Türkiye Söyleşisi*
Michael Albert
22 Kasım 2007
Söyleşiyi yapanlar: : Dinçer Demirkent ve Mutlu Arslan
Kapitalizmden başka alternatifin mümkün olmadığına dair ileri sürülen
teze, 1990'lardan beri "katılımcı ekonomi" modelinizle karşılık veriyorsunuz.
Bir entelektüel, kapitalizme alternatif arayışına dönük bir düşünme sürecine
neden girer ve bu düşünme süreci içinden çıkan katılımcı ekonomi modeli
başka bir dünyanın mümkünlüğü adına ortaya ne koyar?
Kapitalizme bir alternatif tasarlamanın ve bu tasarıyı açık bir arayış
haline getirmenin gerekliliğinin üç büyük dayanağı var. İlki, kapitalizmin
insanlık için korkunç bir sistem olmasıdır. Kanaatimce pek çok insan buna
katılacaktır. Kapitalizm bir yandan kitlesel boyutlarda açlığı ve sefaleti
diğer yandan refahı; bir yanda büyük kitlelerin iktidarın olanaklarından
dışlanmasını diğer yanda iktidarın merkezileşmesini içeren garip eşitsizlikleri
doğurur. Ayrıca kapitalizm dayanışmayı yükseltmenin yerine en kötü biçimiyle
saldırgan bir bireyciliği dayatarak kişilikleri bozar. Dahası, kapitalizm,
insanlığın geleceğini tehdit edecek boyutta çevreyi tahrip eder. Tabii
ki söylenecek daha çok şey var, ama temel olarak kapitalizm çeşitli boyutlarıyla
ve çok geniş bir yelpazede korkunçtur. Bu durum daha iyi bir alternatif
istemeyi zorunlu kılar. Dolayısıyla kapitalizmi geride bırakmamıza yardımcı
olacak bir vizyon yaratmaya çalışmak önemlidir.
İkinci olarak, eğer kapitalizmin yerini alabilecek ve buna değecek
uygulanabilir bir vizyonumuz varsa – buna katılımcı ekonomide gerçekten
sahip olduğumuzu söyleyeceğim – o zaman bizim için değeri çok boyutlu
olacaktır. Öncelikle, böyle bir vizyon kapitalizmden daha iyi bir olasılığın
mümkün olmadığına dair "sinik" şüphenin üstesinden gelebilir. Eğer bir
vizyonu tanımlar, anlar, ona inanır ve onu paylaşırsak "alternatif yok"
fikri aşılır. Buna karşılık bir alternatife dair vizyonumuz yoksa, kapitalizmin
ebediliğini kabul etme eğiliminde oluruz ki devrim şöyle dursun direniş
bile abesle iştigal sayılır. Vizyona sahip olmadan hareket inşa etmek,
rüzgârda savrulmak ya da yerçekimine karşı savaşmak ya da yaşlanmayla
mücadele etmek gibidir. Bu, sonucu olmayan bir iştir, bundan sakınmalıyız.
İnsanlara inandırıcı gelecek bir vizyon yaratarak, kapitalizmden daha
iyi bir dünyaya ulaşmaya dair makul bir umuda sahip oluruz. Bu, yeni bir
dünyaya ulaşmaya dair çabaları anlamlı kılar ve sonucu olmayan bir çaba
olmaktan çıkarır.
Üçüncüsü, en azından tanımlayıcı merkezi özellikleri bilinmeden yeni
bir toplumsal sistem arayışı anlamlı değildir. Bu bilgi olmadan ne makul
bir umuda sahip olunabilir ne de bir bilinçli bir yönelime sahip olunabilir.
Eğer nereye varmak istediğimizi bilmiyorsak eylemlerimizi varmak istediğimiz
amaca nasıl ulaştırabiliriz? Şunu bilmeliyiz ki yolculuğun sonunda olacağımız
yere varmak için bilet almak ve uçağa binmek zorundayız. Fakat eğer gerçekten
istediğimiz yere gideceksek doğru uçağı seçmeliyiz. Bunun yeni bir topluma
yapılacak yolculuk için gerekli bir toplumsal programdan hiçbir farkı
yok. Arzu edilen bir toplumsal program uygulanabilir olmalı, olduğumuz
yerden uygulanmaya başlanmalı ve asıl olarak bizi varmak istediğimiz yere
de götürebilmelidir.
Sonuç olarak kapitalizmin alternatifinin olmadığına dair yanlış fikirlere
dayanan edilgenliğin ve sinikliğin üstesinden gelmek için bir vizyona
ihtiyacımız var. Yıllardır tartışmaya ve yaygınlaştırmaya çalıştığım "Katılımcı
Ekonomi" fikrinin böylesi bir vizyonu ortaya çıkartabileceğine inanıyorum.
Geçmiş sosyalizm deneyimleri "merkezi planlama" ya da "piyasa sosyalizmi"
üzerine inşa edildi. Komünist "ütopya"nın başarısızlığını bunlara bağlayabilir
miyiz?
"Başarısızlık" dikkatli kullanılması gereken bir sözcük ve burada yanlış
anlaşılmaya neden olabilir. Mesela, birileri ev yapmak istediklerini söyleyip
fakat aslında bir hapishane planını takip ediyorlarsa ve sonunda bitirdiklerinde
ortaya bir hapishane çıktığında, sonuca başarısızlık diyebilir miyiz?
Hayır, onlar hedeflediklerini söyledikleri şeyi gerçekleştirmeseler de
hedefledikleri şeyi gerçekleştirmişlerdir.
Tarihteki sosyalizm/komünizmi hedefleyen hareketler içindeki çok sayıda
insan dürüstçe içinde gerçek eşitliğin, katılımın olduğu sınıfsız bir
ekonomi peşinde koştular. Bu insanlar için bu hareketler, gerçekten kötü
bir biçime dönüştüler, bu anlamda başarısızdılar. Yeni sınıfsız bir ekonomi
ve yeni özgürleşmiş bir toplum yaratamadılar. Ancak bana göre, onların
fiili seçenekleri ve programları açısından baktığımızda bu hareketler
gerçekte başarılı oldular. Başarılı oldular çünkü gerçekte varmak için
çabaladıkları yere vardılar. Başka bir ifadeyle bu hareketler sınıfsız
toplumun kazanılması için tasarlanmış ve inşa edilmiş hareketler değildi.
Aksine bu hareketler başka sistemi, benim "koordinatörler sınıfı" dediğim,
üçüncü bir sınıfın yönetici statüsünde olduğu otoriter bir politik sistemi
geliştirmek için tasarlandılar ve inşa edildiler. Aradıkları şeyde de
programatik bir başarı yakalamalarına karşın bu kendi militanlarının önemli
bir kısmının kazanmak istediği şey değildi.
Kapitalizm, üretici malların özel mülkiyeti, mülkiyetin, gücün ve büyük
miktarda üretimin ödüllendirilmesi, şirket tarzı işbölümü, iktidarın hiyerarşik
dağılımı, rekabetçi piyasa ve bunlarla birlikte, genellikle parlamenter
demokrasinin bir çeşidine dayanır. Kapitalizmin yerinde, sosyalizm olarak
adlandırılan düzenler ise bunların yerine toplumsal ve kolektif mülkiyete,
gücün ve büyük miktarda üretimin ödüllendirilmesine, şirket tarzı işbölümüne,
iktidarın hiyerarşik dağılımına, piyasacı ya da merkezi planlamacı bir
ekonomiyle birlikte genel olarak otoriter tek partili devlet düzenleri
olarak geliştiler.
Sosyalist devrimler ile ortaya çıkan değişim kesin bir eksende önemli
ve gerçektir. Fakat bu değişim, sınıfsız toplum ya da özgürlük yolunda
bir değişim değildir. Değişim bir patronun yerine "diğerinin" geçmesidir.
Kapitalist gitmiştir, onun yerine "koordinatör" ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla sorunuz bakımından, piyasaya ya da merkezi planlamaya dayanan
sosyalizm, arzu edilen geleceğe ulaşılamamasının kaynağıdır. Ancak bu
başarısızlık böyle bir geleceğin olmadığı ya da olamayacağı için yaşanmamıştır.
Bu başarısızlığın nedeni, piyasa sosyalizminin ya da merkezi planlamanın;
şirket tarzı işbölümünün, üretimin ve gücün ödüllendirilmesinin ve merkezileşmiş
hükümet yapılarının ütopyamızla aynı şey olmaması, hakikatte onun tam
karşısında yer alması, hatta eşitlikçi ve özgürlükçü bir gelecek arayışını
baltalamasıdır.
Leninist hareketler elde etmek için örgütlendikleri ve yöneldikleri
şeyi elde ettiler. Fakat militanlarının büyük bölümünün istediği bu değildi.
Bu bakımdan hareketler başarmak için örgütlendikleri konuda başarılıdırlar;
başarısız oldukları yer insanlığın ihtiyaçları ve militanlarının isteklerini
gerçekleştirememeleridir. Leninizm sınıfsız, eşit ve adil bir topluma
ulaşamadı. O buna ulaşamadığı zaman onun başarısız olduğunu söyleyip bunu
onun yaptığı şekliyle ama daha iyi yaparak yeniden mi deneyeceğiz? Ya
da ilk anda bütünlüklü olarak barışı ve adaleti sağlamak için yeni bir
yol mu çizeceğiz?
Katılımcı ekonomi modelinizin kimi yönleriyle Gramsci-Luxembourg
çizgisindeki konsey komünizmi ve Tito Yugoslavya'sında uygulanan özyönetime
benzeştiği fikrindeyiz. Katılımcı ekonomi modeliniz hangi yönleriyle Marksist
literatürden etkilenmiştir ve ondan farklılaşmaktadır?
"Katılımcı ekonomi" ve daha geniş tasavvuruyla "katılımcı toplum" kavramsallaştırmaları,
ekonomiyi ve toplumu anlamada sosyal çıktıların kurumsal temellerini arayan,
insanları ekonominin içinde tutan dayatılmış sınıf pozisyonlarının önemini
vurgulayan, insanın gelişmesinin önüne geçen ürüne yabancılaşmadan başlayan
yabancılaşma süreçlerini vurgulayan ve aslında birçok Marksistin açığa
çıkmasına yardımcı olduğu çok sayıda yaklaşımdan etkilenmiştir. Bununla
birlikte Marksist Leninist hareketlerin sonuçlarını görerek ve bu sonuçları
yaratan, hata değil tercih olan bağlılık ve vaatlerinin farkına vararak
da şekillenmiştir.
"Katılımcı Ekonomi"nin kesin olarak konsey komünizmi – Pannekoek, Rocker,
vs – ve de çeşitli yönleriyle Luksembourg, Gramsci ve onun döneminin İtalyan
komünistleriyle aynı geleneğin içinde yer aldığını düşünüyorum. Ancak
"katılımcı ekonomi", ekonominin toplumun öteki boyutlarından etkilendiği
algısıyla ve emeğin toplumsal işbölümü ile ilişkisi içinde rekabetçi ve
otoriteryan bölüşüm biçimlerinin yarattığı sınıfsal ilişkiler algısı bağlamında
onlardan ayrılır. Yugoslavya'da yanlış olan, insanların kararlar üzerinde
onları etkiledikleri oranda söz olması anlamında, özyönetimi istemek değildi.
Bu değerli bir amaçtı. Yanlış olan işyerlerinde emeğin eski bölünmesini
muhafaza etmenin, işyerlerini birbirleriyle bağlamanın ve tüketiciyle
piyasa yoluyla bağlanmanın bu amacı baltalayacağının anlaşılamamasıydı.
Yanlış olan, buna ek olarak, otoriteryan bir politik sistemi kabul etmeye
razı olmaktı. Bunlar diğerlerinin arasında temel olan problemlerdir. Bu
hareketler neden belirli kurumsal seçenekler – dengeli iş düzenleri ve
bölüşüm – ve sınıf ilişkileri arasındaki ilişkiyi anlamadılar? Kavramak
çok karmaşık ya da zor olduğu için mi? Sanmıyorum. Bana göre sınıfçı alışkanlıkların,
sınıfçı propaganda ve manipülasyonun, sınıfçı beklentiler ve korkuların
vs. ortaya çıkması buna neden oldu.
Elbette bundan çok daha fazlası var, ancak yer darlığı nedeniyle fazla
basitleştirme ve önemli noktaları dışarıda bırakma riskini de alarak temel
farkları şöyle sıralayabilirim:
1) "Katılımcı ekonomi" yaklaşımı geleneksel yaklaşımla karşılaştırıldığında
ekonomiye politika, akrabalık bağları, kültür, ekoloji ve uluslararası
ilişkilerin üzerinde bir öncelik vermez. Bunun yerine hepsine benzer bir
öncelik tanır. Böylece bunların karşılıklı ilişkilerinin ve birbirleriyle
ilişkilerinin anlaşılmasının önünü açar.
2) "Katılımcı ekonomi" yaklaşımı geleneksel yaklaşımla karşılaştırıldığında
ekonomik ürünün dağılımı ve bunun içeriği olarak ekonomik hayatla ilişkili
karar alma süreçleri konusundaki modern mücadelede merkezi olan iki değil
üç sınıfın varlığını tanır. İlk olarak üretim araçlarının sahipleri olarak
geleneksel kapitalist sınıf vardır. Bunun dışında benim koordinatörler
sınıfı dediğim, ekonominin içinde güçlendirici görevleri büyük ölçüde
tekelleştiren ve gelişmiş bir ekonomide nüfusun yüzde 20'sini oluşturan,
avukatlar, doktorlar, yöneticiler, mühendisler, vs. vardır. Üçüncü olarak
da ezber ve tekrarın görev olarak dayatıldığı, iktidarın uzağında konumlandırılan
işçiler vardır. Bu yaklaşımın getirdiği yeni sınıf haritasında kavranması
gereken, kapitalist sistemde kapitalistlerin işçiler üzerinde tahakküm
kurması gibi, merkezi planlamacı ve piyasa sosyalizminde de koordinatörlerin
işçiler üzerinde tahakküm kurduğudur. Ben bunu piyasa veya merkezden planlanmış
"koordinatörcülük" olarak adlandırıyorum. Bu antikapitalist bir hareket
olabilir, ancak sınıfsız bir toplumu değil koordinatör iktidarını hedefler.
Reel sosyalizm deneyimlerinde ortaya çıkan bu olmuştur. Hatta birçok militanının
buna karşıt yönelimlere ve arzulara sahip olmasına karşın, hareket sınıfsızlığı
değil, koordinatörizmi hedeflemiştir.
3) Yukarıdaki iki noktanın ışığında "katılımcı ekonomi" yaklaşımı politik,
kültürel, akrabalık ilişkileri, ekolojik ve uluslararası ilişkileri ve
de ekonomik ilişkileri özgürleştirmeyi hedefler. Katılımcı ekonomi yaklaşımı,
üretim araçlarında özel mülkiyetin ortadan kalktığı gerçek ve tam sınıfsızlaşmayı
ve bununla birlikte, iktidarın hiyerarşik merkezileşmesine karşı, karar
verme süreçlerinde özyönetimciliği savunur. Mülkiyeti ya da gücü ödüllendirmenin
yerine, işin süresi, yoğunluğu verdiği sıkıntıyı ödüllendirme ölçütü olarak
alır. Şirket tarzı iş bölümü yerine işin yükünü hakça paylaştıracak dengeli
görevler paylaşımı yaklaşımını getirir. Merkezi planlama ve piyasanın
yerine katılımcı planlamayı önerir.
Toni Negri gibi başka bir dünya tahayyül eden ve bunun mücadelesini
veren kimi başka entelektüeller, kapitalizmi yıkacak bir "politik özne"
tarif ediyorlar. Sizin bir stratejiniz olduğu açık, bununla birlikte politik
bir özne tanımlamıyorsunuz. Stratejiniz içinde katılımcı ekonomiyi kim
ve nasıl gerçekleştirecek?
Dürüst olmak gerekirse Negri'nin yazdıklarının önemli bir bölümünü
anlamıyorum, bu yüzden de yorum yapmam zor. Onu kısır buluyorum ve söylemek
zorundayım ki bunun çok korkunç bir suçlama olduğunu düşünüyorum. Bana
göre, yeni bir dünyayı kazanmak için yaşadığımız dünyanın içinde kötü
koşullarda uzun saatler çalışan insanlar tarafından tanımlanan ve yönetilen
hareketlere sahip olmalıyız. Bunun olması için, bu hareketlerin bu insanlar
tarafından paylaşılan, ama paylaşılmakla kalmayan aynı zamanda bağlılık
duyulan, üzerine düşünülen ve çalışılan bir vizyon ve stratejiye sahip
olmaları gerekir. Vizyon ve strateji inanılmaz derecede anlaşılmaz bir
dille yazılmışsa, böyle bir hareket ortaya çıkmaz. Bu katılımı yükseltmeyi
bırakın, onu engeller. Bana göre, dürüstçe söylersem, yapıyormuş gibi
davranmak, gerçek, yaşayan, popüler bir hareket yaratmaya uğraşmaktan
daha kurnazca.
Negri'nin inanılmaz derecedeki büyük bir kısmını anlayamadığım kısır
dilinden edinebildiğim, eğer benim sınırlı algımda bir sorun yoksa, onun
gerçekte yeni olan hiçbir temel şey önermediği. "Çokluk" fikri proletarya
fikrinden çok da farklı değil. İlk olarak, "çokluk" temelde ekonomik bir
kavram ve sanki hayatın diğer yönleri insanları değişimin öznesi yapamayacakmış
gibi ekonomik belirlenim öne çıkıyor. İkincisi, ekonomi bağlamında, geçmişte
Leninizmde olduğu gibi, yalnızca antikapitalist bir gündem olduğunu öne
sürerek gerçeği saklıyor. Ama iki temel gündem var: Birisi arzuladığımız
sınıfsız toplumken, diğeri koordinatör sınıfın egemenliği. Eğer çokluktan
ve imparatorluğun destekleyicilerinden bahsediyorsak, bu proletarya ve
kapitalizmin destekçileri hakkındaki konuşmalarımıza benziyor. Gerçeklik
bir "biz ve onlar" mücadelesinden çok daha karmaşıktır. Kavramların yalnızca
"iyi çocuklar" ve "kötü çocuklar”a gönderme yaptığı ikili bir kullanım,
dil alanında bir el çabukluğudur ve daha adil bir dünyayı kazanma mücadelesinde
yol göstermeyi bırakın merkezi olan gerçekliği bizden saklar. Bu, kapitalistlerin
verimlilik, özgürlük vs. kavramları kullanmalarına benzer ve gözlerimizin
dünyanın kritik alanlarından uzaklaştırılması için tasarlanmıştır. Bizim
sınıfsız toplumu hedefleyen hareketlere ihtiyacımız var, ama hareketlerin
programları eski koordinatör ekonomileri hedefleyen katılımcı ekonominin
karşısındaki yapılar tarafından belirlenirse yeniden başa döneriz.
Katılımcı ekonomi yaklaşımında toplumsal değişmenin sağlanması için
bu değişimin özneleri elbette bu değişim için mücadele edenlerdir. Bununla
birlikte öncelikli olarak ihtiyacımız olan eklemlenme, önderlik ve enerji
sağlayacak grup ve sınıflar; kadınlar, kültürel azınlıklar, politik olarak
dışlananlar ve çalışan sınıflardır. Bu bakış açısı erkekleri, kültürel
çoğunluğu, kimi politik ayrıcalıklıları, kimi koordinatörleri dışlamaz.
Bunun anlamı hareketin tanımı ve programının en aşağıda olanlardan geleceğidir;
gerçekten özgür bir dünya kurmak isteyenlerden, kendilerini hiyerarşinin
belli bir noktasına getirmek için değil hiyerarşiyi kaldırmak için mücadele
edenlerden gelecektir.
Seattle antikapitalist küreselleşme hareketi için bir dönüm noktası
oldu. Bu hareketi bu kadar stratejik yapan faktörler nelerdir? Daha açık
bir şekilde sorarsak bu hareketin ı1999'da Seattle'da ortaya çıkmasının
nedenleri nelerdir?
Söylemek zorundayım ki Seattle'ın gerçekte bir dönüm noktası olduğunu
düşünmüyorum. Seattle geniş, ama çok da geniş olmayan, uzun bir zaman
dilimindeki birbiriyle ilişkili olayların bir boşalmasıydı. Seattle'a
önemini veren şey ise ABD'de, sistemin merkezinde gerçekleşmiş olmasıdır,
daha fazlası değil. Kanımca günümüzdeki hareketler için gerçek bir dönüm
noktasını, bir sonraki gerçekten büyük dönüm noktasını oluşturacak olan
ve etkinliklerini artırmak da dahil bu hareketleri yeni bir dayanağa kavuşturacak
olan şey, gerçekten özgürleşmiş bir gelecek vizyonunu bünyelerine dahil
etmeye doğru bir dönüş olacaktır. Sonra da, hem köklerini mevcut kapasitelerimizden
alan hem de gelecekteki iyice geliştirilmiş ve yaygın şekilde paylaşılan
amaçlarımıza ulaşmaya yönelik bununla bağlantılı stratejiyi ciddi şekilde
formüle etmek olacaktır. Ardından da, bu dönüm noktasını oluşturacak olan
şey, tercihleri ve eylemleri açısından hem bu vizyonu hem de stratejiyi
temel alarak agresif ve dikkatli bir şekilde harekete geçmek olacaktır.
1994’de yayımlanan “Geleceğe Bakmak” adlı kitabınızın “Türkçe Basıma
Önsöz” bölümünde, “Katılımcı ekonomiyi tartışmak için Türkiye’nin bereketli
bir ülke olmadığını ileri sürüyorsunuz. Böyle bir düşünce ileri sürerken
Saikleriniz neydi? "Katılımcı Ekonomi" ve "Katılımcı Toplum" kavramsallaştırmalarınızın
evrenselliği hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Böyle bir şey söylediğimden pek emin değilim. Belki kendi bağlamı içinde
farklı bir anlama geliyordu veya bir çeviri hatası söz konusu, bilemiyorum.
Bu konuda herhangi bir şey hatırlamıyorum, bu da pek bir şey kanıtlamaz
zaten. Ama asıl meseleye gelirsek, birincisi bunu nereden bilecektim?
Şu anda Türkiye hakkında pek az şey biliyorum, o zaman daha da az şey
biliyordum. Dahası, böyle bir şey düşünmek için herhangi bir sebep göremiyorum.
Kanımca katılımcı ekonomi ABD'ye ilişkin olduğu kadar Türkiye'ye, Hindistan'a,
İtalya'ya, Guatemala'ya, Tayland'a, Avustralya'ya, Venezüella'ya – özellikle
Venezüella'ya – ilişkindir.
Sınıfsızlığı veya özgürlüğü ya da özyönetimi veya feminizmi vs. hedeflemenin
sadece belirli yerlerde anlamlı bir gündem olduğu, fakat başka yerlerde
olmadığı şeklindeki görüşün – ki bu da Marksizmin başka bir sorunudur
– hiçbir zaman doğru olmadığını düşünüyorum. Modern dünyada anlaşılır
ve tutarlı bir vizyon ve strateji olamadan herhangi bir yerde kurumsal
bir gelişmenin kazanılabileceğinden şüpheliyim. Eğer ilerleme katılımcı
ekonominin gösterdiği gibi sınıfsız topluma doğru olacaksa, bu ilerlemenin
sınıfsız topluma ulaşma amacının anlaşılmasıyla motive olması ve onun
tarafından şekillendirilmesi gerekir. Bu yüzden yalnızca katılımcı ekonomi
tartışmaları değil, yerel düzeyde katılımcı ekonominin çeşitli yönlerini
uygulamayı tecrübe etmeye çalışan projelerin oluşturulması da de önem
taşımaktadır. Dolayısıyla, bütün üyelerinin tamamen anladığı ve katılımcı
ekonomi vizyonunun ışığında düşünebildiği, yalnızca tartışan değil, onu
hedeflemeye ve kazanmaya çalışan yerel, daha sonra kentsel, sonra da bölgesel
ve ulusal hareketlerin yaratılması da önemlidir. Ben Türkiye'nin ABD'den
veya herhangi başka bir yerden bu geniş düzeyde ve bu açılardan bir farkını
görmüyorum.
Notlar:
* Bu çeviri, 03.13.2007 tarihli Birgün Gazetesinden alınmıştır. Söyleşinin
orijinali, ZNet’de yayımlanmıştır. Erişmek için
tıklayınız.