İklim Felaketleri: Bir Şeyler Yapmanın Önündeki Üç Engel
Immanuel Wallerstein
28 Mart 2007
Bilim insanları bizi dünya ikliminde yaklaşık elli yıldır süren
insan kaynaklı dönüşümler konusunda uyarıyorlar. Fakat son iki üç
yılda durumda iki önemli değişikli oldu. İlk olarak bilimsel gruplar
tarafından oldukça geçerli bir dizi rapor oluşturuldu. Bunlar sadece
tehlikelerin gerçek olduğunu değil, bilim adamlarının beş yıl önce
zannettiklerinden bile çok yüksek bir hızda ilerlediğini ileri sürmektedir.
Alman Şansölyesi Angela Merkel’in geçenlerde söylediği gibi “gece
yarısına beş kala değil, gece yarısını beş geçiyor.”
İkinci değişim ise bu değişikliklerin sıradan insanlar tarafından
görünebilir hale gelmesidir. Hint Okyanusu’nda Tsunami oldu. Karayipler’de
kasırgaların sıklığı ve vahşeti arttı ve unutulmayacak Katrina felaketi
ile doruğa ulaştı. Kuzey Kutup Dairesi’ndeki buzul bölgelerindeki
kırılma tabloları basında yaygınlaştı. Bu sene üç asırdan fazladır
hava sıcaklığını ölçen Londra’daki meteorologlar bu kışın Londra’da
ölçülen en sıcak kış olduğu haberini verdiler. Avrupa’daki sıcak
havaya ise kasırgalar ve diğer rüzgâr felaketleri eşlik etti.
Öyleyse, neden bu kadar az şey yapılıyor? Bunun nedeni, birçok
insan sorunun varlığını inkar etmeye çalışsa da, sorunun farkındalığındaki
eksiklikten kaynaklanmıyor, Oysa dünyadaki siyasi liderlerin bununla
ilgili bir şeyler yapma istekleri ve aslında bir şeyler yapmaları
için üzerlerindeki kamu baskısı olağanüstü biçimde az. Bilgi ve
eylem arasında böyle açık bir ayrım varsa, sosyopolitik arenada
bunu açıklayacak engeller bulunması lazım. Aslında harekete geçmek
için gerçekten güçlü engeller bulunuyor: üreticilerin/girişimcilerin
çıkarları, daha az zengin ülkelerin çıkarları ve sizin, benim takındığımız
tutum. Her biri güçlü birer engel…
Üreticiler/girişimciler hareketlerinde öncelikle kârlılıkla ilgilenirler.
Eğer onlardan şu anda ödemek zorunda olmadıkları maliyetleri (üretimlerindeki
kirletici süreçlerin düzeltilmesi veya temizlenmesi) içselleştirmeleri
istense bu, kârlarını iki biçimde etkiler. İlk olarak, bu onları
ürün fiyatlarını yükseltmeye zorlar ve bunun belli müşteri kaybına
neden olduğunu görebilirler. Eğer onlar maliyetleri içselleştirirler
de rakipleri bunu yapmazsa rakiplerine göre satışları düşecektir.
İşte bu sebepten, gönüllü hareketlerde nadiren birlik sağlanabildiği
için, genel bir kural olarak işe yarayacakları şüphelidir. Bu durumda
erdemli üretici/girişimci rakiplerine mağlup olur. Bunun çözümü
bu maliyetlerin devlet kontrolünde zorunlu olarak içselleştirilmesidir
fakat bu da ulusal rakipler arasındaki sorunu çözse de, uluslararası
rakiplere yenilmeyi ve bunun yanında belli bir fiyatın üstüne çıkınca
müşterilerin azalması sorununa çözüm olmaz.
İkinci sorun kesinlikle uluslararası rekabetten kaynaklanmaktadır.
Daha fakir ülkeler dünya pazarında rekabet etme imkânlarını artırmak
isterler. Bunu gerçekleştirmelerindeki bir yol söz konusu malları
daha düşük bir maliyetle üretmektir. Bu sayede ürünler daha düşük
bir fiyattan piyasaya sunulur. Eğer birisi üretim sürecinde bazı
değişiklikleri (örneğin enerji üretiminde kömür kullanımını azaltmayı)
bir uluslararası anlaşma ile zorunlu kılarsa bu, sözünü ettiğimiz
ülkelerde sanayilerin hayli maliyetli biçimde yeniden yapılandırılmasını
gerektirecek ve bunun yanında rekabetçi fiyat üstünlüğünün muhtemel
kaybını getirecektir. Bu, Çin ve Hindistan gibi çok büyük ülkelerin
olduğu gibi aynı zamanda orta/merkez Avrupa ülkeleri olan Polonya
ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerin de öne sürdüğü güncel bir argümandır.
Şüphesiz bu sorunun kısmi bir çözümü bulunmaktadır. Bu, söz konusu
ülkelerinin sanayilerinin yeniden yapılanmasındaki maliyetlerin
bugünkü zengin ülkeler tarafından (Birleşik Devletler, Batı Avrupa)
büyük çapta karşılanmasıdır. Ne var ki, böylesi bir servet aktarımı
öteden beri tutulmamakta ve bu, zengin ülkeler arasında çok az politik
destek bulmaktadır. Her halükarda bu, daha az zengin ülkeler için
bir hayli önemli olan fiyat avantajındaki muhtemel kaybın önüne
geçememektedir.
Siz ve ben ise üçüncü engelin kaynağını oluşturmaktayız. Buna
tüketim fetişizmi denmektedir. İnsanlar tüketmeyi her zaman sevdiler.
Fakat son elli yılda, yaşamak için gerekli olan belli minimum düzeyin
üzerinde tüketen insan sayısı fark edilir derecede arttı. İnsanları
elektriği daha az, enerjiyi daha az, ya da bu girdileri gerektiren
ürünleri daha az tüketmeye davet etmek, şu an tüketici olan bu bireylerden
yaşam tarzlarını çoğu kez önemli yönleriyle değiştirmelerini istemek
demektir. Şu an böyle bir tüketime dâhil olacak kadar zengin olmayanlar
için ise bu, onlardan tarihsel olarak dışlandıkları tüketime duydukları
güçlü özlemden vazgeçmelerini istemektir.
Bunun da çözümü vardır. İnsanlar birbirlerini yeniden eğitebilirler.
İnsanlar değer sistemlerinde “daha fazla tüketim”den başka şeyleri
ön plana çıkartabilirler. Birileri için bu, kendi üstünlüklerinin
azalması demekse de hepimiz dünya çapında daha eşit yaşam standartlarının
gerçekleştirilmesinin gereğini kabul edebiliriz.
İlk kez elli yıl önce bilim adamları tütün ürünleri tüketiminin
kanser oranlarını yükseltici etkisini kanıtladı. Bu sorunla ilgili
bir şeyler yapılırken,, bugün varolan iklimsel tehlikeyle ilgili
bir şeyler yapmaya kalktığımızda karşımıza çıkan aynı engellerle
karşılaşılmıştı. Elli yıl sonra, tüm dünyada sigara içme oranı oldukça
düştü. Bu, kısmen tütün firmalarının hukuki davalarla önceki eylemlerinin
toplumsal bedellerini tazmin etmeye zorlanması, kısmen insanların
yeniden eğitilmesi ve kısmen de bazı yerlerde sigara içilmesinin
devlet kontrolünde yasaklanması sayesinde oldu. Öyleyse bir şeyler
yapılabilir, bu kesin; fakat bunun için elli yılımız kaldı mı?