnızca uyum
değil rastlantısallık açısından da bütün erek ve niyetleri yanıtlayarak
kaynak metinle özdeşleşen çeviri; çeviriyi özgünün yeniden-üretilmesi,
tümüyle ve yalnızca özgünün yeniden üretilmesi olarak gören
yaklaşım, bir çevirinin, kuşkusuz ikincil niteliği çerçevesinde,
ancak özgünü kadar "iyi" olabileceğini kabul eden bir çeviri
yaklaşımı. Boşluklar bırakmıyor, yabancı oluşumlar yaratmıyorsa,
bir çevirinin "iyi", "uygun" ya da "gerçek" çeviri olduğu söylenebilir;
özgünün bütünlüğünü zedeleyecek hiçbir şey içermemesi beklenebilir
çevirinin. Çevirmenler ancak ve ancak saydam, görünmez oldukları,
kendilerini aradan çıkarıp uçurabildikleri zaman iyi çevirmenlerdir.
Yalnızca "iz bırakmadan" konuşan bir çevirmenin özgüne ihanet
etmediğine inanılabilir. Birinin, bağlı kalmak amacıyla kendini
yok etmesi, öbürünün birincilliğinin ve varlığının güvencesi
olur (Hermans, 1997: 67).
Geleneksel bakış açılarında yazara bağlı kalmak
adına kendini yok etmesi gereken her zaman çevirmendir. Bu, çevirmenin
var olan bir metin üzerinden hareket ettiği kabulune dayanan bir
görüştür. Bir başka deyişle çevirmen, çevirmen olarak varlığını
zaten yazara borçludur ve çeviri metni oluştururken kaynak metne
ve yazara sadık kalmalı, kendi izini metinden silmelidir.
Çeviri tarihi boyunca çevirinin ikinci sınıf
bir etkinlik olarak tanımlandığını çeşitli çeviri tarihi araştırmalarında
görebiliyoruz. Bu bakış açılarına göre çeviri özgünün kopyası, taklidi,
aynada yansıyan aksi olarak görülmek istenmiştir. Çevirmen için
de, Susan Bassnet'ın "Gözle Görülür Çevirmen" adlı makalesinde belirttiği
gibi "örneğin, XVII. yy.da özgün metnin hizmetinde bir köle" benzetmesi
yapılmıştır.
20.yy. ın son çeyreğinde çeviri olgusuna yaklaşımlar
açısından bir paradigma değişikliği yaşanmış ve çeviri olgusunu
ilgilendiren tüm bileşenlerin, öncelikle çevirinin içine evrildiği
erek dil, yazın ve kültür dizgesinde tanımlanması gerekliliği üzerinde
durulmuştur. 90'lı yıllardan itibaren çeviribilim alanında çok çeşitli
kuramcıların ve araştırmacıların, çok daha radikal sayılabilecek
tartışmalarından ise kesinlikle haberdar değildir denebilir. Örneğin
Hermans, adı geçen makalesinde, kaynakla çevirinin hiç bir zaman
çakışmayacağını ve bunu ummanın bir "yanılsama" olduğunu söyler.
"Yazın okurlarından okuduklarının bir çeviri olduğunu unutmalarının
beklendiğini" belirtir ve "bizi çeviri anlatıdaki, çevirmene ait
öteki sesi göremez duruma getirenin, saydamlık ve rastlantısallık
yanılsaması olduğunu" (Hermans, 1997: 65) ileri sürer. Bassnet ve
Koskinen kaynak ile çeviri arasındaki önceleri kaynak lehine işleyen
borçlu olma ilişkisini tersine döndürerek, kaynak metnin varlığını,
onu başka bir dil, kültür ve tarih dizgesi içinde yeniden dillendiren
çeviriye borçlu olduğunu söylerler (Bassnet, Koskinen, 1997: 80,
88). Koskinen, Derrida'ya (Derrida, 1985: 184) gönderme yaparak,
"ilk istekte bulunanın özgün metin olduğunu, çünkü çeviriye gereksinim
duyduğunu, hatta özgün metin olma konumunu da çeviriye borçlu olduğunu"
tekrarlar. Koskinen Roland Barthes'ın "Yazarın Ölümü" ("The Death
of the Author") adlı metniyle çeviri olgusu arasında ilgi kurar.
Bu ilgi şu şekilde kurulmuştur: "yazarın ölümüyle, çevirmenin de
konumu değişecektir, yazardan kaynaklanan anlamın bütünlüğü elden
gidince, çeviri bu anlamın başka bir dile aktarılması olarak görülemez,
kaynak metinle erek metin arasındaki sıradüzensel karşıtlık artık
kabul edilemez olur". Koskinen'e göre, "okurun yazarın ve çevirmenin
rolleri büyük ölçüde birbirinin yerini alabilir. Okur metni yazar;
yazar gerçekte kendi yazdığı metnin okurudur; çevirmen hem bir okur
hem de bir yazardır; ayrıca hem okur hem de yazar, metni kendileri
için çevirirler" (Koskinen, 1997: 85).
Yapısalcılık-ötesi kuramların ve yapısökümün
çağdaş çeviri yaklaşımlarına ne şekilde etki ettiği üzerine açımlayıcı
bir çözümleme de Rosemary Arrojo'nun 1995 tarihli "The Death of
the Author and the Limits of the Translator's Visibility" ("Yazarın
Ölümü ve Çevirmenin Görünürlüğünün Sınırları") adlı makalesidir.
Makalenin giriş bölümünde, Arrojo, Babil Kulesi
söylencesi kaynaklı geleneksel bakış açısının özgünü ülküselleştiren
ve yaratıyla ilişkilendirirken, çeviriyi ise tamamen insana özgü
olarak da değerlendirebileceğimiz, sınırlamalar, eksiklikler ve
yetersizliklerle, düpedüz uygunsuzlukla ("improper") bağdaştırageldiğini
belirtir. Bu noktada Derrida'nın "Des Tours de Babel" (Derrida,
1985: 169) adlı çalışmasına gönderme yaparak, tek dil ve tek kule
etrafında toplanmış olan insanlığın "öteki" olma lanetine uğramış
olmasının çeviriyle eşleştirilmiş olduğunu belirtir. Özgün ile çeviri,
çevirmen ile yazar, çeviri metin ve okurları, çevirmenin adı ve
girişim arasında kurulan ilişkinin köklerinin bu dinsel temele dayandığının
altını çizer. Bu noktada Derrida'nın yapısökümcü bakış açısının
çeviri ile özgünlük, yazarın baskınlığı ve yorum arasında kurulan
tipik ilişki biçimlerinin ve yukarıda anılan klasik Babil Kulesi
okumamızın radikal bir şekilde revize edildiğini ekler. Bir girişim
olarak çevirinin yadsınamazlığı, bizi Tanrı'nın, Cartesian öznenin,
ve böylelikle de anlamın kontrolünü elinde tutan yazarın yazarın
ölümüne götürdüğünü söyleyerek, "...bu tür "ölümler"in çevirmene
yüklenen görevler açısından son derece geniş kapsamlı ve devrimci
yansımalara yol açtığını" ekler (Arrojo, 1995: 22).
Bu noktada Roland Barthes'a (Barthes, 1977: 148)
gönderme yaparak, metinlerarasılığın yapısalcılık-ötesi kuramlarıyla,
okumanın " mutlak anlamı, dolayısıyla Tanrı'yı ve mantık, bilim,
hukuk gibi tanrısal varsayımları reddeden bir anti-dinsel aktivite"
olarak algılanmaya başladığını belirtir. Barthes'ın "yazı"nın "çok
sesliliği"nin toplandığı tek yerin artık yazar değil, "çevirmen"
yada "okur" olduğu saptamasına ve "okurun doğuşu yazarın ölümüne
mâl olmalıdır" (Barthes, 1977: 161) söylemine yer verir (Arrojo,
1995: 23). Ona göre; Yazar artık, "anlamlandırmanın sonsuz bir kaynağı"
olarak değil de, daha çok "işlevi" yada "anlamın çoğalmasından korktuğumuz
davranışı belirleyen ideolojik figür" (Faucault, 1979: 159) olarak
görülürse, bilinçli ve görünür çevirmen, çeviri etkinliği sırasında
oluşacak her türlü anlam çoğalmasının yaratacağı baskının bir diğer
anahtar bileşeni olarak, okuru "çevirmenin-işlevi"nden haberdar
edecek bir "özel"isim oluşturmaya başlamalıdır. Dahası, çeviri metinde
çevirmenin sesinin meşru bir girişim olarak geçerli sayılması için,
ancak çevirmenin sorumlu olarak özel adla imzalaması durumunda,
çeviri metin gerçekten bir fark yaratmaya başlayacaktır. Okurun
çeviri metinle kuracağı ilişki içinde anlamı gerekli ve meşru biçimde
belirleyen bir düzenleyici bileşen olarak "çevirmenin işlevi" nin
mümkün olabilirliğinin önünü açan ise, bu adın kabulü ve tanınmasıdır...(Arrojo,
1995: 30).
Sonuç olarak çeviri olgularına ve çevirmenin
konumuna çağdaş bakış açılarının hem çeviri metnin hem sürecinin
hem de sosyal gerçekliğin sorumluluğunu üstlenen öz-bilinçli (self-conscious)
ve öz-eleştirel çevirmene duyulan gereksinim olduğundan söz etmek
mümkündür. Çeviri karar alma süreçlerinin bir toplamı olarak görüldüğü
noktada ahlaki ve etik değerler ve değer yargıları ile tanımlanacağı
kabulünü de yapmamız gerekir. Vermeer'e göre, seçen, karar alan,
kararlarını gerekçelendirebilen, bilinçli ve kararlarının sorumluluğunu
alabilen çevirmen özgürdür. Etik de bu noktada seçimleri ve çeviri
işlemlerini değerlendirme ve haklı çıkarma bağlamında çeviri süreci
ve çevirmenlik mesleği ile bağdaştırılabilir. Dizdar'ın çevirinin
farkında olunmasının temel etik ilke olarak kabul görme çağrısına
Koskinen'in "Beyond Ambivalance, Postmodernity and the Ethics of
Translation" adlı doktora tezinden bir alıntıyla bir kez daha vurgu
yapmak istiyorum: farkındalık, kendinin farkında olma durumu salt
farkındalık değil aynı zamanda sınırlarının farkında olmaktır. Kendinin
farkında olmak profesyonelleşme yolunda atılmış bir adım ve bir
erdemdir (2000:114-115).
Toplumsal alanda söz sahibi, görünür ve kendinin
ve yaptığı işin farkında olan çevirmen, yalnız çevirmen değil çeviribilimci,
çeviri araştırmacısı, ve yazın çevirisi açısından söyleyeyim, yayıncı,
editör vd. üst bakışa ve çözümleme becerisine sahip okur-yazar,
entelektüel, aydın bireylerdir."Birey demek özne demektir, özne
olmak da kendini belirleme ve kendi olanklarını geliştirebilme hakkını
savunabilmektir. Entellektüelin söylemleri ve yapıp etmeleri de
toplum(lar) ve insanlık adına bir turnusol kağıdına dönüşecektir.
Çağının yıkıntıları ve hasarları karşısında betimleyici söylemden
öte, etkin/çözüm üretici ya da çözüm yolları gösteren; hümanizmden
pay almış, aktif (baskılara direnen) ve insanlık onuru adına da
mücadeleyi elden bırakmayan gerçek entelektüel, bu cesaretiyle tarihte
ölümsüzlüğe kavuşacaktır" (Ali Bulunmaz, felsefelogos,2006/2-3).
Tüm bu kuramsal yol göstermeler ışığında şu sözlerle
konuşmamı noktalamak istiyorum; etik tutumumuzu aynılıklar üzerinden
değil başkalıklar, farklılıklar üzerinden belirleyelim, amatörlükten
ya da yetenekli zanaatkarlıktan bilinçli profesyonellere dönüşelim,
düşünce özgürlüğünden yana olalım, düşüncenin ve ifadenin kısıtlanmasına
karşı duralım, ancak bunu çevirmenin şeffaflığı üzerinden değil
tam da görünürlüğü üzerinden yapalım, - ki meslekleşmenin ve örgütlenmenin
de temel gerekçesi bu görünürlük olmalı - gerekirse yargılanalım
ve çevirimizi, kararlarımızı en temel insan hakları ve düşüncenin
paylaşımı ve gelişimine katkımız açısından gerekçelendirelim ve
savunalım.
Kaynakça:
Dizdar, Dilek: "Çevirmenin Sınırları ve
Çevirmenin Sorumlulukları", Varlık, Haziran 2006, 5-6
Hermans, Theo: "Çeviri Anlatıda Çevirmenin Sesi", Çev. Alev
Bulut, Kuram, Sayı: 15, 1997, 63-68.
Bassnet, Susan: "Gözle Görülür Çevirmen", Çev. Yurdanur Salman,
Kuram, Sayı: 15, 1997, 79-82.
Koskinen, Kaisa: "Çevrilemez Olanı (Yanlış) Çevirme- Yapıbozuculuğun
ve Yapısalcılık Sonrasının Çeviri Kuramları Üzerindeki Etkisi",
Kuram, Sayı:15, 83-87.
Koskinen, Kaisa: "Beyond Ambivalance, Postmodernity and the
Ethics of Translation", Academic Disertation, University of Tampere,
2000
Arrojo, Rosemary: "The Death of the Author and the Limits
of the Translator's Visibility", Translation as Intercultural
Communication, Yay. Haz. M. Snell-Hornby, Z. Jettmarova, K.
Kaindl, Amsterdam, John Benjamins, 1995, 21-32.
Barthes, Roland: "The Death of the Author", yay. David Lodge,
Modern Criticism and Theory: A Reader, Longman, Londra ve
New York, 1977 / 1988
Foucault, Michel: "What's an author?" Ed. Josue V.Harrari,
Textual Strategies: perspectives in post-structuralist criticism,
Cornell University Press, Ithaca NY, 1979, 141-160
Derrida, Jacques: "Des Tours de Babel", çev. Joseph F. Graham,
yay. Joseph F. Graham, Difference in Translation, New York,
Cornell University Press, 1985
Bulunmaz, Ali: "Cesur Yürek: Entelektüel", Felsefelogos,
2006/2-3, 55-59
Vermeer, Hans J.: A Skopos Theory of Translation (Some Arguments
For and Against), Textcontext, Heidelberg, 1996
Notlar:
[*] Bu metin, kısa süre öncesine kadar Okan Üniversitesi'nde
Çeviribilim bölümünde okutmanlık yapan, şu anda serbest çevirmen
olarak çalışan Meral Camcı tarafından 7-8 Aralık 2006 tarihlerinde
İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Çeviribilim bölümünün
düzenlediği "Çeviri Etiği" adlı sempozyumda yapılan konuşmanın
metnidir.
|