Sanatçılara Çağrı: Pareconu Destekleyin
Jerry Fresia
8 Aralık 2009
Çeviren: Ali K. Saysel
Bu makale önümüzdeki yayın döneminde BGST Yayınları'ndan
çıkacak olan Gerçek Ütopya [Real
Utopia] adlı kitaptan alınmıştır.Sanatın son yüz yıllık tarihi, ürünün, eserin tarihi olarak değil de
sektörümüzün nasıl yönetildiğinin tarihi olarak ele alındığında, sanat
ürünlerinin dağıtımında, tanımlanmasında ve oluşumunda, haliyle bizim kim
olduğumuz hususunda, yatırımcıların artan egemenliğinin bir tarihidir. Bu tarih
iktidarın, sanat eserini yaratanlardan alınıp o eserden kâr edenlere doğru
aktarılışının bir tarihidir. Evet, pek çok sanat yıldızı var. Fakat sektörde
çalışan işçiler olarak bizler, hor görülüyoruz.
Sanatçılar olarak sorumluluğumuzun, özerk yaratıcı çalışma imkânını koruyan ve
genişleten kurumların tesis edilmesine yardımcı olmak olduğunu savunacağım.
Mevcut koşullarımız dikkate alındığında sorumluluğumuz, yaratıcı bir yaşam
tarzına erişim anlamındaki sanat nosyonuna, bu tarz bir sanatın her insanın
meşguliyeti olabileceği fikrine olumlu yaklaşan bir ekonomi yaratmaktır.
Bunu aklımızda tutalım ve bu görüş yazısı sanatçılara, katılımcı ekonomiyi,
özellikle de Michael Albert’in, Katılımcı Ekonomi: Kapitalizm’den Sonra
Yaşam’ında [1] çizilen kurumsal tasarımı (pareconu) desteklemeleri için yapılmış
bir çağrı olsun.
Toplumsal açıdan adil kurumların inşasını, sanatçı olmaktan anladığımız şeyin
bir parçası haline getirmediğimiz sürece, “içerik” hakkındaki tüm laf kalabalığı
ve barışa, eşitliğe ve daha iyi bir yaşam biçimine adanmış olan tüm eserler, en
nihayetinde bizim bazı şeyleri yanlış yaptığımızın birer kanıtı olacaktır.
Yaptığımız şeyin ne olduğunu temelden yanlış kavradığımızı gösterecektir. Tüm bu
şeyler, yaratıcı olmanın daha iyi yollarını bulmamız için bize çağrı yapıldığı,
bize ihtiyaç duyulduğu bir esnada, bizim sanatın sadece şeylerle ilgili olduğunu
düşündüğümüzü gösterecektir.
Bir Görüş Yazısı ve Eylem Çağrısı
Son on beş yıl boyunca yaşamımı görsel sanatlardan kazandım. Bunu sadece,
kurumsallaşmış akademik müze-galeri sisteminin dışında sergiler açmak suretiyle
yapmayı başardım. San Francisco parklarında, açık havada sergiler düzenledim,
böylelikle çalışmalarımın dağıtımı üzerinde bir kontrol sağlayabildim ve
izleyicilerimle doğrudan ve kişisel ilişkiler kurabilmenin keyfine vardım. Buna
ilaveten, on yıl boyunca, bu tarz sergilemeyi pek de beklenmedik bir şekilde
oldukça profesyonel, muhteşem, büyüleyici ve kazançlı hale getirmek üzere kamu
ve şirket görevlileriyle ve sanatçılarla çalıştım. Bu çalışma, insanların
kurumsallaşmış mekanlar dışında görmeye alışık olduğu ucuz sergilerden farklı
bir anlayışı temsil etmektedir.
Fakat bu modeli sürdürmek, çok basit bir nedenle imkansızdı. Bir örgüt kurmak
için işlerinden zaman ayırmayı pek az sanatçı istiyordu. Pek çok sanatçının
sadece tek bir ilgi noktası vardı: sanatını icra etmek ve yerleşik kurumlar
içinde yükselmek. Diğer bir ifadeyle, birey ve girişimci olarak sanatçı, benim
gördüğüm kadarıyla sanatçıların esas hareket tarzıdır. Fakat bugünkü sanat
endüstrisi içerisinde girişimcilik hiçbir şekilde mülkiyete dönüşmemektedir.
Dağıtım (sergileme), neyin önemli sanat sayılacağı ve neyin parasal olarak
destekleneceği söz konusu olduğunda karar bizim ellerimizde değildir. Sanatımız
ne kadar “iyi” olursa olsun, bu böyledir. Bizim yaşamımızı belirleyen kararlar
yatırımcı sınıfın elindedir. Bu sınıf, akademilerin ve müzelerin, kâr amacı
gütmeyen vakıfların, kamu sanat komisyonlarının mütevelli heyetlerinin üzerinde
ve kendilerinin ne dediğini takip eden galeri ve müzayede evlerinde müthiş
iktidara sahip bir oligarşidir.
Bireyci /girişimci yaklaşım sergi alanlarını yöneten galeri sahiplerine,
eleştirmenlere, vakıflara, eğitim kurumlarına erişimi kontrol edenlere, rekabeti
yönlendirenlere, küratörlere mutlak bağımlılığa yol açar. Bu sonsuz bir
listedir. Bizler sanat endüstrisi içerisindeki kurumlara son derece bağımlı hale
geldiğimiz için, oligarşinin bu endüstri içerisinde kullandığı varsayımları ve
pratikleri, en başta bizlerin marjinalleşmemize yol açıyor olmasına karşın,
sanki bizim kendi fikirlerimizmiş gibi benimsemek mecburiyetinde kalıyoruz.
Galerilere, satışların yüzde elli ila atmışını almadan önce ücretsiz stok
bıraktığımızda, bunun işlerin doğası gereği olduğunu söylüyoruz. Sanat okulunu
bitirdikten sonra yaptığımız işleri satamadığımızda, halk eğitimsiz olduğu için
böyledir diyoruz. Ulema önemli eserleri kavramsal çalışma şeklinde –yani görsel
olmayan bir görsel sanat– olarak tarif ettiğinde, buna karşı durmaya değil, bunu
anlamaya çalışıyoruz. Bizlere bir milyonluk bir şehirde (San Francisco’da)
galeri sisteminden yalnızca bir düzinemizin hayatını kazanabileceği, çünkü zor
bir yaşamı tercih ettiğimiz söylendiğinde, buna inanıyoruz.
Daha da kötüye gidiyor. Bu ulemaya göre sanat, değer sahibi herhangi bir şey
değildir, değer sahibi belirli bir şeydir. Bu muazzam değerli şeyi üretiriz ve
“açlıktan ölen” çalışanlar sınıfı olarak etiketleniriz. Ve bunu kabul ederiz.
Diğer eğitimli profesyonellerden farklı olarak bizlerin sağlık sigortası, bir
nebze sosyal güvenlik, ev satın almak, çocuk sahibi olmak, onları yüksek okulda
okutmak, akşam yemeklerine çıkmak veya konforlu seyahat etmek gibi
beklentilerimiz olamaz. Aksine, ikinci bir iş sahibi olmayı veya bizi
destekleyecek bir eş sahibi olmayı ümit ederiz. Sırf kokuşmuş zenginleri daha
iyi insanlara dönüştürecek işleri yapabilelim diye.
Tecrit altında çalışıp çabaladığımızı iddia ediyorum. Ortalama insanların bizim
soylu fedakarlıklarımızı anlayamayacağı veya bu işlerin halkın zekasını ve
estetik duyarlığını aştığı fikrine sığınıyoruz. Çünkü, mesleğimizin tarihiyle,
özellikle stüdyo dışındaki yaşantımızı ilgilendiren kısmıyla olan ilişkimizi
tümüyle yitirmişiz. Özgür sanatçılar olabilmek için, bizim marjinalleşmemizi
talep eden kurumlardan özgürleşmeliyiz. Sanatı kendimiz tanımlama,
üniversitelerimizden bağımsız sanat öğretme, toplumun diğer üyeleriyle ve diğer
sanatçılarıyla birlikte hareket inşa etme, sergileri kontrol etme,
Michelangelo’dan Soyut Dışavurumcululara kadar tüm sanatçıların keyfini
çıkardığı şekilde halk ile doğrudan ve kişisel ilişkiler kurma oyununa geri
dönmeliyiz. Kısacası, yaptığımız ve yaptığımız şeyi nasıl yaydığımız üzerinde
söz sahibi olmamıza yarayacak alternatif kurumlar inşa etmeliyiz.
O halde gelin, katılımcı ekonomi için üzerinde iyi düşünülmüş bir öneri olarak,
sanatçıların hem sanatçı hem de topluluklarının yaşayan, soluk alıp veren birer
üyeleri olarak çıkarlarına daha iyi hizmet edecek bir teklif olarak, parecona
bir göz atalım. Kısaca, İşçi Konseyleri, Dengeli İş Bileşenleri ve Katılımcı
Planlama kavramlarına ve bunların her birinin yaşamlarımızı nasıl
etkileyebileceğine değinmek istiyorum.
İşçi Konseyleri
Katılımcı Ekonomi için kullanılabilecek diğer bir kelime demokrasidir. İçinde
yaşadığımız topluluğun diğer sanatçıları ve üyeleriyle birlikte, hangi işlerin
ne amaçla yapılacağına karar vermemiz gerekir. Sanatçıların “bize ne
yapacağımızı söyleyen bir büyük birader istemiyoruz” şeklindeki feryatlarını
duyar gibi oluyorum. Kabul. Fakat yöneticilerle de aramızın pek iyi olduğu
söylenemez. Aslında, bugün nasıl idare edilmekte olduğumuz hususunda bir şeyler
bilmeden işçi konseylerine saldırmak ikiyüzlülük olacaktır. Düşünün, İkinci
Dünya Savaşı’nın ardından bir avuç ekonomik seçkin, mülk sahibi oldukları için
ellerinde tuttukları haklar sayesinde, siyasi ve kültürel müttefikleriyle
birlikte görsel sanatçıların yaşamlarını şu şekilde yönlendirme ve biçimlendirme
hakkına sahip oldular:
• Önemli sanat ve önemli meslekler –bir nebze ödüllendirme şeklinde okuyun–
Avrupa etkisinden arındırılmalıdır.
• Politik yorum gerektiren sanat, psikolojik korku ifade eden sanatla yer
değiştirmelidir –soyutlama şeklinde okuyun.
• Sanat eğitimi stüdyodan ve usta sanatçının yetki alanından çıkarılmalı ve
şirket temsilcilerinin veya mütevelli heyetlerinin ve üniversitelerin ellerine
terk edilmelidir.
• Bir zamanlar toplumsal ve kamusal etkinliğin mekanı olan, sergileme ve dağıtım
yeri olan stüdyo, tecrit olmuş, korku-araştıran sanatçının mekanı haline
dönüşmelidir. 1970’lerde, bireysel sanatçının işyeri şeklindeki stüdyo daha da
dönüşüm geçirmiştir. Şimdilerde bir fabrikayı andırmaktadır. Stüdyo sanatçının
talimatlarını uygulayan asistanların çalışma mekanı haline gelmiştir. Sanatçı
ise buna karşılık, yatırımcı /koleksiyoncu ile işbirliği içerisindedir.
• 1960’ların sonunda boyamanın ve şövale üzerinde çalışmanın, “önemli eserler”
söz konusu olduğunda artık “öldüğünün” ilan edilmesi, bireysel sanatçının kendi
üretim araçlarına erişimini ve bu araçlar üzerindeki denetimini zayıflatmıştır.
Soru şu: İstediğimiz nedir? Üretici konseyleri ile birlikte, katılımcı karar
vericiler olarak bizler, çalışmalarımız ve yaşamlarımız üzerinde, şimdiye kadar
tecrübe ettiğimize göre çok daha fazla iktidar sahibi olacağız.
Dengeli İş Bileşenleri
Bu kavramın merkezi ilkesi, pek çok sanatçının muhtemelen zaten benimsemiş
olduğu bir ilkedir: yaratıcı çalışma her insanın yetki sahasındadır. Bir sanatçı
olarak yaptığım işe ilgi gösterecek daha fazla insan bulmayı arzulayan birisi
olarak, herkesin yaratıcı bir çalışmayla meşgul olabileceği fikri bana çok büyük
heyecan veriyor. Aslında, eğer benim yaratıcı bir insan olarak hayatımı kazanma
hakkım saldırı altındaysa, ki öyle, olabildiğince fazla sayıda insanı yaratıcı
çalışma içine çekebilmek benim çıkarıma olacaktır; sadece işçilerin de hakkında
karar verebildikleri çalışma değil, yaratıcı sürecin iş sürecinin merkezinde
olduğu bir çalışma.
Dengeli iş bileşenlerini tasarlamaya çalışırken bizim yapabileceğimiz çok şey
var. Bizim işimiz saate bağlı değil. Biz düşünmek için zamanı kullanıyoruz.
Estetik boyut her zaman daha önde. Zihin ve beden birbirinden ayrı değil. Sahip
olduğumuz bilginin içerisinde kökleşmiş çalışma biçimlerinin tesis edilmesine
yardımcı olmak üzere anlamlı bir rol oynamak, tatmin edici bir deneyim olabilir
mi? Bu türden bir tartışmayı daha geniş bir topluluk ile sürdürmek tatmin edici
olabilir mi? Bizim yaptıklarımıza yönelik ilgiyi artırabilir mi? Bu tür kişisel
bağlantılar stüdyonun tecrit edilmişliğini dengeleyebilecek hayırlı bir girişim
olabilir mi?
Dahası, sanatçılar zaten dengeli iş bileşeni olarak adlandırılabilecek bir şeyin
içindedirler. Eğer ressam isek, zaten fotoğrafçı, web tasarımcısı, posta listesi
yöneticisi, pazarlamacı, reklamcı, çerçeveci, proje yazıcısı ve uzman
uygulamacıyızdır. Sanat yapmanın dışında meslek sahibi isek, daha da fazla alana
uzanıyoruz demektir. Katılımcı ekonomide başvuru yazmak gibi rekabetçi işlerin
çoğu, çeşitli estetik uğraşlarımızı insanlarla paylaşmamıza izin verecek şekilde
azaltılabilir. Böylelikle örneğin, tasarım, renklendirme, edebiyat, müzik, dans,
tiyatro gibi çeşitli faaliyetlerimizi, günlük yaşantılarında henüz toplumsal
açıdan faydalı görevleri yaratıcı ve tatmin edici bir şekilde yerine getirme
yollarını araştırmamış insanlarla paylaşabiliriz.
Katılımcı Planlama
Katılımcı Planlama işçi ve tüketici konseyleri arasında, fiyata ve kişinin ödeme
gücüne bağlı bir dağıtım sistemi olan pazarın yerini almak üzere sürdürülen
müzakere sürecidir. Çeşitli pazar ilişkileri pratik anlamda her zaman var
olmuşsa da, insanlık tarihinin uzun bir bölümünde toplumsal ilişkiler (akrabalık
ve topluluk ilişkileri, dinsel ve politik ilişkiler) alım satım işlerinin
dışında yer almıştır. Fakat tarihsel olarak hiç görülmemiş bir dönemde
yaşıyoruz. Neredeyse tüm toplumsal ilişkilerin pazar içerisinde yer aldığı, ne
yaptığımız, yaptıklarımıza kimlerin erişebileceği, nasıl yaşadığımız ve zamanı
nasıl kullandığımız hakkındaki kararların fiyat ve kâr gibi gayri şahsi
zorunluluklar tarafından belirlendiği bir dönem bu. Fakat bu tarihsel bir
anomali, değiştirilebilecek bir temayül.
İkincisi, sanatçılar için geçerli olan şöyle bir ironi var: Maddi yaşama
erişebilmek amacıyla içine girdiğimiz pazar ilişkileri, çok büyük ölçüde
planlama mekanizmaları da pazar içerisinde yer aldığı için, aşırı zenginlerin
çıkarına hizmet ediyor. Fakat bu planlama mekanizmaları, Albert ve Hahnel’in
önerdiği katılımcı modelden farklı olarak dışlayıcı ve seçkinci. Pazar merkezli
dağıtım mekanizmalarına karşı durmak hususunda kuvvetli şüpheleriniz var ise,
bir sanatçı olarak daha şimdiden hayal kırıklığına uğramış olabilirsiniz.
Yatırımcılar ve kültürün mülk sahipleri bir dizi planlama mekanizmasını
kullanmak hususunda son derece maharetlidirler. Sanat komisyonları ve pazar
mekanizmalarından yararlanan müzayede evleri gibi. Yani, altın yumurtlayan
tavuğu kontrol etmek gibi.
O halde, pazar mekanizmaları zaten yerinde ise bunun, çıkarları bizimkine –ve
muhtemelen pek çok insanınkine– karşıt bir azınlık tarafından yönetilmesine
neden izin veriyoruz? Eğer bizler altın yumurtlayan birer tavuk isek, nasıl
oluyor da değerli altın yumurtamız elimizden alınabiliyor? Bizim işbirliğimizle
mi?
Sanırım sanat yapmakla o kadar meşgulüz ki, bizi köşeye sıkıştıran kurumsal
matriksi iyi bir şekilde göremiyoruz. Bununla ilgili verilebilecek bir örnek,
sanatta halkın etkisini azaltmak üzere tasarlanmış olan bir planlama
mekanizmasını, daha çok “kâr amacı gütmeyen kuruluşlar” şeklinde tanınan kamu
yararı şirketlerini kabul edişimizdir.
Kâr amacı gütmeyen kuruluşlar planlama mekanizmalarıdır. Bunlar topluluğun
seçkinleri tarafından işletilir. Genellikle sanatçılar da temsil edilir ve pazar
ortamında, kültürün popülist etkilere karşı korunmasını amaçlar. Sosyolog Paul
DiMaggio kâr amacı gütmeyen kuruluşların, topluluğa hizmet edeceğiz derken
aslında sanatı esrarlı bir havaya büründürdüğünü, topluluğu sanatın ve
sanatçının dünyasından koparmaya hizmet ettiğini belirtmektedir. [2] Alice
Goldfarb Marquis de aynı fikirdedir. Finansal ve toplumsal seçkinlerin kâr amacı
gütmeyen planlama mekanizmalarını aynı amaçla kullandığı müzelerin, operaların
ve senfonilerin “yüksek sanat” dünyasına işaret eder. Kültürün bu ele geçiriliş
biçiminin “aslında kendi çıkarına hizmet eden faaliyetlerin üzerini, özveri,
ahlak sıvasıyla kapatmak suretiyle” [3] başarıldığını ifade eder. Varlıklı
bağışçıların ve mütevellinin, aslında çok uzun süreden beri “kendilerini yüksek
kültürün kollayıcısı olarak gören” ve “son iki yüzyıldır neredeyse tüm sanatsal
yeniliklere karşı kampanya yürütmüş olan liberal, reformcu entelektüellerle” [4]
ittifak içerisinde bulunduğunu söyler.
Yatırımcı sınıfın bir planlama aracı olarak kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, en
çok “sanat merkezleri”nin yaratımında göze çarpmaktadır. New York kentindeki
Lincoln Center’in ve San Francisco’daki Yerba Buena Center for Arts’ın
yaratımında, örneğin, kentsel dönüşüm hedefleyen çıkar grupları, kültürel
seçkinler ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlarla birlikte, sanat ürünün dağıtımı
üzerinde tekel kurmak için “halkın sanata erişimi” retoriğinden faydalanıyorlar.
Bu nedenle onların “sanat merkezleri”, emlak yatırımcılarına önemli kâr payları
bırakan üst sınıf otelleri, restoran ve perakendecileri çekebilmek için şık ve
fiyakalı sanat olaylarının mekanı haline geliyor. Pek çoğumuz kâr amacı gütmeyen
kuruluşlarla çalışıyoruz ve onların topluluğa hizmet verecek şekilde çalışmaları
için elimizden geleni yapıyoruz. Fakat sorarım, her zaman yoksul olan bizler
değil miyiz? Her zaman zenginlerin ayağına kapanmıyor muyuz? Bizim kâr amacı
gütmeyen kuruluşlarımızın, açlıktan ölen sanatçı paradigmasına karşı koymak
üzere veya halkın karar süreçlerine katılımını sağlamak üzere çalışmak gibi bir
derdinin olmadığı ortada değil mi?
Günümüzde sanatçılar şu ikili tarzda devam edemezler. Sanatsal özgürlük adına
parecon tarzı pazar alternatiflerinden kaçıp aynı zamanda, içimizdeki en
zenginlere ne yaptığımızı yönetme ve kontrol etme iznini veren mevcut planlama
mekanizmaları içerisinde payanda rolü oynayamayız.
Özet
Sanatçıların niyetlerini eleştirmiyorum. Savaşı ve adaletsizliği şiddetle
eleştiren pek çok yürüyüşe, gösteriye, sergiye, oyuna, müziğe ve hikayeye
katkıda bulunuyoruz. Benim derdim, bu sanatsal esinin kurumsal bir eleştirinin
parçası olmamasıdır. Kurumlarımızın eleştirisine ihtiyacımız var, bu sayede
yenilerini inşa etmek üzere somut bir stratejiye sahip olabiliriz. Bir örnek
vermek gerekirse, savaşa karşı olan sanatçılar, yaratıcı yeteneklerini Irak’taki
gibi bir savaşı imkânsız kılacak kurumların inşası için kullanmak suretiyle çok
daha etkili olabilirler. Bizim aradığımız iyi sanatçılar ve adaletli iyi
sanatçılar, her ikisini de talep eden kurumları inşa etmediğimiz sürece var
olamayacaklardır.
Tarihimiz bu tür dönüşümlerle doludur. İzlenimcilik döneminden, görsel
sanatların ilk defa alaya alındığı ve daha sonra önsezili olarak tarif edildiği
bir akım olarak bahsedilir. Fakat unutmayalım ki izlenimcilik, eğitime ihtiyacı
olan görgüsüz kitleler tarafından değil, kültür üzerindeki denetimleri bertaraf
edilmesi gereken eğitimli iktidar sahipleri tarafından alaya alınmıştı.
İzlenimcilik, asi sanatçıların ifadesiyle, kendileriyle halk arasına yapay
engeller diken sanat kurumlarına karşı sanatçıların yürüttüğü cepheden bir
saldırıydı.
Keza caz, rock’n roll ve Beethoven da. Michelangelo’nun bir heykel için
söylediği, yalnızca “kamusal meydanın ışığı altında” değerlendirilebilir sözünü
hatırlayın. Mesele şu ki biz sanatçılar olarak kamuya ve topluluğa aitiz. Ne
daha iyiyiz, ne de daha kötüyüz. Ve hep birlikte, olmak istediğimiz sanatçılar
olabilmek için, yaşantımız üzerindeki kontrolümüzü yeniden tesis etmek
durumundayız. Yapabileceğimiz en iyi şey, kendi sesimize en iyi fiyatı verecek
kurumları yaratmaktır. Demokratik kurumları. Katılımcı ekonomiyi. Pareconu.
Son olarak, yüzyıl önce yaygın olan sanatsal duyarlıkları daha fazla
araştırmanın önemli olduğuna inanıyorum. Devrimlerin dansa ihtiyacı olduğunu,
eğer daha iyi bir dünyayı yaratmak üzere çalışmıyorsak yaptıklarımızın bir amacı
olamayacağını söyleyen duyarlıkları. İçinde bizim sesimizin anlamlı bir şekilde
duyulabildiği daha iyi kurumları yaratmak, hem bizim sorumluluğumuzdur hem de
pragmatik bir çözümdür. Bu aynı zamanda bizim sanatımız da olmalıdır. Bertold
Brecht’in söylediği gibi:
“Bir nehri yönlendirmek
Bir meyve ağacından sal yapmak
Bir insanı eğitmek
Bir durumu değiştirmek
Bunlar verimli eleştirinin emsalleridir
Ve aynı zamanda sanatın emsalleridir.” [5]
Notlar:
NOTLAR
[1] Michael Albert, Katılımcı Ekonomi: Kapitalizmden Sonra Yaşam, (çev. Taylan
Doğan, Aram Yayınları, 2004).
[2] Paul DiMaggio, (ed.), Nonprofit Enterprise in the Arts: Studies in Mission and
Constraints (Oxford University Pres, 1986): 46-47.
[3] Alce Goldfarb Marquis, Art Lessons: Learning from the Rise and Fall of Public
Arts Funding (Basic Books, 1995): 4
[4] Age.
[5] John Willet ve John Manheim, (ed.), “On the Critical Attitude,” Bertold Brecht,
Poems 1913-1956 (Methuen, 1976): 308-309.