Sınıf, Irk ve Cinsiyet
Michael Albert
Çeviren: Taylan Doğan
1960’ların sonlarına doğru, Marksizm Sol’un ideolojik dizginlerini
eline almıştı. Sol düşünce, ekonomiyi birincil konuma yükseltti. Sınıf,
başlıca önemli mesele haline geldi. Emperyalizm, hakim konumdaki düşmana
dönüştü. Akıllı aktivistler, gettoların durumunun, ergenlerin cinsel yaşamının,
alkol bağımlılığının yol açtığı kötülüklerin ve suçun kökenlerinin öncelikle
birer sınıf meselesi olduğunu düşündüler. Toplumsal cinsiyeti, cinsiyeti,
ırkı ve kültürü mü ele almak istiyordunuz? Tabii, niçin olmasın? Fakat
bunları ikinci sırada, üstyapı kurumları olarak ele almalıydınız.
Bunların yanı sıra, Siyah Güç (Black Power), yeni kadın hareketi La
Raza ve gay ve lezbiyen hareketleri çıkageldi. Bu projeler baskıcı topluma
karşı savaştılar; ama Sol’un içindeki gerici kalıntılara karşı da savaştılar.
Yeni toplumsal hareketler, sınıf-odaklı solculara “düşüncenizde ve pratiğinizde
bizim durumumuzun altını çizin” dediler. “Irka, toplumsal cinsiyete ve
cinselliğe türev unsurlar olarak değil, kendi başlarına önemli olan unsurlar
olarak bakın; onları toplumsal değişimin ikincil önemdeki anahtarları
olarak değil, stratejik anahtarları olarak görün.”
Şimdi hızla 1990’ların ortasına gelelim. Sınıf, Sol’un sözlüğünde göreli
olarak namevcuttur. Ekonomiye gösterilen öncelikli dikkat azalmakla kalmamış,
çoğu zaman tamamen ortadan kaybolmuştur. Pek çok solcu, önceden küçümsenen
pazarları yüceltiyor; önceden yüceltilen sendikaları ise küçümsüyor. Sınıf,
sol aktivizmde göreli olarak önemsizleşiyor. Irk, toplumsal cinsiyet ve
cinsiyet göreli olarak öne çıkıyor. Ne oldu da böyle oldu? Ve ne yapmak
gerekiyor?
Büyük ve yeniden canlanan ırk, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet hareketlerinin
ortaya çıkmasıyla birlikte herkes sınıf meselelerinden habersiz pek çok
kişinin Sol saflara geldiğini fark ediyor; ama hiç kimse tek başına bu
faktörün, sınıfa gösterilen dikkatin azalmasını açıkladığını öne sürmüyor.
Her şeyden önce, yeni katılımların önceden geçerli olan düşünceleri gündemden
düşürmesine izin vermek yerine, her yeni kesimin perspektifini genişleterek
onların sınıf bilinçlerini yükseltebilmeliydik.
Bazıları tarihi inceliyor ve “hey, bakın, siyahlar, Latin Amerikalılar,
kadınlar ve eşcinseller bir kafa karışıklığı yarattılar” diyor. “Aktif
bir şekilde sınıfı önemsizleştirdiler. Onun yerine bu parçalayıcı toplumsal
malzemeyi geçirdiler ve bunun bedelini hepimiz ödedik. Şimdi sınıfı tekrar
öne çıkartarak trendi tersine çevirmeli ve bu amaçla masayı bölücü nitelikteki
meselelere yapılan aşırı vurgudan temizlemeliyiz.” Bu görüş şimdilerde
Nation gibi ilerici süreli yayınlarda ve Todd Gitlin’in “The Twilight
of Common Dreams” örneğinde olduğu gibi solcu yazarların kitaplarında
kendini göstermeye başlıyor. İnandırıcı bir görüş mü peki?
Şöyle düşünün: Ekonominin yeniden öncelikli hale gelmesinin üzerinden
çok geçmeden hareketlerin merkezini parçalayan ırk da yeniden ortaya çıktı
ve Gitlin gibi kişilere göre, sınıfı kenara doğru itmek için onu dirseklemeye
başladı. Ardından toplumsal cinsiyet üzerinde yoğunlaşan feministler çıkageldiler.
Dirsek atmalar iyice arttı. Sonra eşcinsel hareketleri yükseldi ve kendi
gündemleri için savaştılar; dirsekler havada uçuşuyor. Pekâlâ, “eğer her
yeni gelen hareket kendinden önceki meseleleri dirsekleyip bir kenara
itmiş olsaydı, niçin kadın hareketinin ortaya çıkışı (sadece sınıfı değil)
ırkı da bir kenara itmedi?” diye merak ediyorum. Ve neden queer aktivizminin
çıkagelişi de (sadece sınıfı değil) toplumsal cinsiyeti ve ırkı da bir
kenara itmiyor? Sanki diğer üç mesele, sık sık birbirlerine açıkça ters
düşseler de, bir tür kutsal ittifak oluşturuyormuş gibi nasıl oluyor da
sadece sınıf yeni doğan önceliklere bu kadar kolayca boyun eğiyor?
Eğer bu söylediğim, sınıfa dönük dikkatin azalmasının kökenleri hakkında
kafanızda herhangi bir soru işareti uyandırmıyorsa, o zaman geçmişe dönün
ve yeni toplumsal hareketlerin literatürüne bakın. Bu hareketlerin bir
anlamda sınıfa dönük ilginin azalmasına katkıda bulunarak, sınıfı büyük
ölçüde görmezden gelen bileşenleri var mıydı? Tabii ki vardı. Bunu inkâr
etmek saçma olur. Fakat, (1) daha önce sağlam şekilde kök salmış olan
sınıfa gösterilen dikkat, çok daha uzun bir soy ağacına sahip olmasına
ve yandaşlarınca muhtemelen eşit derecede önem atfedilmesine karşın, niçin
bu kadar zayıf bir saldırının karşısında böylesine çarpıcı şekilde geri
çekiliyor? Ve (2) yeni hareketlerin sınıfın yerine geçen her bir kesimine
karşılık, ırkı, toplumsal cinsiyeti veya cinselliği sınıfa eklemeye çalışan,
böylece sınıfı ön planda tutan ve Sol’un gündemlerini daraltmak yerine
genişleten başka kesimleri de vardı. Evet, radikal feministler toplumsal
cinsiyetin biricik önceliğini savundu, dolayısıyla ortodoks Marksizmle
savaşları bir anlamda sıfır toplamlı bir oyun oldu. Bunu yadsımak da saçma
olur. Ama Marksist-feministler her birini sırasıyla uygun olduğu durumda
kullanacakları iki kavramsal alet kutusuna ve yönelime sahip olmanın gerekli
olduğunu savundular. Daha iyisi, sosyalist feministler her bir yaklaşımın,
hayatın her iki boyutuna da eşzamanlı olarak seslenebilen yeni bir kavramsal
alet kutusu içerisinde gözden geçirilmesi gerektiğine dair kavrayışlarına
dayanarak hem sınıfa hem de toplumsal cinsiyete yönelik yaklaşımları yeniden
oluşturma ihtiyacı hissettiler. Niçin daha güçlü bir kavrayışa dayanan
bu çabalar (aynı çeşitlilik ırkla ilgili olarak da mevcuttu) ve Marksistlerin
görünüşte sınıfa kopmaz şekilde bağlı oluşu, sınıfı gündemde tutmaya yetmedi?
Bunun ilginç bir soru olduğunu ve bu konuda pek çok kişinin, potansiyel
olarak feci neticeleri beraberinde getirecek yanlış sonuçlara vardığını
düşünüyorum.
Evet, yeni ortaya çıkan hareketler ırkın, toplumsal cinsiyetin ve cinselliğin
merkezi önemini tesis etmek için mücadele ettiler. Fakat bu ileriye doğru
atılması gereken bir adımdı. Ekonomik ilişkilerin a priori önceliğini
ve akrabalık ilişkilerinin, kültürel, cinsel ve hatta iktidar ilişkilerinin
üstyapıya bağımlılığını savunmak yanlıştı ve bugün de savunulsa yine yanlış
olacaktır. Ve yeni odaklanma alanlarının öne çıkması gerektiğini savunmak,
sınıfa odaklanmanın azalması gerektiğini ileri sürmekle aynı şey değildir.
Öyleyse niçin sınıfa odaklanma, yeni önceliklerin ve kavramsal anlayışların
yanı sıra varlığını sürdürmek yerine zayıfladı? Yeni kavrayışları şekillendirmek
ve onlar tarafından şekillendirilmek yerine niçin sınıfa odaklanma bir
zayıflama içerisine girdi?
İdeolojik Sol’un 1967’den günümüze kadar sınıfa ilgisinin azalmasının
genel sebeplerinden ilkinin yaygın şekilde anlaşılan iki boyutu vardır.
Birincisi, hayatın bir tek yönünün belirleyici olduğunu savunmaya çalışması
bakımından ortodoks Marksizm, radikal feminizme veya dar ulusçuluğa benziyordu.
Pek çok Marksizmin yandaşı entelektüel açıdan “ekonominin kumandayı elinde
tuttuğu” düşüncesine sıkı sıkıya bağlıydı ve dürüst bir şekilde kültürün,
ırkın, toplumsal cinsiyetin, cinsiyetin vs. nedensel olarak türev niteliğinde
olduğunu ve stratejik açıdan da tâli önemde olduğunu düşünmenin yanlış
olduğunu kabul etmiyordu. İkincisi, yeni kavramlaştırmalara gösterilen
direnç bazen savunmacı bir karakterdeydi. Yani, hareketteki erkekler,
beyazlar ve heteroseksüeller inançlarının ve avantajlarının sorgulanması
için pek istekli değildi. Dolayısıyla, evet, en doktriner ve/veya en ırkçı,
cinsiyetçi ya da heteroseksist Marksistler söz konusu olduğunda, (a) ve
(b) faktörleri birlikte, sorunun ya sınıf ya ırk şeklinde; veya ya sınıf
ya toplumsal cinsiyet şeklinde; veya ya sınıf ya cinsiyet şeklinde ortaya
konmasında etkili oldular; öyle ki eğer ırkın, toplumsal cinsiyetin ve/veya
cinsiyetin önemi artarsa, sınıfın önemi azalacaktı.
Ama ben, sınıfa dönük ilginin azalmasına tam bir açıklama getirmek
için (a) ve (b)’nin ikna edici olmadıklarını düşünüyorum; çünkü o zamanlar
hareketlerin sade üyeleri durumundaki (sınıfla çok daha az ilgilenen)
çoğu Marksistin bu ölçüde doktriner olduğunu veya imtiyazları hakkında
bu kadar savunmacı davrandığını sanmıyorum. Bana göre ciddi bir çalışma,
1960’lardan bu yana – ister lider konumundakiler isterse yazıp çizenler
veya başkaları olsun – çoğu Marksistin kavramsal ve programatik olarak
sınıf dışındaki ilgi alanlarının da öncelik hale getirilmesi gerektiği
düşüncesine açık olduklarını gösterecektir. En sekter ve kişisel olarak
geri konumdaki kişileri bir yana bırakırsak – ki böyleleri kuşkusuz vardı
– şu düşünceye hiçbir zaman katılmadım: İster ilkesel anlamda kavramsal
düşüncelerinden isterse savunmak durumunda oldukları maddi ve toplumsal
çıkarlarından söz edelim, kararlı, solcu ve sınıf odaklı aktivistlerin
ırk, toplumsal cinsiyet ya da cinsiyetle ilgili önyargıları, diğer odaklanma
alanlarının önemini kabul etmek yerine sahneyi terk etmelerine (böylece
sınıf siyasetine dönük desteği azaltmalarına) neden olacak kadar güçlü
değildi. Eğer geriye gider ve insanların nasıl bir yol izlediğini ortaya
çıkartırsak, bu kişilerin büyük çoğunluğunun pek bir direniş göstermeden
ırk, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet siyasetini aktif şekilde benimsediğini,
buna karşın sınıf siyasetine dönük bağlılıklarının azaldığını keşfedeceğimizi
düşünüyorum. Yukarıdaki (a) ve (b) noktaları bu tercihi açıklamıyor. Öyleyse
başka nasıl bir şey etkili olmuş olabilir ki? Sınıfa gösterilen dikkatin
azalmasına katkıda bulunan ilave problemin, Marksizmin – daha genel anlamda
sol hareketlere ödünç verdiği – sınıfa dönük odaklanmasının, öncelikle
dar olduğunu ve yanlış bir düşünceye dayandığını düşünüyorum.
Evet, Marksizmin sınıf-yönelimli solculuğu mülkiyet ilişkileri konusunda
gayet iyiydi. Bunu inkâr etmek saçma olur. Doğru bir şekilde üretim araçlarının
özel mülkiyetini reddediyor ve sermaye sahibi olmakla sadece çalışma becerisine
sahip olmak arasındaki farkı anlıyordu. Sınıf ilişkilerini anlamak, mülk
sahibi olmanın saikler, güç ve gelir üzerindeki etkisini anlamak demekti
– ki bu çok temel ve önemli bir şeydi. Sorun mülk sahipliğine önem vermenin
yanlış bir düşünce olması değildi; münhasıran mülkiyet ilişkilerine odaklanmanın
gözden uzak tuttuğu can alıcı önemde bir sınıfın var olmasıydı. Yani,
bir yanda kapitalist-olmayanların bir alt-kümesi karar verme süreçleriyle
ilgili enformasyona, yüksek ücretlere ve statüye erişirken, diğer bir
alt-kümesi daha geniş enformasyona, karar verme gücüyle ilgili manivelalara,
statüye ve yüksek ücretlere erişemeden sadece talimatları yerine getiriyorsa,
bu durumun da saikleri, teşvikleri, hayat koşullarını ve hayata ilişkin
perspektifleri etkileyen bir sınıf farkı yarattığını söyleyebiliriz. İş
türleri arasındaki bu bölünmeyi yaratan yapısal çalışma ilişkileri, büyük
ölçüde ezbere dayalı işleri yapan işçilerin oluşturduğu işçi sınıfına
karşı, güçlendirici zihinsel işleri yapan işçilerin oluşturduğu ve benim
koordinatör sınıf olarak adlandırdığım sınıfı tanımlar. İşçilerle koordinatörler
(montaj işçileri ile yöneticiler; sekreterler ile avukatlar; kitapları/gazeteleri
postayla dağıtanlar ile üst düzey editörler; hemşireler ile doktorlar;
sekreterler ile finans müdürleri vs.) arasındaki sınıf farkı mülk sahipliğine
dayanmaz; eğer sınıfı ayırt etmek için biricik kavram olarak mülkiyet
ilişkilerini kullanırsak, o zaman bu sınıf farkı gerçekte görünmez hale
gelir.
Öyleyse ne diyebiliriz? Eğer ırk, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet sınıfı
sahnenin dışına atmasaydı, belki de Marksist hareketler bu daha geniş
kavramlaştırmayı benimseyecek ve tıpkı mülkiyet farklılıkları gibi bu
kendine özgü sınıf ilişkisini de çözümleyeceklerdi.
Ben böyle olduğunu düşünmüyorum. Tam tersini düşünüyorum. Ve niçin
sınıfın görünürlüğünün kaybolduğu sorusunun yanıtının da büyük ölçüde
burada yattığını sanıyorum. İşte size nedenler. (1) Marksist hareketler
gayet ciddi ve militan biçimde anti-kapitalistti, evet; fakat en azından
faaliyet ve liderlik düzeyinde ve kavramsal çerçeveleri bakımından bu
hareketler işçi sınıfı yanlısı değil, koordinatör sınıf yanlısıydı. Yani,
Marksist gündem ağırlıklı olarak her zaman için özel mülkiyetin olmadığı,
fakat – Marksizmin iktidara geldiği bütün ülkelerde olduğu gibi – enformasyonu
ve karar verme gücünü göreli olarak tekeline alan kişilerin yeni hakim
sınıfa dönüştüğü yeni bir ekonomi yaratmaya yönelik oldu. (2) Irk, toplumsal
cinsiyet ve cinsiyet yönelimli solculuğun ortaya çıkışında öyle bir yan
vardı ki, eğer sınıf gündemde kalsaydı, koordinatör sınıfın rolüne ilişkin
bilinçlilik öne çıkacak ve sorgulanacaktı; bu durum ise Marksizmin sadece
ekonomizminin değil, sınıfsal bağlılıklarının da soruşturulmasına yol
açacaktı. (3) Ortalama olarak bu durum, çok sayıda Marksistin (sadece
ekonomizmi değil) sınıfsal tutumunu da korumak üzere yeni yönelimlere
karşı mücadele etmesine neden oldu; başkalarının ise (yine sınıfa ilişkin
bilinçlilik yaygınlaşmasın diye) sınıfa gösterdikleri öncelikli ilgiyi
bir kenara bırakarak yeni hareketlerle katılmasına yol açtı. Ama görece
az sayıda Marksist, ırkın, toplumsal cinsiyetin ve cinsiyetin yanı sıra
sınıfın önceliğini muhafaza ettiler. Fakat ırk, toplumsal cinsiyet ve
cinsiyet odaklı aktivizmin ortaya çıkışı niçin sınıfa önem vermeye devam
edenleri, mülkiyet ilişkilerinin ötesine geçip sınıf bölünmesinin oluşmasında
enformasyonun, bilginin ve karar verme sürecindeki görevler üzerindeki
tekelin rolüne dikkat etmeye yönlendirecekti ki?
Irkçılığa, cinsiyetçiliğe ve heteroseksizme karşı olan hareketlerin
hepsi insanlar arasındaki gerçek kişilerarası toplumsal ilişkileri ele
alır. Bu hareketlerin her biri, ezilen gruplar arasında bir grubun diğerini
görmezden gelmesinin, kötülemesinin ve yönetmesinin ayrıntılı biçimlerini
vurgulayarak ezilenlerin gizli kalmış yaralarını ortaya çıkartır. Kadınlar,
erkeklerin kadınlarla nasıl farklı şekilde konuştuğunu, kadınlara nasıl
farklı muamele ettiğini ve kadınlar hakkında nasıl farklı varsayımlarda
bulunduğunu ortaya çıkarmıştır. Siyahlar ırkçılığın dış görüşünde, tutumlarda,
değerlerde, alışıldık davranış biçimlerinde ve dilde nasıl kendini gösterdiğini
ortaya koyarak aynı şeyi beyazlarla ilgili olarak yapmıştır. Bu hareketlerin
her biri, bir grubu diğeri karşısında tabi konuma indirgeyen bütün yapısal
koşulları açığa çıkartır. Eğer bu odaklanma alanlarının yanı sıra sınıf
da araştırılmaya devam edilseydi, yeni hareketlerin hiyerarşik toplumsal
ilişkilerin dinamiklerine dikkat gösteren özelliği nedeniyle sınıfın gizli
kalmış yaraları da su yüzüne çıkacak ve bu yaralar işçilerin sadece kapitalistlerin
değil koordinatörlerin elinde maruz kaldığı yaralanmaları da içerecekti.
Eğer baskıcı bir hiyerarşi içinde çeşitli şekillerde konumlanmış insanlar
arasındaki gerçek toplumsal etkileşimlere, inançlara, ilişkilere, özlemlere,
sözlere ve eylemlere dikkat etmek sınıfsal ilişkilere bakış tarzımıza
da sirayet etmiş olsaydı, işçilerin avukatlara, doktorlara, mühendislere
ve tabii ki yöneticilere duyduğu antipati de kısa sürede ortaya çıkarılmış
olacaktı. Böylece, bu antipatinin sınıf bölünmesini yaratan yapısal ekonomik
ilişkilerdeki temeli de açığa çıkarılmış olacaktı. Ardından, ekonomik
bir programın sermayeye karşı olabileceğinin, fakat öncelikli olarak ya
işçilerin ya da koordinatörlerin çıkarlarını geliştirebileceğinin görülmesine
yol açmış olacaktı; dolayısıyla, bu süreç Marksizmin çok daha derin ve
ihtiyaç duyulan bir eleştirisine yol açmış olacaktı. Marksizm sadece çok
dar olduğu için değil, yanlış sınıfı desteklediği için de eleştirilecekti.
İşçilerin kendi durumları hakkındaki görüşleri, kadın hareketleri, ırkçılık
karşıtı hareketler ve gay hareketlerinin kişilerarası ilişkileri anlamaya
dönük yaklaşımlarının şekillendirdiği bir bağlamda ortaya konmuş olacaktı;
ve işçilerin bu bağlamda ele alınan deneyimlerinden kaynaklanan kavramlar
tartışmaya dahil olmuş ve bilinçliliği değiştirmiş olacaktı. Mülkiyet
bir mesele olarak ortadan kaybolmayacaktı, fakat gündelik yaşam koşulları
üzerinde kimlerin ekonomik gücü olduğu da su yüzüne çıkmış olacaktı. İşçi-kapitalist
etkileşimi gündemde kalmaya devam edecekti, fakat işçi-koordinatör etkileşimi
de – ırk, toplumsal cinsiyet ve cinsellikle ilgili meselelerin yanı sıra
– gündeme gelecekti. Eğer sınıfın eski savunucuları bu yeni düşünme biçimlerini
ve “toplumsal hareketler”in yeni önceliklerini olumlu karşılamış ve bunları
ekonomiye de uygulamaya başlamış olsaydı, bütün bunların nasıl organik
ve kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşeceğini görebilirdiniz. Yine aynı bapta,
eğer yeni hareketler, sınıf dayatmalarına direnmek için onların ırkçılığa
ve cinsiyetçiliğe karşı direnişçi tutumlarından ilham alan çok sayıda
işçinin saflarına katılmasını hoş karşılamış olsaydı, bunun nasıl gerçekleşeceğini
görebilirdiniz. Nasıl ki Jim Crow’u, cinsiyetçi ve heteroseksüel değerleri
ve normları kendi içinde tekrar etmeyen hareketler yaratmak için bir mücadele
yaşandıysa, bütün bunların sonucunda, solun kendi içinde de koordinatör
sınıfın değerlerlerini ve formlarını tekrar etmeyen hareketlere sahip
olmak için bir mücadele yaşanacaktı.
Böylece meseleyi ortaya koymuş olduk. Ne ironi ama! 1967’lerden günümüze
kadar kararlı şekilde mücadele eden solda sınıfa olan odaklanma, dönüşüm
geçirip gelişeceği yerde inişe geçen zayıf bir temele sahip oldu; bunun
nedeni büyük ölçüde onu ayakta tutan kavramsal çerçevenin ve pratiklerin
işçi sınıfı yanlısı gündemlere gerçek anlamda bağlı olmamasıydı. Bu kavramsal
çerçeve ve pratikler daha ziyade koordinatör değerlere ve amaçlara bağlıydı;
koordinatör avantajların meşru bir eleştirinin ve aktivizmin hedefi haline
gelmek üzere su yüzüne çıkmasına müsaade etmemeye yönelmiştiler. Ve bu
bapta, kadın hareketleri, yurttaşlık hakları hareketi ve gay hareketlerinin
işçileri üye olarak kendine çekmesini engelleyen şey, asla bu hareketlerin
kapitalizm konusunda yumuşak görüşlere sahip olması değildi. Bunu engelleyen,
çoğu ilerici kurumda, projede ve harekette önemli ölçüde kutsanmaya devam
eden koordinatör yapılara, değerlere ve özlemlere karşı işçi sınıfı muhalefetinin
patlak vermesinin istenmemesiydi. Gözden ırak tutulması gereken sınıfın
gizli yaraları sermayenin dayattığı yoksulluk değildi. Solda hiçbir yerde
hemen hemen hiç kimse bu meselenin vurgulanmasıyla ilgili ciddi bir sorun
yaşamamıştır ve halen de yaşamıyor. Üzerinde durulmaması gereken sınıfın
gizli yaraları, işçilerin yöneticilerin ve uzmanların iradesine tabi olması
nedeniyle saygınlıktan ve güçlenmeden yoksun oluşlarıydı ve halen de öyledir.
Sınıfa gösterilen dikkatin azalmasının da, bu sınıf cephesinin analize
ve aktivizme açılması konusunda neredeyse bir refleks gibi savunmacı bir
tutum gösterilmesinden kaynaklandığını ileri sürüyorum.
Öyleyse ırk, toplumsal cinsiyet ve sınıfa ilişkin olarak izlenmesi
gereken yol nedir? Bizim toplumumuzda kültürel ilişkiler, akrabalık ilişkileri,
cinsel ilişkiler, siyasi iktidar ilişkileri ve ekonomik ilişkilerin hepsi
birden insanların nasıl bir yaşam süreceklerini güçlü bir şekilde belirliyor.
Hepsi de ortalama olarak toplumsal grupları farklı koşullar, maddi ve
toplumsal çıkarlar ve çeşitli şekillerde farklı radikalleşme potansiyelleri
vasıtasıyla birbirinden ayırıyor ve tanımlıyor. Dahası, bu toplumsal katılım
ve işlevsellik alanlarının her biri sadece kendi tanımlayıcı baskıcı hiyerarşilerini
yeniden üretmekle kalmıyor; diğer alanlar tarafından çok güçlü bir biçimde
şekillendirildikleri için diğer bütün tanımlayıcı baskıcı hiyerarşileri
de tanımlıyor. Ekonomi, akrabalık alanı, cemaat, yönetim biçimi gibi her
bir veçheyi iyice anlamak, diğer veçhelerin incelenmesinden öğrenilen
derslerin bilgisine dayanan kavramlar gerektiriyor. Dolayısıyla, evet,
sınıfı yeniden gündeme getirmeliyiz. Algılarımızı örgütleyen ve düşüncelerimizi
yapılandıran sınıf kavramlarına ihtiyaç duyuyoruz. Bize özlemler aşılayan
ve bir yönelim sağlayan sınıf vizyonuna, pratik tercihlerimize rehberlik
etmesi için sınıf stratejisine gereksinmemiz var. Fakat, hem kendi alanlarına
ilişkin olarak hem de ekonomiyi anlamamızı sağlamak üzere toplumsal cinsiyet,
ırk ve cinsiyetle ilgili kavramlara, vizyon ve stratejiye de gereksinmemiz
var. Bu dört yaşam alanının tanımladığı kesimlerin özerkliğine saygı duyan
ve her birine kendi gündemlerini geliştirip besleme alanı veren; fakat
aynı anda gerçek bir dayanışma üretmek için de daraltıcı önyargılara karşı
duran bir siyaset icra etme biçimine ihtiyacımız var. Toplumsal yaşamın
bütün kritik yönlerine gerektiği şekilde önem veren kavramsal bir çerçeve
yaratın. (Farklı kesimlere kendi gündemlerini keşfetme imkânı tanıyan)
özerklik ile (her bir gündemi bütün diğerlerinin temel kavrayışları hakkında
bilgilendiren ve hepsinin birbirini desteklemesini sağlayan) dayanışmayı
birleştiren hareketler yaratın. Dahası, bütün bunları başarıyla yerine
getirmek için her bir odaklanma alanını, o alanın baskıcı hiyerarşilerinin
en alt basamağındaki grupları geliştirme perspektifinden bakarak ciddiyetle
ele almamız gerekiyor. Bunun oldukça aşikar ve toplumsal cinsiyet, kültür
ve yönetim sistemi açısından herhangi bir tartışma gerektirmeyen içerimleri
vardır. Fakat sınıf söz konusu olduğunda, kendimizi sadece mülkiyetle
sınırlı tutmayıp onunla birlikte toplumsal ilişkilere doğru ve iki sınıflı
bir bakıştan üç sınıflı bir bakışa doğru kavramsal bakışımızı ve programatik
tutkularımızı genişletmemiz gerekiyor. Bunun yanı sıra, örgütlenmelerimizi
ve amaçlarımızı sadece kapitalist biçimlerden ve değerlerden kurtarmakla
kalmayıp, yönetmeye/yöneticilere özgü zihniyetlerden ve her türlü sınıf
hiyerarşisi dahi olmak üzere koordinatör sınıf biçimleri ve değerlerinden
de kurtarmak üzere çalışmamız gerekiyor.
Bir arkadaşım bana bir gün üç yaşındaki çocuğuyla ilgili olarak şöyle
bir olay anlattı: Çocuğuna, “İstersen ya bunu yapabilirsin veya şunu yapabilirsin,
şimdi yapalım bakalım, hangisi olacak?” demiş. Çocuk ise “ama baba, ben
seçeneklerden ikisini de beğenmiyorum” diye cevap vermiş. Üç yaşındaki
bir çocuk bu kadarını anlayabiliyor. Zayıf bir sınıf analizi yapmakla
hiç sınıf analizi yapmamak veya bakış açımızı sınıfla sınırlamak ile sınıfı
görmezden gelerek sınıf dışındaki başka şeylerle sınırlamak arasında bir
tercihte bulunmamız gerekmiyor. Kuşkusuz başarısız olmuş bu rakip yönelimlerden
daha kapsamlı bir yönelimi tercih edebiliriz. Eğer yapmazsak, kendimizden
başkasını suçlamaya kalkışmayalım.