Arjantin’de Öz-Yönetim
Michael Albert
3 Kasım 2005
Çeviren: Ozan Aksoy
Geçtiğimiz Ekim ayında Buenos Aires’te bir hafta geçirerek
Arjantinli işçilerin fabrikaları yeniden kazanma hareketini
inceledim.
Son dönemlerde kapitalist küreselleşmeden esinlenen ekonomik
krizler sırasında Arjantinli işçiler, kapitalist işyerleri iflas
edince felaketle karşı karşıya kaldılar. İflas eden bazı tesislerde
işçiler, gelirlerini kaybetmemek ve açlıkla karşı karşıya kalmamak
için, kapitalist işyeri sahibi işi devam ettiremeyecek durumda
olmasına rağmen işyerlerini iktisadi faaliyete yeniden kazandırma
kararı aldılar.
Devletin karşı çıkmasına, yoğun rekabete, eskimiş ekipmana
ve azalmış talebe rağmen bu kararı veren işçiler son beş yılda
kabaca 190 tesisi ele geçirdiler. İşgal edilen her tesiste bize
söylenen, yalnızca işyeri sahibinin değil, yöneticiler ve mühendisler
gibi daha önceki profesyonellerin ve “fikir” işçilerinin de
işyerlerini terk ettiğiydi. Bu imtiyaz sahibi çalışanlar, iflas
etmiş bir faaliyete yapışıp kalmaktansa, kısmetlerini başka
yerlerde aramanın daha iyi olacağını düşünürken, vasıfsız ve
rutin işler yapan işçiler ya batmış işyerlerini yeniden kazanacak
ya da işsiz kalacaktı. Dolayısıyla, hareketin bilinçli bir örgütleyicisinin
dediği gibi, Arjantin’de bugüne kadar yapılan fabrika işgalleri
“bir ideolojiye ya da takip ettiğimiz devrimci bir planına göre
yapılmış eylemler değildi.” Bunun yerine, “çaresizlikten kaynaklanan
birer öz-savunma eylemiydi.” İşin en ilginç, hatta kışkırtıcı
ve ilham verici tarafı ise, bir şirketi ele geçirildikten –
ki bu devletin siyasi direnişinin üstesinden gelmek için genellikle
aylar süren bir mücadele demekti – ve tesisler bir süre işletildikten
sonra, yeniden kazanma projelerinin giderek bir vizyon edinmeye
başlaması.
“İşyerlerini yeniden kazanma hareketi”nin genel gidişatı
hakkında bir şeyler öğrenirken, işgal edilmiş bir oteli, bir
dondurma tesisini, bir cam fabrikasını ve bir mezbahayı ziyaret
etme fırsatı buldum. Bunların hepsi, bedensel işler yapan, itaatkâr,
vasıfsız, çoğunlukla da eğitimsiz, hatta bazen de okuma-yazma
bilmeyen eski işçiler tarafından ele geçirilmişti.
Çalışan sayısı 80 ila 500 arasında değişen bu işletmelerin
her birinde işçiler, yeniden kazanılan diğer bütün işletmelerde
olduğu gibi, karar alma mercileri olarak çabucak bir işçi konseyi
kurmuştu. Bu konseylerde her işçinin bir oyu var ve genel işletme
politikaları belirlenirken çoğunluk prensibi uygulanıyor. İşçiler
buna öz-yönetim adını veriyor ve her işletme kendi norm ve işleyişlerini
belirliyor.
Ele geçirilen çoğu işletmede, işçiler hemen “bütün gelirleri,
aynı saat başı ücret üzerinden belirlemeye başlamış.” Bu tarz
eşitlikçilikten biraz farklılaşan diğer işletmelerde ise “işletmede
uzun yıllar çalışmış olanların biraz daha fazla maaş almasına
izin veriliyor, yeni başlayanlara ise daha az veriliyor.” Ayrıca,
son zamanlarda teşvikler üzerine de bir tartışma başlamış. Ne
tür teşvikler, nasıl bir karışım içinde kullanılmalı? Bazı işyerleri,
düşünsel ve yönetsel işlerine daha fazla ücret verme kararı
almış. Başka işyerleri ise daha fazla çaba gerektiren ve yorucu
işlere daha fazla ücret veriyor. Ancak çoğu işyerinde herkese
eşit ücret oranları uygulanması prensibine bağlı kalınmış. Herkes,
bir yandan hakkaniyetin en iyi nasıl tesis edileceğini tartışırken
diğer yandan da “daha yoğun çalışmayı sağlamak için ne tür teşvikler
geliştirebileceklerini” düşünmeye başlamış. Ağır işlerde çalışanların
daha fazla ücret almadığı işyerlerinde bile – ki pek çok işyerinde
durum böyle – rutin işlerde çalışanlara “daha zevkli işler yapmaları
için gerekli eğitim ve fırsatın” sağlanmasına insanların büyük
önem verdiği söyleniyordu. Ayrıca herkes işyerinin genel olarak
kaydettiği başarının yalnızca işverenin değil, bütün çalışanların
iyiliğine olduğunu gördüğü için bilgiyi paylaşmayı reddetme
eğiliminin de azaldığı söylendi.
Ele geçirilen bütün tesislerde, bazı eski işlerin, özellikle
de kapitalistlerin denetim kurmasıyla ilgili işlerin “artık
gereksiz olduğu” belirtildi. Fakat, “önceden profesyonellerce
yapılan bir çok örgütsel, yönetsel ve güçlendirici işin bundan
böyle geriye kalan işçiler tarafından yapılmak zorunda kalındığı”
söylendi. Dolayısıyla, bazı işçiler önceden yapmadıkları bazı
görevler üstlenmeye başlamışlar ve zaman zaman bunun için okuma-yazma
bilmeleri de şart koşuluyor. Çalışanların yaklaşık beşte biri
çoğunlukla ya da sadece güçlendirici ve daha zevkli işler yaparken
kalan beşte dördünün sıkıcı, rutin ve daha ağır işleri yaptığı,
ayrıca bu beşte birin gündemi belirleyerek, tartışmalarda hakimiyet
kurarak ve isteklerini yaptırarak kalan dörtte bir üzerinde
tahakküm kurduğu kapitalist şirketlerde gördüğümüze benzer bir
işbölümü olup olmadığını sorduğumda, şu cevabı aldım: Daha güçlendirici
ve daha rutin işler yapan işçiler arasında ayrımın hâlâ olduğunu,
ancak bunun yanında işçileri ücret tartışmalarının dışındaki
tartışmalara da katma ihtiyacı duyduklarını söylediler. Bu cevaplarda,
eski alışkanlıklardan ziyade katılımcılığın önünde yapısal bir
takım engellerin olduğu ilk başta fark edilmiyordu. Fakat biraz
üzerlerine gidince örgütçüler eski işbölümlerinin eşitlikçi
itkilerle çeliştiğini kabul ediyor, ancak tek çözüm olarak bedensel
işler yapan daha fazla sayıda işçinin yönetsel işleri yapmayı
da öğrenmesi gerektiğini öneriyorlardı. İşleri oluşturan görev
bileşenlerini değiştirip herkesin güçlendirici işlere bir miktar
katılmasını sağlamadan, yeteri kadar yönetsel işin var olamayacağını
fark edemiyorlardı.
Örnek olarak, ziyaret ettiğimiz dondurma tesisinde çalışan
iki kadından bir tanesi mali işlerden sorumluydu. Bu işçiye
sınıfının ne olduğunu sorduğumda önce neyi kastettiğimi anlamadı,
ancak anladıktan sonra “tabii ki herkes gibi ben de işçiyim”
dedi. Ona göre durum gayet açıktı. Sorum, cinsiyetini sormak
kadar anlamsızdı. Kendini diğer bütün işçiler gibi görmesi,
bütün işçilerle aynı ücreti alması, herkes gibi tek bir oyu
olması dışında cevabının safdillik olmadığını destekleyen bir
şey daha vardı: Mali işlerden sorumlu olan bu kadın işçi, hesaplarla
ve kayıtlarla yalnızca yarım gün uğraşıyordu. Geri kalan yarım
gün de montaj hattında çalışıyordu. Ancak bu işçinin durumu
istisnaydı. Aldığım cevaplar tekrar tekrar şunu gösteriyordu:
Yönetsel işlerin yapılması için, işçilerin bir yandan eski işlerini
muhafaza ederken diğer yandan yeni güçlendirici işler yapması
her zaman, hatta çoğunlukla benimsenen tipik iş kalıbı değildi.
Aksine bazı işçiler bütün iş saatlerinde daha fazla düşünsel
iş yapıyor, montaj hattına ya da diğer rutin işlere hiç girmiyordu.
Ayrıca yeniden kazanılan işyerlerinde, pek çok işçi yeni yönetsel
işler üstlenmeden sadece eski işlerini yapmaya devam ediyordu.
Başka bir deyişle, bu işyerlerindeki işçilerin çoğunluğu – yepyeni
bir bağlamda olmakla birlikte – hâlâ güçten düşürücü ve rutin
işlerle uğraşmaya devam ediyordu.
Diğer işçilerden daha fazla kazanıp kazanmadığını sorduğumda,
mali işler sorumlusu/montaj işçisi kadın “hayır, aynı ücreti
alıyorum, neden daha farklı ücret alayım ki?” dedi. Daha fazla
tartıştığımızda ise – ziyaret ettiğimiz bütün işyerlerinde olduğu
gibi – bu kadın ve dondurma tesisindeki diğerleri, “işçiler
tembellikleri yüzünden cezalandırılmıyor ya da daha çok çalıştıkları
için ödüllendirilmiyor; ancak eğer birisi işleri gevşetirse
durum konseye götürülüyor ve kendini düzeltmesi sağlanıyor”
dedi. Aynı şekilde “alkolizm şiddet vb.” sebeplerden dolayı
bütün konseyin kararıyla bazı işçilerin işten çıkarıldığı da
söylendi. Kısaca, işgal edilen bütün işyerlerinde işçiler çalışma
arkadaşlarını memnun edecek niteliklere sahip olmak zorundaydı.
Bu da, insanların işlerini layıkıyla ve bütün konsey tarafından
anlaşıldığı şekliyle kapasiteleri ölçüsünde katkı sunarak yapmaları
gerektiği anlamına geliyordu. Kısaca, görev başındaki işçi ya
kapasitesine uygun olarak elinden geleni yapıyor ya da içinde
bulunduğu durum hakkında kendisiyle konuşuluyordu.
Diğer işçilerden farklı olup olmadığını, diğer işçilerin
de kendisinin halletmekten gurur duyduğu mali işleri yapıp yapamayacağını
sorduğumuzda, mali işler sorumlusu kadın “tabii ki diğerleri
de yapabilir” dedi. Sorduğumuz diğer herkes de “evet, tabii
ki herkes mali işleri yapabilir ya da en azından herkes düşünsel
bazı işler yapabilir” dedi. Fakat neden mali işlerden sorumlu
olanın sadece kendisi ve diğer iki çalışan olduğunu, niçin dondurma
tesisinde geri kalan bütün işçilerin rutin ve sıkıcı işleri
yapmaya devam ettiğini sorduğumuzda, ne mali işler sorumlusu
ne de görüştüğümüz işçilerin herhangi birisi – en azından biz
sorana kadar – bu genel işbölümünün yetersiz olduğunu düşündüğünü
söyledi. “Hepimiz işçiyiz” dediler. “Hepimiz arkadaşız. Ortak
emeğimizin cefasını da sefasını da birlikte sürüyoruz.” Sıkı
çalıştıkları, ellerinden geleni yaptıkları ve aynı ücreti aldıkları
sürece kimin hangi işi yaptığı onlar için önemli değildi. Fakat
işçilerle konuştuğumuzda, bize daha güçlendirici işleri yapanların
istisnasız hep işçiler olduğunun söylendiğini de unutmamalıyız.
Yeniden kazanma hareketinin gelişimini dikkatle takip eden
aktivistlerle yaptığımız uzun görüşmelerimiz sırasında, bütün
aktivistler, işçiler arasında daha güçlendirici ve daha az güçlendirici
işleri yapanlar şeklinde sürekli bir ayrım olmasının sorunlu
olduğunu ve inandıkları diğer kazanımları boşa çıkarmaması için
çözüme kavuşturulması gerektiğini söylediler. Ancak böyle bir
değişimin nasıl yapılabileceğine dair belili bir plan önerileri
yoktu, genel olarak asıl önceliklerinin başarılı olmak ve var
olan işleri kaybetmemek olduğunu söylediler.
Ziyaret ettiğimiz bir mezbahada, güçlendirici işleri yapan
işçilerin oluşturduğu bir alt-gruptan ayrı olarak, 500’ün biraz
altında işçinin katıldığı bütün konseyin günlük yönetim işini
yapacak sekiz kişilik bir yönetim kurulu seçtiğini öğrendik.
Öncesinde rutin/tekrara dayalı işlerde çalışan, fakat şimdi
düşünsel işler yapan ve bunun ötesinde bütün işletme tarafından
seçilmiş bu sekiz kişiyle görüştük. Yönetim kuruluna seçildikten
sonra maaşlarında bir değişme olmadığını söylediler. Daha önce
düşünsel ve güçlendirici işer yapmaya başladıklarında da maaşlarının
değişmediğini söylediler.
Midemiz bulanarak sığırların parçalandığı üretim hattını
izledik. Her işçi üretim hattında belirli bir kesme hareketini
defalarca yapıyor, sonunda da sığır sonraki işlemler için parçalara
ayrılmış oluyor. İşçi konseyi, işyerinin koşullarını değiştirmiş.
Sürekli tekrarlanan sabit hareketin yarattığı stresi ve gerginliği
azaltmak için gün içine yayılan daha fazla dinlenme zamanı verilmesi
uygulamasına geçilmiş. Ancak konsey, tartışmalarımızdan anladığımız
kadarıyla, işleri daha az rutin ve yorucu hale getirmek için
ne mezbahanın teknolojisini yeniden tasarlamış ne de bunu yapmayı
aklından geçirmiş.
Ziyaret ettiğimiz cam fabrikası da herkese eşit ücret prensibini
benimsemiş; tamamen yönetsel ve planlamayla ilgili işlevleri
yerine getiren, ancak kendilerini işçi olarak gören bir yönetim
konseyi oluşturmuş. Fırınlara bakan, kızgın camı sürekli bir
noktadan başka bir noktaya taşıyan işçileri izledik. Öğrendiğimize
göre bu işçiler, üretim hızına yetişebilmek için yakıcı sıcak
içinde koşturdukları her bir tam saat için yarım saatlik mola
veriyorlar. Önceki kapitalist dönemle kıyaslandığında bu mola
düzeni, tıpkı herkese eşit ücret verilmesi ve eskiden zahmetli
işler yapan bazı işçilerin şimdi düşünsel ve yönetsel işler
yapması gibi, büyük bir değişim. Cam taşıyan ve fırınlara bakan
kadın ve erkeklerin günün bazı bölümlerinde daha az yorucu ve
düşünsel işler yapıp yapamayacağını sorduğumuzda herkes “tabii
ki yapabilirler, insanların iş değiştirmesine, yeni beceriler
öğrenmesine imkân tanımak için her türlü çaba gösteriliyor,
çünkü şimdi artık herkesin bu tür işleri yapabileceğini biliyoruz”
diye cevap verdi. Maksatlarının bu olduğu açıkça belliydi, en
azıdan mevcut işbölümünün dayattığı rollerin sınırları dahilinde
bunu yapmaya çalışıyorlardı.
Cam fabrikasının yönetim kuruluyla otururken onlara, işçi
konseyine gidip ağır sorumluluklar yerine getirdikleri ve daha
fazla şey bildikleri için daha fazla maaş istediklerini söylemeleri
durumunda ne olabileceğini sordum. Gülerek şu cevabı verdiler
“kuruldan atılır, üretim hattına geri döneriz.” “Tamam, ama
bu düşünsel ve yönetsel işleri önümüzdeki beş yılda da yaparsanız,
günlük üretim faaliyetleri için daha hayati bir öneme sahip
olduğunuz, daha bilgili olduğunuz, konsey toplantılarında liderlik
yaptığınız vb. için daha fazla ücret almaz mısınız?” diye sordum.
Konsey başkanı güldü ve “yani, evet, olabilir, ama olmaması
daha iyi olur” dedi. Daha uzun görüşmelerimizden anladığımız
kadarıyla, daha güçlendirici işler yapanlar, mali işlerden sorumlu
olanlar vb. gerçekten konsey toplantılarında her seferinde gündemleri
belirliyor, toplantılara başkanlık yapıyor ve neredeyse bütün
kritik bilgileri onlar sağlıyor.
En şaşırtıcı ve bazı yönlerden de en düşündürücü tartışmayı,
fabrikanın seçilmiş başkanı ve orada bulunan bir kaç işçiyle
yaptım. Daha başarılı olan başka tesislerde halen işyeri sahiplerinin
yönetimi altında çalışan işçilerin yeniden kazanma hareketinin
başarılarına öykünerek kendi kârlı tesisleri ele geçirip işletebileceklerini,
öz-yönetim kurmaya çalışabileceklerini, böylelikle hem kendilerini
onurlandırıp hem de ödüllerini eşit olarak paylaşmak isteyebileceklerini
düşünüp düşünmediklerini sordum. İşçiler hiç tereddütsüz “hayır”
dedi.
Başarılı işyerlerindeki işçilerin, tesisleri ele geçirmeleri
ve yönetmeleri halinde, işyerlerinde daha iyi şartlara kavuşacakları
yerde durumlarının daha da kötüleşeceğinden çekineceklerini,
ayrıca başkaldırıları başarısız olursa baskı görmekten ya da
kovulmaktan korkacaklarını söylediler. Çalışma hayatlarının
kontrolünü ele geçirmek için fiili olarak savaşmaya başlamadan
önce, kâr peşinde koşan patronlarından kurtulmanın tatmin düzeyleri
açısından nasıl bir değişikliğe yol açabileceğini fark etmemiş
olduklarını söylediler. Tesisi ele geçirmek için savaş vermek,
daha sonra da hayatta kalabilmek için onu işletmek zorunda kaldıkları
için yeni işletme tarzına bağlılık duyduklarını, ama böyle bir
bağlılığın daha önce var olmadığını büyük bir netlikle söylediler.
“Eğer yarın burada bir işletme açar ve ben ve müdürlerim
için çalışmak kaydıyla aldığınızın iki katı maaş önerirsem cevabınız
ne olurdu?” diye sordum. Gülerek “kendi yönettiğimiz cam fabrikasını
bırakıp ne kadar yüksek bir maaşla olursa olsun kapitalist bir
işyerinde çalışmayı kabul ettirebilmeniz için bizi vurmanız
gerekir” dediler. “Niçin bu dersi başka tesislerde çalışan arkadaşlarına
taşıyıp onları da değişim için çaba göstermeye teşvik etmediklerini”
sorduğumda ise omuz silkerek bunun mümkün olmadığını söylediler.
Daha da kötüsü, gündemlerinde böyle bir şey yoktu.
Genel olarak baktığımızda, bu fabrikaların en dikkat çekici
ve en ilham verici yanı, işçilerin ruh haliydi. Kapitalist yönetim
altında çökmüş, genellikle eskimiş ve köhnemiş teknolojilerle
çalışan, zorluklarla dolu bu işyerleri başarıyla yeniden kazanılmıştı
ve işçiler bu başarıdan gurur duyuyordu. Eski fabrika sahiplerinin
ulaşamadığı bu başarı kısmen yönetici kadronun ve profesyonellerin
aşırı ölçüde yüksek maaşlarının ortadan kalkması sayesinde maliyetlerin
azalmasıyla sağlanmıştı; ama hiç şüphesiz yukarıdan dayatılan
baskıya karşı direnmek yerine, işyerlerinin kendilerine ait
olduğunu hisseden işçilerin de bunda önemli bir payı vardı.
İşçiler sadece daha iyi maaşlarla değil, daha iyi koşullarda
ve daha iyi bir statüde çalışıyorlar; ama hepsinin ötesinde,
bildiğim kadarıyla hiçbir kapitalist işyerinde basitçe bilinmeyen
bir onurla ve gurur duyarak, karşılıklı ilgi ve dayanışma içinde
çalışıyorlar. Bu manevi kazanım ziyaret ettiğimiz her yerde
hakimdi. Fakat, daha fazlası için gayret göstermek konusundaki
isteksizlik de maalesef yaygındı.
Öğrendiğimiz kadarıyla, yeni kazanılan şirketlerin başlangıçtaki
işletme çabasına yardım etmek amacıyla bazı işyerleri arasında
kolektif fonlar oluşturulmuş. Bu fonlarla, öncelikle mücadele
eden işyerlerinin faaliyete geçebilmesi için daha oturmuş durumdaki
işyerlerinden yardım aktarılıyormuş. Ayrıca, bu işyerlerinin
birbirleriyle, pazar rekabeti değil, sosyal değerler ve dayanışma
temelinde iş yapma imkânları üzerinde düşünülmeye başlanmış.
Ancak ele geçirilen işyerlerindeki işçilerle biraz daha konuşunca,
sevseler de sevmeseler de pazar payı için rekabet etmek zorunda
kaldıklarını söylediler. Başlarda bu rekabetin inanılmaz ölçüde
zor olduğunu, çünkü daha önce ürettikleri ara malları alan firmaların
kenara çekilip onlarla iş yapmadıklarını söylediler. Fakat zamanla,
“maliyetleri düşürüp, yüksek kalitede mal üretip, müşteriye
ulaşmayı” başarmışlar. Bütün bu tartışmalardan çıkan sonuç,
pazar rekabetinin öz-yönetimin alabileceği kararlar yelpazesi
üzerinde oldukça etkili olduğuydu. İşçi konseyleri, üretim hızını
arttırıp maliyetleri azaltan yöneticilerin çalıştığı başka firmalar
rekabette kendilerini geride bırakmasın diye çalışma koşullarında
çok fazla iyileştirme yapamıyorlar. Pazar rekabetinin bu güçten
düşürücü etkisi henüz işçilerin insancıl eğilimlerini tersine
çevirmemiş, ancak kesinlikle genişlemelerinin önünde bir engel
olmuş ve daha şimdiden insancıl yenilikler yapmalarını yavaşlatmış.
Daha önceki beklentileri ve tasarımları ne olursa olsun,
bir insanın Arjantin’deki işgal edilmiş fabrikalara bakıp önemli
dersler çıkarmaması mümkün değil. Kapitalist toplum, yalnızca
rutin ve itaatkârlık gerektiren işlerde çalışmaktan başka bir
şey yapamayacaklarını düşünene kadar insanlara vasıfsız, rutin
işler yaptırarak ve özgüvenlerini, yaratıcılıklarını ve inisiyatiflerini
bastırarak kapasitelerinin korkunç derecede altında kullanıyor
onları. Buna da eğitim adı veriliyor, oysa olsa olsa aşağılama
ve alçaltma denebilir.
Arjantin’deki fabrikaları yeniden kazanma hareketi, hayatları
boyunca durmadan çalıştırılmış ve itilip kakılmış, çok az okuma-yazma
bilen ya da hiç bilmeyen işçilerin bir kaç ay içinde yapamayacakları
varsayılan, bilgi ve becerilerini aştığı farz edilen işleri
onurluca ve etkin şekilde başarabildiklerini gösteriyor. Aynı
şekilde, Arjantin’deki işgal edilen fabrikalar, seçkinci kafa
yapısıyla yetiştirilmemiş insanların hükmetmek ya da hükmedilmek
yerine, hakkaniyetli şekilde gelir elde etmek ve iktidarı adil
şekilde dağıtmak konusunda nasıl güçlü ve kendiliğinden bir
istek duyduklarını ortaya koyuyor.
Bununla birlikte, bu önemli derslerin ötesinde, Arjantin’deki
işgal edilmiş fabrikalara bakan farklı insanlar muhtemelen farklı
şeyler görecektir. Örneğin ben işbölümünü, bütün işçiler düşünsel
ve güçlendirici işleri eşit olarak paylaşacak şekilde değiştirmeden,
bu fabrikaların son derece eşitlikçi ve katılımcı itkilerinin
gittikçe zayıflayacağını ve yenik düşeceğini görüyorum. Her
işyerinin üretim atölyesinden gelmiş ve bulundukları üst düzey
konumlara özgürce seçilmiş olsalar dahi, geri kalan çoğunluk
eskisi gibi yalnızca rutin işlere saplanıp kalmışken, bir grup
işçi bütün güçlendirici işleri yapan konumlara yükselirse ortaya
şu sonuçlar çıkacaktır: Zamanla güçlendirici işleri yapan az
sayıda kişi konsey tartışmalarında baskın hale gelecek, toplantı
gündemlerini belirleyecek, izlenecek politikalar konusunda kendi
isteklerini dayatacak ve sonunda da kendilerini daha yüksek
maaşlarla ve avantajlarla ödüllendireceklerdir.
Kısacası, neredeyse evrensel olan eşitlikçi itkilere rağmen,
kendilerine daha fazla statü, bilgi ve özgüven bahşeden bir
işbölümüyle bir grup işçi sadece rutin işler yapan diğer işçilerden
ayrışırsa, bu grup, işçilerin samimi olarak ortadan kaldırmayı
hedeflediği şeye dönüşecektir: Yeni bir egemen sınıf; ancak
bu sefer işyeri sahiplerinden değil güçlendirilmiş işçilerden
ya da benim deyimimle koordinatörlerden oluşan, ama her halükârda
yine yukarıdan yöneten, yönetici işçiler.
Arjantin’deki savunmacı işyeri projelerinin sayısı her ay
biraz daha artıyor. Her bir proje yola, fabrika sahipleri ve
güçlendirilmiş işçilerden oluşan bir “koordinatör sınıf” olmadan
başlıyor. Başlangıçta bu projeler, sadece ticari açıdan başarılı
olmayı hedeflemiyor. Hakkaniyetli ücret oranları, daha iyi çalışma
koşulları, demokratik karar alma mekanizmaları ve geri çağrılabilir
görevliler yoluyla başarının faydalarını hakkaniyetli şekilde
paylaşmak için çok büyük bir arzuyla işe başlıyorlar. Ancak
yeniden kazanılan bu işyerlerinde, eski şirket-tarzı işbölümü
sürdüğü sürece, güçlendirici işler yapan az sayıda kişi ile
sadece rutin işler yapan çoğunluk arasındaki yapısal farklılığın
bu kazanımları sürekli zayıflatıp erozyona uğratacağı, böylece
söz konusu kazanımların sadece iyi niyete ve insani özlemlere
bağlı kalacağı açık görünüyor. Öte yandan, eğer işçiler ücret
oranlarını eşitlerken olduğu gibi herkesin adil bir miktarda
güçlendirici iş yapması gerektiği konusunda da bilinçlenirse,
o zaman sınıfsızlık özlemi sadece gönüllerinde yer etmiş olmakla
kalmayacak, kazanımlarını aşındırmak yerine onların önünü açacak
olan yeni bir işbölümüyle yapısal olarak teşvik edilecektir.
Fakat, bu daha umut edilir durumda bile pazar ekonomisi hâlâ
önemli bir problem olarak varlığını sürdürecektir. Pazarın,
her bir işyeri için zayıflatıcı etkilerinin iyi anlaşılması;
hangi değişikliklerin bu olumsuzlukları azaltacağının ve sonunda
pazarların yerini alacak yeni tahsisat ilişkilerini müjdeleyeceğinin
analiz edilmesi, mevcut ilişkileri aşmak isteyen bir hareketin
önceliği olmalıdır. Pazar baskılarına karşı koymaya başlamak
da, Arjantin’deki hareketin bizce en az takdire değer özelliğini,
her bir işyerindeki yalıtılmışlığını ve işçilerin, yeniden kazanılmamış
işyerlerinde de değişimler yapılmasını talep ederek onlara seslenmekte
isteksiz davranmasını tersine çevirmek için temel önemde olacaktır.
Son olarak, işçilerin, eğer istihdam edildikleri işyerleri
başarılı olsaydı, mecbur kalmayacakları ve içinde bulundukları
durumun dezavantajlarını ve özgürleşme fırsatlarını anlamayacakları
için işyerlerini yönetmek gibi bir hedeflerinin olmayacağını
söylemesi üzücüydü. Bu durum, yeterli bir bilinç ve eğilim taşımamalarına
rağmen aydınlanmamış geniş kesimleri mücadeleye çekecek aydınlanmış
birkaç kişinin örgütlediği öncü grup fikrini destekler gibi
duruyor. Bence bunu çürütmenin tek yolu, işçilerin anlattıkları
gerçekleri yadsımak değil, bu seçkin “çözümü” genel amaçlarımızla
çeliştiği için reddetmektir. Ardından da, hareketlerden, hem
başarılı hem iflas eden işyerlerindeki eylemi nasıl esinleyip
destekleyeceklerini; sınıf bölünmesini koruyacak yukarıdan aşağıya
bir süreç izlemek yerine, sınıfsızlıkla uyumlu bir aktivizm
üretecek yatay bir büyümeyle bunu nasıl yapacaklarını düşünmelerini
talep etmektir. Yalnızca kapitalistleri yenmemiz yeterli değil,
bunun yanında bütün ekonomilerde tam ve gerçek bir öz-yönetime
erişmeliyiz.