Umudu Gerçeğe Dönüştürmek: Kapitalizmin Ötesinde Yaşam
Michael Albert
Çeviren: Taylan Doğan
BGST Yayınları, sistem-karşıtı muhalefetin ihtiyaç duyduğu teori, vizyon ve strateji tartışmalarına katkı sunmak için Ekim 2007'de Michael Albert'ın "Umudu Gerçeğe Dönüştürmek: Kapitalizmin Ötesinde Yaşam" adlı kitabını yayımlıyor. Kitap, Michael Albert'ın daha önce "Katılımcı Ekonomi: Kapitalizmden Sonra Yaşam" kitabında (Türkçesi: Aram Yayıncılık, çev. Taylan Doğan, 2004) geliştirdiği alternatif ekonomik vizyonun katılımcı bir toplumla ne ölçüde bağdaşabileceğini ele alıyor. Bu çerçevede, cemaat ve kültür, yönetim sistemi, akrabalık ilişkileri, uluslararası ilişkiler, ekoloji gibi birçok alana dönük gelecek perspektifleri sunmayı deniyor. Henüz kitap yayımlanmadan, gelecekteki alternatif bir toplumda özgürleşmiş akrabalık ilişkileri ve toplumsal cinsiyet kimlikleri ile katılımcı ekonomi arasındaki ilişkinin tartışıldığı "Akrabalık Alanı " bölümünü okuyucularla paylaşmak istiyoruz.
Akrabalık Alanı*
Katılımcı bir ekonomi, iyi bir toplumda üreme, çocuk yetiştirme, sosyalleşme, cinsellik ve gündelik ev hayatının örgütlenmesini nasıl etkileyecek, onlardan nasıl etkileyecek? Kadınlar ile erkekler, eşcinseller ile heteroseksüeller ve farklı kuşaklardan insanlar arasındaki ilişkilerde hangi değişiklikler olacak?
Tarihte, toplumların kadınların sırtından erkeklere fayda sağlamak üzere örgütlenmesi her yerde rastlanan bir şeydir. Kadınların kaybolan hayatları, özgürlükleri, yaratıcılıkları, inisiyatifleri ve de çocukların ve erkeklerin bunlardan kaynaklanan kayıpları açısından bakıldığında ödenen bedel hesaplanamayacak kadar büyüktür. Bütün bu adaletsizlikleri ve büründükleri sayısız biçimi aşmak, geride bırakmak, açık ki gelecekte arzu edilir bir topluma ulaşma çabasının çok önemli bir parçasıdır.
Akrabalık alanı vizyonu
Hareketlerin halihazırda, yeni bir toplumda devrimci dönüşüm geçirmiş akrabalık ilişkilerinin nasıl olacağı hakkında söyleyeceği çok net şeyler yok. Üremeyi, çocuk büyütmeyi ve sosyalleşmeyi hangi değiştirilmiş veya yeni oluşturulmuş kurumlar örgütleyecek? Ev hayatıyla ilgili yapılar ve toplumsal roller nasıl bir değişim geçirecek? Şu anda bildiğimiz haliyle aileler var olacak mı? Ne türden kolektif bir araya gelişler, kreş mekanizmaları ve yaygın ağlar bulunacak? Çocuk büyütme, şu anda bildiğimizden çok farklı olacak mı? Peki ya flört etme veya cinsel ilişki? Yaşlılar ve gençler arasındaki ilişkiler nasıl olacak?
İyi akrabalık, erkeğin kadına hükmetmesine yol açmaktansa, büyük olasılıkla kadınları ve erkekleri özgür kılacaktır. Sistematik cinsiyetçilikten, homofobiden [1] ve yaş ayrımcılığından [2] kurtulmak istiyoruz. Daha bütünlüklü vizyon önerileriyle deneyler yapana kadar yapısal niteliği hakkında tahmin yürütmekten öteye geçemeyeceğimiz yeniliklerden yararlanmak istiyoruz.
Arzu edilir yeni bir toplumun, toplumsal cinsiyetle ilgili bütün sorunları ortadan kaldıracağı, toplumsal cinsiyete ilişkin giderilmemiş bütün arzuları yerine getireceği veya su yüzüne çıkamamış bütün toplumsal cinsiyet kapasitelerini hayata geçireceği düşüncesi doğru değildir. Harikulâde bir toplumda bile büyük olasılıkla karşılıksız aşklar olacağını öngörebiliriz. Cinsellikte sıkıntılar olmaya devam edecektir. Tecavüz ve diğer şiddet edimleri zaman zaman gerçekleşecektir. Toplumsal değişim, insanların dostları ve akrabalarını erken yaşta kaybetmesini ortadan kaldırmayacaktır. Daha iyi bir dünya, bütün yetişkinleri, çocuklar veya yaşlılarla ilişki kurmak konusunda –veya tersi– eşit derecede maharetli kılmayacaktır.
Toplumsal cinsiyet ya da cinsellikle ilgili bütün çatışmaların ütopik şekilde ortadan kalkması söz konusu olmasa da, kadınlar, eşcinseller, çocuklar ve yaşlıların sistematik olarak istismar edilmesine bir son verilmesini gayet makul şekilde talep edebiliriz. Ama nasıl? Burada, bu daha iyi geleceğe nasıl ulaşacağımızı değil, gelecekteki çok daha iyi bir toplumu tanımlayan akrabalık kurumlarının nasıl olacağını soruyoruz.
Cinsiyetçilik, erkeklerin hâkim ve varlıklı durumda olması demektir. Uzun bir geçmişe sahip erkek egemen iletişim ve davranış alışkanlıklarını içerir. Erkeklerle kadınları hem zorla –örneğin tecavüz ve dayakla– hem de daha incelikli yollarla –örneğin ev hayatı, iş hayatı ve kutlama gibi alanlarda karşılıklı olarak benimsenen farklı rollerle– birbirinden farklılaştıran ataerkil kurumlar cinsiyetçiliği üretir ve yeniden üretir. Geçmişteki cinsiyetçi deneyimlerin insanların düşünceleri, arzuları, hisleri ve alışkanlık sonucu, hatta bilinçli olarak yaptıkları üzerindeki toplam etkisinden bahsetmiyoruz bile.
Eğer toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kaynağını bulmak istiyorsak, hangi toplumsal rollerin erkekleri kadınlardan daha üst konuma yerleştiren koşulları, saikleri, bilinci ve tercihleri dayattığını belirlememiz gerektiği açık.
Bütün ataerkil toplumlarda karşımıza erkeklerin babalık, kadınların ise annelik yaptığı bir yapı çıkar. Yani erkekler ve kadınlar yeni kuşakla ilgili olarak tamamen farklı roller oynarlar. Akrabalık alanında kavramsal açıdan basit bir yapısal değişiklik, erkekler ve kadınlar arasındaki bu annelik/babalık farkını asgariye indirmektir.
Kadınların annelik, erkeklerinse babalık yapması yerine; yani, toplumsal cinsiyetlerden birinin çocuk yetiştirme ve bakma, temizlik ve diğer bakım görevlerinin neredeyse tamamını, diğerininse daha çok karar vermeye dayalı pek çok görevi yerine getirmesi yerine, kadınlarla erkekler çocuklarla ilişki kurarken aynı sorumluluk ve davranış karışımıyla hareket etseler (yani ebeveynlik yapsalar) sorun çözülür mü peki?
Toplumsal cinsiyet tanımlı annelik ve babalık yerine toplumsal cinsiyet körü ebeveynliği geçirmenin cinsiyetçiliğin bütün tanımlayıcı köklerini ortadan kaldırmaya yeteceğini zannetmiyorum. Ama bunu gerçekleştirmek için gerekli bir adım olabilir.
Bu düşünceye ilk olarak Nancy Chodorow’un The Reproduction of Mothering [3] [Anneliğin Yeniden Üretimi] adlı kitabında rastladım. Anneliğin biyolojik olarak değil, toplumsal olarak belirlenen bir rol olduğunu ileri süren ve kadınların annelik vazifelerini yaparken sadece annelik kapasitesine sahip olmakla kalmayıp annelik yapma arzusuna da sahip kızlar yetiştirdiğini iddia eden Chodorow, söz konusu kitabında şöyle der: “Bu kapasite ve ihtiyaçlar … anne-kız ilişkisine içkindir ve bu ilişkinin bizatihi kendisinden kaynaklanmaktadır. Buna karşın, anne kimliği ile kadınlar (ve annelik yapmayan erkekler), çocuk büyütme kapasiteleri ve ihtiyaçları sistematik şekilde kısıtlanmış ve bastırılmış erkek çocuklar üretmektedir.”
Chodorow’a göre, bu durum şöyle bir sonuç yaratır: “Cinsiyetlerarası ve aile içi işbölümünde kadınların annelik yapması ve kişilerarası sevgi ve şefkat ilişkilerine erkeklere göre daha çok dahil olması, kız ve erkek çocuklar arasında psikolojik kapasiteler açısından bir bölünme üretmekte ve bu da kız ve erkek çocukların söz konusu cinsiyet ve ailevi bölünmeyi yeniden üretmesine yol açmaktadır.”
Chodorow görüşlerini şu iddiayla özetler: “Bütün cinsiyet-toplumsal cinsiyet sistemleri, cinsiyeti, toplumsal cinsiyeti ve bebekleri organize eder. Kadınların annelik yaptığı bir cinsiyetlerarası işbölümü, bebekleri organize eder ve ev alanıyla kamusal alanı birbirinden ayırır. Genellikle erkeklere, kadınların cinsellik ve üreme kapasiteleriyle ilgili haklar, çocuklar üzerinde de resmi haklar veren heteroseksüel evlilik, cinsiyeti organize eder. Her ikisi birlikte, eşitsiz bir toplumsal ilişki olarak toplumsal cinsiyeti organize eder ve yeniden-üretir.”
Dolayısıyla, büyük ölçüde iyileşme yaşanan bir toplumda, toplumsal cinsiyet ilişkileri söz konusu olduğunda, belki de annelik ve babalık arasında bir bölünme olmayacak ve erkek de, kadın da ebeveyn olacaktır.
Pek çok feministin iyileştirilmiş cinsiyet-toplumsal cinsiyet ilişkilerini düşünürken sorguladığı bir başka yapı da çekirdek ailedir. Bu sorunu tam olarak tanımlamak zor, ama kuşkusuz şu soru gündeme geliyor: Çocuk bakımı ve aile ilişkilerinin yeri çok dar bir alanla mı sınırlıdır –esas olarak iki biyolojik ebeveynin sorumluluğunda mıdır– yoksa geniş aileyi, hatta arkadaşları ve cemaati de kapsamakta mıdır?
İyi bir toplumda, sadece birkaç tipik hane örgütlenmesi veya aile yapısı talep eden, bunların dışındakilere müsaade etmeyen toplumsal cinsiyet kurallarının var olması ihtimali zayıf görünüyor. Yetişkinlerin tek başına, çiftler ya da gruplar halinde veya kabul edilebilir birkaç sınırlı kalıp içinde yaşaması gerektiğini söyleyen bir kuralın olmasını beklemeyiz. Muhtemelen, kritik nokta şu olacaktır: Aile hayatına ilişkin çeşitli ve çok sayıda kalıp bulunması, bunların hepsinin de bir toplumsal cinsiyet hiyerarşisi dayatmak yerine bu alanda hakkaniyeti teşvik etmesi.
Kendimi bu tür olası tercihleri tarif edecek yeterlilikte görmüyorum. Buna karşın, umuyor ve tahmin ediyorum ki yeni ve çok daha iyi bir toplumda doğan, büyüten, sonra da kendileri yeni kuşakları yetiştirip büyüten erkek ve kadınlar, hareket tarzları açısından çeşitlilik gösterecek, kendilerini güçlü ve güvenli hissedecekler. Çünkü hayatlarını, toplumsal cinsiyet tanımlı dar bir kalıpla sınırlandıran sistematik bir ayrıma maruz kalmayacaklar.
Aynı şey, genel olarak, cinsellik ve kuşaklararası ilişkiler açısından da söylenebilir. Tam olarak özgürleşmiş cinselliğin tercihleri ve pratikleri bakımından nasıl bir şey olacağını bildiğimizi zannetmiyorum. Hatta bu konuda çok genel bir çerçeveye bile sahip olmadığımızı düşünüyorum. Keza, geleceğin yetişkinleri, çocukları ve yaşlılarının ne tür kuşaklararası ilişki biçimleri kuracağını da bilemeyiz. Ama sanırım şunu söyleyebiliriz: Gelecekteki arzu edilir toplumlar birkaç kalıbı bütün diğerlerinden üstün bir konuma taşımayacak; geniş ölçüde benimsenmiş olan seçenekler, bazılarının diğerleri üzerinde toplumsal cinsiyet, cinsellik, yaş ya da başka bir toplumsal veya biyolojik özelliğe dayanarak hâkimiyet kurmasına izin vermeyecek.
Daha iyi bir gelecekte hangi spesifik cinsiyet-toplumsal cinsiyet kalıplarının ortaya çıkacağı konusunda pek bir fikrimiz yok. Örneğin, tek-eşlilik mi ağır basacak, çok-eşlilik, heteroseksüellik, eşcinsellik veya biseksüellik mi? Dönüşüm geçirmiş çocuk bakımı kurumları, aile ve okullar nasıl olacak? Çocuklar, yetişkinler ve yaşlılar için belki farklı siyasi ve toplumsal alanlar olacak mı? Ama belli bir özgüvenle şunu tahmin edebiliriz: Her yaştan ve toplumsal cinsiyetten insan baskıyla değil kendi rızasıyla cinsel ilişkilere girecek ve bunun için damgalanmayacaktır.
Yukarıda anlatılanların belirsiz olduğunu ve mütevazı şekilde formüle edildiğini kabul etmeliyiz. Yeni akrabalık ilişkileri, yukarıda ima edilen yapısal özellikleri barındıracak mı? Bilmiyorum. Ama yeni akrabalık kurumlarının içsel özelliklerini henüz bilmezken ve feminist düşünce ve pratiğin akrabalık alanına ilişkin daha bütünlüklü bir vizyon oluşturmasını beklerken bile, ayakları yere basan faydalı şeyler söyleyebiliriz.
Akrabalık kurumları, insanların cinsel ve duygusal ihtiyaçlar geliştirip bunları gidermesi, günlük hayatlarını düzenlemesi ve yeni kuşaklar yetiştirmesi için gereklidir. Ancak, mevcut akrabalık ilişkileri erkekleri kadın ve çocuklara üstün kılmakta, insanların cinsel ve duygusal potansiyelini tahrip etmektedir.
Arzu edilir bir toplumda, baskıcı ve toplumsal olarak dayatılan tanımlara son vereceğiz; böylece, cinsiyeti, cinsel tercihi ve yaşı ne olursa olsun herkes hayatını istediği gibi yaşayabilecek. Sadece erkek ve kadın olmalarından dolayı erkeğin belli türden, kadınınsa başka türden işleri yaptığı, biyolojik olmayan yollarla dayatılmış cinsiyetlerarası bir işbölümü olmayacak. Bireylerin cinsel tercihlerine göre yapılmış hiyerarşik rol sınırlamaları da olmayacak. Toplumsal cinsiyet ilişkilerimiz, kadın ve erkeklerin toplumsal katkılarına saygılı olacak ve fiziksel açıdan zengin, duygusal olarak da tatmin edici cinselliği teşvik edecek.
Yeni akrabalık formları tek eşliliğin mülkiyetçi darlığını aşmakla birlikte, kalıcı ilişkilerin kazandırdığı derinlik ve sürekliliği de muhafaza edecektir. Erkek ve kadınlar arasındaki keyfi rol bölünmelerini ortadan kaldıracak; böylece, çocuk büyütmek ve inisiyatif almak konusunda her iki cinsiyeti de özgür kılacaktır. Yeni akrabalık formları çocuklara ihtiyaç duydukları desteği ve yapıyı temin ederken, öz-yönetim için onlara alan açacaktır. Bütün bunlar muhtemeldir fakat onları mümkün kılacak olan nedir?
Açık ki kadınlar üreme konusunda özgür olmalıdır; yani, kısırlaştırılma veya ekonomik yoksunluk korkusu olmadan çocuk yapma; doğum kontrolü ve kürtaj imkânlarına rahatça erişmeleri sayesinde de çocuk yapmama özgürlüklerine sahip olmalıdırlar. Ama feminist akrabalık ilişkileri, çocuk büyütme rollerinin görevleri toplumsal cinsiyete göre ayrıştırmasına izin vermemeli; bunun yanı sıra, geleneksel çiftlere, tek başına yaşayan ebeveynlere, lezbiyen ve gay ebeveynlere ve daha karmaşık çeşitli ebeveynlik düzenlemelerine de destek sunmalıdır. Nitelikli kreş hizmetleri, esnek çalışma saatleri ve ebeveynlik tatili gibi imkânlara bütün ebeveynler sahip olmalıdır. Burada amaç, bir sonraki kuşağı esas olarak fazla toplumsal itibar görmeyen kadınların (hatta hem kadın hem erkeklerin) çalıştığı, çocuklara ihtimam göstermeyen kuruluşların eline bırakarak ebeveynleri çocuk büyütmekten azat etmek değildir. Amaç, çocuk büyütmenin statüsünü yükseltmek, çocuklar ve yetişkinler arasında son derece kişilikli bir etkileşim oluşmasını teşvik etmek ve bununla ilgili sorumlulukları erkeklerle kadınlar arasında ve bütün toplumda hakkaniyetli şekilde dağıtmaktır.
Gelecek kuşakları yetiştirmekten daha önemli toplumsal bir görev olabilir mi? Öyleyse bu çok önemli toplumsal rolü yerine getirenlere hak ettikleri statüyü tanımayı reddeden ataerkil ideolojilerden daha irrasyonel bir şey düşünülebilir mi? Demek ki arzu edilir bir toplumda akrabalık faaliyetleri daha hakkaniyetli şekilde düzenlenmekle kalmamalı, bu faaliyete verilen toplumsal değer de düzeltilmelidir.
Aynı zamanda feminizmin –ister eşcinsel, biseksüel, heteroseksüel, isterse tek eşli veya çok eşli olsun– herkesin eğilimlerine ve tercihlerine saygı duyan özgürlükçü bir cinsellik vizyonu benimsemesi gerekir. İnsan haklarına saygı göstermenin de ötesinde, gönüllü bir ilişki yaşayan eşlerin cinselliğin farklı biçimlerini uygulaması ve araştırması, herkesin yaralanabileceği çok çeşitli deneyimler sağlar. Baskıcı hiyerarşilerin olmadığı insancıl bir toplumda cinsellik yalnızca duygusal, fiziksel ve ruhsal zevkler ve gelişme için de yaşanabilir; elbette, sevgiye dayalı ilişkilerin bir parçası olarak da yaşanabilir. Böyle bir toplumda deneysellik hoş görülmekle kalmayacak, takdir de edilecektir.
Kadınların artık erkeklere tâbi olmadığı, yeteneklerini ve zekâlarını tam olarak değerlendirebildiği bir toplumsal cinsiyet ilişkileri vizyonuna ihtiyacımız var. Erkeklerin artık kadınlara üstün olmadığı ve çocuk yetiştirmekte özgür oldukları bir vizyona ihtiyacımız var. Çocukluğun bir oyun çağı olduğunu; sorumlulukların korkuyla değil, bağımsız öğrenme fırsatıyla arttığı bir çağ olduğunu; çocukları her geçen yıl biraz daha sıkışan bir mengene gibi pençesine alan bir yalnızlık çağı olmaması gerektiğini gören bir vizyona ihtiyacımız var.
Zahmete değer bir akrabalık vizyonu, yaşamı alışkanlıklar dünyasından kurtaracak ve hepimizin uygulayıp rafine edebileceği bir sanat formu haline getirecektir. Ama bunların bir gecede olup bitivereceğini iddia etmeyeceğim. Tek bir ebeveynlik kurumunun en iyisi olduğunu düşünmek için de bir neden yok. Her ne kadar çağdaş çekirdek ailenin ataerkil normlarla çok fazla bağdaştığı ortaya çıkmış olsa da, insanlar feminizmin hedeflerine ulaşmak için deneyler yaptıkça başka pek çok akrabalık biçimiyle birlikte farklı bir çekirdek aile türü de kuşkusuz gelişecektir.
Ekonomi, kadınlar ve erkekler
Kapitalist ekonomi ile toplumsal cinsiyet arasında bazı analistlerin düşündüğünden daha incelikli bir ilişki vardır. Kapitalizmin tanımlayıcı kurumları –yani üretken mülklerin özel mülkiyeti, şirket tarzı işbölümleri, otoriter karar alma süreçleri ve pazarlar– erkeklerle kadınları tamamıyla bir ekonomi dinamiği ve mantığına göre birbirinden farklılaştırmak ve hiyerarşik bir sıralamaya tabi tutmak şöyle dursun, iki cins arasında bir fark bile. Diğer yandan, eğer bir toplumun cinsiyet-toplumsal cinsiyet sistemi erkekleri ve kadınları hiyerarşik bir temelde farklılaştırıyorsa, kapitalist ekonomi bu gerçekliği görmezden gelmeyecek ve onu saldırgan şekilde istismar etme yoluna gidecektir.
Böylece, eğer erkek ve kadınlar arasında ailevi veya başka akrabalık ilişkileri nedeniyle hiyerarşik bir ilişki varsa ve erkekler kadınlar üzerinde bir hâkimiyet kurma beklentisi içindeyse, kapitalist ekonomi bu durumu göz önüne alarak işleyecektir.
Bir işverenin işe yeni bir yönetici almak istediğini varsayalım ve işgücünün erkeklerden oluştuğunu hayal edelim. İş için bir kadın, bir de erkek başvurduğunda, söz konusu göreve kadın daha uygun olsa bile cinsiyetçi bir toplumda erkeğin işe alınma ihtimali –işverenin toplumsal cinsiyetle ilgili hiçbir önyargısı olmasa dahi– çok daha yüksektir.
Bunun iki nedeni vardır. İlk olarak işveren, işgücünün yönetici karşısında kendini itaatkâr ve tâbi konumda hissetmesini ister. İkinci olarak ise yöneticinin otoriter olmasını ve kendini işgücünden daha üstün görmesini ister. İşgücünün, toplumun cinsiyet sıralanışıyla ilgili peşin hükmü kabul etmesi, reddetmesinden çok daha yüksek bir ihtimaldir.
Başka bir deyişle, şirket tarzı işbölümü, akrabalık alanının tesis etmiş olduğu toplumsal cinsiyet hiyerarşisine kafa tutmaz, aksine, onu kullanır. Akrabalık alanından kaynaklanan beklentileri bozmak yerine, erkeği kadından daha üstün bir konuma yerleştirerek onlara boyun eğer.
Benzer şekilde, ücret kalıpları da cinsiyetçiliğin erkeklere ve kadınlara dayattığı farklı pazarlık güçlerini yansıtacaktır. Bütün diğer koşullar eşit olduğunda, erkekler aynı iş için daha fazla ücret alacaktır, çünkü işverenler kadınların tâbi konumunu ve zayıf pazarlık gücünü istismar edebilir, nitekim ederler de.
Bunlar, kapitalist ekonominin kendini cinsiyetçi akrabalık ilişkilerine asgari düzeyde uyarladığı noktalardır. Kapitalizmin hiyerarşileri, toplumsal cinsiyet hiyerarşilerini sorgulamadığı gibi onları bünyesine büyük ölçüde dahil eder. Kadınlar oransız şekilde tâbi konumlardadır. Daha az kazanırlar ve de kısmen bu nedenle, kadınlara özgü yoksulluğa, sağlıksız bir hayata, tecavüze ve diğer şiddet biçimlerine maruz kalırlar.
Toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinin daha da derin bir etkisi olabileceğini kavramak önemlidir. Ataerkil bir cinsiyet-toplumsal cinsiyet sisteminin ürettiği, erkek ve kadınlara özgü davranış tarzları ve kalıpları ekonomik rollere kendisini öylesine güçlü şekilde dayatabilir ki, ekonomik roller bunlara sadece uyum sağlamak veya bunları sömürmekle yetinmeyip, bünyesine dahil etmeye başlar.
Başka bir ifadeyle, kadınların ekonomik işleri çocuk yetiştirme ve bakıma özgü özellikler edinebilir. Halbuki, tek başına ekonomik düsturlar bu tür özellikleri hiçbir şekilde gerektirmez, hatta ekonomik mantığa göre söz konusu özellikler tamamen mantıklı da değildir. Keza, ekonomik mantığın kendisine ters düşseler de erkeklerin rolleri de akrabalık tanımlarının dayattığı kalıplara uygun olarak şekillenebilir.
İşyerlerinde erkek ve kadın davranış kalıplarını hem yansıtan hem de etkin şekilde yeniden-üreten işler görebilmemizin nedeni işte budur; bu işler, ilk önce ataerkil bir cinsiyet-toplumsal cinsiyet sistemi tarafından dayatılmıştır. Ekonomi, daha sonra, cinsiyetçiliğin yeniden-üretilmesinde suç ortağı haline gelir. Curious Courtship of Women’s Liberation and Socialism [4] [Kadın Özgürleşmesi ile Sosyalizmin Tuhaf Flörtü] adlı kitap, Bayta Weinbaum’un bu konuyu derinlemesine incelediği eserlerinden biridir.
Katılımcı ekonominin etkisi
Ataerkil bir cinsiyet-toplumsal cinsiyet sisteminden kaynaklanan cinsiyetçi ilişkilerin yeniden-üretimi, katılımcı ekonomide ortadan kalkar. Bunun tek nedeni katılımcı bir ekonominin özgürleşmiş akrabalık alanıyla yan yana, gayet güzel işlemesi değildir. Asıl önemli husus şudur: Katılımcı bir ekonomi, erkekler ve kadınlar arasındaki özgürlükçü olmayan ilişkileri engeller ya da en azından onlara karşı durur. Katılımcı ekonomi cinsiyetçilikle çelişir.
Katılımcı bir ekonomi erkeklere kadınlara nazaran daha güçlendirici işler sağlamayacak veya daha fazla ücret ödemeyecektir; çünkü hiçbir gruba bu türden avantajlar sağlayamaz.
Dengeli iş bileşenleri ve öz-yönetim, toplumsal cinsiyeti ya da başka biyolojik veya toplumsal özellikleri ne olursa olsun, kararlara katılabilen, yaratıcı ve güçlendirici görevler üstlenebilen yetişkinler talep eder.
Katılımcı ekonomi toplumsal cinsiyet ilişkilerinin doğurduğu hiyerarşilere uyamaz ve onları bünyesine dahil edemez; çünkü katılımcı bir ekonomide erkeklerin hakimiyet kurabileceği hiyerarşiler yoktur. Kadınların erkeklere nazaran daha düşük ücret alması, daha az güçlendirici işler yapması ya da daha az söz hakkının olması mümkün değildir.
Bu noktada pek çok feminist ev içi emek hakkında ne düşündüğümüzü sorabilir. Katılımcı ekonomi, çağdaş cinsiyetçiliğin iş ve ücret konularında gerektirdiği farklılaşmayı ortadan kaldıracağını iddia ediyor; peki ev içi emek ekonominin bir parçası mı? Öyleyse neden öyle, değilse neden değil?
Ben şahsen bu sorunun tek bir doğru yanıtı olmadığını söyleme eğimindeyim. Çeşitli türlerdeki ev içi emeği katılımcı ekonomisinin bir parçası sayan bir toplum hayal edebiliyorum. Öte yandan, ev içi emeği bu şekilde değerlendirmeyen bir toplum da hayal edebiliyorum. Halihazırdaki kavrayış düzeyimle, birkaç nedenden ötürü ikinci duruşu tercih ediyorum. Ama sadece katılımcı ekonominin mantığına dayanarak hiçbir seçenek dışarıda bırakılmaz veya kaçınılmaz kılınmaz.
Ev içi emeğin, ödüllendirmenin gayret ve fedakârlığa göre yapıldığı, dengeli iş bileşenlerinin vs. bulunduğu üretici çalışma normlarına tâbi bir ekonominin bir parçası olarak değerlendirilmemesi gerektiğini düşünmemin birkaç nedeni var.
İlk olarak, bir sonraki kuşağa ebeveynlik yapmanın bir gömlek, plak, neşter veya dürbün üretmekten farklı bir şey olduğunu düşünüyorum. Ev içinde çocuk bakmak ve ailenin ihtiyaçlarını karşılamakla, işyerinde yapılan üretimi aynı düzeyde toplumsal faaliyetler gibi kavramlaştırmanın çok temel bir çarpıtma içerdiği kanaatindeyim. İşyerindeki emeği ne kadar önemsesem ve saygı duysam da, bu eşitlemenin ailelerde yapılagelen şeylerin değerini düşürdüğü kanısındayım.
İkincisi, ev içi emeğin ekonomik üretimin bir parçası sayılmaması gerektiğini düşünüyorum, çünkü ev içi emeğin ürünlerinden büyük ölçüde üreticinin kendisi yararlanır. Evimin tasarımına, bakımına, hatta çocuklarımla birlikte olmaya daha çok zaman ayırıp, sonuçta daha fazla ücret almam doğru olur mu? Eğer doğruysa, o zaman bu zevkli işin sonucunda ortaya çıkan üründen, en azından aslan payını ben veya çocuklarım alacak; üstüne bir de daha fazla ücret almış olacağım. Bu durum, üründen istifade eden bir tüketicinin var olduğu diğer iş türlerinden farklıdır. Bu nedenle, oturma odamın tasarımını değiştirmemin veya bahçemle uğraşmanın, üretimden çok, yaptığım diğer tüketim faaliyetlerine benzediğini düşünüyorum. Aynı şekilde, geceleyin çocuklarımın hastalığıyla ilgilenmem, onlara yemek hazırlamam ve pislettiği şeyleri temizlemem de üretime benzemiyor.
Piyano çalmayı veya model uçak yapmayı vs. sevdiğimi düşünelim. Hobi için yaptığım bu faaliyetin başkalarının işyerlerinde yaptığı işlerle pek çok ortak yanı vardır; hatta adım adım izlenecek olursa bu işlerle özdeş bile olabilir. Ama yine de adına tüketim deriz, çünkü bu faaliyeti tamamen kendi başıma ve kendim için yaparım. Buna karşın, iş dediğimiz şey, bizim dışımızdaki insanların da faydalandığı ürünleri üretmek için işçi konseyleri yoluyla yapılan bir faaliyettir. Bu faaliyet, kısmen ürünleri tüketenlerin istek ve taleplerine uygun şekilde ve sadece toplumsal açıdan faydalı varlıklar kullanılarak gerçekleştirilir. Çocuklarımızı yetiştirmeyi ve mutfağımızı temizlemeyi böyle görmeyiz.
Peki ya diğer taraftan bakarsak? Çocuk yetiştirmenin, otomobil veya tornavida üretmek, hatta okullarda öğretmenlik yapmak veya kreşte çalışmaktan esas itibarıyla farklı olduğunu söylemenin bir sakıncası var mı? Bir ailenin temel ihtiyaçlarını gidermenin, toplumsal ilişkiler ve faydalar bakımından, bir fabrikada çalışmaktan farklı olduğunu söylemenin sakıncası var mı? Bunların birbirinden farklı olduğu görüşünden yola çıkarak, “ev içi emeği, katılımcı ekonominin işyerleri ve tahsisat kurumları yoluyla gerçekleştirilen ve ödüllendirilmesi gereken bir çalışma olarak görmemek gerektiği” sonucuna varmanın sakıncası var mı?
Eğer cinsiyet-toplumsal cinsiyet ilişkilerini dönüştürmenin imkânsız bir şey olduğunu düşünüyorsak, o zaman evet, bu tercih sorun yaratır. Yani, hanelerin ve yaşama birimlerinin norm ve yapılarının özünde son derece cinsiyetçi olmaya kaçınılmaz olarak devam edeceğini varsayar, sonra da katılımcı bir ekonominin ev içi emeği, kendi normlarına tabi ekonominin bir parçası olarak bünyesine dahil etmemesi gerektiğine karar verirsek, ortaya şöyle bir sonuç çıkar: Ev içi işler çok büyük ölçüde kadınlar tarafından yapılır ve bunun sonucunda kadınların boş zamanları veya başka türlü uğraşlar için ayıracakları zaman erkeklere nazaran daha az olur.
Ama neden toplumsal cinsiyet ilişkilerinin değişmeyeceğini varsayalım ki? Ev içi emekle ilgili normların dönüşüm geçirmesi, sadece ev içi emeği ekonominin parçası saymakla mı mümkün olabilir? Bu dönüşüm, cinsiyet-toplumsal cinsiyet ilişkilerinin kendisinin –ekonomik kavrayışları içermekle birlikte ötesine de geçen yeni hedefleri önüne koyarak– dönüşmesinden kaynaklanamaz mı?
Bir de tersini düşünün. Elinizdeki kitabın feminizm ve toplumun geri kalanı üzerine olduğunu ve benim de burada ikna edici, zahmete değer bir feminist cinsiyet-toplumsal cinsiyet vizyonu geliştirdiğimi varsayalım. “O zaman işyerini de bir hane olarak düşünelim ve ailelerin işleyiş mekanizmasına göre işletelim ki, yeni ailelerdeki ve yaşama birimlerindeki yenilikçi ilişkilerden ekonomi de faydalansın” diyecek fazla insan çıkmazdı sanırım. Hayır, böyle bir yaklaşımın savunulacağını zannetmiyorum. Bunun yerine, akrabalık alanında olduğu gibi ekonomide de bir devrime gereksinmemiz olduğunu, böylece ekonomi alanında da, akrabalık alanındaki gibi gayet iyi sonuçlar elde edebileceğimizi düşünürdük. Yeni ekonominin akrabalık alanındaki kazanımlara uymasını ve yeni kazanımları teşvik etmesini de bekler ve talep ederdik, ama iş hayatındaki belli başlı yeniden tanımlamalar için ekonomik devrime güvenirdik.
Her durumda, herhangi iyi bir toplumun ev içi emek konusundaki kararı ne olursa olsun, katılımcı bir ekonominin cinsiyetçiliğe karşı koyacağı açıktır. Çünkü, hem cinsiyetçi hiyerarşileri ekonomik ilişkilerin bünyesine katmaya yapısal olarak muktedir değildir; hem de kadınları, başka herhangi bir alanda tâbi konumda olmalarını engelleyecek şekilde güçlendirip ödüllendirir.
Ekonomi ve cinsellik
Belki de anlayışımın kıtlığından kaynaklanıyordur, ama samimi söylüyorum, ekonomi ve cinsellik arasında, yukarıda anlatılanlarla kurulabilecek doğrudan analojiler dışında, daha derin sistematik bir ilişki göremiyorum. Eğer bir toplumda homofobi veya cinsiyete dayalı hiyerarşinin başka biçimleri varsa, ekonomi de kapitalistse, ekonomi bunun pazarlık gücünde neden olduğu farklardan sonuna kadar – mülk sahiplerinin gücünün yettiği ölçüde – faydalanacaktır. Ayrıca, kapitalist ekonominin eşcinsel ve heteroseksüel davranış kalıplarını ekonomik rollerin ve tüketim kalıplarının içine dahil etmesi de mümkündür. Ama katılımcı bir ekonomide cinsiyet farklarının sömürülmesi bahis konusu dahi olamaz, çünkü tek bir ödüllendirme normu ve tek bir iş tanımı mantığı vardır. Ve bunların herkese eşit ve hakkaniyetli bir şekilde uygulanması gerçeği, doğası gereği, cinsiyete dayalı hiyerarşi seçeneklerini dışarıda bırakır.
Şundan daha da eminim ki, özgürleşmiş cinsellik, gelecekteki toplumda ne anlama gelirse gelsin, bence ancak herkese öz-yönetim gücü veren ve böylelikle sadece ekonomik alanda değil, hayatlarının başka alanlarında da yaratıcı ve inisiyatif sahibi olmayı, kararlarını kendisi vermeyi isteyen insanlar yaratabilen ekonomik ilişkilerle teşvik edilebilir.
Başka bir deyişle, sağlıklı cinselliğin yol açtığı neticelerle bağdaşması ve hatta onları desteklemesi için bir ekonomiden talep ettiği şeyleri katılımcı bir ekonomi otomatikman sağlar. Çünkü katılımcı bir ekonomi, hayata tam anlamıyla ve diğerleriyle eşit şekilde katılmaya hazır, yeteneklerini kullanan, saygın ve hakkaniyetli koşullarda yaşayan ve tercihlerine kendisi yön veren insanlar yaratır. Bunun sonuçlarının tam olarak ya da hatta genel hatlarıyla ne olacağını başkalarının tasavvur etmesi, büyük olasılıkla da kendi hayat deneyimleriyle keşfetmesi gerekecek. Arzu edilir bir gelecekte fahişeliğin farklı bir biçimi olacak mı? Pornografinin farklı bir biçimi olacak mı? Günübirlik cinsel ilişkilerin farklı bir biçimi olacak mı? Muhtemelen bu tür soruların tek bir yanıtı yok.
Ekonomi ve kuşak çatışması
Kapitalizm, pazarlık güçleri daha zayıf olduğu için gençlere ve yaşlılara daha az ücret vererek yaş farkını sömürür. Yaştan kaynaklanan kapasite farklarını sömürür. Yine sömürme amacıyla, kişilerin iş gücüne erken bir yaşta katılmasını teşvik eder veya işgücünden çekilmeyi hızlandırır ya da geciktirir. Kapitalizmde işgücüne katılma ve işgücünden çekilme yaşları insani seçeneklere göre ya çok erken ya da çok geçtir. Buna karşın, katılımcı bir ekonomi, kendi temel norm ve yapılarıyla çelişen bu tür davranışları sözcüğün gerçek anlamında imkânsız hale getirecektir.
Katılımcı bir ekonomiye sahip toplumlar, yaşlıların ekonomik rolüne, emeklilik yaşı ve yaşla ilgili diğer politikalar aracılığıyla karar verecektir. Keza, gençlerin ekonomik sorumluluklar üstlenme yaşına ilişkin normlar da oluşturacaktır. Kuşaklararası ekonomi-dışı ilişkiler, yeni akrabalık ve toplumsal cinsiyet biçimleri de dahil olmak üzere pek çok değişkenden etkilenecektir. Ama katılımcı öz-yönetim gücüne sahip işçi ve tüketiciler talep eden katılımcı ekonomi, yaşı kaç olursa olsun herkese saygı duymayı empoze edecek; yaş ayrımcılığı yoluyla tâbi konuma itilmelerini engelleyecek davranışlar geliştirmelerine imkân veren araçları ve maddi eşitliği sağlayacaktır.
Yeni bir toplumda özgürleşmiş toplumsal cinsiyetin, cinsel ilişkilerin ve kuşaklararası ilişkilerin nasıl bir biçim alacağını bu genel hatların ötesinde henüz bilmiyoruz. Ama katılımcı ekonominin bu ilişkilerle bağdaşmayacağını, hatta onları geliştirmeyeceğini düşünmek için bir neden yok.
Notlar:
[*] İng. kinship.
[1] eşcinsellik fobisi –y.h.n.
[2] Dipnot: İng. ageism
[3] Nancy Chodorow, The Reproduction of Mothering, California UP, 1978.
[4] Batya Weinbaum, Curious Courtship of Women’s Liberation and Socialism, South End Press, 1978