Irk, Kültür ve Sol
Justin Podur
Çeviren: Ozan Aksoy
Birazdan karşılaşacağınız metin, 2006 Haziran'ında düzenlenecek
olan "Vizyon ve Strateji üzerine Z Oturumları"nda sunulmak üzere
hazırlanmıştır ve oldukça şematiktir. Buradaki fikirleri, farklı
internet kaynaklarından alınan örneklerle (bkz.
şu makale ve
şu röportaj) zenginleştirdim.
Buradaki amaç, temel düşüncelerimizi sol görüşlü ve aktivist bir
topluluğa sunmak, bu görüşleri tartışmak, geliştirmek ve geri bildirim
almaktır. Ancak Znet Wiki'deki tartışma sayfalarında daha fazla
geri bildirim almayı umuyorum.
Bu sunumu hazırlarken temel motivasyonum, politik yelpazede bir
zayıflık olarak düşündüğüm bir konuyu tartışmaktı: Farklı kültürlerin
ve kimliklerin etkileşimlerini; eşitlik, dayanışma ve özgürlük ekseninde
kotarabilmek. Benim iyimser görüşüme göre biz, sol görüşlüler, içinde
bulunduğumuz gruplarda ve örgütlenmelerde bu konuyu başarıyla ele
alabilirsek grup ve örgütlenmelerimiz içindeki yıpratıcı sorunlara
çözüm bulabiliriz. Eğer bunu başarırsak da daha çekici, büyük ve
güçlü oluruz ve gelecekte gireceğimiz mücadeleler için güç kazanmış
oluruz.
Tanımlar
Öncelikle bazı tanımlarla başlamak zorundayım. Şimdi herkes tarafından
sıkça kullanılan bir kaç terimi tanımlayacağım. Bu tanımları yaparken,
insanların bu terimleri kullanırken kast ettikleri anlamlara bağlı
kalacağım. Ancak görüşlerimi daha rahat ifade edebilmek için bazı
tanımları farklılaştıracağım.
Topluluğu ortak bir paydada buluşan bir insan grubu olarak
tanımlıyorum. Kimin topluluğun içinde ya da dışında olduğu bu topluluk
ve de topluluğun dışında kalanlar tarafından belirlenir. Örneğin
siyahlar topluluğu sadece öz-tanımlamayla belirlenmez. Kimin siyah
olduğu tarihsel olarak beyazlar tarafından belirlenmiştir, siyahlar
tarafından değil. Farklı bir tür topluluk olan gazeteciler topluluğu
ya da bilim insanları topluluğu dışarıda kalanlar tarafından tanımlanmamışlardır
ya da en azından dışarıdakilerin bu toplulukların tanımlanmasındaki
etkileri çok azdır.
Kimlik en kaba haliyle bir topluluğa ya da gruba üye olma
durumudur. Topluluğun sınırlarının oluşumu gibi kimlik oluşumu da
çift yönlüdür. Kimlik oluşturmada kişinin kendi bilinci kadar grubunki
de önemlidir. Pek çok durumda bir gruba üyelik, grubun bireyi kabul
etmesine bağlıdır. Öte yandan kimlik dışardan da atfedilebilir –devletlerin
vatandaşlarını "statülü" [1] ya da "statü dışı" [2] vatandaş olarak
belirlemesi gibi.
Burada kültür'ü antropologlardan farklı olarak tanımlayacağım.
Antropologlara göre kültür biyolojinin belirlemediği her şeydir.
Ben ise kültürü, grup üyelerinin iç iletişimini sağlayan ve üyelerin
grup kimliğini sağlamlaştıran ortak bir dil –yalnızca konuşulan
dil değil; işaretler, varsayımlar, normlar, gelenekler de dahil-
olarak tanımlıyorum. Ancak iletişim kurma kapasitesi -medya, eğitim,
din vs. gibi- kültürel kurumlarca şekillenir. Aslında her kurumun
kültürel bir yönü vardır. "İşçi sınıfı kültürü" gibi tabirler kullanmamızın
nedeni kurumların bu kültürel yönüdür.
Irk, grup kimliğinin, kişinin hangi kıtada doğduğu ve
deri rengi gibi fiziksel özellikleriyle bağlantılı özel bir biçimidir.
Kuzey Amerika'daki "ırksal" sınıflamalar kabaca şöyledir: Asyalı
(kimi zaman doğu, batı ya da güney olarak ayrıştırılır), yerli,
Latin, siyah ve beyazdır. Etnisite ise kökensel ülke ya da
dile dayanan daha ince bir kavramdır.
Sıradaki tanımımız ırkçılık. Eskiden sol görüşlüler bu
kavramın tanımı üzerinde hakimiyet sahibiydiler, ancak bana göre
bu hakimiyeti kaybettik ve bu durum bazı sorunlara sebep oldu. Yaygın
tabiriyle ırkçılık; bağnazlık, önyargı ve stereotipler kaynağıdır.
Bu yaygın kullanıma göre siyahlar en az beyazlar kadar "ırkçı" olabilirler.
Başka bir kullanıma göre ise ırkçılık siyahlara karşı duyulan akıldışı
bir nefrettir. Bu kullanıma göre ırkçılık, yalnızca siyah karşıtı
nefrete atfedilmiş, anti-semitizmden, islamofobiden ve herhangi
bir gruba duyulan nefretten ayrıştırılmıştır. Bu kullanım "ters
ırkçılık" fikrine -ki yaygın kullanıma göre beyazların aleyhine
yapılan ayrımcılıktır ve pozitif ayrımcılık programlarına karşı
sıklıkla öne sürülen bir savdır- yol açmıştır.
Irkçılığın soldaki kullanımı ise yukarıdaki yaygın kullanımlardan
farklıdır. Solcular arasındaki kullanımına göre ırkçılık, bir grubun
(beyazların) diğer gruplar üzerinde kurduğu bir iktidar düzeni ya
da bu iktidar düzenini pekiştiren herhangi bir bireysel veya kurumsal
davranıştır. Bu tanımın kullanışlı bir tanım –aslında en kullanışlısı-
olduğunu düşünüyorum. Fakat çeşitli kısıtlamalarından dolayı bu
tanım yaygın kullanımın lehine gözden düşmüştür. Bu kısıtlamalara
birazdan değineceğim, ama önce tanımları bitirmek istiyorum.
Çokkültürlülük ırkçılığa karşı önerilen bir çözümdür.
Çokkültürcü bir yapıda bütün kültürler saygı görür ve gerçekten
eşittirler. Her grup kendi kültürel tercihini ifade etmekte özgürdür
ve baskın gruplar azınlıktaki gruplara özel ihtimam göstermek durumundadırlar.
Hoşgörü ve çeşitlilik genel kurallardır. Kültürler arası anlayıştır
aranan. Çokkültürlülük, yaygın anlamdaki ırkçılığın tam bir zıttı
olarak ortaya koyulur.
Ancak çokkültürlülük solcuların tanımladığı ırkçılığa karşı bir
çözüm değildir. Eğer gerçekte bir iktidar düzeni hakimse saygı,
hoşgörü ve çeşitlilik gibi çokkültürcü idealler, var olan güç dengesizliklerini
tespit etmeyi ve düzeltmeyi amaçlayan hareketlere karşı (bölücü
ve hoşgörüsüz oldukları ileri sürülerek) kullanılabilir. Bağnazlığa
karşı koymak için geliştirilen adalet ve eşitlik idealleri yapıcı
hareketlere karşı kullanılan savlar olur. Çokkültürlülük Kanada'da
resmi politikadır ve istenilenin tersi sonuçlara sebep olmaktadır:
Farklı toplulukların sözcülerinin, diğerlerini, kendilerinin topluluklarını
"temsil ettiklerine" ikna edebildiği ölçüde ortak kaynaklardan pay
kapmaya çalıştığı kıt kaynaklar üzerine kurulu bir yarışma tahtası.
Sonuçta ortaya çıkan ise, bir "kültürü" olmadığı varsayılan baskın
grubun (kültür yerine zenginlik ve iktidarı amaçlamalıdır), "özel
haklar" istiyormuş gibi görünen "kültürlere" karşı, adalet ve eşitlik
argümanlarını kullanmasıdır.
Solcular, aynı zamanda çokkültürcü analiz ve çokkültürcü ideallerin
gelişmesine de yardımcı olmuşlardır. Çokkültürlülüğün bu kadar yaygınlaşmasının
sebebi, ulvi değerlere (adalet, eşitlik, çeşitlilik) dayanmasıdır.
Bastırılan seçmenlere karşı bir silah olarak kullanılmasının sebebi
ise kısıtlayıcılığıdır.
Solun Çokkültürcülük Tanımının Zaafları
Irkçılığın soldaki tanımının zaafları çokkültürcülük tanımının
zaaflarıyla yakından ilgilidir. Her iki kavram da aynı soruna çözüm
önermektedirler. Farklı gruplar arasındaki güç dengesizliklerine
karşıysak bu dengesizlikleri ortadan kaldırmalı ama bahsi geçen
grupları korumalı mıyız? Ya da grupları mı yok etmeliyiz?
Eğer grupları birbirinden ayrı ve bağımsız olarak korumak istiyorsak
ayrılıkçı bir çözüm önermiş oluyoruz.
Eğer grupları yok etmek istiyorsak asimilasyon peşindeyiz demektir.
Her iki çözüm de –en kaba haliyle çokkültürcülük farklı gruplar
arasında "hoşgörü" fikrini vurgulasa da ayrılıkçı bir çözümdür-
kültürel homojenliğe dayanıyor. İki çözüm de insanların tek bir
grup içinde ya da bir tek kimlikle yaşadığı kusurlu fikre dayanıyor.
Bu kusur ve bunun çokkültürcülükteki uygulaması Vijay Prashad'ın
Everybody was Kung Fu Fighting (Herkes Kung Fu Yapıyordu) kitabında
açıkça ortaya koyuluyor:
"Kültürler birbirinden ayrı ve kendi sınırları içinde midir?
Kültürlerin bir tarihi var mıdır yoksa hep sabit midir? Kültürlerin
sınırlarını kim çizer ve bu sınırların değişmesine kim karar
verir? Kültürler birbiri içine sızar mi? (...) Kültürel bir
fetişe saygı göstermek, onun içindeki özgürleştirme veya değişme
potansiyellerini bulmaktan ziyade, onu insanlık müzesinde sergilemek
olarak anlaşılıyor. Bazılarının sapkın kültür tanımlarına saygılı
olmak adına homofobiyi, cinsiyetçiliği, sınıf baskısını ve ırkçılığı,
kabul etmek durumunda kalıyoruz."
Vijay'ın retoriksel sorular listesine iki tane de Michael Rabinder
James'in Deliberative Democracy and the Plural Polity (Katılımcı
Demokrasi ve Çoğulcu Yönetim) kitabından ekleyelim: "Bireyler kültürel
kimliklerini kendileri mi seçerler, miras mı alırlar yoksa bu kimlikler
bir yerlerden empoze mi edilirler? Grupların kaynaklar üzerindeki
iddiaları bu soruya dayanır. Kaynaklardan bahsederken ekonomi ve
sınıfı ve belki biraz da sınıf çatışmalarını kast ediyoruz. Öz-tanımlamaya
dayanan bir grubun neden kaynaklar üzerinde özel bir iddiası olsun?
Rabinder James'e göre bireysel seçim ve miras, grubun içsel kabulü
ve dışardan empoze edilenlerin hepsi, hemen hemen bütün örneklerde
kimlik oluşturmada rol oynarlar.
Kültür ve çokkültürcülük hakkındaki birçok görüşlerimiz grup
içi çeşitliliği göz ardı eder. Grup sınırlarının zaman içinde nasıl
değiştiğini gözden kaçırır.
Amartya Sen'in son kitabı, Identity and Violence (Kimlik
ve Şiddet) aynı konuya değinir. Yazar iki ana noktayı tartışır:
Birincisi bireylerin örtüşen ve değişebilir birden fazla kimlikleri
vardır. İkincisi, kimliğin herhangi bir koşulda nasıl bir rol oynayacağı
kişisel kararlardan etkilenir.
Bu, çok büyük bir hayal gücü gerektiren bir şey değil. Gündelik
gerçekliği tanımak yeterlidir. Hepimizin gözleri önündedir. Ama
bunun bazı önemli sonuçları var.
Polikültürcülük
Robin Kelley, ColorLines 1999'da yukarıda bahsedilen tanımayı
"çokkültürcülüğe" karşılık "polikültürcülük" olarak tanımlar.
"… Biz her zaman polikültürcüydük. Biz derken yalnızca kendi
ailemi ya da çevremi kastetmiyorum, bütün Batı dünyasını kastediyorum.
Siyahları bizden bu kadar farklı kılan derimiz, saç rengimiz,
konuşmamız veya yürüyüşümüz değil. Bunun nedeni Amerika'da yaşayan
siyahların çoğunun yaşayan -ölü olmayan- çok farklı "kültürlerin"
bir ürünü olmalarıdır. Bu kültürler, hiyerarşi ya da anlam konularında
neredeyse tamamen öz-bilinçsiz bir şekilde içimizde yaşamaya
devam ediyorlar. Bu tahlilde, "polikültürcülük" terimi "çokkültürcülük"ten
daha iyi bir kavram çünkü ikincisi kültürleri sabit ve yan yana
duran, birbirinden ayrı birimler olarak ele alıyor. Bu da kültüre
bir nevi zoolojik bir yaklaşım. Böyle bir çokkültürcülük kavramı
yalnızca güç ilişkilerini bulanıklaştırmakla kalmıyor, aynı
zamanda da çoklukla ırksal ve cinsiyete dayanan farkları katılaştırıyor."
"…Bu, bazıları için pek açık olsa da başkaları için tehlikeli
bir kavram. Pek çok Avrupalı, Afrikalılar'ın Batı Medeniyeti'nin
oluşturulmasına katkıda bulunduğunu ve de köleleştirdikleri
bu halkın aslında torunları olduklarını teslim etmek istemiyor.
Dünyayı, insanların ve kültürlerin sürekli hareket ettikleri,
ne kadar tanımlasak da hiç bir şeyin sabit kalmadığı küçük bir
küre olarak görmek istemiyorlar. Polikültürel mirasımızı ve
kültürel dinamizmi kabul etmemiz siyah kimliğimizden ya da siyahlara
duyduğumuz sevgi ve ilgiden ödün vermemizi gerektirmiyor. Bilakis
siyahlığın tanımını genişletmemizi, tarihimizi daha ciddi ele
almamızı ve içimizdeki zengin çeşitliliğe yeni bir gözle bakmamızı
sağlıyor." (
http://www.zmag.org/content/showarticle.cfm?SectionID=30&ItemID=3865
)
Geleceğe Dair Sonuçlar
İlk olarak, ben hala gruplar arasındaki güç farklarını ve sınıfsal
farkları yok etmek istiyorum. Dolayısıyla tarihsel geçmişi vurgulayan
ama bugün için adalet ve eşitliği hedefleyen örneğin Kuzey Amerika'daki
siyahlar ve yerli halklar için uygulanabilecek zarar tazmin programları
önemli. Ne farklılıklara hoşgörmek adına eşitsizlikleri meşrulaştırmayı
anlayabiliyorum, ne de eşitsizliği azaltacak zarar tazmin programlarını
"özel muamele" olarak görmek için bir neden bulabiliyorum. Öte yandan
birkaç nokta önemli. Bu programlar dikkatlice hazırlanmalı ki eşitsizlikleri
gerçekten azaltsın. İkincisi de gruplar arasındaki eşitsizlikleri
azaltmayı istemek grup içi dengesizlikleri hoş göreceğimiz anlamına
gelmemeli.
Burası kültürel özerklik ve dayanışma arasında gerilimlerin çıkabileceği
bir noktadır. Bu kültürler arası bir hoşgörü çağrısı değildir çünkü
yalnızca tek bir kimlik altında yaşamıyoruz. Ortak bir kimlik üzerinden
dayanışma örgütleyebiliriz, tek ortak kimliğimiz insanlık olsa da.
Ancak eğer kültürel göreceliliği grup içi adaletsizliği mazur göstermek
için bir araç olarak kullanmak istemiyorsak, güçlü grupların da
kendi değer ve normlarına dayanarak zayıfların özerkliliğini ihlal
etmelerine izin vermek istemeyiz.
Fakat kurumların, grupların ve halkların gerçek dünyasında "güçlü
grupların bir şeyler yapmasına izin vermemek" ne demektir? Bir ülkedeki
bir azınlık grubunu ya da uluslar ailesi içindeki küçük bir ulusu
nasıl koruyabiliriz? Bu sorunu çözmek için yasal, politik ve iletişimsel
koruma araçları mevcut.
Değişmesi için oybirliğine ya da büyük bir çoğunluğa ihtiyaç
duyulan ve anayasalar ve uluslararası hukukta karşılığı bulunan
resmi, yasal koruma araçları mevcut. Ancak bunlar güç sahibi gruplar
tarafından ihlal edilebilir.
Seçme ve seçilme sistemleri, politikacıların toplumun belirgin
bölümlerine ulaşmalarını özendirecek şekilde değiştirilebilir. Fakat
bunlar da ihtilafa yol açabilir.
Ana medya kurumlarının adalet ilkelerine göre hareket etmeleri
özendirilebilir. Bu ilkeler şunlar olabilir:
- Ana topluluk içindeki bütün alt grupları temsil etmek
- Ana topluluk içindeki bütün farklı mevkileri temsil etmek
- Herkesin ulaşımına açık olmak
- Gruplar arası diyaloğu ve alışverişi kolaylaştırmak
- Ana topluluğun "ortak bir kültürünü" oluşturmak
Daha küçük toplulukların medya kurumları ise daha spesifik roller
üstlenebilirler. Örneğin aynı adalet ilkesine uymak zorunda olmayabilirler.
Ana medya kurumlarıyla aynı seviyede bir halk desteğine veya kamusal
alanda aynı konuma sahip olmayabilirler. İfade özgürlüğü kanunlarıyla
korunan ve herkese açık özerk medya grupları olabilirler.
Burada tasvir ettiğim medya kurumları polikültürel bir yapı için
oldukça önemli bir konu. Ana topluluk, kendi kurumlarını, içerdiği
bütün grupları temsil edecek şekilde uyarlamakla yükümlüdür. Ayrıca
bu gruplar için bağımsız kurumların gelişmesine de yardım etmelidir.
Alt gruplara ait bu bağımsız kurumlar adalet ilkesine bağlı kalmak
zorunda değildir, çünkü ana topluluğun aksine insanlar bu grupları
terk etmekte özgürdürler.
Michael Rabinder James Deliberative Democracy and the Plural
Polity adlı kitabında demokratik süreçleri değerlendirebileceğimiz
temel adalet ilkeleri öneriyor: Bütünsel eşitlik (herkesin kabaca
aynı oy gücüne sahip olması), düşünsel eşitlik (her farklı mevkinin
popülaritesine bakılmadan temsil edilmesi), bütünsel özerklik (farklı
adaylar ve mevkiler arasında seçim yapabilme), düşünsel özerklik
(baskı olmadan ve şeffaflıkla yeni görüşler üretebilme şansı), bütünsel
karşılıklılık (eşit koalisyon kurabilme şansı) ve düşünsel karşılıklılık
(belirli grupları ortak olarak görebilme ve düşüncelerini anlayabilme
eğilimi). James adayları, kimlik gruplarından oy almaya teşvik edecek
bir seçim sistemi de öneriyor.
Yasal, politik ve iletişimsel koruma araçları polikültürel bir
yapıyı güçlendirir. Fakat bütün bunlara rağmen güçlü gruplar alternatif
görüşleri engellemek, yanlış şekilde tanıtmak ve marjinalize etmek
için kaynaklar üzerinde kontrol kurabilir.
Ancak bence kesin çözüm, kurumsal önlemlerin ötesinde, hiç kimsenin
kendi "alt grubuna" sabitlenmiş bir zihniyette oy vermediği hatta
kendini bu şekilde düşünmediği "ortak kültürün" gelişmesidir. Bu,
komünalizme[3] karşı en başarılı çözümdür ve Hindistan'da komünalizmin
önünde en güçlü fren olmuştur. İnsanlar tek bir kimlik üzerinden
oy vermiyorlar ve tek bir kimlik içinde yaşamıyorlar. Sağlam bir
toplum zaten bunu istemez.
Peki ya karşı karşıya gelen topluluklar? Ya bir toplum veya ülke
içinde zulüm ve şiddet baş gösteriyorsa? Ne zaman ana topluluk -ya
da ülkeler topluluğu ya da her hangi bir dışsal kurum- müdahale
etme hakkına sahiptir?
Birçok aşırı olayda, bu sorun Atrhur Waskow'un 1960'ta basılan
Keeping the World Disarmed (Dünyayı Silahsızlandırmak) adlı kitabında
önerdiği tek bir kural ile çözülebilir. Bu temel kural şu: Müdahaleye
izin vardır, fakat fazla kuvvet fazla konsensüs gerektirir. Örneğin
her ülke, silahlandığı ve kendi halkının haklarını ihlal ettiği
iddia edilen ülkeye, bu iddiaları araştırmak için silahsız bir gözlemci
gönderebilir. Daha fazlası için daha fazla konsensüs gerekir, ve
silahlı müdahale çok büyük bir oy çokluğu gerektirir.
Bugüne Dair Sonuçlar
Daha önce de söylediğim gibi insanlar tek bir kimlik üzerinden
oy vermez ve yaşamaz. Sağlam bir toplum zaten bunu istemez. Ayrıca
şunu da eklemeliyim ki sağlam bir toplumsal hareket de bunu istememelidir.
Şunu da eklemeliyim, solcular insanlardan böyle yapmalarını istiyor
ki bu büyük bir hata.
Homojen bir grup ya da hareket yoktur. Kamusal alanda temsiliyet
ilkesi ve otonom alanlar yaratılması fikri hemen hemen her durumda
uygulanabilir. Düşünsel ve bütünsel eşitlik, karşılıklılık ve özerklik
kriterleri de her zaman uygulanabilir. Kendi kurumlarımızı ve süreçlerimizi
bu kriterler ile değerlendirebiliriz hatta değerlendirmeliyiz. Irkçılık
karşıtları olarak bizler, çoklu ve kesişen kimlikleri ve bu kimlikler
arasında seçim yapma imkanını tanıyarak kendimizi geliştirebiliriz.
Ayrıca insanlardan tek bir kimlik altında yaşamalarını ve düşünmelerini
isteme gafletinden kurtuluruz.
Bu teorik yapı bana solcuların kullandığı "renk insanları" [4]
kavramını sorgulamama yol açtı. Bu kimlik dışardan empoze edilen
sudan bir kimliktir. Uyumlu toplumsal bir yapının gerekleri olan
ortak tarih, dil, deneyim ya da coğrafya gibi unsurları göz ardı
eder. Muğlak sınırları içindeki güç farklılıklarını ve baskıyı göz
ardı eder. Irkçılık karşıtları daha sağlam dayanışma bağlarına bel
bağlamalıdır. Beyazları dışlamamızın bir getirisi olduğuna inanmıyorum.
Irksal kimlikler olarak basit kavramlar kullanma taraftarıyım: Siyah,
Yerli, Doğu, Batı ya da Güney Asyalı, Latin, Beyaz gibi. Ancak unutulmamalı
ki bunlar da akışkan ve değişken sınırlara ve içsel çeşitliliğe
(sınıf, iktidar, toplumsal cinsiyet gibi grup içi çeşitlilikler)
sahiptirler.
Solun "ayrıcalık" analizinin gereğinden fazla sıklıkta ya da
ayrımcılık yapılarak kullanıldığını düşünüyorum. Özellikle yapıcı
amaçların ve politik stratejinin yokluğunda, bireylere grup kimliği
ve bu kimliğin sağladığı ayrıcalıklar üzerinden saldırmak solun
genel eğilimidir. Kimlikler üzerinden yapılan eleştiriler, yapıcı
amaçlar ve objektif kriterler olmadığında, henüz tamamen homojenleşmemiş
ya da atomize olmamış hareketleri yok etme potansiyeli taşır. Tabii
ki inkar, sessizlik, eşitsizliklere suç ortaklığı ya da ikiyüzlülükten
yana değilim. Böyle eleştiriler, eleştirinin stratejik değeri ve
eşitsizlikleri azaltma, dayanışmayı artırma ya da özgürlükleri genişletme
gibi ırkçılık karşıtı amaçları güçlendirme ihtimali bakımından,
vaka bazında değerlendirilmeli. Pek çok eleştiri salt kendini ifade
etmek için ya da kolay olduğu için yapılıyor. Eleştiriyi yapanlar
sıklıkla kendi ayrıcalıklarının farkında olmuyorlar. Bunun aktivist
olmaya çalışan pek çok solcu için geçerli olduğunu düşünüyorum.
Michael Rabinder James, bir azınlık grubunun çoğunluğa karşı politik
mücadelede ne zaman haklı olduğuna dair kriterler öneriyor. Pek
çoğunuzun tahmin edeceği gibi bu kriterler düşünsel ve bütünsel
eşitlik, karşılıklılık ve özerklik. Başka bir gruba karşı mücadele
etmeye karar verirken bu kriterler aklımızın bir köşesinde bulunmalı.
Notlar:
[1] status (ç.n.)
[2] non-status (ç.n.)
[3] Komünalizm: Gruplar arasında ayrımcılık yapma ve aralarındaki
şiddeti artırma. (ç.n.)
[4] People of colour: Beyazlar dışındaki insanlar için kullanılan
bir kavram. (ç.n.)