Söyleşi: Kenan Kocatürk
Ağustos 2006
(Kenan Kocatürk halen Literatür Yayınları sahibi ve genel
yayın yönetmenidir)
Türkiye'de Yayıncılık ve Okuma Alışkanlığı
Kenan Kocatürk: İsterseniz yayıncılık dünyasının Türkiye’deki
ve yurtdışındaki durumunu karşılaştırarak başlayalım.
Yayıncılık meselesi matbaa meselesi ile ilintili bir şey,
baştan üç yüz yıl geriden başlıyorsunuz. Ben yayıncılığa kesintili
aralıklarla yurtdışındaki büyük yayınevleriyle, tekellerle ilişki
kurarak başladım. Başka ülkelerin durumunu biliyorum. Temel
sorun şurada: Türkiye’de eğitim sistemi okuma alışkanlığı üzerine
kurulmamıştır. Batı şöyle çözmüş meselesini; insanlar daha üç
yaşında kitapla tanışıyor. Burada Amerika’yı kastetmiyorum,
Kıta Avrupa’sı ve İngiltere’den bahsediyorum. İki buçuk-üç yaşına
gelene kadar çocuğa sıfat, zamir gibi şeyler öğretilmez. İlkokul
üçüncü sınıfa kadar esas olarak, hikâye kitapları, çocuk klasikleri
dahil bol bol kitap okutulur. Çocuk bu okuduğu kitapları özetler,
gelir sınıfta anlatır. Bunun üzerinden başlayan bir eğitim sistemi,
okuma alışkanlığı üzerine kurulan bir eğitim sistemi vardır.
Daha başka yönleri de var tabii, ama bu esastır. Ülkemize baktığımızda,
kitap 30 yıldır yasaklanmış, silahla, örgüt materyali ile bir
tutulan bir şeydir. Türkiye’de eğitim sistemi içinde okuma alışkanlığı
gelişmiyor.
İkincisi, Batı’daki sosyal devletlerin en temel noktaları
halk kütüphaneleri, belediye kütüphaneleri, okul ve sınıf kütüphaneleridir.
Benim yetiştiğim dönemlerde kitaplık kolu vardı, kitaplarımızı
alır, okurduk. Yasak filan demeden kitap okunurdu. Biz öyle
yetiştik; ben 57 doğumluyum, koşullar böyleydi. O eğitim sistemi
kitapla tanışmayı, haşır neşir olmayı, düşünmeyi, araştırmayı
ve kuşkuyla yaklaşmayı da geliştiriyordu. O dönemde öğretmenlerin
bakış açısı eğitim sistemi içinde fırsat eşitliğini beraberinde
getirdi. Benim sınıfımda dershaneye gitmiş, bir kişi dışında
Anadolu lisesine gitmiş kimse yoktu. Üniversitelerde Anadolu’nun
tüm coğrafyasından öğrenciler vardı. Bugün durum böyle değil.
Bugün Demirel gibi bir adamın çıkma şansı yok. Isparta’nın bir
köyünde doğacaksın, Afyon’da liseyi bitireceksin, [İstanbul’da]
Teknik Üniversite’ye gireceksin, oradan böyle makamlara geleceksin.
Birincisi okuma alışkanlığı yok. İkincisi, devletin sosyal anlamda
kütüphaneleri, yani insanların kitaplarla haşır neşir olmasını
sağlayan bir sistemi yok. Türkiye’de toplam kütüphane sayısı
1.400. Bu, Almanya’daki kütüphane sayısının sekizde biri demektir.
Nitekim, Almanya’da 9.000 kütüphane var. Türkiye’nin kütüphanelere
kitap alma bütçesi 650 bin YTL. Kaç milyon nüfus var, 70 milyon.
Almanya’da 250 bin nüfuslu bir kasabada halk kütüphanelerinin
bütçesi 1 milyon Euro.
Temel sorunları sıralarsak, birincisi, kitaptan uzaklaşmışsın;
ikincisi, okuma alışkanlığı sistemin yok; üçüncüsü ise son yedi-sekiz
senedir yayıncılıkta bir çeşitlenme başladı. Eskiden daha az
yayıncı vardı, daha büyük tirajlarla kitaplar basılıyordu. Ben
hatırlıyorum, 77’lerde bu piyasaya ilk girdiğimde 5.000 satabilecek
kitaba bazı yayıncılar kim uğraşır diye burun kıvırırdı, kitaplar
en az 10 bin basılırdı. Daha sonra 12 Eylül ile beraber kitaplar
yasaklandı, düşünce özgürlüğüne kısıtlamalar getirildi. Kitap
bulundurduğu için insanlara dava açıldı, yani kitap okumanın
suç sayıldığı bir ortam yaratıldı. Ondan sonra da “Türkiye’de
neden kitap okunmuyor?” deniliyor. Yasak kitap bulundurdu diye
cezalandırılmış insanlardan biriyim. Örgüt vs. şeylerle bir
ilgisi yoku.
Eski bir yayıncı abimiz 70’li yıllarda Türkiye’de 10 bine
yakın kitapçı olduğunu söylüyordu. Bugün Türkiye’de dişe dokunur
kitapçı sayısı 1.000 adet civarında. 70 milyon nüfus, 1.000
tane kitapçı. Çarpık bir sektör. Aynı zamanda yayıncı, aynı
zamanda dağıtımcı olan bazı arkadaşlarımız var. Dışarıda da
buna benzer şeyler var, ama böyle değil. Anlatacağım şimdi.
Ayrıca, devletin kitaba desteği yok. Örneğin Kıta Avrupası’nda
yayıncıların maliyetlerini çıkardığı en önemli satışlar kütüphanelere
yaptıkları satışlardır. Düşünün, orada yayıncılar kitaplarını
halk kütüphanelerine, sınıf kütüphanelerine, okul ve üniversite
kütüphanelerine satıyorlar. Bizde üniversitelerde kitapların
fotokopi ile çoğaltılması gırla gidiyor. Bunun sosyolojik bir
nedeni vardır. Bir yanda, “öğrencilere ucuz oluyor abi” meselesi
de var. Ama öbür taraftan akademik dünya da buna tutunuyor,
işine geliyor çünkü. Sorgulamayan bir öğrenci var. Hocaların
verdiği yardımcı ders kitapları çoğu zaman kütüphanelerde dahi
bulunamıyor. Daha önce bulunuyordu, ancak kütüphanelerin bütçeleri
kısıla kısıla bu hale geldi. Bir de korsan kitap meselesi var
tabii; örneğin bugünkü korsan kitap meselesi, Boğaziçi ve ODTÜ’de
fotokopi işi yapanlar tarafından başlatıldı. Bu işte büyük paralar
kazandılar. Öbür taraftan bir akademik kitap yayınlıyorsunuz,
ama mevcut akademik kadroda kalite düştüğü için hak ettiği değeri
bulamıyor.
Yurtdışında yayıncılık büyük bir endüstri, para yatırılan
bir sektördür. Buna rağmen ABD’de bağımsız yayıncıların gücü
çok daha fazladır. Neden fazladır? Orada yayıncılar borsanın
içine girmiş durumdadırlar; oradaki sisteme göre bir yayınevi
zarar ediyorsa, bir sonraki seneye satılır. Orada markalar batmaz.
Yayınevleri markadır aynı zamanda. Mesela Türkiye’de Afa diye
bir yayınevi vardı, elbirliği ile batırıldı. Yurtdışında böyle
bir şey olmaz. Zararına da olsa birisi sahip çıkar, yaşatır.
Çünkü iyi bir yayın programı ve yayın çizgisi vardır.
Yayıncılık sektörünün gelişimi meselesine baktığımızda 80’lere
kadar olan bir yayıncılık var, 80’lerden sonra 90’lara kadar
olan bir yayıncılık var. 90’lardan sonra başka bir şey var.
Bunun alt mekanizmaları, yani dağıtım ve kitapevlerinin yaşaması
meselesiyle ilgili Batı’dan öğreneceğimiz çok şey var. Bir,
kütüphanelerin canlandırılması gerekiyor. İki, eğitim sisteminin
okuma alışkanlığı üzerine kurulması gerekiyor.
Soru: Batı’nın daha kurumsallaşmış bir yayıncılık
sektörünün olması olumlu bir şey, ancak Batı’da yayıncılık sektörünün
olumsuz yanları da var. Batı’da kitle medyasının geçirdiği dönüşüme
benzer şekilde bağımsız yayıncılığın yavaş yavaş ortadan kalktığını
biliyoruz. Türkiye’deki yayıncılık sektörünün de Batı’daki tekelleşme
ve tek tipleşme gibi olumsuz bir süreçten geçtiğini söyleyebilir
miyiz?
Kenan Kocatürk: Şu an Türkiye’de büyük sermayeli şirketlerin
yayıncılığa ciddi bir yatırım yaptığını düşünmüyorum.
Soru: Şu anda yayıncılık dünyasının içinde bulunduğu
durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Son dönemlerde hangi temel
dönüşümler yaşandı? Size göre büyük sermayeli şirketler gelecekte
yayıncılık sektörüne daha mı çok yatırım yapacaklar?
Türkiye’de Yayıncılık Sektörünün Büyüklüğü ve Tekelleşme
Sorunu
Kenan Kocatürk: Türkiye’de yazarların tirajlarının
çok yüksek olduğu bir dönem vardı. Yayıncı sayısı azdı, çıkan
yayın sayısı da azdı. Arz-talep açısından bakıldığında, eskiden
üç-beş bin çeşit kitap çıkıyordu ve çoğunlukla edebiyat ağırlıklıydı.
Daha fazla satıyordu. Demin söylediğim gibi, 10 bin kitapçı
vardı, bugün 1.000 kitapçı var. Bu pazarın içinde bugün yılda
25 bin çeşit kitap basılıyor. Yine tahmin ediyorum yüzde 20’lik
bir dilim ile eski kitapların tekrar basılması söz konusu. Türkiye
pazarında 400 milyon dolarlık kitap sektörü var. Bunun yaklaşık
180 milyon doları ilköğretim ve lise ders kitapları. 130-150
milyon dolarlık kültür kitapları pazarı var. Yaklaşık 80 milyon
dolarlık Türkçe üniversite ders kitapları pazarı var. Kabaca
40 milyon dolarlık da ithal kitap pazarı var. Bu kültür kitaplarının
yüzde 30’u korsan kitaptır. Bu, 45-50 milyon dolar civarında
bir korsan payı demek. Bunlar ağırlıklı olarak, çok-satar kitaplar
noktasında gelişiyor. Çok-satarların pazar payı yüzde 20’dir.
Yani 150 milyon doların yüzde 20’si çok-satarlardır. İlk 10’a
baktığında, hiçbir riski yok, telif yok, bu kitapların korsanını
çıkarıyorlar. Yayıncılık Türkiye’de sermaye birikimi yaratamıyor.
Küçüğü büyüğü, hiç fark etmiyor.
Ölçeğine baktığında, ölçek şu: Hiçbir yayıncı sermaye birikimi
yaratamaz. Çünkü yayıncılık öyle bir iş ki, ben bu işe daha
çok gönülle bağlanmış, hiçbir sermaye grubuyla, tekelle ilişkisi
olmayan bağımsız bir yayıncıyım. Çok-satan kitap sana sadece,
bu ülkenin aydınlanması ve bilgiye ulaşılması anlamında anlamlı
olabilecek başka yayınları basma olanağını sağlıyor. Oradan
bir şey satacaksın ki, başka yerden bir şey basabileceksin.
Örneğin “Avrupa’yı Kurmak” diye bir seri yapıyorum. Bu kitap
olsa olsa 400-500 tane satılır. Çok-satan kitaplardan elde ettiğimiz
geliri buraya yatırıyoruz. Bağımsız yayıncılardan birçoğunun
o çok-satanlarla ayakta kaldığını görüyoruz. Çok-satarlar konusunda
da devlet korsan kitap meselesini çözmüyor. Çözmüyor, çünkü
gizli istihdam meselesini böyle çözdüğünü düşünüyor. Örneğin,
Adana’da sistemini kurup korsan kitap işi yapan 78 kişi yakalattık.
Bu kişiler Ağrı’dan göç etmişler. İnsanların köyleri yakıldığından
göç ettikleri yerlerde bu tür işlerle geçimini sağlıyorlar.
Devlet böylece istihdam sorununu gizli bir politikayla çözdüğünü
düşünüyor.
Kitap sektörünün pazar büyüklüğünün mukayese edilmesi için
bir örnek vereyim; Yunanistan’ın nüfusu bizim nüfusumuzun yedide
biri kadar. Ancak kitap pazarları bizim pazarın beş katı kadar;
2 milyar dolarlık pazar büyüklüğü var. Yunanistan’daki kitap
fiyatlarının ortalaması 20 Euro. Türkiye’de kitap fiyatının
ortalaması 6 Euro’dur. Birincisi, devlet sosyal devlet olacak,
okuma alışkanlığı sağlayacak bir eğitim sistemi kuracak.
Mesela “Yüz Temel Eser” meselesi var, bu korsanlığın tam
olarak dik âlâsı. Konuşmamın başında öğretmenler meselesini
anlatırken yarım kaldı. Mesela şimdi aynı öğretmene soruşturma
açılıyor, “sen falanca kitabı neden verdin” diye. Bu ülkede,
Nazım’ın adı daha yeni yeni geçiyor. Bir de eğitim fakültelerindeki
öğretmen kalitesini düşürmüşsün, yüz temel eseri okumayan öğretmen
var. Yüz temel eserden Ömer Seyfettin’in veya Namık Kemal’in
bir eserini almışsın, bugün bu kitabı, mesela Bomba’yı veya
Diyet’i çocuğa nasıl okutursun? Yüz temel eserdeki kitaplar
da korsan durumuna geldi, nasıl olsa telif yok diye paldır küldür
herkes daldı işin içine. Eski çevirilerden intihal yapılıyor.
Hiçbir koruma yok, bir düzen yok.
Kıta Avrupası’nda fixed price [sabit fiyat] diye bir sistem
var. Kitabın fiyatını düşüremezsin. Kitabı bir pazarlama enstrümanı
haline getiremezsin. Bunu neden yapmış? Bu yolla küçük yayıncıyı
koruma altına alıyor. Büyük yayıncıların küçük yayıncıları ezmesini
engelliyor. Büyük, tekel konumundaki bir Alman yayıncısı klasikleri
100 bin adet basıp 5 Euro’ya satamaz. Bir de istediğiniz gibi
indirim yapamazsınız, serbest piyasa ekonomisinin bir gereği
olarak böyle bir sistem uygulanıyor.
Soru:Yüz temel eserdeki korsan meselesini biraz daha
açabilir misiniz?
Kenan Kocatürk: Şimdi Anderson’dan Masallar ya da
Tolstoy, Robinson Cruse vs. kitaplar var. Başkası çeviri yapmış.
Herhangi bir yayıncı o çeviriyi alıyor, yeni teknik sistemle
taramasını yapıyor, Türkçesini biraz değiştiriyor. Örneğin ‘fakat’
yerine ‘ama’ kelimesi vs. gibi sözcükleri koyuyor. Bu da bir
intihal ve telif hakları sorunu. O anlamda bakıldığında bu durum
da korsana giriyor. Biz Yayıncılar Birliği olarak yüz temel
eser basılmasın diye kongre yaptık. Bırakın öğretmen kendi öğrencisine
istediği kitabı versin dedik. Birisi, “ama İslamcı şu kitabı
seçer” dedi. “Bırakın seçsin” dedik.
Yayıncılık dünyasının sorunlarına devam edecek olursak, örneğin
yurtdışında hiçbir gazete kitabı promosyon olarak veremez. Şimdi,
Türkiye’de promosyon yasası Meclis’ten geçerken kültür ürünleri
hariç diye bir ifade eklediler. Bu yayıncılığın gelişmesine
engel olan temel noktalardan birisidir. Kitabı kültür ürünü
diye gazeteye promosyon olarak 2 YTL’ye verirsen, yayıncılar
bununla rekabet edemez. O zaman da “kültür sever gazeteler,
aç gözlü, alçak yayıncılar” gibi bir durum ortaya çıkar.
Türkiye’deki yayıncılığın gelişmesinin önündeki engeller
arasında, öncelikle promosyon olarak kitap verilmesi, bunun
yanında kitap okuma alışkanlığının geliştirilememesi ve telif
haklarının uygulanamaması vardır. Devlet 301. madde ile ilgili
açtığı davayı hemen sonuçlandırıyor. Ama benim iki yıldır korsan
basılan kitabımdan dolayı davam var, hâlâ sonuçlanmadı. Bütün
bunlar olmadan Türkiye’de yayıncılık gelişemeyecek.
Tekelleşme konusunda size şunu söyleyeyim. Bakın, Türkiye’de
400 milyon dolarlık bir kitap piyasası var. Türkiye’de tekel
diye bilenen bir yayınevinin 5 milyon dolardan fazla cirosu
yoktur. Burada bir tekelden söz edilemez. Hesaplarsan, yüzde
dörde-beşe tekabül eden bir durum var. Ben iddia ediyorum –
bunu söylediğim için bazı yayıncılarımız alınıyor – bugün sermaye,
yayıncılık sektörüne para koymadı. “Biz burada kültür hizmeti
yapalım, halkla ilişkilere dünyanın parasını harcıyorum, ha
sponsorluk yapmışım ha yayıncılık yapmışım” diye bakıyor. Ama
işe böyle başlanmış olmasına rağmen, sermaye grupları içersinde
gerçekten yayınevi olanlar da var.
Geçenlerde bir yayınevi kapandı, bir yıl önce yayıncılığa
girdiler. Büyük bir sermaye grubu kurmuştu bu yayınevini. Sermaye
hâlâ Türkiye’de yayıncılığı kârlı bir alan olarak görmüyor.
Çünkü bu koşullar altında ya çok-satan bir yazarın olacak, basıldığında
400-500 bin satılacak. Zaten bunun da yüzde 30’u korsana gidiyor.
Türkiye’de yayıncılıkta tekel yok. Yurtdışındaki büyük yayıncılara
bakıldığında örneğin, Fransa’daki en büyük yayıncı Gallimard’dır.
Hâlâ devletin desteğiyle, sponsorluğuyla yürüyor. Devlet yardım
ediyor. Bizde ise durum şöyle: İktidara kim geliyorsa devletin
olanakları başka sektörlere arpalık olarak gidiyor.
Soru: Peki Kenan Bey, siz bağımsız bir yayıncısınız.
Belirttiğiniz koşullar yani korsan kitap ve kitabın promosyon
olarak satılması vs. bir çok yayıncıyı tehdit ediyor. Ama büyüklere
nazaran bağımsız yayıncıları daha çok tehdit etmiyor mu?
Kenan Kocatürk : Seni de tehdit ediyor, Doğan Kitapçılık’ı
da tehdit ediyor. Bakın, bu konuda standartlarımızın tek olması
gerekiyor. Ölçeğimizin olması gerekiyor.
Bakın bugün hiçbir yayıncı, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda
“bana ne bilmem kim yargılanıyorsa” diyemez. Bu durum, II. Dünya
Savaşı’ndaki öğretim üyesinin başına gelen hikâyeye benzer.
Günün birinde kimin başına geleceği belli olmaz. Türkiye’de
yayıncılığın önünde düşüncenin özgürce ifade edilmesiyle ilgili
engeller var. Bu koşullarda tehdit altında yaşıyorsun.
İkincisi, altyapı sorunları var. Devlet bir defa seni yayıncı
olarak görmüyor. Üç, korsanı önleyeceğim gerekçesiyle bandrol
diye bir şey çıkardılar. Bandrolden yıllık 5,5 trilyon para
toplanıyor. Ben Dünya gazetesinde yazıyorum, “bu alınan para
ile hiç olmazsa kütüphanelere kitap alın, sizden iaşe istemiyoruz,”
diye. Bizden aldığınız parayı böyle iade edin. Bazı kütüphanelerde
internet çalışmıyor, bazılarında kütüphaneci çalışmıyor, kütüphanecileri
atmışlar. Şimdi bir baba olarak çocuğumu götürsem kütüphaneye,
o çocuk orada durmaz ki!
Bağımsız Yayıncılığın Sorunları: Türkiye ve Batı
Gelelim orta ölçekli yayınevleriyle ilgili sorunuza. Türkiye’de
orta ölçekteki bağımsız yayıncıları ne tehdit ediyor? Mesela,
dağıtım sorunu var. Dağıtım zincirleri sorunu var. Kitaplar
dağıtılmıyor. Kitapları raf ömrü azalmış durumda …
Soru: Bizim esas olarak üzerinde durmak istediğimiz
konulardan birisi bu. Biraz daha açarak anlatırsanız …
Kenan Kocatürk: Dağıtım sorunundan kastım şu: Satış
kanalları diye zincir mağazalar var, nedir onlar? D&R’lar, Remzi’ler,
İnkilap’lar, Dost kitapevleri var. Bir de çok iyi kitapçılar
var. Türkiye’de yılda 25 bin çeşit kitap çıkıyor. Bunun yaklaşık
13 bini edebiyat içeriklidir. Çeviri ile beraber 12-13 bin kitap
çıkar. Aya bölünürse bin kitap eder. Türkiye’de kitapevlerinin
metrekaresini düşünün, bu kitaplara yer verilmesi mümkün değil.
Bir eksikliğini daha söyleyeyim Türkiye’deki yayıncılık sektörünün.
Batı’da stok satışları, backlist dedikleri bir sistem üzerinden
yürür [backlist: bir yayıncının, daha önceki yıllarda bastığı
ve baskısı tükenmemiş, halen satış listesinde bulunan kitaplar].
Sisteme bakınca şu yayınevinin şu kitabı var diye görürsün.
Okuyucu daha önce basılmış bir kitabı sipariş eder, “bekle iki
gün sonra kitap gelir” dersin. Dünyada yayınevlerinin cirolarının
yüzde 60’ı bu tür kitaplardan oluşur. Kitapların sadece yüzde
40’ı kitapevlerinde satılır. Kitapevlerinin alanı belli, kaç
tane kitap koyabileceğin belli. Türkiye’de böyle bir sistem
yok.
Dünyada kitaplar nasıl dağıtılıyor? Küçük ya da büyük yurtdışında
yayıncıların temsilcileri vardır. Yayınevi bir program yapmış,
kitabını çıkarmış. Öncelikle, sayfa sayısına endeksli olmayan
bir fiyatı olur. Bilgi taşıyor olması yeterli. Romanların fiyatları
ucuzdur yurtdışında, 10 dolardan 20 dolara kadar değişir. Hatta
Amerika’da önce kitapların hardcover’ı çıkar [hardcover: kitabın,
kalın ciltli ve daha pahalı olan baskısı]. Paperback kitap çıkmadan
önce yayıncı parayı oradan kazanır [paperback: kitabın ince
karton ciltli olarak basılan, daha ucuz baskısı]. Ondan sonra
paperback kitap çıkar.
Kıta Avrupası’nda daha farklıdır bu durum. Yayınevlerinin
temsilcileri, kitabın tanıtımı için bütün kitapevlerini dolaşırlar.
Bir firmanın bir tane satış temsilcisi olmayabilir. Orta ölçekteki
bir yayınevinden, yani kendi kitabını kendisi dağıtmayan yayınevlerinden
bahsediyorum. Bunların satış temsilcileri vardır. Bu satış temsilcileri
gider kitapların tanıtımını yapar. Mesela İngiltere’de görürsün,
Güney İskoçya’da satış temsilcileri ayrıdır, başka bir bölgedeki
temsilciler ayrıdır. Bu temsilciler bir grup olabilir. Bunlar
yüzdelikle çalışır, o firmadan maaş almaz. Bu firmadan sattıkları
kitaplar üzerinden yüzdelik alırlar. Ama kitaplar tek bir yerden
dağıtılır. Kitapevleri de kitapları sadece tek bir dağıtım firmasından
temin edebilir. Başka bir dağıtımcıdan alamaz. Alır, ancak aynı
fiyatlarla alamaz. Büyüklüğü ve küçüklüğü açısından veya lokal
ama bir konuya odaklanmış olması açısından bakıldığında kitapevleri
dağıtımcılardan farkı indirimlerle kitap alırlar. Mesele yurtdışında
böyle lokal kitapevleri var; sadece tarih kitapları, sosyoloji
kitapları, mimarlık kitapları satan küçük yerler var. Ama sadece
sosyoloji kitapları satan küçük bir kitapevi dağıtımcıdan yüzde
40 indirimle kitap alabilirken, büyük bir zincir mağaza o kitabı
yüzde 30 indirimle alabilir. Çünkü küçük olan kitapçı belli
bir alana konsantre olmuş, o alanda kitap satmaya çalışıyor.
Ama kitapların dağıtımı tek bir yerden olur ve bunu yayınevi
kendisi belirler. Kime ne kadar indirimle satılacağını, kime
ne kadar vade ile satılacağını, hatta peşin mi satılacağını
yayınevi belirler.
Bizde ise eşitsizler arasında eşitlik var. Nasıl? Sen git
şimdi bir tane kitapçı aç. Kitapçı olarak bir dağıtımcıya gittiğinde
hemen sana bir liste verirler. Şu firmalardan sana şu kadar
indirimle kitap veririz derler. Daha yeni açmışsındır; daha
birkaç tane rafın, bir tane masan vardır. Hatta “al abi sana
altı ay da vade yapalım” derler. Batı’da bu mümkün değildir.
Kitapçı ortaya sermaye koyar. “Önce parayı peşin vereceksin,
ilk alımlarını peşin alacaksın” derler. İkincisi, “sonra senin
indirimlerine bakacağız ve ne kadar indirim yapacağını biz belirleyeceğiz”
derler. Onun için dağıtımı tek bir yerden yaparlar. Her yayınevinin
kitabını herkes dağıtamaz, tek bir yer dağıtır. Aynı zamanda,
tanıtımı da tek bir kişi yapar ki, o kitaptan ne kadar satacağı
ortaya çıkar. Hatta bazen kitap çıkmadan kataloglarıyla beraber
giderler, tanıtırlar, sipariş alırlar; kitabı ona göre basarlar.
Hatta yüksek kalitedeki ders kitapları ve akademik kitaplar
bugün basılmaz. Just in time dedikleri sistemle çalışırlar [Just
in time: Bir malın tüketiciye, tüketicinin tam da o mala ihtiyacı
olduğu zaman ulaştırılması]. Sen siparişini verisin, sonra kitap
üretilir. Ama fiyatı 100 lira olur, 200 lira olur. Yayıncıda
bilir ki, o ürettiği bilgi dünyanın sadece en iyi 1.000 kütüphanesinde
vardır. Adam o kitabı 300 liraya satar. Şimdi bunların arasında
bütün o büyük yayıncılara bakın, akademik yayınlar yapan büyük
yayıncılar dünyanın büyük yayıncı tekelleridir. Büyük yayınevi
tekellerinin aynı zamanda kâğıt tekelleriyle ortaklıkları vardır.
Ama bu şundan bağımsız değil: Büyük uçak yapım firmaları da
aynı zamanda büyük finans firmalarıdır.
Kitapçı zincirleri de farklıdır. Mesela Egmont, Danimarka’nın
en büyük yayıncısı, aynı zamanda en büyük kitap zincirlerinin
sahibidir. Ama aynı Egmont başka ülkelerde bir kitapçı zinciri
açmıyor. Batı’da her yayınevinin bir tane dağıtımcısı vardır.
Ama yayınevi pazarlama ve tanıtım faaliyetlerinden kopmaz. Pazarlama
ve tanıtım faaliyetlerini sürdürmeye devam eder. Bunun için
satış temsilcisine maaş ödeyecek gücü yoksa, gider bir satış
temsilcisi acentalığı yapan bir firmayla ile anlaşır; kitaplarının
tanıtımını ve satışını belli bir yüzde ile o firmaya yaptırır.
Ama bu firmaya kitaplarını anlatır. “Benim kitabımın özellikleri
şudur, rakiplerim şunlardır, şuralarda satılır” der.
Soru: Siz her yayıncının bir dağıtımcısı olduğunu
belirtiniz. Orada da küçük ve büyük dağıtımcılar yok mu; böyle
olması yayınevleri arasında bir eşitsizlik yaratmıyor mu?
Kenan Kocatürk: Çok büyük bir sorun yaratmıyor. Dışarıdaki
dağıtım sistemi farklı, Türkiye’deki gibi değil. Dağıtımcılık
lojistik faaliyetidir.
Soru: Benim sizin anlattıklarınızdan çıkardığım sonuç
şu: Türkiye’de, Batı’dan farklı olarak dağıtımcılar yayınevlerini
geri plana iterek piyasayı çok fazla belirliyor, öyle mi?
Kenan Kocatürk: Kimin ne kadar piyasayı belirlediği
de çok belli değil aslında, kitapevi mi belirliyor, veya dağıtımcı
mı belirliyor?
Soru: Ama sizin dediklerinizden öyle bir durum ortaya
çıkıyor. Türkiye’de dağıtımcı isterse bir kitabı dağıtır, istemezse
dağıtmaz. Mesela bazı dağıtımcılar var, bir yayınevinden yüzde
50 ile, yani yüksek bir indirimle kitap alıyor ve o yayınevinin
kitaplarını sadece o dağıtımcı dağıtıyor, yani tek dağıtım yapıyor.
Kenan Kocatürk: Bunları bazı arkadaşlarımız yaşadı.
Evet alır, sen dağıttığını sanırsın, ama dağıtmaz; kitaplar
geri gelir. On gün önce dağıtımcı senden kitap almıştır; bir
bakarsın paket açılmadan kitaplar geri gelir. Böyle şeyler yaşayan
arkadaşlarımız var. Biz böyle şeyleri çok yaşamıyoruz, ama buna
benzer şeyler yaşıyoruz. Mesela ayın 20’sinde kitap çıkartıyorsun
ve dağıtımcıya veriyorsun. Elli tane vermişsin, bir de bakıyorsun
40 tanesi ay sonunda geri geliyor. Bunlar var, oluyor. Ama bunun
olmasının nedeni de şu: Dağıtımcı bunları bir vadeyle satıyor
ve mesela yayınevinden yüzde 40 indirimle alıyor, yüzde 35 indirimle
kendisi dağıtıyor.
Batı’daki modelde bu yok. Yayıncı diyor ki, “ben şu kalite
müşteriye, örneğin A müşterisine, B müşterisine, C müşterisine
– büyüklükleri itibarıyla – kitabı yüzde 35 indirimle veriyorum,
öbürüne yüzde 30 indirimle veriyorum, öbürüne de yüzde 25 indirimle
veriyorum.” Bu indirim oranlarını tamamen yayıncı belirliyor.
Ve tek dağıtımcıya veriyor. Batı’da bilindiği kadar çok dağıtımcı
yoktur. Mesela koskoca İtalya’da dağıtımcı sayısı dörttür. Diyelim,
K yayıncısı şöyle der: “Şu müşterilere, şu indirim oranıyla
ve şu dağıtım firması kanalıyla kitaplarımı göndereceksin.”
Hatta İtalya’da iş öyle gelişmiştir ki, gece yarısı K yayıncısı
internete girer ve İtalya’da bir kent olan Bari’deki bir kitapçıya
sipariş edilen üç tane kitabın gidip gitmediğini; kaç tanesinin
satılıp satılmadığını kontrol edebilir. Teknolojik altyapı buna
elveriyor.
Soru: Tabii bize göre çok farklı bir sistem. Türkiye’deki
sistem ise çok farklı.
Kenan Kocatürk: Demin dedim ya, biz 300 yıl geriden
geliyoruz. Tabii Batı’daki ülkeler yıllarca deneme yanılma yöntemiyle
sistemlerini oluşturmuşlar. Gerek bütün Kıta Avrupası’nda gerekse
ABD’de durum budur, tek dağıtım prensibi vardır.
Soru: Aslında sizin de belirttiğiniz gibi, orada büyük
olsun küçük olsun fark etmiyor, yayıncıların kitapları okuyucuya
ulaştırılıyor.
Kenan Kocatürk: Tabii, bunun için çaba harcanıyor.
Ama burada bir de fiyat meselesi var. Biz bir kitap çıkardığımız
zaman “ya bunun korsanı çıkarsa, bununla rekabet edebilir miyim?”
diye düşünüyorum. Biz bir kitap çıkardığımız zaman fiyatını,
maliyetine göre mi yoksa buna harcanan bilginin karşılığı olarak
mı hesaplıyoruz? Biz akademik kitap bastığımızda neye göre fiyat
belirliyoruz? İşte çocuklar fotokopi yapmasınlar diye düşünüyoruz.
Maliyetine göre mi fiyat koyuyoruz? Hedeflediğim kârlılığa göre
mi bir fiyat politikası var? Ne kadar fayda ve kâr beklediğine
göre mi fiyat belirliyorsun? Hayır, böyle yapmıyorum. Dışarıdaki
yayıncının böyle bir sorunu yok. Dolaysıyla şöyle bir şey söylersem,
bir sosyal bilimler yayıncısı dışarıda 4.000-6.000 tane kitap
basıyor. Kitabın 30 dolar fiyatı var. Kitabı yüzde 10 indirim
ile kütüphaneye sattı. Bin tane kütüphanelere sattı. Ne yapar,
30 bin dolar. Zaten parayı kazandı, maliyetini de çıkardı.
Soru: Yaptığımız görüşmelerde son dönemde yedi-sekiz
tane yayınevinin tamamen kendi kitaplarını dağıtmak için bir
dağıtım şirketi kuracakları söylendi. Bu tür arayışlar nereden
kaynaklanıyor? Giderek dağıtım firmalarının, hangi kitabın okuyucuya
ulaşıp ulaşmayacağını daha fazla belirler hale gelmesinden mi?
Büyük yayıncıların kendi kitap zincirlerinin kurmasından mı?
Anladığım kadarıyla bu durum bazı orta boy yayınevlerinin kendi
dağıtımlarını kurup “kendi kitabımızı kendimiz dağıtalım” demesine
mi yol açıyor?
Dağıtım Sorunları
Kenan Kocatürk: Demin anlattığım modele, Batı’daki
gibi tek dağıtım modeline geliyoruz. Tabii işler oraya gelecek,
şundan dolayı gelecek; çünkü hiç kimse yaptığı işi, iş olsun
diye yapmak istemiyor. Çünkü yayıncılar kitap basıyorlar ve
bunları belirli bir noktada dağıtmak ve satmak zorundalar. Şimdi
raf ömrü kısaldı, yurtdışında da raf ömrü kısaldı, bir ay. Hatta
uluslararası toplantılarda yayıncılar raf ömrünün 22 güne düştüğünü
söylüyorlar. Ben bizde 60 günü bulduğunu görüyorum, ama onun
da altına düşen örnekler var. İşte tam orada dağıtım konusunda
sıkıntılar var.
Ben kitapevi işlettim, Beyoğlu’nda koskoca, bağımsız bir
kitapevim vardı. Gözlediğim bir şey var: Hangi kitabı rafa koyarsan,
vitrine bırakırsan, satar. Çok basit. Bizim ön yüzden gösterebildiğimiz
kitap sayımız yaklaşık 80 adetti. Denedik, piyasadaki çok-satan
kitap listesi ile bizim çok-satan kitapların listesi aynı değildi.
Vitrinde neyi gösterirsen onu satarsın. Buradaki esas çatışma
şurada: Dağıtılan kitapların satış noktalarında, okuyucuya ulaşması
noktasında – ki bu raf ömrüyle ilintili bir şey – rafta durabilmesinin
sağlanması lazım. Bunun bir ölçeği yok. İlk olarak, kitapçıların
ölçeği yok. Ne kadar zamanda ödeyecek, zaten yeterli düzeyde
sermayesi yok; kısıtlı bir sermaye var. Hiçbir yayıncı bu sermayeyi
transfer etmemeli. Risk aslında yayıncıda kalmalı. Aslında ben
bir karar vermişim, ben bir kitabı çıkaracağım ve satacağım.
“Satamadığın kitabı geri almam” diyememeli hiçbir yayıncı. Ama
biz görüyoruz ki bazı dağıtımcı arkadaşlar kendi kitabını geri
almıyor; bunlar aynı zamanda yayıncı ve dağıtımcı olan arkadaşlar.
Bir kere sorun orada, hem yayıncı hem dağıtımcı. Dışarıda da
yayıncı kendi kitabını dağıtabilir. Çok büyük gruplar var; bazı
yayınevlerinin 110 bin kitap çeşidi var. Tek başına kendi dağıtımını
yapıyor, buna saygı duyuyorum. Ama sen hem kendi kitaplarını
hem de başka yayıncıların kitaplarını dağıtırken başka yayıncıların
kitapları ister istemez garnitür haline geliyor. Çünkü esas
satmak istediği kendi kitabı oluyor. Buradaki sorun, bu çarpıklıktan
kaynaklanıyor.
Gerçekten dediğiniz gibi yedi-sekiz yayıncı bir araya gelip
kendi kitaplarını dağıtmaya başlarsa, bu bir sinerji yaratır.
Çünkü dağıtımcıların da bu konuda şöyle bir hatası var, ama
aynı zamanda haklılıkları da var. Ben size rasyonel bir şey
söyleyeyim: Bir dağıtımcının 100 birim, 1.000 birim satışı var.
Yüzde 5 brütle çalışıyor. Nereden bakılırsa bakılsın yüzde bir-iki
batağı var. Yüzde beş brüt ile çalışırken, diyelim ki her ay
bir milyon YTL’lik bir cirosu var. Bunun yüzde beşi ayda 50
bin YTL yapar. Bunun arkasına kefil oluyor, bu kadar rakamın
altına imza atıyor. Yani bir milyon YTL’lik cironun altına yüzde
beş için – 50 bin YTL için – imza atıyor.
Batı’daki ise altına imza atmıyor, ne yapıyor? Senin şu indirimlerle,
şu şekilde satacağın ürünün karşılığında Batı’daki dağıtımcı
yüzde 5 komisyon alırım diyor. Ne yapıyor Batı’daki dağıtımcı?
Lojistik hizmet veriyor: Gönderiyor, kitabı rafa çıkarıyor,
ama pazarlama faaliyetini yayıncı yapıyor. Bu yüzde 5’ini de
peşin alıyor, oradan gelen parayı da olduğu gibi sana aktarıyor.
Türkiye’de ise dağıtımcı 120 günlük çekini alıyor. Yayıncının
ürününü kitapçıya veriyor; yayıncıya da şöyle demesi lazım:
“Ben senin için lojistik hizmet yaptım, ver yüzde 5 hakkımı.”
Kaç liralık mal sattım, 100 milyarlık. Yüzde 5’i ne eder, 5
milyar. Hemen 5 milyarını alması lazım, hiçbir riski olmaması
lazım. Tabii durum böyle değil. Nasıl bir kapışma var yayıncılık
dünyasında? Şöyle bir kapışma var: Eğer kitapçı, herhangi bir
yayıncının kitabını A dağıtımcısı yerine B dağıtımcısından da
alabiliyorsa, birine ödeme yapmıyor. A dağıtımcısından alamıyorsa
başka bir dağıtımcıdan, B’den alıyor; B’den de alamıyorsa, C’den
alıyor. Dışarıda ödeme yapmayan kitapevleri kara listeye alınır
ve bir daha kitap alamaz. Bizde ise arkası sıvazlanıyor, “iyi
ki ödeme yapmamışsın” derler. Evet yine ortaya çıkıyor aslına,
bir ölçek yok.
Onun dışında yazar transferleri oluyor. Belirttiğiniz husus,
yani tekelleşme ve sermaye meselesi burada ortaya çıkıyor. Çünkü
Türkiye’de yazarlar geçmiş dönemde hırpalandılar, sıkıntı yaşadılar.
Şimdi transfer oluyor, şu kadar transfer parası alıyor. Ancak
transfer parası sonradan telif gelirlerinden düşüyor. Şimdi
küçük bir yayıncı ya da orta ölçekli bir yayıncı çok satan bir
yazarı transfer edebilir mi? Edemez. Ama ben belli bir dönem
bu anlayışların uçların arasında gidip geleceğini, ama bir dönem
sonra oturacağını düşünüyorum. Yazar diyecek ki, “ben şöyle
bir kitap yazıyorsam, şu yayınevine gitmem lazım.” Mesela akademik
yayınlarda bu durum netleşiyor. Bize başvuranların birçoğunu
görüyorum. Biz nitelikli yayınlar yapmışız, dolayısıyla bize
başvurular öyle geliyor. “Ben şu kadar para istiyorum” diye
gelmiyor. Ama bunlar da var.
Soru: Bir iki ayrıntıyı soracağım. Siz yurtdışında
dağıtımcılar parayı peşin alıyor dediniz. Dağıttığı kitap üzerinden
mi alıyor?
Kenan Kocatürk: Tabii.
Soru: Yani o kitapların satılıp satılmaması önemli
değil mi? Diyelim ki ben dağıtımcı olarak şu şu kitapevlerine
kitapları dağıttım. Ama bir kısmı satılmadı, iade edildi. Bu
durum dağıtımcı olarak beni ilgilendirmiyor mu?
Kenan Kocatürk: İlgilendiriyor tabii. Eğer o kitaplar
iade geldiyse, yayıncı sonra senin hesaplarından bunu düşüyor.
Çünkü risk senin riskin. Senin anlaşmana bağlı. Yurtdışında
şöyledir; returnable; non-returnable der. Yani ya iadeli ya
da iadesiz. Bunların indirim oranları değişir. Nasıl anlaştığına
bağlı. Mesela İngiltere’deki firma der ki, “ben iadesiz çalışıyorum,
sana yüzde 40 indirim yapacağıma yüzde 50 yapayım. Öyle anlaşmışsan
öyledir. Onların bütün cari kartlarında bunlar vardır. Mesela
der ki, “Türkiye’de Literatür’e sattım, iadesiz, yüzde 20 ile
sattım” Parasını da alır. Para gelir; çünkü her ay para geliyor.
Yurtdışında çek senet yok.
Soru: Yani dağıtımcı doğrudan okuyucuya satış ile
ilgilenmiyor?
Kenan Kocatürk: Tabii dağıtımcı satış ile birebir
ilgilenmez. Ama orada şöyle bir şey yok, dağıtımcı sipariş edilmeyen
kitabı göndermez. Bizde gönderirler. Bir nevi “kakalamak” derler.
Diyelim ki, sen kitapçı olarak A kitabından beş tane sipariş
ettin, bir bakarsın ki onun yanında C kitabından da iki tane
gelmiş. Dağıtımcı “Abi, yeni çıktı, idare et” der. Türkiye’de
dağıtımcıların yaşadığı şey bu. Bazıları yayıncıların tek dağıtımını
alıyor ya. Niteliği açısından tam trende uygun bir şeydir, onun
tek dağıtımını almıştır. Tek dağıtımını aldığı kitapları takır
takır gönderir.
Soru: Batı’daki sistemde dağıtımcı daha rahat pozisyonda,
lojistik hizmet veriyor. Alacağı parayı peşin alıyor. İade olursa,
onu hesaptan düşüyor. Doğrudan kitabın ne kadar sattığı ile
ilgili bir pozisyonda değil.
Kenan Kocatürk: Tabii dağıtımcıyı yayıncının kendisi
yönlendiriyor. Şimdi üç tane grup var; yayıncı var, satış temsilcisi
var, dağıtımcı var. Yayıncı diyor ki, “şu adama şu kadar kitap
göndereceksin.” Dağıtımcı “öbür adama da şu kitaptan üç tane
göndereyim” diyemez, diyemiyor.
Soru: Batı ile karşılaştırıldığında Türkiye’de dağıtımcılar
Batı’daki sisteme göre çok daha riskli bir iş yapıyorlar aslında.
O zaman bu tekelleşme dediğimiz durum ortaya çıkmıyor mu? Gerçi
siz tekelleşme olduğunu kabul etmiyorsunuz, haklı da olabilirsiniz.
Belki Türkiye’de McGraw Hill gibi milyarlarca dolar mertebesinde
yayıncılar yok. Ama bizim kastettiğimiz anlamda şöyle bir tekelleşme
ortaya çıkıyor: Dağıtımcılar burada daha riskli bir iş yaptığı
için bağımsız yayıncılardan çok, garantili, kitapları çok satan
büyük yayıncılarla çalışmayı tercih ediyorlar. Böyle diyebilir
miyiz?
Kenan Kocatürk: Ben bunun rasyonel verileri olduğunu
düşünmüyorum. Tabii bazı yayınevlerinin bir çizgisi var ve dağıtımcılar
o yayınevlerinin ürünlerinin kaçar adet satacağını biliyorlar.
Ama Türkiye’de bir kitabın satması ile ilgili eskiden farklı
şeyler vardı; şimdi iyi bir pazarlama faaliyeti yapmıyorsan,
yani kitabının tanıtımını iyi yapmıyorsan, basında hakla ilişkiler
çalışmasını iyi yapmıyorsan, o kitapla ilgili reklam çalışmaları
yapmıyorsan, tek dağıtıma vermiş olsan da fark etmez, o kitap
satamaz. Yayıncılık ciddi bir endüstri haline geliyor Türkiye’de.
Eskiden 1.000 tane kitap çıkarken, o kitap satılıyordu. Ama
bugün çıkan 22 bin çeşit kitabın 13 bin tanesi edebiyat alanından
çıkıyorsa, bir defa bir yayıncı daha o kitabı seçerken pazarlama
faaliyetlerine başlıyor. Bunlar, yeni unsurlar; eskiden böyle
değildi. Şimdi seçtiğin kitabı iyi çevireceksin, iyi sunacaksın,
iyi kapak yapacaksın, iyi reklam yapacaksın, basında iyi tanıtacaksın.
İşte burada haksız rekabetler var, nasıl haksız rekabetler var?
Tekel, sizin dediğiniz noktada yok; haksız rekabetin dik
alâsı şurada var: Ben gazeteye 2,5 ila 3 milyara reklam parası
verirken, aynı holdingin, medya grubunun içindeki yayınevleri
buna para ödemiyor; ödedik diyorlar, ama ödemiyorlar. Ödemiş
gibi yapıyorlar. Bir cepten çıkıyor, öbür cebe giriyor. Haksız
rekabet burada var. Bu birincisi; ikinci olarak onun kitabı
daha çok görünüyor, senin kitabın daha az görünüyor, ki bu çok
doğal. Örneğin, ben Halil Bezmen’in hatıralarını okudum, inandım,
bastım. Dün akşam TV’de Uğur Dündar büyük bir öfke ile yalan
söylüyor vs. diyor. Şimdi bu ailenin, dönme bir aile olmasıyla,
12 Eylül döneminde 2 ay hapiste kalmış olmasıyla, bu sanayici
ailenin batırılmış olmasıyla ilgili hiçbir şey söylemiyor. Eser
kaçakçılığı yaptı, zaman aşımına uğradı, sahtecilik yaptı zaman
aşımına uğradı diyor. Diğer gerçekler nerede, onlarla ilgili
hiçbir şey demiyor. Bu durum aslında tam bir siyasi linç. Haksız
rekabet buralarda var. Bir medya grubunun zincir mağazaları
var ve çok ciddi de yatırım yaptılar. Ben bir yandan da teşvik
ediyorum, yapsınlar, büyük mağazalar açsınlar. Ama buralarda
çok doğal olarak kendi ürünlerini öne çıkaracaktır. Kârlılık
açısından baktığımızda aynı şeyi Remzi vs. yerlerde yapıyor.
Soru: Biz aslında tekelden bahsederken çok büyük sermayeli
yayıncılık şirketlerinden ziyade kitap piyasasındaki görünürlüğün
tekel altına alınmasını kastediyoruz. Herhalde buna katılıyorsunuz.
Kenan Kocatürk: Tabii, buna katılırım. Ama kitap satışı
300 dükkana düşmüş durumda. Sen şimdi Migros’a gidiyorsun, sana
diyor ki “burada kitap satabilmen için şu kadar para vermen
lazım, şu kadar raf alman lazım” ... Yurtdışında da var.
Soru: Örneğin siz Migros’a gittiğiniz zaman en fazla
10-15 çeşit kitap görürsünüz. Bu da bir anlamda tekelleşme.
Kenan Kocatürk: Tabii bunun da bir manipülasyonu var.
Oradaki dağıtımcı arkadaş sadece en yüksek indirimi kimden alıyorsam
onun kitabını koyarım diye bakıyor. Ama bu durum bile tersine
dönüyor. Oradaki süpermarket diyor ki, “ben şu kadar kâr etmeliyim;
buradaki rafın da bu kadar maliyeti var, bu maliyet için şu
kadar kâr etmeliyim.” Sen istediğin kadar oraya kendi kontrolün
altındaki yayıncıların kitaplarını koy, hele bu ucuz kitap furyasıyla
birlikte çıkan kitapları koy. Sonuç olarak topladığında ciroya
bakarsın. Kapitalizmin birinci kuralı sermaye. Sağ köşeye bakarsın,
ne kadar kâr ettin? Eğer o kâr düşüyorsa, oradan birisi düğmeye
basar ve durdurur. Nitekim bugün buralarda sıkıntılar var. Yurtdışında
da marketlerde kitaplar satılıyor. Pazarın yüzde 15-20’si ediyor.
Türkiye’de yüzde 4-5 civarında. Ama bunun bir kuralı var yurtdışında,
bizimki kuralsız ve ölçeksiz oluyor.
Soru: Önemli veriler verdiniz, teşekkür ederiz. Sizin
Literatür Yayıncılık olarak okuyucuya ulaşmak ve dağıtım konusunda
yaşadığınız sorunlar neler? Önümüzdeki dönemde hangi sorunların
doğabileceğini düşünüyorsunuz? Yabancıların piyasaya girme olasılığı
sizce nedir? Bunlardan kısaca bahsedebilir misiniz?
Yayıncılıkta Yabancı Sermaye
Kenan Kocatürk: Yabancıların pazara girme meselesi
tabii Türkiye’nin Avrupa Birliği süreciyle ilgili olan bir şey.
Ben uluslararası yayın dünyasını biliyorum. Okuma alışkanlığı,
korsan yayıncılık meselesi ve devletin kütüphanelerle ilgili
politikaları, bunlar olmazsa olmaz şartlar. Bunlar olmadan,
uluslararası sermaye ya da uluslararası yayıncılar girmez. Başka
ülkelere gidişleri hep şöyle olmuştur; gittikleri ülkede stratejik
ortak bulmuşlar, önce onunla iş yapmışlardır. Ama bunun eşiği,
demin bahsettiğim sorunların çözülmesidir; kütüphaneler, korsan
kitap, okuma alışkanlığı meselelerinin halledilmesi gerekir.
Bir de milli gelirin 8 bin doları aşması gerekir.
Soru: Egmont şirketi Doğan Kitapçılık’a ortak oldu
…
Kenan Kocatürk: Evet, ortak oldu. Borsa gibi, nasıl
bankalara ortak oluyor veya satın alıyorlarsa belli oranda hissesini
satın aldılar.
Türkiye’de yayıncılar açısından yabancı bir yayıncının gelip
ortak olduğu tek yayıncıdır, bu önemlidir. Yabancı yayıncıların
pazara girme meselesiyle ilgili olarak, gözlemlediklerini ve
ilgi gösterdiklerini görüyorum. Nereden görüyorum? Frankurt
Kitap Fuarı’nda da gelip bizden rapor alıyorlar, “ne oluyor,
ne bitiyor Türkiye pazarında” diye. Örneğin biz geçen yıl Frankurt
Kitap Fuarı’nda, Türkiye pazarı ve gelişmelerle ilgili bir sunum
yaptık. İlgi duyduklarını gözlüyorum. Ama şu anda direkt olarak
bir yabancı yayıncının gelip Türkiye’de yayıncılık yapması söz
konusu değil. Ama kulağıma gelen bir takım şeyler var. Örneğin,
bazı Alman yayıncıların telif haklarını vermeyip, gelip Türkiye’de
yayıncılık yapmak istediğini söyleyenler var. Gene büyük bir
Alman şirketinin çok önceden kurulduğunu ve şu anda bir şeyler
yaptıkları söyleniyor, ancak ne yaptıklarını kimse bilmiyor.
Yabancı yayıncılar gelebilir, bence gelirlerse de stratejik
ortaklıklarla gelirler. Mesela şimdi Warner-Bross eksenli yürüyen,
çocuk kitapları yayınlayan Doğan-Egmont diye bir yayınevi var.
İşte, sinemada Shrek çıktıysa, ardından hemen kitabı çıkıyor.
Kitap yayıncılığına gelince, orada pazardaki gelişme içinde
ne kadar kâr edeceklerine bakıyorlar. Bunlar mümkün olabilir,
yabancı sermaye gelebilir. Ama bu koşullar altında ben biraz
zayıf bir ihtimal olarak görüyorum. Gelirse faydası olur mu?
Bence şöyle faydası olabilir; birincisi, büyük bir sermaye girmiş
olur. İkincisi, piyasadaki satış ve dağıtım kanallarını disipline
ederek gelirler. Bu hali ile gelmezler. Şimdi düşünebiliyor
musun, Doğan-Egmont gelecek, “benim kitabımı herkes satabilir”
diyecek. Kendisinin kontrol edemediği, hedeflediği satışları
yapamadığı ve satış kanallarına kitaplarını sokamadığı bir durumda
girer mi, girmez. Eşyanın tabiatı gereği girmezler.
Soru: Benim kitaplarımı şu şu satacak, başka kimse
satmayacak diyecek …
Kenan Kocatürk: Ya da ben kitaplarımı kendim dağıtayım
diyecek. Diyecek ki, benim kitaplarımı almak istiyorsan şu kadar
indirim yaparım, sana şu kolaylıkları yaparım, hizmeti şu kadar
zamanda ayağına getirim. Biz görüyoruz, biz işin içindeyiz,
biz dağıtımcılara çektiğimiz siparişlerin çoğunu alamıyoruz.
Çünkü dağıtımcı bir sürü yayıncının kitabını dağıtıyor ve neye
konsantre olmuş? O anda ne satıyorsa ona konsantre olmuş. Ve
backlist dediğimiz o şeyleri yapamadığı için de bence dağıtımda
şu olacak: Bazı yayınevleri kendi dağıtımlarını kuracak. Bazı
dağıtımcılar diyecek ki “ben bu kadar çok yayınevini dağıtmak
istemiyorum. Şu kadarını dağıtayım, şunlara daha iyi hizmet
vereyim.” Böyle gelişmeler olacak Türkiye’de; ben böyle bir
gelişmenin yayıncılık açısından sağlıklı olacağını düşünüyorum.
Soru: Tahsilat, yani paranın zamanında ödenmesi için
de bunları söylüyorsunuz değil mi?
Kenan Kocatürk: Hem onlar, hem kitapların normal dağıtılması,
hizmetin doğru dürüst yapılması.
Bakın bir şey söylüyorum. Uzun zamandır bu piyasanın içindeyim,
üniversitenin gönderdiği siparişleri ben toplamakta zorlanıyorsam
– 500’e yakın yayını olan bir firma olarak – artık gerisini
siz düşünün. Dağıtımcı diyor ki, “abi yayınevine faks çektik,
göndermediler.” Ne kadarı doğru? Yayınevi diyor ki, “bana böyle
bir sipariş gelmedi.” Bunların değişeceğini düşünüyorum. Ama
yabancı yatırımcılar demin dediğim şartlarda gelirler.
Soru: Sizin Literatür Yayıncılık olarak dağıtım piyasasında
karşılaştığınız zorluklar neler?
Günübirlik Dağıtımcılık
Kenan Kocatürk: Bizim karşılaştığımız zorluklar diğer
yayıncıların karşılaştığı zorluklardan farklı değil. İyi, nitelikli
ürün çıkarmak için bütün çabamıza, iyi tanıtmamıza, iyi pazarlama
yapmamıza rağmen bizim kitapların da yeteri kadar dağıtıldığını
söyleyemem. Neden dağıtılmıyor? İşte oradaki dağıtımcı arkadaşların
kendi durumları da var. Birincisi, bazı kitapçılar ödeme yapmadığı
için göndermiyor olabilir. İkincisi, kendisinin biçtiği o kitapevi
ile ilgili riskleri olabilir; “şu kadardan fazla mal satmamalıyım
ki paramı alabileyim’ diye düşünüyor olabilir. Üçüncü olarak,
demin belirttiğimiz gibi daha çok başka yayınlara, yüksek indirimle
tek dağıtımını aldığı yayınevlerine konsantre olmuş dağıtımcılar
olabilir. Ama esasına baktığımızda, ben daha çok yeni çıkan
kitaplara konsantre olmuş ve günü kurtaran bir dağıtımcılık
sisteminin hakim olduğunu düşünüyorum. Bugün öyle bir hale gelmiş
ki, ayın 1 ile 10’u arasında çıkan kitapları dağıtıyorlar. Buradaki
sistem de şu; çünkü kitapçı istemiyor, çünkü ayın 30’una kadar
hesap kestiği için ayın 1 ile 10’u arasında kitap alıyor, bir
daha almıyor. Ama şimdi bu durum değişmeye başladı. Mesela Remzi
kitapevi olsun, D&R olsun İnkılap olsun Megavizyon olsun, bu
sektöre para koymuş olan insanlar satan ürünlerinin yerine yeni
ürünler koyma derdindeler. Haftada bir iki defa sipariş veriyorlar.
Dost kitapevi, Türkiye’nin en iyi kitapevlerinden biridir. Her
hafta sipariş verir, çünkü o stok takibini de yapar. Buralardaki
gelişmeler de yayıncılığı geliştirecek olan etkenlerdir. Eskisi
gibi değil ki! Adam kitapları aklında tutuyordu. Buralarda dağıtımcıların
ölçeği olmadığı için, günü yaşadıkları için öyle davranıyorlar.
Ama ben bunun değişeceğini düşünüyorum.
Mesela, Türkiye’de olmayan bir şey daha belirteyim. Bu da
gelişecek, olacak olan bir şeydir. Yurtdışında bargain &remainder
veya overstock sistemi vardır Yani nedir; kitabı bastın üç yıl
geçti, kitabın ömrü bitti, fiyatı ne kadar? 20 dolar. O kitap
hemen 3 dolara kadar düşer. Stok fazlası derler buna. Bizim
burada kelepir dediğimiz sistem. Ama sadece bu işi yapan dağıtımcılar
vardır, sadece bu işi yapan kitapçılar vardır. İşte İngiltere’de
böyle yerler vardır. Zamanında alamadığın kitabı gidip ucuza
alabilirsin. Sahaf da değil, kelepir kitap işi, ikinci el. Mesela,
üniversitelerde korsan kitabın alternatifi ikinci el kitaplardır.
Yurtdışında adamın mühendislikte Calculus [mühendislik öğrencilerinin
üniversite birinci sınıfta aldığı matematik dersinin kitabı]
kitabıyla işi yıl sonunda bitmiştir; o kitabı 100 dolara almıştır.
Adam ona bir fiş verir, “20 dolara senin kitabını aldım, sen
Eylül’de bu fişinle beraber gel kitabını benden al” der. Çocuk
100 dolarlık kitabını bırakmıştır; gider ben ikinci el kitap
istiyorum, ne istiyorum, “Mechanical Engineering Design” [“Makine
Mühendisliği Tasarımı”] kitabını istiyorum, der. Birinci el
fiyatı 100 dolar, ikinci el fiyatı 40 dolar. Adam 20 dolar verir,
20 dolarlık da elindeki fişini bırakır, 40 dolarını alır.
Yani, Türkiye’de yayıncılık sektörünün yapısal sorunları
var. Bir de yayıncı patlaması var. Başka sektörlerde batmış,
sıkılmış ya da domatesin dibini ayıklamak yerine gidiyor yayıncılık
yapıyor. Parayı da batırıyor; hele ilk birkaç kitabı da satıyorsa
sanıyor ki bütün yayıncılık hep böyle oluyor. Tabii yaptıkları
taktik hatalar çok önemli. Çok satanlar listesinde olan kitabı
alıp promosyona verdi yeni giren bir yayıncı. Ne dedi kitapçı?
“Ben bir daha bu adamın kitabını almam” dedi. Kitapçı haklı;
kitap promosyona gittiğinde şöyle bir durum ortaya çıkıyor:
Siz kendinizi bir kitapçı olarak düşünün. Sen kitabı 10 liradan
yüzde 35 indirim ile almışsın rafında duruyor. Bir gün gazeteyi
açıp bir bakıyorsun işte bilmem kimin kitabı 2 lira. Kitapçı
diyor ki “bu kitabı geri al.” Yayıncı “yok, almam” diyor. Şimdi
kim haklı burada? Kitapçı haklı mı? Ama aynı zamanda o kitapçı
da bazen diyor ki “nasıl olsa bu yayıncılar örgütlü değil, nasıl
olsa bu dağıtımcılardan hepsinden alıyorum. Ona ödemem, iki
üç ay geciktiririm, öbüründen alırım” diye düşünüyor.
Soru: Benim anladığım kadarıyla siz aşırı derecece
kitap üretimi ve özellikle çok-satarlar üzerinden yayıncılık
yapmanın uzun süre devam etmeyeceğini, bir yerden sonra uzmanlaşmanın
başlayacağını, farklılaşmalar olacağını söylemek istiyorsunuz.
Şu andaki sorunların aslında çok fazla kitap yığılmasından ve
işlerin çok kısa vadeli dönmesinden kaynaklandığını düşünüyorsunuz.
Yayıncılığın Geleceği
Kenan Kocatürk: Şimdi, aslında Türkiye’nin hangi alanına
bakarsan yayıncılığında da onu görürsün. Hani bir ara Fethi
Naci, “Türkiye’de ne kadar çok futbol varsa, o kadar roman var”
dedi ya. O dönemleri arar olduk. Şimdi çok-satanlar listesine
bak, kaç tane edebiyat var? İki adet. Biri Leyla’nın Evi, diğeri
de Elif Şafak’ın kitabı [Baba ve Piç], öyle değil mi? Sadece
iki tane roman, iki edebiyat kitabı var. Geri kalan kitaplara
bak, iki tane biyografi var, biri Latife Hanım. Şimdi iyi edebiyat
kayboldu. Bizim yaptığımız edebiyat kitaplarının satışlarına
bakıyorum, trend olarak düşmeye başladı. Ama bunun yanında,
ben sanat kitapları yaptım, kimse yapmadı, bana “yapma, bu işe
girme” dediler. Ben de şunu diyorum; böyle bir çeşitlenme olacak,
Türkiye’de yelpaze genişliyor artık. Ben sanat kitabı, coğrafya
atlası yaptım, Sosyal Tarih diye bir kitap dizisi yaptım. Tabii
karşı çıkanlar oldu. Ama ben de şuna bakıyorum; yayıncı olarak
ben çok-satar yakalayamayacaksam benim farklılığım da farklı
noktalarda olmalıdır. Herkes aslında kendini bir alanda uzmanlaştıracak.
Bu olurken de bugün Türkiye’de çok temel problemler var, daha
Türkiye’nin iyi çevirmen, iyi editör sorunu var. Pazarlama sorunları
var, yapısal sorunları var. Devletin yayıncılardan aldığı kaynakları
geri iade etmemesi meselesi var, okuma alışkanlığı sorunu var.
Aslına bakarsan, sermayenin girmemesi için her türlü koşul var.
Bu nedenle ben henüz Türkiye’de büyük sermayenin yayıncılığa
para yatırdığını düşünmüyorum.
Ben şuna benzetiyorum: Nasıl Türkiye uçlar arasında gidip
geliyor. Ben yayıncılığın da bir yerde sağlıklı bir dengeye
kavuşacağını düşünüyorum.
Benim belirteceklerim bu kadar teşekkür ederim
Notlar: