Kriz, kemer sıkma ve emeğin tepkisi – İspanya spot altında (2. Bölüm)
Luis Buendía
21.10.2010
Çeviren: Ceren Gülbudak
Bu makalenin ilk kısmında İspanyadaki mevcut ekonomik durumu ve
İspanyol hükümetinin işçilerin yaşam standartlarına yaptığı
saldırıyı açıklığa kavuşturmak istedim. Tüm bunların ışığında en
azından Yunanistan’da gördüğümüz büyüklükte bir ayaklanma olması
beklenebilir. Fakat olaylar bu yönde gelişmemiştir. Neden
olduğunu görmeye çalışalım.
Örgütlü Emeğin Zayıflığı
İspanyadaki sendikaların güçsüzlüğünün ilk işaretleri
ekonominin en son büyüme evresinde görüldü. İlk kısımda
belirttiğim gibi, en son büyümede kârların yukarı
fırlamasına ve istihdamın artmasına rağmen, geçici
sözleşmeleri ve düşük ücretleri düşündüğümüzde yeni işlerin
pek çoğu güvencesizdi. İspanya’daki geçici istihdam oranları
Avrupa Birliğindeki en yüksek oranlar olarak kalmaya devam
ediyor, çalışanların üçte biri sabit-süreli sözleşmelerle
işe alınmış, bu oran Avrupa ortalamasının iki katı. İşe
alınan her yüz işçiden onu halen açlık sınırının altında. Ne
yazık ki, işçilerin haklarını savunmakla sorumlu örgütler
emek piyasasının “karşı-reformları”ndan önce bile etkisini
büyük oranda kaybetmişti; bugün direnişin zayıf olmasını en
iyi açıklayacak şey budur.
İspanyol emek hareketinin zayıflaması dünya çapında bir
eğilimin bir parçası. “Geleneksel” işçi sınıfı her yerde
geri çekiliyor fakat hâlâ sınıf bilinçli sendikalaşmanın
temeli olmayı sürdürüyor. İşçi sınıfının hâlâ, ücretli emeğe
bağlı olması, üretim araçları bağlamında
mülksüzleştirilmesi, kendisini belirsizlikten koruyamaması
ve tüm bunları değiştirecek gerçek güce sahip olmaması gibi
ortak tanımlayıcı özellikleri olmasına rağmen, işçilerin,
geleneksel endüstrilerdeki güvencesizliği ve marjinalliği,
emek bölünmesinin artışı, geniş emekçi gruplarının
bölünmesine ve çözülmesine sebep oldu.
Bu genel eğilimler İspanya’da 1980’lerdeki mücadeleler
sırasında ortaya çıktı. Alt tabakalar tarafından sürüklenen
büyük sendikaların 1970’lerin sonundaki büyük yenilgiden
sonra sınıf mücadelesinin zirvesine ulaştığı bu yıllarda
işin içinde olmaktan başka bir seçeneği yoktu. Önemli
olaylardan biri de 1988’deki genel grevdi. Ancak o zamana
kadar endüstriyel yeniden yapılanma en radikal işçilerin
istihdam edildiği sektörleri ortadan kaldırdı. Yüksek
işsizlik ve geçici işlerin hızla artışı, emek hareketini
oldukça zayıflattı. Buna ek olarak, Moncloa Anlaşmaları’ndan
[1] sonra uygulamaya konan sendikal model, en radikal
sendikaların etkili eylemlerine mani olacak büyük engeller
yarattı. İspanya’da işçi sınıfının çıkarlarını korumak için
etkili bir şekilde savaşma geleneğine sahip radikal
sendikalar etkilerini kaybederken, büyük sendikalar da
birçok işçi için gitgide daha güvenilmez yerler olmaya
başladı. Bu yüzden, İspanya’da 1993’teki %14’lük oranla
Avrupa zirvesi yapan sendikalaşma oranları düşmeye başladı
ve şimdi İspanya Avrupa Birliği-15’te Fransa’dan sonra en
düşük ikinci sendikalaşma oranına sahip.
1995’te başlayan ve 1997’den sonra yoğunlaşan genişleme
sürecinde işçilerin ekonomik büyümeden yararlanamamasını ancak
işçilerin örgütlenme zayıflığı bağlamında anlayabiliriz.
Mücadeleci örgütlerin olmaması nedeniyle reel ücretler dondu
kaldı ve büyüyen borçluluk üzerine kurulu gayrimenkul balonları,
küresel finansal kriz İspanya’yı vurduğunda birçok kişiyi
giderek eriyip küçülen ve sonunda dağılarak yok olan buzullara
sıkıştırdı. Korkunç koşullara ve “sosyalist hükümet”in işçi
sınıfı karşıtı politikalarına karşı toplumsal tepkinin neden
daha güçlü olmadığını açıklamamıza da yine aynı örgütsel
zayıflık yardımcı oluyor. Fırtınanın etkisini hafifleten bir
başka etken GDP’nin
%23’ünü oluşturan kayıt dışı ekonominin büyüklüğü. OECD
ülkelerinin kayıt dışı ekonomilerinin ortalaması İspanya’dan
yüzde altı daha küçükken, yalnızca İtalya ve Yunanistan,
İspanya’ya oranla daha geniş kayıt dışı endüstriye sahip.
İspanya’da hâlâ güçlü olan aile bağlarıyla birlikte
düşünüldüğünde, kayıt dışı sektör aynı zamanda işçilerin
hayat koşullarına yapılan saldırıya karşı bir tampon görevi
görüyor.
...ve herkesi kapsayacak bir genel grev
Geçtiğimiz ay, başlıca sendikalar 29 Ekim’de genel grev
yapılması için çağrı yaptığında İspanya’daki durum böyleydi.
Bazı sağ-kanat sendikalar çağrıyı boykot etmeye karar
verirken, bu çağrı neredeyse tüm radikal sendikalar
tarafından desteklendi.
Birçok yönden, beklentiler hiç de hayırlı değildi.
Öncelikle, diğer işçi örgütleri çok zayıf ve bazı
sektörlerde neredeyse yokken, büyük sendikaların sermayenin
işçilere yaptığı saldırılar karşısında uzun bir süre
tepkisiz kalması nedeniyle, İspanya’da “mobilizasyon
barometre”si diyebileceğimiz şey oldukça donuktu. İkinci
olarak, seçilen tarih (çoğunlukla büyük sendikalar
tarafından), yaz başında kemer sıkma planı başlatıldığında
ya da emek-piyasası ve emekli maaşı reformları
duyurulduğunda olduğu gibi, ortaya çıkan halk öfkesinin en
yoğun anlarıyla aynı zamana denk gelmedi. Büyük sendikalar
kararlarını İspanya’daki grevin Avrupa’daki diğer işçi
hareketlerinin çağrılarıyla aynı zamana denk gelmesi
üzerinden meşrulaştırdılar, ancak onları koşulların daha
elverişli olduğu yaz başında bir genel grev çağrısı
yapmaktan ve daha sonra eğer işler iyiye giderse Eylül’de
yeni bir grev çağrısı yapmaktan alıkoyacak hiç bir engel
yoktu. Örneğin sendikalaşma oranlarının daha düşük olduğu
Fransa’da, İspanya’da teklif edilenden daha az ölümcül olan
emekli maaşı reformlarını protesto etmek içi, geçen Mart’tan
bu yana yedi genel grev yapıldı ve Yunanistan’da geçen
senenin başından beri hükümet tarafından uygulanan kemer
sıkma planına karşı altı genel grev yapıldı.
Hâl böyleyken, belki de grevin beklenenden çok daha
başarılı olması çok önemli. 2002’deki bir önceki genel
grevdekinden daha az insan tarafından desteklenmesine
rağmen, bu grevin özellikle geleneksel işçi sınıfına bağlı
sektörlerdeki etkisi dikkate değerdir. Grev, endüstrinin
hâlâ önemli bir ekonomik rol oynadığı şehirlerde daha
başarılı oldu. Hizmet sektöründe greve en güçlü destek, iş
durdurmanın yıkıcı etkilerini daha da belirgin hale getiren
ulaşım sektöründen geldi. İkili bir grevci profili vardı: a)
hâlen kavgalarına inanan eski sendikacılar; ve b) onlara
katılan çok genç insanlar. Bazı isyanlar İspanyada solun en
güçlü ve en örgütlü olduğu Barselona’da ve daha küçük bir
ölçüde de Galicia ile Madrid’in bazı endüstriyel
bölgelerinde gerçekleşti. Yalnızca 100 kişi hapse girdi.
Açıkça görülüyor ki toplumsal başkaldırı bu sene Mayıs
ayında Yunanistan’da olandan (Aralık 2008’ı saymıyorum bile)
oldukça uzakta. Daha da önemlisi 29 Eylül’de İspanya’daki
tepki, acınacak hâldeki ekonomik koşullar ve hükümetin kemer
sıkma planının vahameti düşünüldüğünde umduğumuzdan çok daha
düşüktü. Tipik olarak kalabalık miktarlarını şişiren sendika
yetkililerine göre, bu akşamüstü gösteriye katılan bir buçuk
milyon insan vardı. Aynı kaynaklar Fransa’da yapılan son
gösteri için üç milyonun insanın bir araya geldiğini
belirtiyor. Bununla beraber, grev gözcülerinin eylemden
önceki gece olan etkinliklerinin enerjili, iyi planlanmış ve
önemli ölçüde başarılı olması, umut verici bir işaretti.
Çabalarının değerli olduğuna şüphe yok. Madrid’deki halk
otobüsleri eyleminde olduğu gibi, bazı önemli kent
merkezlerini felce uğratmayı başardılar ve onların sayesinde
iş bırakma eylemi öğleden sonra olan gösterilere oranla daha
fazla insan tarafından desteklendi.
Beklentilerin ötesine ulaşmak hiç de aşırı iyimser olmak
anlamına gelmez.. Kemer sıkma politikasının ağırlığı
düşünüldüğünde, hükümetle yüzleşmek gerekliydi. Fakat açıkça
görülüyor ki aşmak gereken birçok engel var. Güç ilişkileri
birçok yönden işçi sınıfı ve örgütlerinin aleyhine; derin bir
sosyal dönüşüm isteyenlerin daha da aleyhine. Fakat 29 Eylül
yalnızca bir başlangıç. Her zaman olduğu gibi, yalnızca
İspanya’da değil, yurtdışında da sonuç hâlâ yapılması gereken
işlere bağlı. Örneğin, Fransa’da emekli maaşı reformuna karşı
seferberliğin zaferi, hem işçi sınıfı –ve doğrudan eylem
olanakları– için, hem de –kitlesel hareketlenmenin Avrupa’daki
en inatçı sağ-kanat yöneticilerini dahi değişime
zorlayabileceğini hesaba katmak zorunda kalacak olan– hükümetler
için örnek oluşturduğundan Avrupa çapında bir zafer olacaktır.
Biz bunun gibi bir uyarıcı eyleme güveniyoruz...
Luis Buendía İspanyol bir sosyal araştırmacı ve
Ekonomi
Bilimleri ve Öz-Yönetim Enstitüsü (ICEA) üyesi.
Yazar diğer ICEA üyeleriyle birlikte Robin Hahnel’a bu makalenin
önceki taslakları üzerine yaptıkları faydalı yorumlar için
teşekkür ediyor.
[1] Moncloa Anlaşmaları,
1978 İspanya’da diktatörlükten demokrasiye geçiş
döneminde anayasanın hazırlık sürecinde politik partiler
ve sendikalar arasında ekonominin nasıl planlanacağına
ve işletileceğine dair varılan anlaşmadır. –ç.n.