Hangi Sınırları Geçmek?
Jonathan Cook, Al Ahram
2 Ocak 2003
Çeviren: Murat Yıldız
Bu yılın başında İsrailli romancı A. B. Yehoshua, Thedor Herzl’in formüle ettiği Yahudi ulus inşa etme ideolojisi olan Siyonizm hakkında uzun yazılar kaleme aldı. Yazdıklarında, Siyonizm’in çekirdeğinde sınır kavramının yattığını anlattı. Diasporadaki Yahudi kimliğinin, özü itibariyle sınırlardan mahrum olduğunu gözlemledi: “Oteller arasında bir seyyah gibi dünya üzerinde gezinir. Bir Yahudi Yahudiliğini kaybetmeden diller ve ülkeler değiştirebilir.”
Diğer taraftan Yahudi devleti bölgesel sınırlara gereksinim duydu, Yahudilere sağladığı kutsal mekanın kapsamını tanımlama ihtiyacı duydu. “Sınırlar bir evdeki kapılar gibidir. Efendi, evin içindeki her şeyden sorumlu olduğu iddiasındadır. İşte Siyonizm’in anlamı budur: Yahudi egemenliğini, tanımlanmış sınırlar içinde gerçekleştirmek.”
Fakat, Yehoshua’nın Siyonizm’in ideolojik temeli hakkındaki kararlılığı, 1967 Altı Gün Savaşından beri, her İsrail hükümetinin politika ve amaçlarının kör inkarı olarak iş görür. Ayrıca, işgal altındaki bölgelerde kalmak için İsrailli Yahudilerin ezici çoğunluğu tarafından şevkli veya ikircikli biçimde on yıllardır gösterilen desteğini de yok sayar.
İntifada’nın yol açtığı Filistinlilerin yoğun intihar saldırılarına kadar İsrail’de sadece bir avuç radikal solcu, 1967’de işgal edilen topraklardan çekilme fikrini açıkça telaffuz ediyorlardı. Bugün bile, yani kan dökmenin sonsuz bir döngü içine girmiş gibi göründüğü 26 ay sonra bile, yerleşimlerin tamamen boşaltılmasını talep eden sesler çok azdır ve genellikle sadece İsrail’in acısının sona ermesi arzusundan ilham almaktadır.
Aslında Golde Meir’e kadar her hükümet Yeşil Hat olarak adlandırılan İsrail ve Batı Şeria arasındaki sınırın varlığını inkar etmişti. Bugün İsrail tarafından hazırlanmış, 1949’da savaşın sonunda İsrail ve Ürdün’ün anlaştığı ateşkes hattını gösteren, bölgenin bir haritasını bulmak imkansızdır. Hattın hayali bir şekilde silinmesi bizzat bölgedeki durumda da kendisini göstermektedir: İsrail karayolları, Filistin topraklarının kalbinin derinliklerindeki Immanuel, Ariel ve Kedumim’in yerleşim bölgeleriyle Tel Aviv’i birbirine bağlamak üzere bu teorik toprak bölünmesini bir ucunda bir ucuna kolayca geçiyorlar. Yasal ve yasa-dışı İsrail arasında geçiş yapan sürücüleri bilgilendiren “Batı Şeria’ya Hoş geldiniz” tabelaları olmadığı gibi, genellikle kontrol noktaları da yoktur. Mutlak olan yerleşimlerin etrafındaki bölgeleri saran İsrail kontrolüdür.
Peki “ayırma duvarı” hakkında ne söyleyebiliriz? Bu, kaçınılmaz olarak Filistinlilerin sınırlarının, İsrail topraklarından ayrı bir bölge gibi çizilmesine neden olmayacak mı? Bunu, İsrail’in bir sınır tanıma arzusunun ilk işareti olarak görmesi gerekenin sağ değil de, sol olması gerekmiyor mu? Gerçekte böyle şeyler yoktur. Duvarın inşa edildiği noktaların herhangi birisine yapılacak en kısa ziyaret bile, bir sınır tanıma arzusunun olmadığını onaylayacaktır. İsrail hükümetinin vaatlerine rağmen, proje üzerindeki çalışma dibek taşı gibi ağır ve parça parça yürümektedir. Ve Filistinlileri duvarın yanlış tarafında tutmak gerektiği şeklindeki “güvenlik” gerekçesi gözönüne alındığında, Şaron duvarın güzergahının mümkün mertebe Yeşil Hat çizgisinden sapmasını temin etmiştir. Şimdi duvar İsrail’in, binlerce dönüm ilave Filistin toprağını ilhak etmesini mümkün kılacaktır.
Daha küçük ve daha az faydalı Gazze Şeridi’nde yaptığı gibi, Batı Şeria’ya giriş çıkışı tamamen engellemeye çalışmaktan ziyade, İsrail elektrikli tel örgülerle donatılmış duvarı neredeyse sadece Filistinli teröristlerin sızması için en müsait olduğu düşünülen alanlara inşa ediyor. İsrail için ne kadar mutlu bir tesadüf ki, ordu tarafından istimlak edilen ve halihazırda buldozerlerle çiğnenen bu alanlar, Filistin tarım arazilerinin en verimlilerinden bazılarını kapsıyor.
Duvar, İsrail’in siyasal ufkunun yeniden şekillenmesini sağlamayacaktır – ki böyle bir şey, özellikle Kudüs civarındaki yasa dışı yerleşimlerin asli İsrail ile birleşmesi gözönüne alındığında olanaksız hale gelecektir. Duvar esas olarak, sürekli yeni topraklara tecavüz eden yerleşimlere karşı mücadele ederken zayıf düşmüş, bir dizi kuşatılmış Filistin bölgesi yaratmayı başaracaktır. Filistin’in Tulkarim ve Kalkilya gibi “sınır” şehirleri duvar ile etkin bir şekilde çevrelenmiş ve kuşatılmıştır ve on binlerce yöre sakinini bulundukları yere hapsetmiştir.
Pek muhtemel olmamakla birlikte, duvar tamamlanıp potansiyel bir sınır belirleyecek olsa dahi, böyle bir hayalin hiçbir zaman gerçekleşmemesi için İsrail son on yıldır iki sigorta poliçesi yatırım yapmıştır. Bunların birincisi, 1990 başlarında Şaron tarafından düşünülen ve Yeşil Hat boyunca süper-güçlü toz deterjan gibi serpilmiş bulunan Yıldız Noktalar Planı denilen bir dizi uydu yerleşimlerdir.
Düzenli aralıklarla sınırın üzerinde veya önünde veya arkasında yaşayan cemaatler dikenli teller ve gözetleme kuleleriyle korunuyorlar ve tıpkı Nablus ve el-Halil (Hebron) yakınlarındaki yerleşimlere benziyorlar. Bu yerleşimler, İsrail’in en güçlü insanlarından bazılarına ev sahipliği yaptığı için, onları ortadan kaldırıp boşaltma ihtimali hemen hemen sıfırdır: Bu yerleşimlerden birisi olan Kokhav Yair, hem önceki başbakan Ehud Barak’ın hem de şimdiki savunma bakanı Shaul Mofaz’ın evidir.
İkinci politika, Trans-İsrail Otoyolu ya da Yol No. 6 olarak adlandırılan dev bir yoldur. Yolun ilk bölümü geçenlerde açıldı. İsrail’deki en büyük yol olan otoyol, ülkenin merkezi – Kudüs ve Tel Aviv - ile çevresi olan kuzeyde Galilee ve güneyde Negev arasındaki gidiş gelişi hızlandırmak için resmi olarak tasarlanmıştır. Fakat, pratikte otoyol bir yılan gibi Yeşil Hat boyunca zik zaglar yapacak ve İsrail ile Batı Şeria arasındaki politik sınırı karışık bir kavşaklar kümesine, alışveriş merkezlerine ve endüstriyel bölgelere dönüştürecektir. Ayrıca Batı Şeria’daki yerleşimlerden İsrail’in esas topraklarına gidiş gelişleri de hızlandıracak.
Bu, İsrail’in kendi işine geldiği şekillerde bir sınırı tanımadığı demek değildir. Her şeyden öte, polis ve ordusu kadar bir “Sınır Polisi” vardır; bu, Yeşil Hat’tın Filistinlilere dönük olarak uygulanmasını sağlamak için paramiliter bir güçtür. İntifada’dan önce, on binlerce Filistinli çalışma izinleri ile inşaatlarda ve tarımda ucuza çalışmak için her gün İsrail’e giriş çıkış yapıyordu. İntifada’dan bu yana sınır onlara kapandı.
“Filistinliler için bir sınır” uygulanması, İsrail kontrolü altında olan iki Filistin toplumu arasındaki fiziksel ayrımı muhafaza etmek için de önemli olmuştur. İşgal altındaki topraklar ve Kudüs’te, oy kullanma ve pek çok yasal haktan yoksun üç milyondan fazla Filistinli çizginin bir tarafında yaşıyor; İsrail vatandaşı olmanın getirdiği bazı haklara sahip bir milyon İsrailli ise Arap diğer tarafta. Yeşil Hat, 1948’e kadar bir tarih ve ulusal kimliği paylaşan iki toplumu ayırmak ve izole etmek için etkili bir yoldur. Aralarında teorik bir engeli sürekli kılarak her biri daha da zayıflatılabilir.
Bu, 2000 Ekimi’ndeki İntifada’nın başlarında iki toplum kısa bir süreliğine ulusal çıkarlarının çakıştığını fark ettiğinde, Sınır Polisi ve ordunun sergilediği tavrı açıklayabilir. Şaron’un Harem ül-Şerif’i ziyaretinin ardında bıraktığı ölümlere dönük olarak gelişen ortak bir öfke taşmasıyla, İsrail’in, İsrailli Araplarla Filistinliler arasında yarattığı duvar ilk kez delindi. Sınır Polisi, ister Nazareth isterse Netzarim olsun, sınırın her iki tarafında da yaşayanlara aynı pervasız ateş etme gösterisiyle karşılık verdi. Birkaç gün içinde Galilee’de 13 kişi öldürüldü. İsrail vatandaşları – yani Filistinli olanlar – aniden, daha çok Filistinliler için saklanan kaba kuvvete maruz kaldılar.
Gerçekte Sınır Polisi ismi, adı kötüye çıkmış Yeşil Devriye gibi hemen hemen aynı şekilde yanıltıcı olmak üzere tasarlandı. Negev polis gücü olan Yeşil Devriye’nin asıl görevi çevreye dönük olumlu çalışmalar değil, Bedevilerin evlerini yıkmaktı. Sınır Polisi, Filistin ve İsrailliler arasındaki alan bölünmesini tarafsız şekilde uygulamıyorlar. Filistinliler için sert bir biçimde ayrı bir yasalar kümesi, İsrailliler ya da en azından İsrailli Yahudiler içinse ayrı bir yasalar kümesi uyguluyorlar. Sınır coğrafi uzayın bir bölünmesini değil, aynı zamanda yasal haklar arasındaki bir ayrımını da gösteriyor.
Pratikte Sınır Polisi, devletin sınır bölgelerindeki toprakları kolonileştiren yerleşimcileri, huzursuz yerlilerin saldırılarından koruyan Vahşi Batı şerifleridir. Nablus ve El-halil çevresindeki yerleşimler Yeşil Hat boyunca uzanan Yıldız Noktalar yerleşimlerden farksız görünmekle kalmayıp, aynı zamanda Arapların çoğunlukta olduğu Galilee ve Negev boyunca yayılan yerleşimlerle de aynıdırlar. Dışardan gelenlerin çoğu için İsrail’in kendisinin, İsrail’in içindeki bu cemaatlere yerleşimler olarak baktığını öğrenmek sürpriz olur: Galilee ve Negev boyunca trafik işaretlerinde böyle gösteriliyorlar.
Siyonistler için yerleşim inşa etmek ruhsal bir durumdur: zaptetme için, Filistin topraklarını “geri almak” ve burasını Arap geçmişinin lekelerinden temizlemek için duyulan zorlayıcı bir dürtüdür. İsrail hükümetleri 1950 ve 1960’ların çoğunu “Galilee’yi Yahudileştirme” yönünde kararlı bir çaba göstererek; geriye kalan yerli Filistin topraklarını alıp Yahudi göçmenlere vererek geçirdiler. Bugün İsrail’in yüzde 93’ü devlet kontrolündedir ve ülkenin Arap nüfusunun kendisine bırakılan kısım olan yüzde 3’ü üzerinde inşaat yapma girişimleri hemen daima yasadışı sayılır. Devletin ilan edilmiş amacı, Arap vatandaşları mümkün olan en küçük toprak parçasıyla sınırlamaktır.
Bugün Yahudileştirme projesi sürüyor ve 1990’ların başından beri eski Sovyetler Birliği’nden gelen yüz binlerce göçmenin ulaşmasıyla yeni bir yaşam gücü kazandı.
Galilee’deki en yeni yerleşimciler arasında ülkenin kalabalık kent merkezlerinden kaçıp kırsal bölgelerde daha barışçıl bir yaşam biçimi bulmaya çalışan sol kanattan orta sınıflar var. Arap komşularından daha yüksek yerlerde konumlandırılmış, etnik ve sosyal olarak tamamen Yahudilere ayrılmış tepelerin üzerindeki yerleşimlere gitmeleri için teşvik edildiler. İbranicede mitzpim (gözcü) olarak biliniyorlar ve – yerel Arap toplumunun kendi topraklarını, bina yaparak ya da ekip biçerek geri alma girişimlerine karşı önlem almak için – Batı Şeria’da tepelerin üstündeki yerleşimlerinin üzerinde gururla oturan gözetleme kuleleri ile tam olarak aynı şekilde, çevredeki kırsal bölgeleri gözetleme alanları olarak hizmet edecekleri varsayılıyor. Batı Şeria’daki yerleşimler gibi bu küçük cemaatler çevredeki büyük miktarlardaki Filistin toprağını çabucak yiyip bitiriyor.
Mitzpim sakinlerinin çoğu, İsrail yerleşimciler ordusu tarafından askere alındıkları imasıyla dehşete düşeceklerdi. Böylece Itimar ve Immanuel’in dini fanatikleriyle aynı kefeye kondular. Ancak devlet onları tam da bu şekilde, coğrafi ve stratejik olarak yaşamsal önemde görüyor: Arap alanlarındaki Yahudi varlığını güçlendirsinler ve Yahudi devletine karşı teritoryal ve demografik tehdit olarak görülen Arap nüfusuna karşı tahkimat sağlasınlar. Hükümet, Batı Şeria ve Gazze’de yaptığı gibi, Galilee ve Negev’in yeni Yahudi sakinlerine de bu yüzden büyük sübvansiyonlar ve konut kredileri veriyor. “Yahudileştirme zihniyeti” hemen her gün herhangi bir İsrail gazetesinde yayınlanan haberlerde bulunabilir. Mantığı ya da anlam neredeyse asla sorgulanmaz. Örneğin Ekim’de, Yahudi Ajansı bu alanlarda “Siyonist bir çoğunluk” tesis etmek için Galilee ve Negev’e 2010 yılına kadar 350.000 Yahudi getirme planını duyurdu. Hükümet aynı zamanda, bu yörelerin demografik açıdan yeniden icat edilmesinin bir parçası olarak, Negev ve Galilee’de 14 yeni yerleşimin kurulmasını onayladı. Bunlar Dünya Siyonist Örgütünün yerleşimler birimi tarafından kuruluyorlar. Bu birim, ilk kez işgal altındaki topraklardan ziyade İsrail’deki yerleşimler için çalıştı.
Konut Bakanı Natan Sharansky plan hakkında şu gözlemde bulundu: “Yeni kasabaların inşası ve toprak üstündeki kontrolümüzü güçlendirmek, karşı karşıya kaldığımız teröre cevaptır.” Hatırlayın, Batı Şeria ve Filistinlilerden değil, İsrail’deki Arap vatandaşların yaşadığı alanlardan bahsediyor.
Aynı şekilde, merkezi üçgen bölgesinde “Nahal koloni”sini, yani devlet-öncesi arazi iskanı döneminin öncü günlerini hatırlatan askeri tarzda bir ileri karakola benzeyen bir yerleşimi inşa etmek için yazın alınan kararın temelinde de çarpık askeri düşünce yatmaktadır. Yerel konsey lideri Dov Sandrov ileri karakolun ardında yatan mantığı “toprağa mümkün olduğunca çabuk çivi çakma”ya giden yol olarak açıkladı. Ve ileri karakollar olmadan “Yeşil Hat’tın her iki yanında denetimsiz bir şekilde yayılan ve bir yerleşim barikatı oluşturan Arap yerleşimleri göreceğimiz gün çok uzak değildir” diye ekledi.
Yehoshua’nın Siyonizm ile sınırların bağlantısı hakkındaki varsayımları en azından bir anlamda doğrudur. İsrail devletinin Siyonizm’i açıkça Araplar için sınırlara inanır. Yahudiler için ise, görünüşe bakılırsa, ev sahibi sınır tanımıyor.