ALTERNATİF YAYINCILIK VE SORUNLARI
TÜRKİYE SÖYLEŞİSİ
Michael Albert
19 Şubat 2008
Çeviren: Taylan Doğan
[Bu söyleşi, BGST içinde yayıncılık faaliyeti yürüten
Taylan Doğan tarafından Michael Albert’in Aralık 2007’de
Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında yapıldı. Şöyleşinin
orijinali ZNet'te yayınlandı.]
Taylan Doğan: Yakın dönemde Türkiye’de yapılan bir çalışma
muhalif yayınevlerinin alternatif yayıncılığı sadece muhalif
içerikli kitaplar yayımlamaktan ibaret gördüklerini ortaya koydu.
Siz alternatif yayıncılık derken neyi kastediyorsunuz? İç
yapılanması, karar alma süreçleri, diğer muhalif yayınevleri
ilişkileri bakımından alternatif bir yayınevinin sahip olması
gereken özellikler sizce nelerdir?
Michael Albert: Türkiye’de olduğu gibi Birleşik
Devletler’de de pek çok kişi, örneği alternatif yayıncık derken
“alternatif” sözcüğünü sadece ana-akımdan farklı bir içeriğe
gönderme yapmak için kullanıyor. Dolayısıyla, alternatif içerik,
enformasyonu zenginlerin ve güçlülerin yararına düzenleyip
çerçeveleyen bir içerik değil, doğru ve dürüst olan ve şeyleri daha
az zengin ve güçlü olanların lehine bir istikamette değiştirmeyi
amaç edinerek onları betimleyen enformasyon haline geliyor.
Pekâlâ, bu makul bir tanımlama. Fakat sizin de açıkça bildiğiniz
gibi, benim kast ettiğim bu değil. Ben alternatif derken bunu da
kast ediyorum, evet, fakat buna ilaveten başka bir şeyi daha
kastediyorum. Alternatif medya derken ya da yine bu bapta alternatif
üretim veya alternatif başka herhangi bir şey derken aklımda ilave
olarak şu var: Alternatif demek, sadece ürünün farklı olması değil
süreçlerin de farklı olması demektir.
O zaman alternatif yayıncılık, tipik ana-akım tarzda yapılmak
yerine değerlerimizi kendisinde cisimleştirerek yapılan yayıncılık
haline gelir. Bizim durumumuzda, 30 yıl önce South End Press adlı
yayınevini kurduğumuz dönemde, alternatif olmak derken kısmen
radikal bir içeriğe sahip kitaplar yayımlamayı kast ediyorduk. Ama
radikal bir işleyişe sahip olmayı da kast ediyorduk ve bu da bir
sahibi olmamak, tipik bir şirket yapısına sahip olmamak, eski
işbölümüne sahip olmamak ve bir sınıf hiyerarşisine sahip olmamak
anlamına geliyordu. Bunun yerine biz, insanların kendi yaşamları
üzerinde denetim kurmasıyla, yayınevimizde çalışan herkesin söz
hakkına sahip olmasıyla, yayınevimizdeki herkesin – az sayıda
kişinin tatminkâr işler yapması ve geriye kalanların da çoğunlukla
veya sadece zahmetli işler yapması yerine – tatminkâr iş koşullarına
sahip olmasıyla tutarlı olan yeni yapılarla faaliyet göstermeyi
hedefledik. Dolayısıyla bizim için alternatif olmak demek, yapıda,
örgütlenmede, karar almada ve ücrette alternatif olmak anlamına
geliyordu. Herkes ne oranda uzun çalıştığına, ne oranda yoğun
çalıştığına ve ne oranda zahmetli veya takattan düşürücü koşullar
alında çalıştığına göre ücret alıyordu. Fakat bazılarının çok yüksek
ücret alması, başkalarının ise çok az ücret alması gibi bir durum
yoktu, çünkü hepimiz benzer çalışma koşullarına sahiptik.
Dolayısıyla hakkaniyet açısından bir farklılık söz konusuydu sadece.
Alternatif yayıncılık, hem içerek hem de yapı itibariyle yeni bir
toplumda olmasını istediğimiz şeylerle tutarlı olmak anlamına
geliyordu.
TD: Şimdi ikinci soruya geçelim. Yukarıda değindiğiniz
gibi South End Press’in kurucularındansınız ve aynı zamanda ABD ve
Kanada’daki Arbeiter Ring, Seven Stories, AK Press, The New Press
gibi muhalif yayınevlerini yakından tanıyorsunuz. Bu yayınevlerinde
radikal kitapların yayımlanması için gerekli finansman nasıl
sağlanıyor? Okurların üye veya destekçi olduğu ve kitap üretimi için
finansal katkı sunduğu, buna karşılık yeni çıkan kitapları ücretsiz
veya indirimli olarak aldığı bir sistem var mı bu yayınevlerinde?
MA: Birincisi, farklı farklı yayıncılar var. Bir an için
onları ilerici yayıncılık olarak adlandıralım. Aralarından bazıları,
örneğin South End Press, ilk soruya verdiğim yanıttaki anlamında
alternatif yayıncı. Bunların ardından ilerici, fakat alternatif
olmayan başka bazı yayıncılar geliyor. Ana-akım yayıncılığın
yapılanmasına çok benzer şekilde yapılanmış durumdalar, fakat
taahhütleri itibariyle radikaller ve içerik iyi. Örneğin, Seven
Stories Press ana-akım yayıncılığa çok benzer şekilde yapılanmıştır.
Buna karşın, South End Press katılımcı bir işyerine benzer şekilde
yapılanmıştır. Dolayısıyla farklı yapılara sahip olan geniş bir
yelpazedeki yayınevlerinden bahsediyoruz. Fakat finansman meselesine
gelince, insanların katılım gösterdiği, düzenli olarak belirli bir
tutar ödediği ve tıpkı ayın kitabı kulübünde olduğu gibi yeni
kitaplar aldığı iyi işleyen bir kulübe sadece AK Press’in sahip
olduğunu düşünüyorum. Nasıl işlediğinin ayrıntılarını bilmiyorum.
İşveç’te Ordfront adlı bir yayıncı var. Çok başarılı bir ayın kitabı
kulüpleri var, şöyle ki okurlar Ordfront’a bir şekilde üye oluyor ve
mali katkıda bulunuyorlar … tam olarak nasıl adlandırdıklarını
bilmiyorum … destekçi ya da katılımcı, bunun gibi bir şey. Ve
düzenli bir ücret ödeyip aylık dergiyi alıyorlar – emin değilim ama
aylık bir dergi çıkartıyorlar galiba – ve bütün kitaplarda
indirimden yararlanıyorlar ve ayın kitabını da ücretsiz olarak
alıyorlar [1]
Duyduğum kadarıyla bayağı başarılılar, fakat Amerika’da
çoğunlukla böyle bir şey mevcut değil. Birçok kez buna benzer bir
şey oluşturmayı düşündük ve muhtemelen bu konuyu tekrar ele
alacağız, fakat AK Press örneği dışında halihazırda böyle bir şey
yok. Bunun yerine, ABD’de yayınevlerinin geliri çok büyük oranda ya
kitapçılar aracılığıyla veya internet üzerinden ya da doğrudan
postayla göndermek suretiyle yapılan kitap satışlarından geliyor.
Birisi bir çek yazarak “falanca kitabı satın almak istiyorum” diyor
ve ya kitabı doğruda gidip yayınevinden alıyor veya kitapevine
gidiyor ya da internet üzerinden satın alıyor. ABD alternatif veya
ilerici yayıncılar için zor bir ülke, çünkü ülke çok geniş ve
dağıtım üzerinde bir hakimiyet var. Solun kendisine ait iyi dağıtım
mekanizmaları yok; bunun tek istisnası AK Dağıtım ki özellikle
gösteri, konferans gibi olaylarda dağıtım işinin büyük kısmını onlar
yapıyor. Bunun dışında kitapların tanıtımını için çok az nakit para
oluyor, neredeyse hiç olmuyor ve bu da elinizi kolunuzu bağlayan bir
durum. Yani Seven Stories veya South End Press bir kitap
yayımladığında, bu kitaptan çok miktarda dağıtım şirketlerine
veriliyor; bu dağıtımcılar da kitapçılardan sipariş alıyorlar vs. –
ki onlar da büyük kitapçı zincirleri. Kitapların bir kısmı bu
şekilde dağıtılıyor, fakat olması gerekene yaklaşamıyor bile. Çok
zor bir iş.
Büyük ölçüde internet yüzünden şu aralar ABD’de yayıncılık zor
bir dönemden geçiyor. Her yayıncı için böyle değil, ama büyük ölçüde
durum bu. İnternet ABD’de ve dünyanın her yerinde yayıncılığı
etkiledi, fakat bu etkiyi biz ABD’de açıkça görebiliyoruz. Basılı
medyayı etkiliyor ve her türlü okur kitlesinin daha az basılı medya
ürünü satın almasına yol açıyor. Pek çok insan internet yüzünden
enformasyonun ücretsiz olması gerektiğini düşünüyor ve dolayısıyla
ister haber isterse analiz olsun – hatta bir ölçüde kitap için de
aynı şey geçerli – enformasyon için para harcamakta çok tereddütlü
davranıyor; bu da satışların hacmini düşürüyor. Örneğin Seven
Strories Press’i işleten kişiyle konuşuyordum ve bana bundan iki üç
sene önce 10.000 adet satacak olan bir kitabın bundan iki üç yıl
sonra, belki dört yıl sonra 3.000 veya 4.000 adet satacağını
öngördüklerini söyledi. Dolayısıyla yayıncıların satabildiği kitap
adedinde sürekli ve ciddi bir düşüş var, çünkü insanlar internette
çok fazla zaman geçiriyorlar ve herhangi bir ücret ödemek zorunda
olmadıkları fikrine alışıyorlar; ama tabii dolaştıkları web
sitelerinin bütünüyle reklam gelirlerine dayandığını ve bunun da
kendilerinin şirketlere satılması demek olduğunu gözden
kaçırıyorlar.
TD: ABD’de kitapların büyük dağıtımcı şirketler tarafından
dağıtılması göz önüne alındığında alternatif yayıncılar ne tür
sorunlarla karşılaşıyorlar? Nasıl bu sorunun üstesinden gelmeye
çalışıyorlar? Alternatif dağıtım örgütlenmeleri söz konusu mu?
MA: Bu yine ölçekle ilgili bir sorun. Biz bundan 30 sene
önce South End Press’teyken bu sorunu görmüş ve bir dağıtım
mekanizması oluşturmaya çalışmıştık. Birazdan böyle bir mekanizmanın
nasıl çalışabileceğine geleceğim. Fakat hiçbir zaman başarılı
olamadık. Bunun nedeni bir ölçüde ... pekâlâ önce soruna anlamaya
çalışalım. ABD’de herhangi bir şehirde, Iowa’da veya başka bir yerde
bir kitapçı olduğunuzu veya bir dergi satış mağazası olduğunuzu
düşünün. Nasıl çalışırsınız? Bazı büyük dağıtımcılardan kitap
sipariş edersiniz ve zaten belirli sayıda, çok az sayıda büyük
dağıtımcı vardır. Bunun ardından ikinci bir tabaka, yani çoğunlukla
yerel veya bölgesel ölçekteki küçük dağıtımcılar geliyor. Bir
yayıncı doğrudan kendisi de kitaplarını dağıtabilir; ama bu çok zor,
çünkü o kadar fazla müşteri ve o kadar fazla kitapçı var ki bütün
ülkeye kitap göndermeniz gerekir. Dolayısıyla, neredeyse bütün
yayıncılar kitaplarını dağıtımcılara verirler ve oradan da kitaplar
kitapçılara dağıtılmak üzere depolara taşınır. Peki niçin zor? Zor
olmasının nedenlerinden birisi şu ki bu dağıtımcılar büyük
şirketlerdir ve ilerici kitapların dağıtımıyla hiç ilgilenmezler
veya düşmanca bir tutum takınırlar. Onlar kitapların gerisindeki
reklam bütçeleriyle ilgileniyorlar. Kitapların reklamı ve tanıtımı.
Kitap dergileri vs. Yanlış anlaşılmasın, ben herkesin belirli
ilerici kitaplara karşı düşmanca bir tutumu olduğunu söylemiyorum;
öyle sanıyorum ki bu dağıtımcılarda çalışıp her gün fiziksel olarak
kitapların depoya taşınmasıyla, sevkiyatıyla vs. uğraşan insanlar
ilerici yayıncıların gönderdiği kitaplarla uğraşmaktan mutlu
oluyordur. Fakat dağıtım şirketlerinin sahipleri memnun olmuyor ve
bu zor bir dinamik oluşturuyor. Fakat depolarda gördüğü kitapları
kimlerin beğenip beğenmediğinden bağımsız olarak basitçe ne tanıtım
var, ne kitap dergilerinde eleştiriler çıkıyor, ne de medyada haber
yayımlanıyor ve dolayısıya satışlar düşük oluyor. Sorunuza dönersek
... eğer bütün ilerici yayıncılar finansmanını birlikte
sağlayacakları kolektif dağıtım yapacak araçlara, üstüne üstlük
geniş tanıtım imkânlarına sahip olabilseydi, elbette gayet iyi
olurdu. Fakat ne kadar iyi bir fikir olursa olsun, böyle bir şey
meydana gelmedi ve gelmemesinin nedeni de bütün ilerici kuruluşların
kendi gündemlerinin olması ve birlikte pek iyi çalışamamaları.
TD: AK Press’in bu tür bir dağıtım ağı olduğunu duymuştuk.
MA: Evet bir tür dağıtım ağına sahipler. Ve bu çok
hayranlık verici ve örneklik teşkil eden bir şey; fakat
AK Press’in dağıtım ağında herkes birlikte çalışmıyor; ayrıca
tanıtım ve reklam yapacak
imkanlara da sahip değilller. Başka bir deyişle, AK Press’in dağtım
ağı, South End Press’in veya Z
Magazine’in ya da The Progressive’in kullanabileceği bir kanal. Bu
dağıtım ağı göreli olarak mütevazı
bir büyüklükte olduğu için büyük şirketlerin yapabildiği gibi
ana-akıma uzanamıyorlar. Bu yüzden,
South End Press’e “kitaplarınızı nüfusun belirli bir kesimine
dağıtabiliriz, nüfusun diğer kesimlerine de
ulaşabilmeniz için büyük dağıtım firmalarına gitmeniz gerekiyor,
çünkü biz oralara ulaşamıyoruz”
diyorlar. Dolayısıyla tek seçenek değiller. Kitaplarımızı AK
aracılığıyla olduğu gibi diğer dağıtımcılar
aracılığıyla da dağıtıyoruz. AK sol dağıtımcı oluyor. Bizim en fazla
saygı duyduğumuz dağıtımcı.
Küçük kitapçılara, ilerici kitapevlerine ve halkın halihazırda
epeyce solcu olan kesimlerine dağıtım
konusunda AK iyi bir iş çıkartıyor; fakat kitap dergilerinde
eleştiri yazılarının çıkmaması, görünür bir
tanıtım, reklmam olmaması vs. o kesimlerde bile yapabilecekleri
şeylerin aksamasına yol açıyor. Bu
kesimler bir kitap hakkında bilgi sahibi olduklarında, onu almak
için AK’ye gidiyorlar. Fakat eğer siz bir
kitabınızın bir mağaza zincirinde satılmasını istiyorsanız, ancak
büyük dağıtımcılarla çalışarak
yapabilirsiniz bunu. Ve genellikle böyle bir şey
gerçekleşmeyecektir, çünkü mağaza zincirleri zaten
hakkında iyi reklam yapılan kitapları görünür hale getirecektir.
Bütün bunlar doğru olmakla birlikte, tabii ki internet yüzünden
her şey çarpıcı bir şekilde değişiyor. Bu
konuda ne kadar bilgilenmek istediğinizi bilmiyorum ... değişen
şeylerden birisi şu ki eğer kitabınız
Amazon’da satışa sunuluyorsa, kitabı almak isteyen herhangi birisi
gidip Amazon’dan alabilir. Bu
büyük bir değişim. Tam tersi yöndeki öteki büyük değişim ise artık
insanların kitap okumaması ve bu
nedenle kitap tirajlarının düşmesi.
TD: İnsanlar genellikle makaleler veya yorum yazılarını
okuyarlar ...
MA: Ya da hiçbir şey okumuyorlar. Dolayısıyla bu bir
sorun. Ama şimdi üçüncü büyük değişiklikten söz edeceğim. Bu daha
yeni başladı, fakat bana göre büyük bir değişim; sözünü ettiğim şey
e-kitap olarak adlandırılan elektronik kitaplar. Amazon’un sitesine
koyduğu fiziksel varlıkları şimdi size gösterebilirim. Ve son derece
dikkat çekici. Etrafta normal bir kitap, biraz büyük kitap
büyüklüğünde bir şeyle dolaşıyorsunuz ve içinde iki yüz kitap var.
Sayfaların okunması, normal bir kitabın sayfalarını okumak kadar
kaliteli olmasa da, her durumda okuma açısından bir bilgisayar
ekranından daha iyi. Örneğin büyüklüğünü vs. değiştirerek üzerinde
kolayca değişiklik yapabiliyorsunuz; ayrıca bu aletle kitap da
sipariş edebiliyorsunuz. Yani bir bilgisayara bile ihtiyacınız yok.
Bana yeni bir kitap istediğinizi söyleyebilirsiniz ve ben de bu
küçük şeyle onu satın alabilir ve bir dakika sonra kitabı
edinebilirim.
TD: O halde e-kitapları bilgisayardan mı indiriyorsunuz?
MA: Hayır, doğrudan e-kitaba gidiyorsunuz. Bir bilgisayar
kullanmanıza bile gerek yok, kitap doğrudan indiriliyor. Ben şimdi
burada oturuyorum ve siz de bana “Chomsky’nin veya başka birisinin
şu yeni kitabını al” diyorsunuz. Ben de kitabı arıyorum, buluyorum
ve e-kitap doğrudan bu zamazingoya geliyor. Halihazırda böyle bir
uygulama var, fakat birkaç sene içinde bu aletler bayağı gelişmiş
olacak, renkli olacaklar vs. Şu anda kalitesi pek iyi olmasa da işi
hayret verici tarafı dergileri ve gazeteleri de bu yolla
edinebiliyorsunuz. Dolayısıyla basılı yayıncılık büyük sorun
yaşıyor. Tam olarak ne zaman olur bilmiyorum, ayrıca tamamen de
ortadan kalkmaz, ama basılı olarak yayımlanan kitaplar, hatta basılı
dergiler ve gazeteler bile artık düzenli şekilde azalmaya başlayacak
ve psikolojik açıdan, ayrıca emek ve ekolojik açıdan da elektronik
dağıtım giderek artacak ... Bunun birçok olumlu tarafı var, ayrıca
dağıtım maliyetleri de azalacak. E-kitap meselesiyle ilgili diğer
bir konu da tıpkı internetin kendisi gibi daha kolay ulaşabilmeniz.
Örneğin, okur kitlesi açısından ZNet, Z Magazine’e göre çok daha
büyüktür ve bunun nedeni ZNet’e erişebilmenin kolay ve ücretsiz
olmasıdır. Para ödemenize gerek yok. Şimdi aynı şey kitaplar için de
geçerli olmaya başlıyor. Kitaplar e-kitap haline geldikçe, daha çok
ucuzlayacak ve erişilmesi daha kolay olacak; dolayısıyla insanlar
daha çok kitap alacak – tabii eğer
karşı yöndeki daha az kitap okunması eğilimi güçlenmezse. Bu
nedenle, bazı değişkenler dağıtım sorununu azaltıyor. Başka
değişkenler ise şiddetlendiriyor. Sonuçta ne olacağını hiç kimse
kesin olarak bilmiyor.
TD: Sıradaki soru kitapevleriyle ilgili. Ana-akım
kitabevleri ve kitabevi zincirleri alternatif yayıncılığı nasıl
etkiliyor? Alternatif kitaplara yeterince yer veriyorlar mı? ABD’de
sadece muhalif içerikli kitaplar satan alternatif kitabevleri var
mı?
MA: Burada da yine ana-akım kitabevleri var ve ilerici
olarak adlandırdığımız kitabevleri var; bu ilerici kitabevleri
alternatif olma eğilimdeler, dolayısıysa bazen bir kolektif olarak
çalışıyorlar, iç işleyişleri, yapıları vs. daha iyi oluyor. İlerici
kitabevleri raflarına daha çok ilerici kitapları ve bazı romanları
koyuyorlar; fakat ilerici kitabevleri büyük çoğunlukla ilerici
yayıncılığa geniş yer veriyorlar. Fakat bu tür kitabevlerinin sayısı
az. Esasında küçük yerleşim yerlerinde ya hiç yok ya da belki bir
tane var; daha çok büyük şehirlerde varlar ve oralarda bile azlar.
Büyük şehirler dahil hiçbir yerde hakim konumda değiller ve bir
ölçüde şöyle de bir sorunları var: Örneğin ben her türlü kitaba ilgi
duyan birisi olarak bizim oradaki ilerici kitabevine gidiyorum,
çünkü ne var ne yok diye ilerici kitaplara bakıyorum. Fakat aynı
zamanda bilimle ilgili kitaplarla da ilgileniyorum. Ana-akım
kitabevleri de önemli ve ilerici kitabevleri genellikle – en iyileri
dışında – her türlü kitabı bulundurmuyorlar, yeterince paraları yok.
Benim en son kitaplarımı, Verso tarafından basılan Katılımcı
Ekonomi’yi veya Seven Strories tarafından basılan Remembering
Tomorrow’u (Yarınları Hatırlamak) alalım. Diyelim ki, bu kitaplar
Barnes ve Noble veya onun gibi büyük kitabevlerine gidiyor ... ve
diyelim ki biz de kitabın ön tarafta sergilenmesini istiyoruz.
Barnes and Noble buna hayır demeyecektir. Bunun için ödemeniz
gereken para işte budur diyeceklerdir. Kitabevlerinde ön tarafta ve
birçok tanıtım malzemesiyle birlikte geniş şekilde teşhir edilen
kitaplar, o kitap kuleleri vs. onların hepsi için para ödeniyor. Bu
reklamdır. Yani yayıncılar sözcüğün gerçek anlamıyla raf yeri için
para ödüyorlar ve ödenen meblağ yüksek. İlerici yayıncıların bu
kadar çok para ödemeye güçleri yetmiyor. Yapamıyorlar, dolayısıyla
kitapları bu şekilde teşhir edilmiyor.
Size çok ilginç bir olay anlatayım. Katılımcı Ekonomi:
Kapitalizmden Sonra Yaşam adlı kitabım yayımlandığında ... Harvard
Üniversitesi’nin ve MIT’nin (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü)
bulunduğu bölge olan Cambridge’te bir kitapçı var ... yani son
derece akademik bir bölge ... pek çok genç insan var. Bu
üniversitelere çok yakın bir yerde Harvard Kitabevi diye çok iyi ve
büyük bir kitabevi var. Her türlü kitabı bulunduruyorlar, çok iyi
bir yer. Benim için bir konuşma ayarladılar ve benim konuşma
yapmamdan bir hafta önce de Katılımcı Ekonomi kitabını ön tarafta
sergilediler. Kitaptan çok sayıda almışlardı. Bu hafta boyunca,
kitap sözünü ettiğim kitabevinde en çok satan kitap oldu. Romanları,
başka bütün kitapları geride bıraktı. Yani kapitalizme alternatif
sunan bir kitap, büyük ana-akım bir kitapçıda çok iyi sattı. Fakat
kitabın ön tarafta sergilenmesinden önceki ve sonraki hafta, aslında
daha önceki ve sonraki bütün dönem boyunca arka taraftaki raflara
gizlenmiş belki iki adet kitap vardı ve iktisat başlığının altında
duruyordu. Ve hiç satış olmadı. Sorunun, bu kitabı okumakla
ilgilenen kimsenin olmamasında değil, görünür olmadığı için
okurların kitabın varlığından haberi bile olmamasında yattığını
gösteren son derece çarpıcı bir örnek.
TD: Anlattığınız Türkiye’deki duruma benziyor. Çoğu kez
okurların iyi bir kitap yazdığınızdan veya yayımladığınızdan haberi
bile olmuyor.
MA: Evet, fakat bunun sebebinin kitabevinin siyasi bir
sansür uygulaması olmadığını kavramak önem taşıyor. “Katılımcı
Ekonomi kitabını sergilemeyelim, onun yerine başka bir şeyi
sergileyelim” diye kim karar veriyor ki? Bunun nedeni, büyük
yayınevlerinin devasa kaynaklara sahip olması ve başka kitapların
arkasında hiç kaynak yokken, bu kaynakları bazı kitaplar için
kullanmaları. Ve sonuç olarak kitabevi sadece kitap satmaya
çalışıyor ... yani kitabevinin bakış açısından bakarsak iyi kitaplar
sattıklarında emimin daha mutlu oluyorlardır, fakat başaramıyorlar
işte.
Bölgedeki başka bir büyük kitabevi olan Harvard Kooperatifi’nde
bir konuşma yapmak için davet edilmiştim ve dinleyicilere
tanıtıldım. Benim hatırladığım en güzel tanıtımlardan birisiydi bu.
Hakkımdaki tanıtım konuşmasını kitabevini işleten adam yapmıştı;
benim ve Katılımcı Ekonomi kitabım hakkında olumlu bir şeyler
söyleyebilmek onu mest etmişti. Fakat eğer aşağıya iner ve
kitapların tanıtıldığı büyük sergileme yerlerine bakarsanız, hepsi
de hakkında bolca reklam yapılan ana-akım kitaplardır ve yayıncı da
zaten bunun için para ödüyor, bütün kitap eleştirmenleri bu yüzden
adı geçen kitaplar hakkında yazıp çiziyorlar. Dolayısıyla, ilerici
yayıncılığın sorunu potansiyel bir okur kitlesinin olmaması değil.
Bizim sorunumuz, potansiyel okurların mevcut malzemenin farkına
varmasını, böylece gerçek okurlara dönüşmelerini sağlayacak
imkanlardan yoksun olmamız.
TD: Diğer soru şöyle: Bir yazarın konuşmasında veya
gösteriler sırasında ya da işçi sendikaları vs. aracılığıyla kitap
satışı gibi ilerici kitapların dağıtılmasını ve satılmasını
sağlayacak alternatif kanallar oluşturulabiliyor mu?
MA: Bu söylediğiniz, önemli ölçüde Birleşik Devletler’in
çok büyük bir ülke olması dolayısıyla çok zor bir şey. Bu nedenle,
biz de videolar üretip onları göstererek, tartışma toplantıları
düzenleyerek, konuşmacılar çağırarak, alternatif kitabevlerini, AK
Press’i kullanarak vs. kitapları daha fazla satmaya çalışıyoruz ...
elimizden geleni yapıyoruz. Fakat çok az kaynağı olan küçük bir
yayıncı bu kaynaklarla sadece kitap üretimi yapabilir – insanları
ülkenin her yanındaki etkinliklere gönderemez. Yapılacak harcamaları
kaldıramaz.
Size işlerin nasıl çok farklı bir şekilde olabileceğine dair bir
fikir söyleyeyim. Citgo’nun ne olduğunu biliyor musunuz? Citgo,
Venezüella’nın mülkiyetinde olan bir petrol şirketi ve ABD’de her
yere benzin tedarik ediyor. Başka bir deyişle, ABD’nin her yerinde
benzin istasyonları var; bunların bazıları Exxon, bazıları Mobile,
bazıları da Citgo. Devasa bir şirket olan, fakat Venezüella’nın
mülkiyetindeki Citgo şöyle bir şey yapsaydı neler olabileceğini bir
düşünün ... Citgo’nun “Ürünlerimizi çeşitlendireceğiz, artırk sadece
benzin ve petrol dağıtımı yapmayacağız, medya alanına da girmeye
karar verdik” dediğini hayal edin. Yani ABD’de faaliyet gösteren ve
Venezüella’nın mülkiyetinde olan çok büyük bir şirket birkaç tane
radyo istasyonunu, bazı kablolu kanalları satın almaya ve Citgo
benzin istasyonlarına bir kitap ve dergi standı, satış yeri vs.
eklemeye karar veriyor ve özellikle ilerici içerikli kitapları
satmaya başlıyor. Birden ABD’de ilerici içeriğe sahip olan yayınlar
büyük bir görünürlük kazanmaya başlar ve okur sayısı, bu tür
kitaplara ilgi duyanların sayısı büyük bir artış gösterir. Böyle bir
durumun nasıl bir dehşet yaratacağını bir düşünün. Fakat eğer bu
düzeyde bir desteğe sahip olursanız, ülkenin her yanında okuma
grupları, tartışma grupları vs. kurulabilir. Böyle bir şeyin mümkün
olup olamayacağı ayrı bir sorun ve bu konuda hiçbir fikrim yok,
fakat bu üzerinde düşünmeye değer bir senaryo. Açık ki ABD,
Venezüella’ya şöyle diyecektir: “Toplumumuza müdahale etmeyi
bırakın.” Fakat Venezüellalılar buna gayet güzel bir yanıt
verebilirler: “Pekâlâ medya faaliyetimizi durduracağız ... fakat bir
şartla. Siz de dünyanın geri kalan her yerine Amerikan kültürünü,
kitapları ve dergileri ve diğer medya organlarını dağıtmayı
durduracaksınız. Siz durdurduğunuz anda biz de ABD’de bu alandaki
faaliyetimize son vereceğiz.” Son derece ilginç olurdu.
TD: Peki ABD’de çeşitli alternatif yayınevleri arasında
dayanışma var mı? Ortak toplantılar yapıyor musunuz? Ya da örneğin
teknik altyapınızı ve deneyimlerinizi paylaşıyor musunuz?
MA: Pek az dayanışma var. Çok az olmasının iki nedeni var.
Birincisi, birinci sorunuzdaki anlamda sadece alternatif olanların
değil, fakat – ister dergi veya süreli yayın, isterse kitap
yayımlasınlar – bütün ilerici yayıncıların bir listesini yapar ve
bunların kaç tanesi gerçekten radikal diye sorarsanız veya kaç
tanesi gerçekten alternatif diye sorarsanız, çok az olduklarını
görürsünüz. Çoğu liberaldir. Sola çok daha yakın olan Z veya South
End Press’le karşılaştırdığınızda, çoğu ilerici yayıncı Demokrat
Parti’nin soluna benzer. Dolayısıyla burada ilk bölünme karşımıza
çıkıyor. Bu bölünme de şu anlama geliyor ki, daha az liberal olanlar
daha radikal olanlarla çalışmayacaktır. Bu birinci sorun. İkinci
sorun ise daha farklı. İkinci sorun da şu ki, herkes ayakta kalmaya
çalışıyor ve bu da zor bir şey; ayrıca yenilikler yapmak için çok az
kaynak var. Daha kötüsü, herkes bir anlamda rekabet ediyor. Kendi
kitaplarını yayımlamaya çalışıyorlar ve diğerlerinin farklı kitaplar
çıkarmasına yardım etmekle ilgilenmiyorlar ... Dolayısıyla herkes
pazarda rekabet ediyor ve bu da korkunç bir şey. Ve bu iki sorun,
yani bağışçılar, destekçiler için rekabet etmek ile okurlar için
rekabet etmek insanların birbirleriyle ciddi şekilde ilişki kurma
imkanını kısıtlıyor.
Yaklaşımları, mesajları paylaşmaktan söz ettiniz ... Biz birçok
vesile ile bu tür bir elbirliğini hayata geçirmeye çalıştık. İlk
önce South End Press bunu denedi ve ZNet de denemek üzere. Herkesin
birlikte çalışmasının sağlanması ölçek ekonomilerine yol açacaktır.
Karşılıklı yardımlaşmayı sağlayacaktır. Aynı malzemelerin farklı
yayınevleri tarafından tekrar yayımlanmasını engelleyecek ve
yayıncılık temalarını artıracaktır; dolayısıyla, gereğinden fazla
bir sürü malzeme olmayacak, bunun yerine daha çeşitli malzeme
olacaktır. Fakat bunu yapabilmek çok güç, çünkü her yayınevinin
kendi gündemi var ... eğer büyür ve daha fazla imkana kavuşursak,
belki dağıtım için ve herkesin ürettiği malzemeyi okurlara
ulaştırmak için bir mekanizma kurabilecek şekilde sol bir kitap
kulübü ve sol bir süreli yayınlar kulübü oluşturabiliriz. Böyle bir
şey işe yarar mı, yaramaz mı, bilmiyorum. Bakıp görmek gerekiyor.
Fakat ABD’de sadece South End Press veya Seven Stories’i değil,
bütün iyi yayıncıları kapsayacak sol ya da ilerici bir kitap kulübü
hayal edebilirsiniz. Her yayıncıya şöyle bir şey dediğimizi
düşünebilirsiniz: “Pekâlâ, işte yapmak istediğimiz çalışma şöyle
olacak; insanlar ayın kitabı kulübü için her ay belli bir miktar
para ödeyecek ve bu parayı ödedikleri için otomatik olarak ayın
kitabını ücretsiz olarak edinecekler. Bir kitap kulübü böyle
çalışır. Ve bütün diğer kitapları da yarı fiyatına alacaklar. Fakat
bütün kitaplar için tanıtıcı malzemeleri de düzenli olarak
edinecekler. Okuma grupları ve forumlar olacak.” Dolayısıyla bütün
yayınevlerine “bizim düşündüğümüz sistemde her yayınevi yıl boyunca
bir ayın kitabını belirleyecek” diyebiliriz. Böylesi bir şey yapmak
için türlü yollar düşünebilir, herkesin faydalanacağı şekilde işleri
düzenlemeye çalışabilirsiniz. Eğer planladığımız geliştirme işi
[ZNet internet sitesinin geliştirilmesinden söz ediyor –ç.n. ]
yolunda giderse, gelecek yıl ya da o civarda bir tarihte bu projeyi
hayata geçirmeyi deneyebiliriz ...
TD: Muhalif bir internet sitesi olan ZNet’in
koordinatörlüğünü yürütüyorsunuz. Son zamanlarda Türkiye’de de
muhalif veya alternatif web siteleri kurulmaya başlandı. Zengin bir
içeriği okurlara sunmak isteyen muhalif bir internet sitesinin etkin
olmak ve geniş bir kesime ulaşabilmek için size göre hangi ilkeleri
benimsemesi gerekiyor?
MA: Sorunuzda üzerinde durulması gereken ilk husus, bir
web sitesi veya bir yayınevi ya da buna benzer bir medya organı için
“etkin” sözcüğünün ne anlama geldiği. Pek çoklarına göre “etkin
olmak”, iyi bir malzemeyi makul derecede geniş bir okur kitlesine
ulaştırmak anlamını taşıyor. “Etkin” sözcüğünü kullansaydım, benim
kast edeceğim şey bu olmazdı. Ben bu sözcükten, yeni bir toplumu
kazanacak olan bir sürecin parçası olmayı anlardırm ve eğer üzerinde
düşünürseniz, bunun çok farklı bir şey olduğunu görebilirsiniz.
Örneğin gayet iyi işleyen, okurlara bir dolu yararlı enformasyon
ileten bir sürü ilerici web sitesi düşünebilirsiniz. Bunun uzun bir
süre böyle devam ettiğini, fakat bu arada toplumun bütününün
değişmediğini hayal edebilirsiniz. Benim açımdan bu, etkin olmak
değildir. Bana göre burada başarılı bir iş yapılıyordur; fakat
başarılı bir hareket işleyişinden bahsedemeyiz. Bir hareket işleyişi
açısından etkin olmak demek, toplumun değişmesi ve hatta yeni
istikametlere doğru çarpıcı şekilde değişmesi demektir. O halde eğer
kendime bir yayınevinden ya da bir web sitesinden veya siyasi bir
örgütlenmeden ne beklenmesi gerektiğini soracak olursam, yanıt
gittikçe daha fazla insanın bilinçli olarak ve militan şekilde yeni
bir toplum arzulaması ve onun için çalışmasıdır derim. Sonuç olarak
sadece okurlara enformasyon ulaştırmak yeterli değildir; gerekli
olan bu enformasyonun insanlara ilham vermesini sağlamak ve onu
faydalı şekilde kullanmalarına yardımcı olmaktır.
TD: Tabii ki ...
MA: Aldıkları enformasyon, bilgi ve aynı zamanda
birbirleriyle ilişkileri sayesinde bir hareket haline gelen, hatta
gittikçe daha etkin bir harekete dönüşen insanlardan oluşan bir
cemaat oluşturmalısınız. Bu yüzden bana göre bir web sitesinin nasıl
olması gerektiği sorunuza yanıt şöyle verilebilir: Tabii ki
birincisi, muhalif bir web sitesi insanların gittikçe daha radikal
hale gelmesine katkı sunan iyi bir içerik, iyi enformasyon ve bilgi
sunmalıdır. Ve eğer bunun ne tür bir enformasyon ve bilgi olması
gerektiğini soracak olursanız, şöyle yanıt veririm: Kısmen herkesin
şu anda yaptığı şey olmalıdır; yani kısmen nelerin yanlış gittiğini,
dış politikayı, yoksulluğu, ırkçılığı vs. analiz etmelidir. Fakat
bana göre bu yeterli değildir, çünkü ben insanların aktif olmaları,
gerçekten katılım göstermeleri, kendilerini adamaları, yeni bir şey
kazanmak için kararlı şekilde mücadele etmelerinin önündeki gerçek
engelin bu yeni şeyin ne olduğu konusunda bir açıklık ve güven
kazanmaları olduğunu düşünüyorum. Vizyon hakkında açıklık.
Dolayısıyla sorunuza vermek istediğim ilk yanıt, bir yayınevinin
yapması gereken ilk şeyin sadece analizler değil, fakat vizyon da
sunmak ve sadece vizyon da değil strateji de sunmak olduğudur. Bu
nedenle, okurlara iletilen içerik, sunulan enformasyon neyin yanlış
gittiği ile ilgili olmalı; fakat aynı zamanda bizim ne
istediğimizle, neyin arzu edilir olduğuyla, neyi kazanmayı
hedeflediğimiz ve arzu ettiğimizle ve bunu nasıl yapacağımızla da
ilgili olmalı. Sorunun ilk kısmı bu. Sorunun ikinci bölümü de şu ki,
web sitesi veya yayınevi sadece belirli bir okur kitlesine içerik
sunmakla yetinmemeli; okurları birlikte çalışmaya teşvik etmeli. Bir
şekilde kendi okur kitlesinden aktif insanlardan oluşan bir cemaat
yaratmalı. İşte bu nedenle, kalıcı örgütsel bağlar üretecek pek çok
yeni özellik ve çok daha fazla içerik eklemek için ZNet’te büyük bir
yenilenmeye gidiyoruz.
Size bu konuda bir örnek daha vereyim: ZNet’in ve yayınevlerinin,
bizim ve başkalarının yürüttüğü diğer medya faaliyetlerinin
katılımcı ekonomi ve toplumun diğer boyutları hakkındaki
betimlemelerimizi, toplumun bu veçhelerinin nasıl olmasını
istediğimize ilişkin görüşlerimizi yaymaya devam ettiklerini hayal
edebilirsiniz ve bu iyi bir şey. Peki sadece kitaplar gönderip
insanların okumasını ve meseleleri kendi kendilerine düşünmesini
beklemektense, ilaveten insanların dünyanın pek çok yerinde,
Stockholm veya Londra’da ya da İstanbul veya Ankara’da katılımcı
ekonomiyi ve katılımcı bir toplumu kararlı şekilde savunan,
örgütlenmelere dönüşen, eğitimler yapan ve okuma grupları,
karşılıklı yardım grupları ve örgütlenme projeleri oluşturan
cemaatler oluşturmaları için onlara nasıl yardım edebiliriz? İşte
biz böyle bir noktaya doğru ilerlemeyi umuyoruz. Dolayısıyla web
sitelerinin veya herhangi bir yayınevinin yapması gerekenler
konusundaki yanıtım şöyle: a) iyi bir içerik sağlaması; b) içeriğin
sadece analizi değil, vizyon ve stratejiyi de kapsaması; ve c)
yalnızca içerikle sınırlı kalmayıp okurların bu içeriği
kullanmalarına, onu geliştirmelerine, kendi görüşlerini
geliştirmelerine ve değişimleri kazanmak için bir hareket içinde
birlikte çalışmalarına yardımcı olması. Ve bunların hepi bizim
sorumluluğumuzdur ... başka türlü kazanmaya çalışmıyoruz demektir.
ABD’de insanlara konuşma yaparken çoğu kez “Birleşik Devletler’de
devrim yapmak için kaç kişiye ihtiyacımız var?” diye soruyorum ve
izleyiciler suskun kalıyorlar. Kaç kişiye ihtiyacımız var? Hiçkimse
gerçek anlamda bunu düşünmüyor. Ve yanıt yüzlerce milyon insana
ihtiyacımız olduğudur ... 40 kişiye veya 40 bin kişiye değil. Kırk
kişinin olması ... veya 100 kişinin ya da bin kişinin olması yeterli
değildir; milyonlarca kişiye gereksinmemiz var. Ve elinde hiçbir
anahtar olmayan milyonlarca kişiden değil, açık bir vizyona ve
stratejiye sahip olan milyonlarca kişiden bahsediyorum. Dolayısıyla,
“Pekâlâ, nasıl bir altyapıya ihtiyacımız var? Hangi örgütlenmelere
ihtiyacımız var? Bu kadar devasa bir ölçeğe ulaşabilmek için
insanları hangi yollarla bir araya getirebiliriz?” gibi sorular
ışığında düşünmelisiniz. Ve bu bizim sorumluluğumuzdur.
TD: Fakat bir web sitesinin iyi bir içeriğe sahip olması
ile bir taban hareketinin yaratılması iç içe geçen sorunlar. Örneğin
yerel bir inisiyatif oluştuğunda, tartışacak ve başkalarıyla
paylaşacak bir içeriğe de ulaşabilmeliler.
MA: Evet, ben de tam olarak bunu söylüyorum. Diyelim ki
sizin Türkiye’de bir web siteniz var. Diyelim ki katılımcı ekonomiyi
ve ekonomik vizyonu seviyorsunuz. Web sitenize katılımcı ekonomiyle
ilgili birçok yazı koyuyorsunuz. Şimdi diyelim ki Diyarbakır’da veya
Ankara’da ya da başka herhangi bir yerde bu malzemeyi okumak üzere
web sitesine giren birileri var. Okuyorlar ve hoşlarına da gidiyor.
Peki ya sonra? Başka bir deyişle, sonra na olacak? Söz konusu
kişiler, malzemeyi beğenen başkalarıyla ilişki kuruyor mu, yoksa
sadece hoşlarına gidiyor ve iki ay sonra da unutup gidiyorlar mı?
Sitede sunulan kavrayışları yerel düzeyde uygulayıp ardından ulusal
düzeyde bir araya gelme ikmanları var mı; yoksa siteyi okuyan
kişinin çevresinde konuşacak, birlikte çalışacak kimse olmadığı için
olumlu deneyim öylece sönüp gidiyor mu? O halde sorun, web sitesinin
sadece insanların faydalanabileceği enformasyonu sunmakla kalmayıp –
tabii ki bunu da yapması gerekiyor – okuyucuya diğer okurlarla temas
kurması, onlarla bağlar kurması ve diğer okurlarla birlikte
çalışmak, daha fazla insanın okumasını, daha fazla insanın bu
konularda düşünmesini sağlamak için neler yapması gerektiğidir.
TD: Siz de şimdi bunun için ZNet’i geliştirmeye
çalışıyorsunuz?
MA: Evet, tam olarak bunun için. İnsanların kendi arasında
ağlar kurması, birbirleriyle temas halinde olması vs. için araçlar
yaratıyoruz.
TD: Öyleyse bir tür alternatif facebook gibi bir şey mi
olacak bu? İnsanlar internet üzerinde bir araya gelebilecekler,
birbirlerini bulabilecekler?
MA: Evet, hemen şimdi değil, ama oldukça yakında bundan
daha bile fazlasını yapmayı umuyoruz. İnternette okuma odalarımız,
internet üzerinde insanların katılabileceği dersler vs. gibi şeyler
olacak.
TD: Teşekür eder, iyi şanslar dileriz.
Notlar:
[1] Ayın kitabı ile kastedilen, bir yayınevinin her ay
ürettiği kitaplardan birisini kulüp üyelerine ücretsiz
olarak vermesi. –ç.n.