KLASİK SÖMÜRGECİLİĞİN BÖLGEDEN ÇEKİLİŞİ, YÜKSELEN ARAP MİLLİYETÇİLİĞİ
Orta Doğu’nun 1939-67 arasındaki tarihinin başlıca olgusu,
emperyal güçlerin bölgeden çekilişi, Arap ulus devletlerinin
kuruluşu ve Arap milliyetçiliğinin bir ulus-devletçilik formuna
dönüşerek kurulan ulus-devletlerde resmi ve popüler ideoloji
haline gelmesidir. Arap milliyetçiliği iktidara geldikten sonra
taahhütlerini yerine getiremeyerek çökecektir. Bu yükselişi
ve çöküşü karakterize eden başlıca siyasi gelişmeler ise Süveyş
Krizi, Cezayir Savaşı, Filistin Sorunu ve İslami Muhalefetin
yükselişidir. Bu bölümde yukarıda zikredilen çerçeve dahilinde
Orta Doğu’nun 1939-67 arasındaki tarihini özetlemeye çalışacağız.
V.1. İkinci Dünya Savaşı Öncesi Durum ve Savaş’ın Genel
Özeti
Önceki bölümde gördüğümüz gibi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde
Arap Dünyası Britanya ve Fransız emperyal sistemine sıkı sıkıya
bağlanmıştır. Ancak, İkinci Dünya Savaşı, gerek eski emperyal
güçleri ekonomik ve askeri olarak zayıflatması gerekse Araplara
farklı alternatiflerin mümkün olduğu bir dünya sunması itibariyle
değişimi tetikleyen önemli unsurlardan biri olmuştur.
Bir Orta Avrupa savaşı olarak başlayan İkinci Dünya Savaşı,
İtalyan ordularının Mağrib’de ilerlemeye başlamasıyla Orta Doğu’ya
yayılır. 1940’ta İtalyan orduları Kuzey Afrika’ya girer ve Britanya’nın
konumunu tehdit etmeye başlar. 1941’de Almanya’nın doğuya, Fransız
yönetimi altındaki Suriye ve Lübnan’a ve Almanya ile ilişkileri
olan bir grubun elinde olan Irak’a doğru ilerleyebileceği yönünde
korkuları ortaya çıkarır. Bunun üzerine Mayıs 1941’de Irak Britanya
tarafından, Haziran 1941’de Suriye bir Fransız-Britanya ortak
gücü tarafından, İran da bir Britanya ve SSCB ortak gücü tarafından
işgal edilir. 1941 sonunda ABD, Japonya’nın yanısıra Almanya
ve İtalya’ya karşı savaşa girer. Temmuz 1942’de, Kuzey Afrika’ya
gelen Alman ordusu Mısır’a doğru ilerler, ama Britanya tarafından
durdurulur. Kasım 1942’de Anglo-Amerikan orduları Mağrip’e çıkar
ve Fas ve Cezayir’i işgal eder ve 1943’te Almanlar, Tunus’tan
da çekilmek zorunda kalır. Böylece fiili savaş Arap ülkeleri
açısından böylece sona ermiş olur.
Savaş sonrası duruma bakıldığında, Britanya eskiden hakim
oldukları bölgelere yine hakimdir ve Fransa Suriye, Lübnan ve
Mağrip’te varlığını sürdürmektedir. Ancak aslında her ikisinin
de hegemonyalarının temelini oluşturan askeri ve ekonomik güçleri
büyük ölçüde sarsılmıştır[1].
İkinci Dünya Savaşının, Orta Doğu’nun siyasi geleceği açısından
en önemli sonuçlarından biri de, Arap halkları arasında farklı
alternatiflerin mümkün olabileceği inancının güçlenmesi ve daha
yakın birlik oluşturma fikrinin yayılmaya başlamasıdır.
V.2. Savaş Sonrası Güç Paylaşımı
Savaş sonrasında, A.B.D. ve S.S.C.B., Britanya ve Fransa’yı
ekonomik, askeri ve politik açıdan gölgede bırakarak güçlenmişlerdi.
Dünya Yalta’da Anglo-Amerikan emperyalizmi ve Sovyetler Birliği
arasında bölüşüldü. Orta Avrupa ve Orta Asya SSCB denetimine
bırakılırken, Batı ve Güney Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Afrika,
Uzak Doğu ve Pasifik bölgeleri Anglo-Amerikan emperyalizminin
nüfuz bölgesi oldu.[2] Bu yeni hegemonik çiftle beraber gelen
jeokültürel değişim sonucu, eski sömürge ve yarı-sömürgelerde
ulusal kurtuluş hareketleri ortaya çıktı ve başarıya ulaştı.
1947’de Britanya Hindistan’dan çekildi; Hindiçin, Malezya ve
Endonezya’da ulusal kurtuluş ayaklanmaları başladı; 1949’da
Çin’de Halk Cumhuriyeti kuruldu. ABD, devrimlerin yayılması
korkusuyla, Britanya ve Fransa’dan sömürgelerini hızla tasfiye
etmesinde ısrarcı davranıyordu[3].
Savaş sona erdiğinde, bir kuşak boyunca Britanya ve Fransa’nın
neredeyse özel etki alanı olmuş Ortadoğu ve Mağrip, eski ve
yeni hegemonik güçlerle Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerin
artık istikrarlı olmadığı bir bölge haline geldi. Savaştan kağıt
üzerinde galip çıkmış olmakla birlikte ekonomik olarak çökmüş
halde çıkan Fransa’nın konumu zayıfladı. Cezayir’de 1945’teki
güçlü isyan şiddetle bastırıldı ancak, aynı yıl içerisinde Fransa,
Suriye ve Lübnan’ın tam bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldı.
Suriye’nin tam bağımsızlığa kavuşmuş olması bundan böyle ulusçu
bir parti için daha azına rıza göstermesini zorlaştırdı. Savaş
sonrasında Britanya’nın Ortadoğu’daki konumunun bazı bakımlardan
güçlendiği ve ABD’nin savaşın hemen ardındaki dönemde Ortadoğu’nun
Arap kesimlerinde hegemonik güç olarak Britanya’nın yerini henüz
almak istemediği görülür.[4] Ancak, “Soğuk Savaş”ın başlamasıyla
Amerikan müdahalesi artar ve ABD, 1947’de, Yunanistan ve Türkiye’yi
Rus tehdidine karşı savunma sorumluluğunu üstlenir. Soğuk Savaş
çerçevesinde Batının Arap dünyasındaki siyasal ve stratejik
çıkarlarını koruma sorumluluğunu da Britanya üstlenir[5]. Britanya
açısından bakıldığında Ortadoğu, petrol, pazarlar, ulaşım ve
mevcut yatırımlar nedeniyle önemliydi. Britanya bu bölgedeki
stratejik çıkarlarını dostluk anlaşmalarıyla korumaya çalıştı:
Arap bağımsızlığını ve daha geniş bir birliği destekledi, Araplara
kendilerini savunmalarına yetecek kadar ekonomik ve teknik destek
taahhüt etti[6]. Britanya, Arap hükümetlerinin ve ABD’nin, kendi
çıkarlarının Britanya’nın çıkarlarıyla örtüştüğüne inanacaklarını
düşünüyordu ancak bu düşüncenin tamamen yanlış olduğu müteakip
on yıl içinde görüldü.[7] Eski ve yeni hegemonik güçler arasındaki
çatışma özellikle 1950’li yıllarda zirveye ulaştı.
Ancak Britanya ve Fransa’nın bölgeden nihai olarak tasfiye
edilmelerinde, eski ve yeni hegemonik güçler arasındaki çatışmanın
yanısıra gelişen Arap milliyetçiliğinin de çok önemli bir rolü
oldu.
V.3. Arap Milliyetçiliği
Arapların bir millet olarak tanımlanması ve kendi siyasal
yapılarını oluşturmaları anlamında Arap milliyetçiliği Birinci
Dünya Savaşı sonunda itibaren Arap Dünyasının gündemine girmeye
başladı. Özellikle 1930’da Irak’ın bağımsızlığını kazanmasından
sonra Arap ulus devletlerinin geliştirilmesi yönündeki bu milliyetçilik
anlayışı vataniye olarak adlandırılmaktadır. Bu görüşe göre,
bağımsız Arap devletleri kurulmalı ve bu devletlerarasında bir
işbirliği geliştirilmelidir. Ancak vataniye görüşünün, Büyük
Suriye’yi savunan Suriye milliyetçiliği, ya da Mısır’ın Arap
dünyasından çok daha eski ve köklü bir medeniyet olduğunu savunan
Mısır milliyetçiliğiyle karıştırılmaması gerekir. Vataniye görüşü
her ne kadar Arapların siyasal birliği konusunda egemen devletleri
esas alan gevşek bir model önerse de sözgelimi Mısır’ın bir
Arap ülkesi olduğu konusunda bir tereddüt içermemektedir.[8]
1920’lerde ve 30’ların ilk yarısında her iki görüş de Arap Dünyası
içerisinde taraftar bulmuştu. Bu konuda önemli dönüm noktalarından
biri Filistin’de 1936-39 arasında yaşanan Arap İsyanıdır.
“Gerçekten de, 1936-1939 arasında yaşanan olaylar, Arap liderlerin
ilk defa Arap çıkarlarının ortak olduğu görerek işbirliği başlattıkları
ilk tarihi örnekler olarak görülebilir.”[9]
Eski hegemonik güçlerin zayıfladığı bir ortamda, Arap milliyetçisi
hareketlerin ülkelerinde statü değişikliği için baskı yapmaları
mümkün oldu. “1944’de İskenderiye’de ve 1945’de Kahire’de toplanan
iki konferans Arap Devletleri Birliği’nin kurulmasıyla sonuçlandı.
Bu kuruluş, belirli bir eylem serbestisine sahip yedi ülkeyi
(Mısır, Suriye, Lübnan, Mavera-i Ürdün, Irak, S. Arabistan ve
Yemen) Filistinli Arapların bir temsilcisiyle birlikte ve bağımsız
olmaları halinde katılmaları için öteki Arap ülkelerine açık
kapı bırakarak, bir araya getiriyordu.”[10] Arap Birliği ilkelerine
göre, ülkeler birbirlerinin karşılıklı bağımsızlığını tanıyacak,
birbirinin egemenliğine müdahale etmeyecek, ancak ortak meselelerde
–özellikle Filistinli Arapların ve Mağrip’in savunulmasında-
birlikte hareket edeceklerdi[11]. 1945’te Birleşmiş Milletler
kurulduğunda bağımsız Arap Devletleri BM’ye üye oldular.
Vataniye görüşü, tekil Arap ülkelerinde sürdürülen anti-emperyalist
mücadelenin başlıca aktörlerinden biriydi. Dolayısıyla, bu görüşün
şekillenmesinde Orta Doğu’daki anti-emperyalist mücadelenin
önceki bölümde dile getirilen iki temel stratejisine paralel
iki girişim ön plana çıktı. Bereketli Hilal’deki anti-emperyalist
mücadele stratejisi doğrultusunda ortaya çıkan girişim, 1943’te
kurulan Baas partisiydi. “Bu parti, Suriye’nin siyasal hayatına
az sayıda kentli büyük ailenin ve bunların çıkarlarını dile
getiren partilerin ya da önderlerin oluşturdukları gevşek birliklerin
hakim olmasına karşı bir meydan okumayı”[12] temsil ediyordu.
Sünni olmayan (Alevi, Dürzi, Hıristiyan), yarı eğitimli kesimlerde
karşılık buldu. Ulusal kimlik ve Arapça konuşan cemaatlerle
ilişkin tartışmaları gündeme taşıdı. Baas partisi önceleri sosyalist
değildi ancak 1950’lerin ortalarından itibaren kendini açıkça
sosyalist olarak tanımlamaya başladı ve bu haliyle Lübnan, Ürdün
ve Irak’a yayıldı[13]. Suriye’de devletin istikrarsızlığı (askeri
darbeleri, parlamento denemeleri vb.) sebebiyle, Irak’ta ise
1958 devrimiyle Baas hareketi güçlendi ve siyasal bir gücü de
olan bir ideolojiye dönüştü.
Magrip’te yürütülen anti-emperyalist mücadele paralelinde
ortaya çıkan girişimse Nasırizmdi. Nasırizm 1952’de iktidarı
ele geçiren Mısırlı subaylardan biri olan Nasır’ın darbeden
sonra yönetimde öne çıkmasıyla şekillendi. 1930-50 arasında
Mısır’da Arap milliyetçiliğinden çok Mısır milliyetçiliği hakimdi[14].
“Mısırlıların kendi ülkelerine hep birlikte ve kimi zaman bir
saplantı derecesinde odaklanmaları, onların “sevgili” Mısır’ında
İngiliz varlığının göze batan biçimde artmasıyla daha da yoğunlaştı.”[15]
Nasır 1953-54’lerde Arap milliyetçiliğine yakınlaşmaya başladı.
Nasır’ın Arap milliyetçiliğini “daha çok başka bazı amaç ve
emellere ulaşmak için bir araç olarak gördü. Bu dönemde birinci
amaç ve en üstün değer İngilizlerin ve Batılı emperyalistlerin
politikalarına karşı mücadele etmekti. Filistin savaşındaki
tecrübeleri hakkında düşünürken Nasır, yalnızca Mısır’ın değil,
bütün bölgenin emperyalist planların konusu olduğunu ve durum
bu olunca, emperyalist düşmanlara karşı kolektif olarak savaşmak
için bölgenin en azından çaba ve amaç birliğine sahip olması
gerektiğine inanıyordu. Böylece 1953’te Batı ittifakı fikri
Mısır’ın yalnızlığa itilmesi sonucunu ortaya çıkardığında Nasır,
ideolojik ve siyasal ilgisini Mısır’dan daha geniş Arap dünyasına
kaydırmaya başladı. Ve böyle yapınca, Arap dünyası içerisinde
buna hazır bir kitle buldu.”[16] Milliyetçilik anlayışını anti-emperyalist
mücadele üzerine kuran Nasırizm, başlangıçta vataniye çizgisinde
bir hareket olmakla birlikte özellikle 1950’li yılların sonlarından
itibaren tüm Arap halklarının bir araya gelerek tek bir devlet
oluşturmasını savunan kavmiye çizgisine doğru kaydı. Bu yönelimi
mümkün kılan ikinci önemli unsur da Nasırizmin savunduğu toplumsal
dönüşüm projesinde tüm diğer Arap devletlerine öncülük edecek
bir ilerleme sağlamasıydı. Nasırizm, toplumdaki bütün kesimleri
kapsayacak toplumsal bir dönüşüm, bir Arap Sosyalizmi, yani
kamu kurumlarının tesis edilmesi, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması,
sağlık ve eğitim hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve sınıfsız
bir toplum kurma idealini içeriyordu[17].
Dolayısıyla, Nasırizmin yükselişi ve sadece Mısır’da değil
tüm Arap dünyasında halk nezdinde kabul görmesini sağlayan iki
temel faktör anti-emperyalist mücadelede kazanılan başarılar
ve ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmaydı. Bu çerçevede, Nasırizmin
anti-emperyalist mücadeledeki başarısını değerlendirebilmek
için Nasır’ın Mısır’da iktidara gelişini ve bunun arka planını
incelemek yararlı olacaktır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Mısır, Britanya için Orta
Doğu’daki en sorunlu bölgeydi, çünkü burada önemli bir askeri
varlığı mevcuttu. 1946’da Mısır hükümetinin, 1936’da varılan
anlaşmada değişiklik talep etmesi üzerine iki ülke arasında
başlayan müzakereler, Mısır’ın Sudan üzerindeki egemenlik iddiaları
ve Britanya’nın Kanal bölgesindeki stratejik öneme sahip askeri
varlığını geri çekmesi konusunda tıkandı.[18] 1951’de Britanya
ordusu ile Mısırlı gerillalar arasında çatışmalar başladı ve
Mısır hükümeti halk ayaklanmasından endişe ederek Britanya’ya
karşı bir dizi askeri, diplomatik ve adli önlem aldı.[19] 25
Ocak 1952’de Mısır’da Britanya’yla sıcak çatışmalar başladı
ve halk ayaklandı. Bunun üzerine solun iktidarı ele geçirmesinden
korkan monarşistler ve Britanya istihbaratı Müslüman Kardeşleri
kullanarak Mısır’da bir iç savaş kışkırttı[20]. Kral hükümeti
görevden aldı ve Britanya’ya karşı savaşan binlerce gönüllü
solcu ve milliyetçi tutuklandı.[21] Ülkede düzenin bozulması
Nasır’ın hakimiyeti altına giren orta rütbeli genç subaylardan
oluşan gizli bir örgüte iktidarı ele geçirme fırsatı sağladı[22].
Temmuz 1952’de Özgür Subaylar ülkede iktidarı ele geçirdi. Nasır’ın
iktidara gelmesinin ardından 1954’te Britanya Kanal bölgesinden
çekildi. Ancak herhangi bir güç bir Arap devletine veya Türkiye’ye
saldıracak olursa (S.S.C.B. tehdidi) kanal kullanılabilecekti[23].
Dolayısıyla Nasırizm, eski yönetimin eski hegemonik güçlere
tabiyetini reddederek iktidara geldi ve bu süreçte Mısır sadece
SSCB ve Çin’le değil, Yugoslavya, Endonezya ve Hindistan’la
da yakınlaştı[24]. Batılı güçlerin Mısır’a düşmanlığı giderek
artmaya başladı: ABD İsrail ile kendi bağlarından, Britanya
Bağdat Paktı üyesi olmasından (ve Mısır’ın Pakta üye olmamasından),
Fransa Mısır’ın Cezayir devrimine yardım ve desteğinden ötürü
Mısır’a düşmanlık içerisindeydiler[25]. Bu düşmanlık, 1956’da
Süveyş kriziyle birlikte doruğa ulaştı.
1956’da Mısır’ın Asvan Barajı için mali yardım umutlarını
canlandıran ABD, Mısır’ın CENTO’ya katılmayı reddetmesi üzerine
Asvan barajı için vaat ettiği yardımı askıya aldı. Buna tepki
olarak Mısır hükümeti Süveyş Kanalı Şirketi’ni ulusallaştırdı
ve barajı buradan sağlayacağı gelirle inşa edeceğini açıkladı[26].
Bunun üzerine Fransa, Britanya ve İsrail arasında Mısır’a saldırmak
ve Nasır yönetimini devirmek için gizli bir anlaşma yapıldı.
Ekim ayında İsrail güçleri Mısır’a girerek Süveyş Kanalı’na
doğru ilerlediler. Kendi aralarındaki anlaşma uyarınca Fransa
ve Britanya Mısır ve İsrail’e bölgeden çekilmeleri için ültimatom
verdi. Nasır’ın bunu reddetmesi Britanya ve Fransa’ya Kanal
bölgesine saldırma bahanesi sağladı[27]. Ancak ABD ve SSCB,
büyük güçler olarak, çıkarlarının söz konusu olduğu bir bölgede,
bu çıkarlar hesaba katılmaksızın böyle tayin edici adımların
atılmasını kabul etmediler. ABD ve SSCB baskısıyla dünya çapında
düşmanlık ve mali çöküş tehlikesiyle karşılaşan İsrail, Fransa
ve Britanya geri çekildiler[28]. Bu kriz sonucunda Mısır askeri
açıdan yenilmiş olsa da sonuçta istediğini kabul ettirmiş olması
nedeniyle çevre ülkeler nezdinde gücünü artırdı. Diğer ülkelerde
Nasır’ı desteklemek veya hareketlerini tehlikeli bulup mesafeli
durmak şeklinde yarılmalar meydana geldi. Bazı ülkelerin iç
yapısında da değişiklikler oldu. Lübnan’da iç savaş başladı,
Suriye’de Nasır destekçileri iktidara geldi ve Suriye ile Mısır’ın
Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşti, Irak’ta cumhuriyet
devrimi oldu[29]. Süveyş krizinin hegemonik güçler açısından
en önemli sonucu Britanya’nın Arap siyasetinin sona ermesi ve
A.B.D’nin Orta Doğu’da kontrolü ele geçirmesi oldu.
Orta Doğu’da diğer eski hegemonik güç olan Fransa’nın tasfiye
edilmesiyse Cezayir savaşı sonucunda gerçekleşti. Cezayir’in
durumu diğer Arap ülkelerinden oldukça farklıydı. Cezayir resmi
olarak bir sömürge değil, Fransız toprağıydı. Öte yandan, Cezayir’deki
Avrupalı göçmenler başlı başına bir nüfus haline gelmişti (1954’te
Müslüman nüfus 9 milyonken Avrupalı nüfus 1 milyon civarındaydı)
ve hem ülkede hem de Paris nezdinde ekonomik olarak çok güçlü
bir konumdaydılar ve bunu kaybetmemek için Paris hükümeti üzerindeki
etkileri sayesinde her türlü değişiklik girişimini engelleyebiliyorlardı[30].
İkinci Dünya Savaşının Orta Doğu’daki kısmının bitmesinin
hemen ardından Cezayir’de statü değişikliği talepleri ortaya
çıktı[31]. Fransız ordusunda deneyim kazanmış bir grup 1954’te
Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni (FLN) kurdu ve silahlı mücadele başlattı[32].
Fransa’nın ilk tepkisi askeri baskı oldu ancak bu tutum, harekete
uluslararası desteği artırdı; hükümetin taviz verme eğilimleri
Avrupalı Cezayirlilerin muhalefetiyle engellendi[33]. 1956’da
fiili iktidar Paris’teki hükümetten orduya ve Avrupalı Cezayirlilere
geçti. Buna karşılık halkın FLN’ye desteği arttı. FLN kendisini
1958’de “Cezayir Cumhuriyeti’nin Geçici Hükümeti” ilan etti;
dünyanın her tarafından destek aldı ve müzakereler yürüttü[34].
1958’de Fransa’da 4. Cumhuriyet sona erdi ve De Gaulle, cumhuriyetin
başkanına daha geniş yetkiler veren bir anayasayla yeniden iktidara
geldi. De Gaulle’ün ilk aşamada izlediği siyaset isyanı bastırmak
için alınan askeri önlemleri sürdürmek, ama Cezayirli Avrupalılardan
da bağımsız hareket etmekti[35]. Bir ekonomik gelişme planı
açıklandı: sanayi teşvik edilecek, toprak dağıtımı yapılacak,
Cezayir meclisi için seçimler düzenlenecekti[36]. Bunların alternatif
bir önderlik oluşmasını sağlayacağı ve Fransa’nın bu önderlik
aracılığıyla, FLN ile anlaşmayı gerektirmeden müzakerelere gidebileceği
umuluyordu[37].
1960’ta yapılan ilk görüşmeler sonuç vermedi ve 1961’de Fransa’da
yapılan referandum sonucunda çoğunluğun Cezayir’e kendi kaderini
tayin hakkının verilmesini istediği görüldü[38]. 1961’de Cezayir’de
ordunun De Gaulle’e karşı bir hükümet darbesi yapma girişimi
bastırıldı. Sonunda Avrupalılar kendi mülklerinde kalıp kalmamak
konusunda özgür olması üzerinden bir çözüm sağlandı; Mart 1962’de
bu doğrultuda bir anlaşma imzalandı[39]. Bağımsızlık elde edilmiş
ama büyük bir insani bedel ödenmişti:
“Müslüman nüfusun büyük bir kısmı yerinden edilmiş, 300.000’i
ya da aha fazlası öldürülmüştü. Fransa’nın safında yer alan
binlerce kişi öldürüldü ya da bağımsızlıktan sonra sürgüne gönderildi.
Fransa yaklaşık 20.000 ölü verdi. Verilen garantilere rağmen
yerleşik nüfusun büyük çoğunluğu ülkeyi terk etti; unutulmayacak
kadar çok kan akmıştı …”[40]
Fransa, Cezayir’deki yenilgisinin ardından Orta Doğu’daki
son büyük nüfuz alanını da kaybetmiş oldu.
Arap Milliyetçiliği Süveyş krizi ve Cezayir savaşıyla birlikte
büyük prestij kazandı. Ancak bu prestij artışının tek nedeni
anti-emperyalist mücadeledeki başarı değildi. Arap milliyetçiliğinin
asli gücü kitlesel bir meşruiyete kavuşmasından geliyordu. Bu
kitlesel meşruiyeti sağlayan başlıca sosyal faktörler, Arap
Birliği düşüncesi ve sosyalist kalkınma politikalarıydı.
1945-60 dönemi Orta Doğu’nun nüfus yapısında önemli gelişmelerin
olduğu bir dönemdir. Bu dönemde doğum oranlarında önemli bir
değişiklik yaşanmamakla birlikte özellikle çocuk ölümlerinin
azalması sonucunda nüfus artmaya başlamıştı: Örneğin Mısır’ın
nüfusu 1939’da 16 milyondan 1960’da 26 milyona çıkmıştı. Yine
aynı yıllarda Suriye nüfusu 2.5 milyondan 4.5 milyona, Irak
nüfusu ise 3.5 milyondan 7 milyona ulaşmıştı[41].
Bu dönemde nüfus yapısını etkileyen önemli bir faktör de
dış ve iç göçtür. Yaşanan dış göçler sonucunda yabancıların
sayısı mutlak olarak azalmıştır. Örneğin Mısır’da bu sayı 1937’de
250 bin iken 1960’da 143 bine düşmüştür[42]. İç göçler, nüfus
artışını etkilemese de nüfus dağılımı ciddi oranda değiştirdi.
İç göçlerin ana sebepleri toprağın artan nüfusu besleyememesi,
tarımda makineleşmeyle birlikte özellikle büyük toprak sahiplerinin
iş gücüne olan ihtiyacın azalması sonucu ortaya çıkan işsizlik
ve ekili alanların meralar aleyhine gelişmesi sonucu küçük köylülerin
asli kazanç faaliyeti olan hayvancılığın zorlaşmasıydı[43].
Bu nedenlerden dolayı şehirlere göç eden kır yoksulları daha
adil ve müreffeh bir hayat vaat eden Arap milliyetçiliğine destek
verdi.
İç ve dış göçlerin yanısıra Filistin’deki siyasi kaynaklı
tehcir de nüfus dengesini değiştiren önemli bir unsurdu. Bu
dönemde Filistinliler daha çok Ürdün, Lübnan ve Suriye’ye gitti
ve Arap coğrafyasında yaşayan Yahudiler de İsrail, ABD ve Avrupa’ya
göç ettiler[44].
Nüfusun artması ve nüfus dengesinin kentler yönüne bozulması
sonucunda düzensiz/plansız bir şekilde büyüyen kentler ortaya
çıkmış ve gecekondu mahalleri boy atmıştır. Orta Doğu’daki bazı
şehirlerin 1937 ve 1960 arasındaki nüfus değişimi ve ülke nüfuslarına
oranı şu şekildedir:
| |
1937 |
1960 |
| Kahire |
1.5 milyon |
3.3 milyon |
| Bağdat |
500 bin |
1.5 milyon |
| Amman |
30 bin |
250 bin |
Ekonomik gelişmenin en önemli unsurlarıysa tarım politikalarındaki
değişiklikler, sanayileşme çabası ve petroldü. Milliyetçi rejimlerle
büyük toprak sahiplerinin arası iyi olmamıştır. Büyük toprak
sahipleri zenginliklerine milliyetçi rejimlerden önce kavuştukları,
özellikle de İngiliz yönetimi döneminde büyük toprak sahipliği
teşvik edildiği için eski rejime bağları güçlüdür düşüncesi
büyük toprak sahipliği karşıtı bir politik iklimin oluşmasıyla
sonuçlanmıştır[45]. Milliyetçi yönetimlerin tarıma müdahalesi
inşa edilen barajlar yardımıyla sulu tarımın geliştirilmesi
ve toprak reformu uygulamaları şeklinde olmuştur. Yine aynı
dönemde ilginç bir gelişme olarak tahıl ithalatı bir zorunluluk
haline gelmiştir çünkü yerli üretim miktarı nüfusun ihtiyacını
karşılayamamaya başlamıştır[46]. Ancak, bu dönemde hükümetler
asıl olarak sanayiyi teşvik etmişlerdir[47]. Hükümetler dış
yardımlar almak suretiyle sanayi için gereken alt yapı yatırımlarını
yapmış ve özel sektörün altından kalkamayacağı veyahut girmek
istemediği dallarda yatırım yapmışlardır. Milliyetçi yönetimler
sırasında millileştirme politikaları uygulanmış ve yabancıların
işlettikleri önemli işletmeler ve tarım arazileri millileştirilmiştir.
Ancak, geliştirilen sanayiler yatırım malları ve ara mallar
açısında dışarıya bağımlı olduğundan sanayileşme stratejisi
aynı zamanda dışa bağımlığın artmasına neden olmuştur.
Bu tarım ve sanayi modernizasyonuna rağmen Orta Doğu ülkelerinin
büyük bölümünün asli geliri petrol ihracatıdır. İkinci Dünya
Savaşında sonra petrol üretiminin artmaya başlamasıyla birlikte
petrol hükümet gelirleri içerisinde çok önemli bir yer tutmaya
başlamıştır. Bu dönemde, dünya petrol üretiminin 1960’da %25’i
Arap coğrafyasından karşılanmaya başlamıştır, yine 1960’daki
rezerv tahminlerine göre dünya rezervlerinin %60’ı bu ülkelerde
bulunmaktadır. 1960 itibariyle Irak hükümet gelirlerinin %60’dan
Suudi Arabistan hükümet gelirlerinin ise %80’den fazlası petrolden
sağlanmıştır[48]. Suriye ve Ürdün’de petrol üretilmemesine rağmen
bu ülkeler topraklarından geçen petrol boru hatları nedeniyle
dolaylı olarak da olsa petrol gelirinden yararlanabilmektedirler.
Mısır için ise petrol küçük bir gelir kaynağıdır. Bu dönemde
petrol kuyularını işleten yabancı şirketlerdir, hükümetlerin
petrol gelirinden aldığı pay 1948’de %35 iken 1960’da yüzde
%50’lere kadar çıkmıştır. OPEC’in kurulması hükümetlerin petrol
şirketleri karşısındaki pazarlık gücünü artırmıştır[49].
Nüfus ve ekonomi yapısında yaşanan bu gelişmeler sonucunda,
Arap milliyetçiliğinin hedeflerine yaklaştığını iddia etmek
zordur. Kentleşme ve sanayileşmeyle birlikte gelirin daha adil
dağıldığı bir toplum ortaya çıkmamıştır, tam tersine kentlerdeki
gelir adaletsizliği daha fazla olmuştur. Bu büyüme sürecinden
asıl yararlanan ise devletler olmuştur. Devletler kamulaştırmalar,
(kamusal hizmet sunan şirketlerin ve büyük toprakların kamulaştırılması
şartıyla), yeni yatırımlar ve vergi gelirlerinin artması sayesinde
en büyük iktisadi güç haline gelmişlerdir.
Kültürel gelişme açısından bakıldığında göze çarpan unsurlar
okullaşmanın yaygınlaşması ve medyanın gelişmesidir. Okullar
yaygınlaştı, nüfusun daha büyük bir bölümü okullara gitmeye
başladı, kız çocuklarının okula gitme oranlarında büyük artışlar
kaydedildi. (Hızlı okullaşma hareketinin dışında kalan ülkeler
Suudi Arabistan ve Yemen’dir[50]) Kurulan yeni milli üniversitelerle
birlikte 1960’da dışarıda okuyanlar dahil toplam üniversite
öğrenci sayısı 100 bine çıktı. Varolan dini okulların büyük
bir bölümü ulusal eğitim sistemleriyle bütünleştirilmiştir.
Örneğin El Ezher Medresesi aynı adı taşıyan bir üniversiteye
dönüştürüldü.
Bu dönemde Arap dünyasının tümü tarafından takip edilen ve
en yüksek tirajlı gazetesi olan El-Ahram Kahire’de yayınlanıyordu.
Kitapları tüm Arap dünyasında milyonlarca kişinin okuduğu Mısırlı
romancı Necip Mahfuz (1988’de Nobel ödülünü kazanmıştır), Suriyeli
şair Adonis, kadın yazar Leyla Baalbaki gibi önemli edebi şahsiyetler
ortaya çıktı. Bu dönemde İslami temaların işlendiği köy romanları
da belirli bir popülarite kazandı.
Radyo’nun Arabistan’ın her köşesine girmesiyle birlikte ulusal
şahsiyetlerin sesleri aynı anda her yerde dinlenmeye başlanmıştır.
Özelikle Mısır’dan yayın yapan Arapların Sesi radyosu Araplar
arasında çok popüler oldu ve Nasırizmin tüm Arap dünyasına yayılmasını
sağladı. Mısırlı ünlü sanatçı Ümmü Gülsüm gibi yalnızca Mısır’ın
değil tüm Arap dünyasının sembolü haline gelen idollerin yaratılmasına
katkıda bulundu. Mısır Arap sinemacılığında bir merkez olma
işlevini üstlenmiştir. Mısır filmleri yalnız Arap ülkelerinde
değil Türkiye gibi ülkelerde de seyircilerin beğenisini kazanmıştır.
1960’lara gelindiğinde Arap dünyasında yeni aktörler ve gündemlerin
hakim olmaya başladığı görülür. Artık bölgede söz sahibi olan
hegemonik güçler A.B.D. ve S.S.C.B.’dir. Arap dünyası da Nasıristler
ve anti-Nasıristler olarak ikiye bölünmüştür. Suriye ve Mısır
1 Şubat 1958’de bir araya gelerek Birleşik Arap Cumhuriyetini
kurdu. Bu birlik 1961 Aralığında Suriye’de gerçekleşen bir darbe
sonucunda sona erdi, fakat Baasçılar Mart 1963’te yine bir darbeyle
iktidara geldiler. Irakta ise Kral Faysal, 1958’de liberal eğilimli
General Kasım tarafından bir darbeyle devrildi. Şubat 1963’te
Baas ve Nasırist subaylar bir darbeyle iktidarı ele geçirdiler
ancak Baasçılar Kasım 1963’te tasfiye edildi. Mısır ve Irak
arasında 1964’te başlayan birlik görüşmeleri sonuçsuz kaldı
ve Temmuz 1968’de Baasçılar bir darbeyle iktidarı yeniden ele
geçirdiler. Bu Nasırist ya da Arap milliyetçisi rejimlerin karşısında,
Fas, Libya, Ürdün ve Suudi Arabistan’da Anti-Nasırist hanedanlar
iktidardaydı. Sonuç olarak 1960’lar Nasır önderliğinde sosyalist
ve tarafsız Arap Milliyetçiliği fikrinin hakimiyetiyle geçti.
Genel olarak petrol gelirleriyle beslenen bir ulus-devlet modeli
yaygınlaştı.
VI. 1958-1967: ARAP MİLLİYETÇİLİĞİNİN DURAKLAMASI
VI.1. Arap Milliyetçiliği’nin Duraklaması
1950’ler ve 60’ların ilkyarısında hızla gelişen Arap milliyetçiliğinin
devletlerarası düzlemdeki en büyük başarısızlığı Filistin sorununun
çözülememesidir. Filistin sorunu, Süveyş Krizi ve Cezayir Savaşında
olduğu gibi sadece Arap dünyası ve eski hegemonik güçlerin değil
yeni hegemonik güçler olan A.B.D. ve S.S.C.B.’nin de müdahil
olduğu bir sorundur. Süveyş Krizi ve Cezayir Savaşında, eski
hegemonik güçlerin Orta Doğu’dan tasfiye edilmesi konusunda
Arap devletlerin ve yeni hegemonik güçlerin çıkarları örtüşüyordu.
Bu anlamda Filistin meselesi Arap milliyetçiliğinin politikalarının
yeni hegemonik güçlerin çıkarlarıyla ilk önemli çatışma noktasıdır.
Bu çatışma Arap devletleri aleyhine sonuçlanmıştır. Ancak daha
önemlisi Filistin meselesi, Arap milliyetçiliğinin birincil
hedefi olan Arap halkları arasındaki dayanışmanın tekil ulus-devlet
çıkarları adına feda edilmesini temsil eder. Bu durum 1964’te
FKÖ’nün Filistin’in Arap devletlerin yardımıyla değil, kendi
mücadelesiyle kurtulabileceği fikri etrafında kurulmasıyla açık
hale gelir ve ilerleyen dönemlerde de rejim muhalifi hareketlerin
sisteme yönelttiği eleştirinin ana eksenini oluşturur.
Filistin sorunu, İkinci Dünya Savaşı sırasında Filistin’e
Yahudi göçünün fiilen imkansızlaşması ve siyasal faaliyetin
baskı altına alınması sebebiyle durgundur[51]. Savaşın sonunda
Filistinli Arapların bir birleşik cephe kurma olanaklarının
(1936-9 isyanı sırasında ve sonrasında bazı liderlerin sürülmesi
ya da hapsedilmesi ve şiddet hareketlerinin getirdiği gerilim
ve düşmanlıklar nedeniyle) azaldığı görüldü[52]. Arap Birliği’nin
Filistinlilere açık destek vaadinin de bir yanılsama olduğu
sonradan on yıl içerisinde açıkça anlaşıldı. Sorunun diğer bir
tarafı olan Filistin’deki Yahudilerse savaş sırasında güçlü
yerel kurumlar altında birleşmişti; çoğu askeri eğitim görmüş
ve savaş sırasında Britanya güçleri arasında deneyim kazanmıştı
ve çözümü sadece hayatta kalanlar için bir sığınağa sahip olmakta
değil, İkinci Dünya Savaşında yaşananları gelecekte imkansız
hale getirecek güçlü bir konum edinmekte görüyorlardı[53]. Sorunun
diğer muhatapları Britanya ve A.B.D. açısından bakıldığında
Britanya’nın, ABD ile ilişkileri ve ekonomik bağımlılığı bedeniyle
1939 öncesi kadar serbest hareket edemediği, ABD’ninse faal
Yahudi cemaatinin baskısı ile Siyonizm’e (göç ve yerleşme taleplerine)
destek verdiği görülür.
1945-6’da kurulan bir Anglo-Amerikan araştırma komitesi ve
ardından ikili tartışmalar aracılığıyla ortak bir siyasette
anlaşma girişimleri sonuç vermedi. Çünkü Britanya hem Yahudiler
hem de Araplar tarafından onaylanmayan bir siyaseti yürütmek
istemiyordu, zaten buna gücü de yoktu[54]. Yahudi silahlı hareketi
Britanya mandasını işlevsiz hale getirdi. 1947’de Britanya sorunu
BM’ye götürmeye karar verdi. Özel bir BM komitesi 1937 planına
kıyasla Siyonistlerin daha lehine olan özel bir bölünme planı
hazırladı[55]. Kasım 1947’de, plan Britanya’nın Filistin’den
çekilmesini isteyen ABD ve SSCB’nin desteğiyle kabul edildi.
“Bu plan Arap devletleri ve birdenbire İmparatorluğun bir parçasını
kaybettiği düşüncesine kapılan Britanya tarafından reddedildi.
Britanya o sırada Irak, Mısır ve Trans-Ürdün üzerindeki nüfuzunu
kullanıp bu devletleri planı sekteye uğratmak üzere ordu göndermeye
teşvik ediyordu. Londra, sonunda ortaya çıkacak kaos ortamında
bölgenin kontrolünün tekrar kendi eline geçebileceğini umut
ediyordu”[56]. Amacına ulaşamayan Britanya 14 Mayıs 1948’de
Filistin’den çekilme kararı aldı.
Bölgede yerel çatışmalar başladı; komşu Arap devletlerinin
de müdahalesiyle çatışmalar savaşa dönüştü. 14 Mayıs 1948’de
Yahudi cemaati İsrail devleti olarak bağımsızlığını ilan etti
ve bu karar ABD ve SSCB tarafından hemen kabul edildi. Aynı
yıl, Mısır, Ürdün, Irak, Suriye ve Lübnan güçleri ülkenin başlıca
Arap bölgelerine doğru harekete geçtiler. Moskova’nın direktifiyle
Çek hükümeti tarafından silahlandırılan İsrail ordusu Britanya’ya
bir sürpriz yaptı ve Arap lejyonlarını yenilgiye uğrattı[57].
Yahudi işgali yayıldı; Arap nüfusun 2/3’ü evlerini terk etti.
1949 başında İsrail ile Araplar arasında BM gözetiminde bir
dizi silah bırakma anlaşması yapıldı; bu anlaşma sonucunda Filistin’in
%75’i İsrail sınırları içinde kaldı, Güneyde Gazze’den Mısır
sınırına uzanan bir toprak şeridi Mısır yönetimine verildi,
geri kalan kısım Ürdün tarafından ilhak edildi ve Kudüs, pek
çok ülke tarafından resmen kabul edilmese de İsrail ile Ürdün
arasında bölündü[58]. İsrail lideri Ben Gurion, para yardımı
ve BM tarafından Filistinlilere ayrılan toprakların yarısını
teklif ederek Ürdün kralı Abdullah’ı resmen satın aldı, geriye
kalan yarıyı İsrail ilhak edecekti[59]. Abdullah bu planı kabul
etti. Siyonistler ve Abdullah arasındaki anlaşma BM planının
ihlali anlamına gelse de, Güvenlik Konseyi bu süreci tersine
çevirmek için harekete geçmeye niyetli değildi[60]. Siyonist
liderler, kurulduğu günden itibaren ülkeyi Yahudi-olmayanlardan
arındırmaya kararlıydılar. Kaçmayanlara untermenschen muamelesi
yapılacaktı. Siyonistler bir onyıl boyunca adlarına işlenmiş
suçları örtmeyi başardılar[61]. İsrail, Kral Abdullah’la bir
olup BM’nin kendilerine verdiklerinden fazlasını çaldı ve etnik
temizliğe başladı. İş vermemek, mülksüzleştirme, sürgün ve zorunlu
göç İsrail’in asli politikaları haline geldi.
Bu gelişmeler tüm İslam aleminde olmasa bile Arap aleminde
büyük bir tepki uyandırdı. Tüm Arap dünyası bir yenilgi duygusu
yaşıyordu. O zamana kadar Müslümanların, Hıristiyanların ve
Yahudi Arapların yarattığı ortak kültür derin bir kopuşa doğru
sürükleniyordu[62]. Hindistan ve Çin’deki gelişmeleri sevinçle
karşılayan Avrupa Solu ve liberal anti-emperyalistler İsrail
konusunda şiddetli bir fikir ayrılığına düşmüştü[63]. Bu fikir
ayrılığının önemli sebeplerinden biri olan Yahudi soykırımı,
yeni bir Yahudi yurdunun yaratılmasını meşrulaştıran başlıca
nedenlerden biriydi[64]. Sosyalist bir İsrail’in ilerici bir
rol oynayabileceğini düşünen Komintern ve İslam aleminin önde
gelen ülkelerinden Pakistan İsrail’i desteklediler[65].
Bundan sonra İsrail hükümeti asıl olarak Arap ülkelerinden
gelen Yahudi göçünü özümsemekle uğraşacaktı. Bu göçler sonucunda
nüfus yapısı önemli ölçüde değişti: 1956’da 1.6 milyonu bulan
toplam nüfus içinde Arap Müslüman ve Hıristiyanların sayısı
200.000 ya da % 12.5 oranındaydı. Araplara ait toprakların büyük
kısmı Yahudi yerleşimine ayrıldı[66]. “İsrail’in Arap yurttaşları
yasal ve siyasal haklara sahip olsalar da biçimlenmekte olan
ulusal topluluğa tam olarak mensup değildiler. İsrail’e yönelen
nüfus hareketi Arap devletlerini de etkiledi.”[67] 1948’den
sonraki kuşakta Arap ülkelerindeki kadim Yahudi cemaatlerinin
varlığı fiilen son buldu; Yemen ve Irak’takiler İsrail’e, Suriye,
Mısır ve Mağrip’tekiler İsrail’in yanısıra Avrupa ve Kuzey Amerika’ya
yerleştiler: sadece Fas’taki Yahudi cemaati büyüklüğünü korumaya
devam etti[68].
VI.2. 1967 Krizi ve Arkaplanı
Daha 1960 başlarında Nasırizmin talep ve görüşlerinin kendi
gücünü aştığı ortaya çıkmaya başlamıştı. 1961’de Suriye ile
ilişkinin kopması ve Yemen sorunundaki çözümsüzlük[69] bunun
en önemli ifadeleriydi. Ürdün ve İsrail arasında su kullanımı
ile ilgili probleme müdahale etmemesi de (1964) Mısır’ın politikalarında
ulus-devlet çıkarlarını Arap milliyetçiliğinden önde tuttuğunu
işaret ediyordu.
Bu dönemde Filistinliler açısından önemli bir değişim yaşandı.
1948’den beri Filistinliler kendi iradelerini geliştirememişti.
Bir önderlik yoktu ve ancak diğer devletlerin desteği ve izniyle
hareket edebilmekteydi. Ancak bu durum 1964’te FKÖ’nün Arap
Birliği tarafından kurulmasıyla değişmeye başladı. FKÖ Mısır,
Suriye, Irak, Ürdün tarafından desteklendi. Diğer Arap ülkelerinde
yetişen Filistinli aydınlar da FKÖ içerisinde yer almaya başladı.
Bu dönemde FKÖ içerisinde iki kanat ortaya çıktı. Bunlardan
birincisi olan El Fetih diğer Arap Devletlerinden bağımsız bir
şekilde İsrail ile mücadele fikrini savunmaktaydı, sosyalistlerin
ağırlıkta olduğu diğer kanat ise Filistin sorununun çözümünü
Arap devriminin gerçekleşmesine bağlamıştı[70].
1965’te Suriye’nin destek verdiği FKÖ’lü radikal gruplar
İsrail’e karşı eylemlere başladı, İsrail ise Ürdün’e misilleme
yaptı[71]. 1967’ye gelindiğinde İsrail, Amerikan yardımı, diasporadan
gelen yardımlar ve Almanya’dan alınan tazminat ile askeri ve
ekonomik olarak güçlendi. İsrail’in hedefi Filistin’in tamamını
ele geçirmekti.
1967’ye gelindiğinde İsrail’in Suriye’ye saldıracağı beklentisi
vardı. Nasır bu ortamda gerilimi daha da arttıracak bir hamlede
bulundu ve sınırdaki BM güçlerinin çekilmesini talep ederek
Akabe boğazını İsrail’e kapattı[72]. Aslında bu bir meydan okumaydı.
Nasır, BM müdahalesi ile müzakerelere başlanacağına aksi takdirde
Mısır’ın SSCB tarafından eğitilmiş güçlü ordusu ile İsrail’i
yeneceğine inanıyordu[73].
Ama İsrail kendi ordusunun daha güçlü olduğunu düşünerek
ve A.B.D.’nin nasılsa yardım edeceğine güvenerek Mısır’a taviz
vermedi[74]. Krize yaklaşılırken Suriye, Ürdün ve Mısır askeri
anlaşmalar yapıldı. 5 Haziran’da İsrail Mısır’a saldırdı ve
bir kaç gün içinde Sina, Süveyş Kanalı, Kudüs, Ürdün’ün bir
kesimi ve Güney Suriye’yi (Golan Tepeleri) işgal etti. BM müdahalesi
ile ateşkes sağlandı.
Bu savaş birçok açıdan bir dönüm noktası oluşturur. Kutsal
yerler işgal edilmiştir, İsrail’in ağırlık kazandığı yeni bir
güçler dengesi ortaya çıkmıştır ve İsrail’in dış dünya ile ilişkileri
değişmiştir[75]. Avrupa ve Amerika da İsrail’in varlığının tehdit
altında olduğunu düşünmeye başlamıştır ve bu “zafer” Amerika
gözünde İsrail’e değer kazandırmıştır. Aynı zamanda SSCB açısındansa
durum tam bir yenilgidir. 1967 krizi ile beraber yerel çatışma
küresel çapta bir çatışmaya dönüşür. İsrail, BM kararıyla bazı
bölgelerden çekilmesine rağmen, sonuç olarak Arap Filistin’in
geri kalan kısmını (Kudüs, Gazze ve Ürdün’ün batısını / Batı
Şeria’yı) işgal eder.
Kriz sonrasında Kasım ayına kadar belirsiz bir dönem yaşanır.
Kasımda BM Güvenlik Konseyinin 242 nolu kararı çıkar: Güvenli
ve kabul edilmiş sınırlar içinde barış olması, İsrail’in işgal
ettiği topraklardan çekilmesi ve mültecilerin ihtiyaçları karşılanması
karara bağlanır. Ancak İsrail bu kararı hiçbir zaman kabul etmez.
1967 Hartum’da toplanan Arap Devlet Başkanları Konferansında
İsrail işgallerinin hiç bir şekilde kabul edilemez olduğu ve
bu konunun hiç bir şekilde müzakere edilemeyeceği kararı çıkar[76].
Bu toplantıda sadece Mısır ve Ürdün müzakere ile çözüm sağlanabileceği
görüşünü savunmuştur. Bu karar 1970’lerin sonlarına kadar Arap
Dünyasının Filistin konusundaki tavrını şekillendirecektir.
BİBLİYOGRAFYA
1. T. Ali, Fundamentalizmler Çatışması, Everest Yayınları,
İstanbul, 2002.
2. A. Hourani, Arap Halkları Tarihi, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1991.
3. A. Davişa, Arap Milliyetçiliği, Literatür Yayıncılık,
İstanbul, Aralık 2004
Notlar:
[1] A. Hourani, Arap Halkları Tarihi, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1991, s.412-3
[2] T. Ali, Fundamentalizmler Çatışması, Everest Yayınları,
İstanbul, 2002, s.118
[3] a.g.e. s.118
[4] A. Hourani, Arap Halkları Tarihi, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1991, s.415-6
[5] a.g.e. s.416
[6] a.g.e. s. 416
[7] a.g.e. s.416
[8] A. Davişa, Arap Milliyetçiliği, Literatür Yayıncılık,
İstanbul, Aralık 2004, s. 88-96
[9] a.g.e. s.105
[10] A. Hourani, Arap Halkları Tarihi, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1991, s. 414
[11] a.g.e. s. 414
[12] a.g.e. s.467
[13] a.g.e. s.467
[14] A. Davişa, Arap Milliyetçiliği, Literatür Yayıncılık,
İstanbul, Aralık 2004, s.122-23
[15] a.g.e. s.123
[16] a.g.e. s.125
[17] A. Hourani, Arap Halkları Tarihi, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1991, s.469-70
[18] a.g.e. s.420
[19] a.g.e. s. 420
[20] T. Ali, Fundamentalizmler Çatışması, Everest Yayınları,
İstanbul, 2002, s.136
[21] a.g.e. s.136
[22] A. Hourani, Arap Halkları Tarihi, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1991, s.420-1
[23] a.g.e. s.420
[24] A. Hourani, Arap Halkları Tarihi, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1991, s.425-6; T. Ali, Fundamentalizmler Çatışması,
Everest Yayınları, İstanbul, 2002, s.141.
[25] a.g.e. 426
[26] A. Hourani, Arap Halkları Tarihi, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1991, s.425; T. Ali, Fundamentalizmler Çatışması,
Everest Yayınları, İstanbul, 2002, s.141.
[27] A. . Hourani, Arap Halkları Tarihi, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1991, s.427
[28] a.g.e s.427
[29] a.g.e. s. 427
[30] a.g.e. s. 429
[31] a.g.e. s. 429
[32] a.g.e. s. 430
[33] a.g.e. s. 430
[34] a.g.e. s. 431
[35] a.g.e. s. 431
[36] a.g.e. s. 431
[37] a.g.e. s. 431
[38] a.g.e. s. 431
[39] a.g.e. s. 432
[40] a.g.e. s. 432
[41] a.g.e. s. 433
[42] Daha ayrıntılı bilgiler için bkz., a.g.e. s. 434
[43] a.g.e. s. 434
[44] a.g.e. s. 434
[45] T. Ali, Fundamentalizmler Çatışması, Everest Yayınları,
İstanbul, 2002, s.129-131
[46] Sulu tarıma geçilmesi kısa sürede özelikle Suriye ve
Irak topraklarında tuzluluk sorununun ortaya çıkmasına neden
olmuştur. Asvan barajının yapılmasından sonra ise Mısır
deltasına taşınan alüvyonlarda azalma olmuş ve buralarda
verimlilik azalmıştır. Ayrıca, barajların yapımın iklimin
değişmesine havadaki nem oranının artmasına yol açmıştır.
[47] A. Hourani, Arap Halkları Tarihi, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1991, s.438
[48] a.g.e. s. 438
[49] a.g.e. s. 439
[50] a.g.e. s. 451
[51] a.g.e. s. 417
[52] a.g.e. s. 417
[53] a.g.e. s. 417
[54] a.g.e. s. 418
[55] a.g.e. s. 418
[56] T. Ali, Fundamentalizmler Çatışması, Everest Yayınları,
İstanbul, 2002, s.126
[57] a.g.e. s. 126
[58] A. Hourani, Arap Halkları Tarihi, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1991, s.419
[59] T. Ali, Fundamentalizmler Çatışması, Everest Yayınları,
İstanbul, 2002, s.126
[60] a.g.e. s. 127
[61] a.g.e. s. 127
[62] a.g.e. s. 118
[63] a.g.e. s. 118
[64] a.g.e. s. 119
[65] a.g.e. s. 119
[66] A. Hourani, Arap Halkları Tarihi, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1991, s.419
[67] a.g.e. s. 419
[68] a.g.e. s. 419
[69]Yemen’de imam ölünce, yeni subaylar (sosyalizan) subaylar
başa geldi. Suudiler imam taraftarlarını destekledi. Subayların
talebi üzerine Mısır yardım göndermiştir ancak bu sorun
yıllarca sürmüştür.
[70] a.g.e. s. 475
[71] a.g.e. s. 475
[72] a.g.e. s. 476
[73] a.g.e. s. 476
[74] a.g.e. s. 476
[75] a.g.e. s. 477
[76] a.g.e. s. 478