Düşleri Satın Almak: Daha İyi Bir Gelecek İçin Vizyonlar*
Michael Albert
1 Ocak 1996
Çeviren: Ali Özgür Adana, Piri Kaymakçıoğlu
Solcu aktivistler her şeyden önce, haksızlıklara müsamaha göstermeyi
reddederek harekete geçmişlerdir. Geliştirilen toplumsal ilişkilerin
berrak bir tasavvuru, karşı çıktığımız haksızlıkları anlamamızda
bize hâlâ yardımcı olabilir. Daha arzu edilir bir gelecek için oluşturduğumuz
vizyonlar mücadelemizi destekleyebilir ve yönlendirebilirler. İyi,
güzel; ancak günümüzün toplumsal hareketlerinde aktivize olmuş insanlar,
neden solcu mağazalarda "düş alışverişi" yapmaya gitsinler ki?
Şununla yüzleşelim: Hiç de az sayıda olmayan ve düş olarak pazarlanan
sol vizyonlar, kabusa dönüşmüş durumdalar. İlk olarak özel mülkiyet
yerine kamusal olanı, merkezi planlama yerine "anarşiyi" ikame eden
bir vizyon vardı. Sonra, burjuva siyaset biçiminin ikiyüzlülüğünün
yerine geçecek tek bir öncü parti vizyonu oluştu. Bu partinin üyeleri
işçi sınıfının çıkarlarını korumaya yemin etmişti ve bu üyelerin
örgütlenme becerileri, mücadele uğruna kendilerini feda ederek bileniyordu.
Ve elbette, kadınları kamu sektöründe "üretken" işgücüne ekleyerek
onları otomatik olarak özgürleştiren sosyalist bir ekonomiye ve
burjuvazinin kültürel egemenliğini, aynı şekilde "ilkel", kapitalizm
öncesi kültürel tortuları silip süpürecek tek bir proletarya kültürüne
dair "düşler" vardı.
Hiç şüphesiz bazıları, kabuslara dönüşen düşlerin "devrimci sol"un
özel bir niteliği olduğunu ve "sosyal demokratların" bu düşleri
uzun zaman önce reddettiğini söyleyecektir. Bu doğrudur, ancak sosyal
demokratlar böylelikle küvetteki suyu boşaltırken bebeği de dışarı
atmış bulundular. Bir sosyal demokrattan, kılık değiştirmiş bir
kabus satın alabilmek ancak küçük bir ihtimal dahilindedir. Bunun
sebebi sadece, sosyal demokratların kesin bir şekilde yanlış olan
vizyonları reddetmeleri değil, aynı zamanda hiçbir düş pazarlamamalarıdır.
Onlar sadece halihazırda var olduğunu iddia ettikleri dinleyici
kitlelerine seçim reformu, daha iyi çocuk bakımı, adil barınma ve
tam istihdam gibi politikalar pazarlamayı yeğlerler. Söz konusu
reformlar tabii ki uğrunda savaşmaya değer reformlardır ve bu mücadelelere
katılmayan veya "yumrukları kaldıran" ve "gizli gündem"cilik oynayan
kendilerine özgü "radikal düşçüler" gerçekte hiç de radikal değildir.
Ancak düşler kadar program da arıyorsanız, bugünün sosyal demokrat
öğretilerine bakmanız için pek az neden var. Öyleyse düşler, misyoner
ve guruların özel malları haline mi geldi? Tabii ki de değil.
Kabul etmemiz gereken ilk nokta, ekonomik kıtlığın giderilmesi
ile arzu edilir toplumsal ilişkiler arasında doğrudan bir ilişki
olmadığıdır. Marx "komünizm"i, her şeyden önce kıtlık olmayan bir
toplum olarak tanımlayarak ve toplumsal ilişkilere dair tüm sorunların
maddi bolluk ile geçersiz hale getirileceğini ima ederek, solcuları
tehlikeli bir şekilde savunmasız bırakmış oldu. Keza ekoloji hareketi
şimdiye kadar bize, tam bir maddi bolluğun hiçbir zaman olamayacağını
öğretmiş olmalıydı. Üstelik maddi malların yığını ne kadar yüksek
olursa olsun, ölümlü varlıklar için zaman kalıtsal olarak kıttır.
Toplumsal varlıkların maddi servetle kurdukları ilişki, servetin
geçim kaynağı olmasından öte "kıskançlık uyandıracak bir karşılaştırma"
konusu olmasıdır ve onlar için adil bir toplumda toplam mal yığınının
büyüklüğü önemli ölçüde konu dışıdır. "Üretim güçlerindeki" yeterli
gelişmenin, insani temaları besleyen toplumsal ilişkilerin dikkatlice
kurulması ihtiyacını gidereceği kanısı ütopikti. "Üretim güçlerinin"
yeterince gelişmesinden sonra "sosyalizmi" otomatik olarak takip
edecek bir "komünizm" yoktur.
İkinci adım; olası siyaset, ekonomi, topluluk ve akrabalık kurumlarının
hangi ölçütte değerlendirileceğini açıklığa kavuşturmaktır. Bu noktada
durumu, ilerici hareketlerin uzun tarihi pratiklerinin bilgeliğinden
bağımsız bir şekilde resmetmeliyiz. En geniş tanımıyla, arzu edilir
toplumsal kurumlar tüm yurttaşların kendilerini geliştirmelerine
ve azami potansiyellerini gerçekleştirmelerine yardımcı olur. Üstelik
bunu, bazı grupların çıkarlarını artırmak için diğer grupların refahından
fedakarlık etmeden yaparlar. Yaratıcılık, çeşitlilik, mükemmellik
ve verimlilik toplumsal hiyerarşiye, "insan doğasının" dayatmalarına
ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyaç duymaz; ki bunlar "erkekler
kadın düşmanı, kadınlar edilgen, beyaz olmayanlar ise çözümleyici
olmak açısından gönülsüz olmalıdır" veya "bazı insanlar liderlik
etmek diğerleri ise onların peşinden gitmek için doğarlar" gibi
dayatmalardır. Toplumsal yaşamın tüm alanlarındaki kurumlar; dayanışma,
çeşitlilik ve her insanın sonucundan etkilendiği oranda kararlara
katılacağı kolektif öz-yönetim gibi amaçlara ulaşmalıdır. Bu amaçların
insanların potansiyellerini yükselteceğine, ilerlemeci tarihsel
tecrübelerden dersler çıkarmalarını sağlayacağına, barış, adalet,
özgürlük, hakkaniyet, sağlık, güven ve saygı gibi elde edilmeye
değer daha kesin amaçlarla da birleşeceğine inanıyoruz.
Ancak ne dereceye kadar daha kesin bir vizyon tasarlayabiliriz?
Hangi kurumlar bu amaçları yıkmak yerine bunlara ulaşabilir?
Katılımcı Demokrasi
Siyasi yaşam için Marksist-Leninist strateji, felaket için bir
reçetedir. Stalinizm uç bir biçimdi ancak Leninizm'in makul bir
uzantısıydı. İktidarda olmayan Marksist-Leninist partilerin ters
tepen deneyimleriyle, iktidardaki Marksist-Leninist partiler tarafından
demokratik siyasi yaşama sistemli bir şekilde uygulanan baskı tamamen
tutarlıdır. Siyasi yaşamın arzu edilir bir biçimiyle hiçbir zaman
kıyaslanamayacak olan "proletarya diktatörlüğü", "sol"un siyasi
itibarını daima lekelemiştir. Kendisi dışındaki partileri yasadışı
ilan eden, "demokratik" merkeziyetçi kurallarla yönetilen tek bir
"öncü" partinin demokrasiyle, onu alaşağı etmek dışında hiçbir ilişkisi
olamaz. Bu siyasi kurumlar, katılımcı itkileri sistematik bir biçimde
engeller; -edilgenliğin tamamen korkudan kaynaklandığı durumlar
dışında- popüler edilgenliği artırır; otoritarizmi, bürokrasi yanlılığını1
ve hükümette yozlaşmayı besler. Parti dışı muhalefet yasadışı sayılıyorsa
ve parti yönetimi, parti içi muhalefeti bastırabiliyor ve muhalif
üyeleri şubelere dağıtıp tüm şube ve hücrelerde kendi lehine çoğunluğu
sağlayabiliyorsa, ne beklenebilir ki?
Ancak Batı tarzı seçime dayalı "demokrasi" ile katılımcı demokrasi
arasında da dağlar kadar fark vardır. Refahın son derecede eşitsiz
bir şekilde dağılımı, siyasi iskambil oyunu başlamadan önce desteyi
hileli bir biçimde karmıştır. Vatandaşlar, toplumun iktidar seçkinleri
tarafından fiili olarak elenmiş olan, "önceden seçilmiş" adaylar
arasından bir seçim yaparlar. Ancak, böyle sorunların üstesinden
gelinse bile katılımcı demokrasi, bir vekile bizim için siyasi faaliyet
yürütmesi amacıyla seyrek olarak oy vermekten çok daha fazlasını
gerektirir. Vekillerin seçilmesi katılımcı demokrasinin bir parçasıdır.
Aynı zamanda yönetimin her düzeyinde, önemli siyasi sorunlar ve
politikalar üzerine karşıt görüşlerin açıkça belirtildiği sık ve
düzenli referandumlar yapılması, vekil adayları için oy vermekten
daha önemli olmasa da en az onun kadar önemlidir.
Her durumda, siyasi yaşamın yok olmasını değil, arzu edilir bir
toplumda pekiştirilmesini ummalıyız. Siyaset bundan böyle, sayesinde
ayrıcalıklı grupların kendi hakimiyetlerini ölümsüzleştirdikleri
bir aracı temsil etmeyecek. Baskı altındaki seçmenler de, adaletsiz
bir statükoyu koruyan siyasi normlarla savaşmak zorunda kalmayacaklar.
Ancak bunların yanında toplumsal tercihler üzerine ateşli münakaşalar
da eksik kalmamalı. Toplumsal çeşitlilik hedefi karşıt görüşlerin
savunucuları tarafından her ne zaman mümkün olursa uygulanması gerektiğini
emrettiğinden, bir programın diğerlerinin programı pahasına uygulanmasını
zorunlu kılacak pek çok durum da olacaktır. "Kamu tercihi" sorunsalı
yok olmayacaktır. Arzu edilir bir toplum katılımcı itkilerimizi
ateşleyecektir; dolayısıyla siyasi tartışmaların da aynı şekilde
alevlenmesini ümit etmek için her türlü nedene sahibiz.
Amaçlar gayet net. Chomsky'nin sözleriyle:
"Gerçekten demokratik olan bir topluluk, tüm halkın toplumsal
politikaların oluşumuna anlamlı ve yapıcı bir biçimde katılım olanağına
sahip olduğu topluluktur... Hayati kararlar alınan büyük alanları
halkın kontrolünün dışında bırakan bir toplum veya halka nadiren,
seçkin gruplar tarafından alınmış kararları onaylama imkanını bahşeden
bir yönetim sistemi... demokrasi terimine hiç de layık değildir."
Asıl soru, hangi kurumsal araçların insanlara bu imkanı en iyi
biçimde sağlayacağıdır. Eninde sonunda, siyasi ihtilaflar demokratik
oy kullanımı ile yatıştırılmak zorundadır. Ve açıkça görülüyor ki,
bu şekilde yapılacak seçimler katılımcıların daha büyük bir bölümünün
sonuçlarla ilgili bilgilere ulaşmasıyla daha iyi aydınlatılmış olacaktır.
Ayrıca karşıt görüşlere sahip grupların birbirlerine görüşlerini
iletecekleri etkin haberleşme araçlarına erişebilmeleri gerektiği
de açıktır. Siyasi yaşamın demokratikleşmesi, medyanın demokratikleşmesini
içermek zorundadır.
Katılımcı demokrasi, yalnızca medyaya demokratik erişimi ve tek
gündeme sahip siyasi örgütlerin fazlaca olmasını gerektirmez, ayrıca
farklı toplumsal gündemlere sahip siyasi partilerin çoğulluğunu
da gerektirir. Eğer kısaca solun siyasi tarihini ve partileri, grupları
veya insanların faydalandıkları her türlü siyasi örgütü yasaklamaya
teşebbüs etmenin nihai sonuçlarının yansımalarını düşünecek olursak,
yasakların demokrasiyi aforoz etmek olduğu apaçık ortaya çıkacaktır.
Topluluklar-Arasıcılık2
Arzu edilir bir toplumda, geçmişimizden kurtulmuş ve tarihi kökenimizden
bihaber bir halde, büyülü bir şekilde yeniden doğmayacağız. Aksine
tarihi bellek, toplumsal ilerlemeye olan duyarlılık ve tarih anlayışımız
arzu edilir bir topluma ulaşma sürecinde gelişecektir. Bu suretle
asıl nokta değişik kültürleri silmek ya da onları en küçük ortak
paydaya indirgemek değildir. Bunun yerine farklı toplulukların birbirlerine
olan tarihi katkıları daha fazla takdir edilmeli ve bu katkıların
gelişmesi için daha büyük araçlar sağlanmalıdır.
Farklı tarihsel toplulukları tek bir kültürel "oyun parkı"nın
içine yerleştirmeye teşebbüs ederek soykırımın, emperyalizmin, ırkçılığın,
bağnaz milliyetçiliğin3, etnisite merkezciliğin4 ve dini zulmün
dehşetini önlemeye çalışmak gibi bir yaklaşım var. Ancak bu yaklaşım,
silmeye çalıştığı kabus kadar kötü bir düş olduğunu kanıtladı. "Kültürel
türdeşleştirme"5, insanlara kim olduklarına ve nereden geldiklerine
dair duyarlılık kazandıran kültürel farklılıkların olumlu yönlerini
yok sayar. "Kültürel türdeşleştirme" çeşitliliklere ve kültürel
öz-yönetimlere dair çok az imkan sunmakta ve üstesinden gelmeye
çalıştığı toplumsal kuruntu ve husumetleri her nasılsa daha da artırarak
kendi yıkımını ispatlamaktadır.
Rekabetçi, düşman bir çevrede din, ırk, etnisite ve ulus temelli
topluluklar sekter kamplar haline gelir. Bu toplulukların her biri,
her şeyden önce kendisini gerçek ve hayali tehditlerden korumayı
düşünür ve bunun için gerekirse diğerlerine savaş açar. Baskın topluluklar
kendi üstünlüklerine ve baskı uyguladıkları toplulukların varsayılan
aşağılıklarına dair mitlerle ayrıcalıklı konumlarını meşrulaştırırlar.
Baskı altındaki toplulukların içindeki bazı unsurlar bu mitleri
özümser ve baskın kültürü taklit etmeye yeltenirler. Bunların dışındakilerin
tepkisi ise bir yandan kendilerine uygulanan baskıyı meşrulaştırmaya
çalışan ırkçı ideolojiyle savaşmak diğer yandan kendi kültürel geleneklerinin
bütünlüğünü savunmak olur. Ne var ki çözüm topluluklar arasındaki
farklılıkların silinmesinde değil; ırkçı kurumların ortadan kaldırılması,
ırkçı ideolojilerin defedilmesi ve tarihsel toplulukların ilişki
kurdukları çevrelerin değiştirilmesinde yatıyor.
Bir alternatif olarak "topluluklar-arasıcılık"; kutsadığımız
topluluk biçimlerinin çeşitliliğine saygı gösterilmesini ve bu biçimlerin
korunmasını, söz konusu topluluklara kendilerini tekrar üretmeleri
için gereken maddi ve toplumsal kaynakların sağlanmasını teminat
altına alarak vurgular. Her kültür yalnızca tarihsel tecrübelerinin
eşsiz ürünü olan özgün bilgeliğine sahip çıkmakla kalmaz, aynı zamanda
farklı kültürlerin etkileşimi her birinin içsel özelliklerini geliştirebilir.
Ve bu, hiçbir yaklaşımın tek başına ulaşamayacağı bir zenginlik
sunar: Olumsuz topluluklar-arası ilişkilerin olumlularıyla değiştirilmesi
sağlanır. Ancak söz konusu zenginliğin anahtarı kültürel yok olma
tehdidinin giderilmesidir ki bu da ancak her topluluğun kendi geleneklerini
sürdürmesi için gerekli araçlara sahip olmasını teminat altına almakla
sağlanır.
Bireyler tercih ettikleri kültürel toplulukları seçebilmeliler.
Bu, bireylerin kararlarını onlar adına başkalarının, üstelik de
önyargı temelinde, tanımlamasından yeğdir. Bu arada topluluk dışındakiler,
kendi görüşleri doğrultusunda, kültürel pratiklerin insani normları
ihlal ettiğini gördüklerinde bunu eleştirme hakkına sahip olmalılar.
Ancak eleştirelliğe izin verilmesinin aksine dışarıdan müdahaleye,
her bir topluluğun bütün üyelerinin muhalefet edebilme ve topluluğu
terk edebilme hakları teminat altına alınmadığı sürece, izin verilmemelidir.
En önemlisi de; özerkliğin ve dayanışmanın uzun tarihi, topluluklar
arasındaki kuşku ve korkuyu alt etmedikçe, iki topluluk arasındaki
anlaşmazlıklarda kimin geri çekileceğine dair seçim, ikisinden daha
güçlü ve -gerçekçi olacak olursak- daha az tehdit altında olana
göre belirlenmelidir. Topluluklar-arasıcılık, gerginliğin azaltılması
sürecinin tek taraflı olarak başlatılmasını; daha güçlü ve baskı
altına alınmaktan korkmaya daha az nedeni olan topluluğun görevi
haline getirir. Bu basit kural şu ana kadar nadiren uygulanmış olsa
da yeterince açık ve mantıklıdır.
Hedef bu kadar açık -hiçbir topluluğun kendisini tehdit altında
hissetmediği ve böylece birbirlerinden bir şeyler öğrenip birbirleriyle
bir şeyler paylaşmakta özgür hissettikleri bir çevre yaratmak; ancak
önümüzde olumsuz topluluklar-arası ilişkilerin tarihsel mirası duruyor
ve her şeyin bir gecede başarılabileceğini iddia edemeyiz. Bunun
ötesinde diğer alanlarda başka bir tarihsel miras ve davranışsal
beklentiler kümesi kurulana dek topluluklar-arası ilişkiler yavaş
yavaş ve adım adım yapılandırılmalı. Kültürel yeniden üretim için
"gerekli araçları" nelerin oluşturduğuna ve özel durumlarda hangi
gelişmelerin "kanuni dayanağı olmayan dışarıdan müdahale" araçlarından
ayrı tutulacağına dair karar vermek kolay olmayacaktır.
Yine de bu konu hakkında farklı görüşlerin değerlendirileceği
topluluklar-arası kriter, her topluluğun kendini tanımlamak ve kültürel
geleneklerini geliştirmek için yeterli maddi araçlara ve iletişim
araçlarına sahip olmasının ve kendi kültürünü diğer tüm topluluklara
sunabilmesinin teminat altına alınmasıdır. Ancak bu kriter, araçların
sınırlı yekûnu ve herkesin bu araçlar üzerinde eşit hakka sahip
olması bağlamında değerlendirilmelidir.
Katılımcı Ekonomi
Hangi ekonomik kurumlar ve pratikler, bir taraftan kolektif öz-yönetimi,
insanlar arası dayanışmayı, insani ve maddi çeşitliliği beslerken
diğer yandan insanların maddi ihtiyaç ve arzularını verimli ve eşit
bir şekilde gerçekleştirmelerine izin verir? Bu sorunun cevaplarına
ilişkin geniş taslaklar giderek görünür hale gelmeye başladı.
Üretim araçlarının mülkiyeti toplumsal olmalıdır, özel değil.
Geleneksel Marksizm'le bu hususta bazı açılardan ayrı düşsek
de; üretim araçlarının özel mülkiyetinin sömürü ve yabancılaşmayı
ima ettiği önermesi üzerinde tekrar düşünmemiz gereken bir önerme
değildir. Üretim araçlarının özel mülkiyeti demek, sömürü ve yabancılaşma
demektir. Üretim ve tüketimin örgütlenmesi hiyerarşik değil, demokratik
ve katılımcı olmalıdır.
Neredeyse tüm ilericiler bu önermeye sözde destek verse de, bu
önerme değişik insanlara değişik anlamlar ifade eder. Bizim için
bu önermenin anlamı, üretimin bütün işçilerin katıldığı ve her işçinin
eşit söz hakkına sahip olduğu bir konsey tarafından idare edilmesidir.
Bu aynı zamanda fikir üretme ve onu uygulama görevlerinin, bazılarının
daima ilkini, diğerlerinin de ikincisini yapacağı şekilde dağıtılmaması
anlamına gelir. İş bileşenleri düzenlenmez ve dönüşüm şemaları geliştirilmezse
-ki bunlar fikir oluşturma, organizasyon ve üretim işlerinin icrasının
bir karışımından ibarettir- yabancılaşma ve sınıf hiyerarşileri
devam eder. Bu ne her bireyin tüm makul işleri dönüşümlü olarak
yapacağı ne de uzmanlığın karar vermede önemli bir rol oynamayacağı
anlamına geliyor. Zira demokratik bir karar alma mekanizması için,
bilgiye dayalı çözümlemelere hiyerarşik karar mekanizmasındakinden
çok daha fazla ihtiyaç duyulur. Ancak arzu edilir bir ekonomide,
çoğunluğun üretim emeğinin planlanması ve koordine edilmesi, az
sayıda insanın özel yetki alanı olamaz.
Malların ve hizmetlerin tahsisatı, farklı tüketim ve üretim gruplarının
öneride bulundukları ve yaptıkları işleri gözden geçirdikleri tekrara
dayalı, toplumsal bir planlama yöntemi aracılığıyla yerine getirilmelidir.
Ne serbest pazar ne de merkezi planlama insanlığın refahı ve
gelişimine katkıda bulunmuştur. Pazar; kaynakları verimsiz bir şekilde
dağıtır, insanları birbirine düşürür ve toplumsal işbirliğini bireysel
açıdan mantıksız kılar. Pazarlar, burjuva kahramanların iddia ettikleri
gibi toplumsal üretken enerjinin özgürleştiricisi olmaktan çok uzaktırlar;
toplumsal açıdan yıkıcı olan bireyciliği beslemektedirler. Diğer
taraftan merkezi planlama da pazarın değersiz bir vekili olduğunu
ispatlamıştır. Merkezi planlama otoritarizmi, kayıtsızlığı ve bürokrasiyi
besler. Merkezi planlamanın insanların yaratıcı yetenekleri üzerindeki
ölü ağırlığı, "var olan sosyalist" dünyada ümitsiz bir şekilde el
yordamıyla alternatifler aranmasını haklı çıkarmaya yeter de artar.
Ancak çözüm piyasalara geri dönmekte yatmıyor. Ve hiç kimse temelde
kusurlu olan bu iki dağıtım mekanizmasının bileşiminden fazla bir
şey ummamalı.
Çalışma ve tüketim kolektifleri, mükemmel bir şekilde bütün bir
ekonomik planı geliştirme ve bunu aynı mükemmellikte gerçekleştirme
yetisine sahiptir. Bireysel kolektifler ve onlara benzer kolektiflerin
oluşturduğu federasyonlar, faaliyet önerilerinde bulunma ve bu faaliyetleri
bir planlama diyaloğu sırasında bir diğer yapıdan aldığı niteliksel
ve niceliksel bilgiler ışığında gözden geçirme yetisine sahiptir.
Kolektiflerin birbirleri için düşündükleri seçeneklerin uygulanışında
doğru ve yararlı bilgilerin sağlanması açısından modern bilgisayar
teknikleri yeterli olmaktan da öte konumdadırlar. Tüm katılımcıların
eşit seviyede bulundukları tekrara dayalı, toplumsal bir planlama
yöntemi sadece adil değildir aynı zamanda verimli sonuçların alınmasına
da vesile olur. Hakikaten şaşırtıcı olan şey ise, birkaç "radikal"
iktisatçının önemli yeteneklerinin ve enerjilerinin tümünü yüzyıldan
aşkın bir süre sosyalist ekonomi vizyonunun merkezi bir parçası
olduğu varsayılan demokratik planlama işlemlerini tasfiye etmeye
adamalarıdır.
Artan güven ve dayanışma, dağıtımın ihtiyaca göre şekillenmesine
izin verene kadar dağıtım, "herkesten yapabildiği kadar, herkese
gayrete göre" ilkesine dayanmalıdır.
"Herkesten yapabildiği kadar, herkese ürüne göre" ilkesinin muğlak
olduğu şu anda açıktır. Bu ilkeyi "herkese katkısının piyasa değerine
göre" şeklinde, adil bir dağıtım ilkesi olarak tercüme etme yönündeki
artan eğilimi reddetmeliyiz. Kişisel katkılara göre ücretlendirme,
"kişisel katkılar artı kişinin her nasılsa sahip olduğu üretim araçlarının
katkıları"na göre ücretlendirmeden pekâla daha adil olabilir. Ancak
kişisel katkıya göre verilen ücretin de hiçbir şekilde verimli olmaması,
pek çok yaşam tarzı sosyalisti daha da fazla şaşırtacaktır.
Yapılan katkıdaki farklılıklar yetenekte, hazırlıklı olmakta
veya eğitimde, işte, görevde, şansta ve sarf edilen gayretteki farklılıklara
bağlıdır. Güven ve dayanışma gerekli üretken gayreti elde etmekte
yetersiz kaldıkça, gayreti verimlilik temelinde ödüllendirme savı
ortaya konabilir. Hiç şüphesiz bazıları gayretin eşitlik temelinde
ödüllendirilmesini savunacaktır ve bu sava kaçamak cevaplar vermeye
yeltenmemeliyiz. Yeteneği, hazırlık ve eğitimi, işi, görevleri ve
şansı ödüllendirmek ne verimlilik ne de eşitlik temelinde bir şey
ifade eder. Neden genetik bir piyangonun sonucu olan yetenek, veraset
piyangosunun bir sonucu olan özel mülk bir üretim aracının katkısından
daha çok ödüllendirilmeyi hak etsin? Yetenek ödülle teşvik edilecek
bir şey olmadığı için, onu ödüllendirmeye dair hiçbir verimlilik
savı yoktur. Sağlanan hazırlık ve eğitimin maliyeti toplum tarafından
karşılanır, bu maliyetin içinde doğuştan beri hiç eğitim görmemiş
insanlar dolayısıyla oluşan sorumluluğun bedeli de vardır. Eğitim,
insanları eğitim istemeye teşvik edecek bir ödülü ne gerektirir
ne de hak eder. Bir işi yapmakta olan kimseyi, kişinin işin özünde
varolan katkısından dolayı ödüllendirmenin her iki temelde (verimlilik
ve eşitlik temelinde) de bir anlamı yoktur. Açıktır ki şansı ödüllendirmekte
ne adalet ne de verimlilik vardır. Yetenek, hazırlık, iş, görev,
şans ve gayretin ortak sonucuna göre ödüllendirme -ki bunun yalnızca
gayreti ödüllendirmekle aynı şey olduğunu mantıklı bir şekilde savunacak
kimse yoktur- açıkça haksız ve verimsizdir.
Feminizm
Akrabalık kurumları insanların cinsel ve duygusal ihtiyaçlarını
geliştirmek, karşılamak ve yeni nesiller yetiştirmek için gereklidir.
Fakat günümüz cinsel ilişkileri; erkekleri kadın ve çocukların üzerinde
konumlandırıyor, eşcinseller üzerinde baskı kuruyor, insanların
cinsel ve duygusal potansiyelini çarpıtıyor. Başka bir deyişle,
günümüzde toplumsal cinsiyet ilişkileri neredeyse evrensel olarak
ataerkildir ve toplumların aralarında farklılıklar bulunsa da, ki
bunların bazıları oldukça önemlidir, bu durum "var olan sosyalist"
toplumlardan tutun da modern batılı toplumlara kadar geçerlidir.
Hümanist bir toplumda, toplumsal olarak dayatılan bu baskıcı tanımları
ortadan kaldırmalıyız ki herkes cinsiyeti, cinsel tercihi ve yaşı
ne olursa olsun yaşamını kendi seçtiği biçimde sürdürebilsin. Biyolojik
açıdan bize dayatılmış olmayan, -yani erkekler bazı işleri yaparken
kadınlar diğerlerini yapar gibi- cinsiyete dayalı iş bölümleri olamaz;
aynı şekilde, bireylere cinsel tercihlerine göre ayrım uygulanamaz.
Erkeklerin olduğu kadar kadınların da toplumsal katkılarına saygı
gösterecek, cinselliği fiziksel olarak zengin, duygusal olarak doyurucu
bir hale getirecek toplumsal cinsiyet ilişkilerine ihtiyacımız var.
Yeni akrabalık biçimleri kalıcı ilişkilerden gelen "derinliğin"
korunmasına izin verirken, tekeşliliğin mülkiyetçi darlığının da
üstesinden gelmeli. Bu akrabalık biçimleri erkekler ve kadınlar
arasındaki rol dağılımını yok etmelidir, böylece her iki cins de
gelişimini sağlamakta ve öğrenmekte özgür olur. Yine bu akrabalık
biçimleri, çocuklara ihtiyaç duydukları fazladan desteği ve yapıyı
sağlarken, kendilerini idare etmeleri ve öğrenmeleri için onlara
kendilerine ait bir oda da vermelidir. Peki bunu mümkün kılacak
olan nedir?
Apaçık ortadadır ki, kadınlar üreme özgürlüğüne -yani hiçbir
dışlanma ve yahut da ekonomik açıdan zarar görme korkusu olmadan
çocuk yapma veya doğum kontrolü ve kürtaja erişimlerinde hiçbir
engelleme olmadan çocuk sahibi olmama özgürlüğüne- sahip olmalılar.
Üretim araçlarının özel mülkiyeti konusundaki uzlaşmaya benzer şekilde,
bu konu hakkında da bundan başka bir uzlaşma olamaz. Tıpkı özel
mülkiyetin, işçilerin kendi çalışma kapasitelerini kontrol ve idare
etme haklarını feshetmesi gibi; doğum kontrolü ve kürtajın reddedilmesi
de kadınların kendi doğurganlık kapasitelerini ve bu suretle genel
anlamda hayatlarını kontrol ve idare etme haklarını feshetmektir.
Ancak feminist akrabalık kurumları, çocuk-bakımı rollerinin cinsiyete
göre dağıtılmamasını ve geleneksel çiftlerin, bekar ebeveynlerin,
lezbiyen ve gay ebeveynlerin ve daha karmaşık ve çoklu ebeveynlik
düzenlemelerinin desteklenmesini teminat altına almalıdır. Tüm ebeveynler
yüksek nitelikli günlük bakıma kolayca erişme hakkına, esnek çalışma
saatleri ve ebeveynlik izni6 seçeneklerine sahip olmalıdır. Temel
nokta, gelecek nesilleri çoğunlukla alt sosyal tabakadan kadınların
oluşturduğu ilgisiz ajanslara devrederek ebeveynlerin çocuk bakımından
muaf tutulmasını sağlamak değildir. Buradaki düşünce; çocuk yetiştirmeyi
yüceltmek, çocuklar ve yetişkinler arasında kişisel etkileşimleri
teşvik etmek ve ilişki kurma sorumluluğunu kadın ve erkek arasında
ve tüm toplumda eşit bir şekilde dağıtmaktır. Eninde sonunda hangi
toplumsal görev gelecek nesillerin yurttaşlarını yetiştirmekten
daha önemli olabilir ki? Peki layık olduğu konumu, bu hayati toplumsal
rolü gerçekleştirmeyi reddeden ataerkil ideolojilerden daha mantıksız
ne olabilir? Arzu edilir bir toplumda akrabalık faaliyetleri sadece
eşit bir şekilde düzenlenmemeli, aynı zamanda bu faaliyetlerin toplumsal
açıdan değerlendirilme şekilleri düzeltilmelidir.
Feminizm aynı zamanda cinsellikte kişilerin eğilim ve tercihleri
ne olursa olsun, eşcinsel, biseksüel, tekeşli ya da tekeşli olmayan,
özgürleşmiş bir vizyona kucak açmalı. İnsan haklarına saygı duymanın
ötesinde, kendi rızalarıyla bir araya gelen eşlerin farklı cinsellik
şekillerini uygulaması ve keşfetmesi herkesin yararlanacağı çeşitli
tecrübeler sağlar. Baskıcı hiyerarşilerin bulunmadığı hümanist bir
toplumda, seks yalnızca duygusal, fiziksel ve ruhsal tatmin ve gelişim
için yaşanır. Bu şekilde sonuçlanan deneysellik sadece hoş görülmez,
aynı zamanda takdir edilir.
Evet, vizyon bu konuda taviz vermeyecektir. Bu, kadınların daha
fazla ikincil plana atılamayacağı, bir türün yarısının yetenek ve
zekasının sonunda özgür olacağı toplumsal cinsiyet ilişkileri vizyonudur.
Bu aynı zamanda erkeklerin çocuk yetiştirmekte özgür olacakları,
çocukluğun oyun oynanan ve sorumlulukların korkuyla birlikte değil,
bağımsız bir şekilde öğrenme fırsatıyla birlikte arttığı bir zaman
olacağı ve yalnızlığın insanlar için her geçen yıl bir mengene misali
daha da çok sıkışmayacağı bir vizyondur. Bu vizyon, yaşamın alışkanlık
ve gereklilikler ülkesinden kurtarıldığı ve herkesin uygulama ve
rafine etme yetisine sahip olacağı bir sanat biçimi olarak görüldüğü
ve takdir edildiği bir vizyondur. Fakat bunun bir gecede başarılabileceğini
iddia edemeyiz. Bir çiftin oluşturduğu, tek çeşit bir ebeveynlik
kurumunun herkes için en iyisi olduğunu da iddia edemeyiz. Şu anki
çekirdek aile, ataerkil normlara her açıdan uygun olduğunu ispatlasa
da, insanlar şüphesiz feminizmin amaçlarını nasıl yerine getireceklerini
deneyerek diğer akrabalık kurumlarının yardımıyla başka tür bir
çekirdek aile geliştirebilirler.
Düşlerin Önemi
Nesneler var oldukları şekilde kalmak zorunda değiller. İnsan
doğası baskıcı temalar üzerinde sadece küçük değişiklikler yapmaya
izin verecek kadar hassas değil. İnsanların yaşayabileceği mümkün
dünyalar kümesi tek boyutlu ve bugün yaşadığımız dünyayla sınırlı
değil. Bizler daha arzu edilir vizyonlar hakkında düşünmeye ve konuşmaya
ve de ne istediğimizi sürekli olarak iyileştirmeye devam etmeliyiz.
Hedeflerimize nasıl ulaşacağımız hakkında stratejiler üretmeye devam
etmemiz önemli. "Düşlerimizi canlı tutmanın" başka bir yolu yok.
Düşlerimiz ölürse geriye hiçbir şey kalmaz.
Notlar :
[*] Bu makale Buying Dreams: Visions For a Better Future adıyla
www.zmag.org sitesinde yayınlanmıştır.
1 bureaucratism
2 intercommunalism
3 jingoism
4 ethnocentrism
5 cultural homogenization
6 Yazar burada doğum iznini kastediyor, ancak sadece kadınların
kullandığı doğum izninden bahsetmediği için "ebeveynlik izni"
olarak çevirmeyi uygun bulduk. (ç.n.)