İsrail Neyi Başarabilir?

Immanuel Wallerstein

1 Ağustos 2006

İsrail Devleti 1948'de kuruldu. O günden bu yana, Yahudilerle Araplar ve İsrail'le komşuları arasında sürekli şiddet yaşandı. Zaman zaman şiddetin derecesinin düştüğü oldu, hatta gizlice yürütüldü. Ama eninde sonunda, şiddet şimdi olduğu gibi savaş harekâtlarına kadar tırmandı. Ne zaman şiddet çığırından çıksa, hemen, çok önemliymiş gibi, savaşı neyin başlattığına dair tartışmalar yaşandı. Şimdi Gazze'de İsrail ve Filistin arasında ve İsrail'le Lübnan arasındaki bir savaşın tam içindeyiz. Ve dünya, savaş halini düşük yoğunluklu şiddete nasıl indireceğimiz konusunda olağan nafile müzakerelere dalmış durumda.

Her İsrail hükümeti, dünyanın ve komşularının İsrail'in varlığını bir devlet olarak tanımasını ve gruplararası/ülke içindeki şiddetin sona ermesini dilemiştir. İsrail şimdiye kadar buna asla ulaşamadı. Şiddetin derecesi nispeten düşük olduğunda, İsrail kamuoyu hangi stratejiyi takip edecekleri konusunda fikir ayrılığına düştüler. Ancak şiddet savaşa kadar tırmandığında, İsrailli Yahudiler ve dünyadaki Yahudi lobisi hükümet etrafında toplanma eğilimi gösteriyorlar.

Gerçekte, 1948 yılından beri İsrail'in temel stratejisi, amaçlarını gerçekleştirmekte iki şeye güvenmek oldu: Güçlü bir ordu ve dışarıdan güçlü Batı desteği. Şimdiye kadar bu strateji bir anlamda işe yaradı: İsrail hâlâ varlığını sürdürüyor. Aslında soru, bu stratejinin daha ne kadar işe yaramaya devam edeceği sorusu.

İsrail'e dışarıdan gelen desteğin kaynağı zamanla değişti. 1948 yılında İsrail'e yapılan ana askeri yardımın Sovyetler Birliği ve onun Doğu Avrupa'daki uydu devletlerinden geldiğini tamamen unuttuk bile. Sovyetler Birliği çekildiğinde, boşluğu doldurmak için sahneye Fransa çıkıyordu. O aralar Fransa, Cezayir'de meydana gelen bir devrimle meşguldü ve İsrail'i, Cezayir Ulusal Hareketi'ni alt etmede kritik bir bileşen olarak görüyordu. Ancak, Cezayir 1962'de bağımsızlığını kazandığında Fransa İsrail'den elini çekti, çünkü Fransa şimdi yeni bağımsız olmuş bir Cezayir'le bağlarını sürdürmek derdindeydi.

Ancak bu dakikadan sonra, ABD hâlâ devam etmekte olan İsrail'e tam destek pozisyonuna geçti. ABD'nin eğilimini bu yönde göstermesinin önemli bir unsuru İsrail'in 1967'deki 6 Gün Savaşları'nda elde ettiği askeri zafer oldu. Bu savaşta, İsrail Filistin'deki eski İngiltere Mandası'nın tamamını ve daha da fazlasın kapsayan toprakları ele geçirdi. Bu, İsrail'in bölgede önemli bir askeri varlık olma yeteneğini kanıtladı. Bu olay, dünyadaki Yahudilerin tavrını İsrail'in kurulmasına yaklaşık yüzde 50 destek veren bir yerden şimdi kendileri için bir gurur kaynağı olan İsrail'i büyük çoğunlukla destekledikleri bir yere kaydırdı. Bu, Yahudi Soykırımı'nın, İsrail'i ve onun politikalarını büyük bir ideolojik haklılaştırma aracına dönüştüğü andı.

1967'den sonra, İsrail hükümetleri hiçbir şeyi Filistinliler ya da Arap dünyasıyla müzakere etmek zorunluluğu hissetmediler. Tek taraflı çözümler önerdiler, ama bunların hepsi İsrail'in çıkarınaydı. İsrail, Nasır ile asla müzakereye girmedi. Daha sonra Arafat'la da müzakereye girmedi. Ve şimdi sözde teröristlerle asla masaya oturmayacak. Bunun yerine, askeri gücünü birbiri ardına sergilemeye bel bağlamış durumda.

İsrail kendi koşulları göz önüne alındığında, George Bush'un Irak işgaliyle girmiş olduğu feci yanlışın aynısına şimdi kendisi bulaşmış durumda. Bush askeri gücün sergilenmesinin, ABD'nin Irak'taki varlığını tartışılmaz bir şekilde tesis edeceğini ve bunun dünyanın geri kalan kısmının gözünü korkutacağını düşünüyordu. Bush Irak direnişinin askeri açıdan umduğundan çok daha müthiş olduğunu, Irak'taki Amerikan müttefiklerinin farz ettiğinden daha az güvenilir olduğunu ve de ABD kamuoyunun savaşa verdiği desteğin umduğundan daha kırılgan oluğunu fark etti. ABD, Irak'tan küçük düşürücü bir geri çekilmeye doğru yol alıyor.

İsrail'in şu an gerçekleştirdiği askeri harekât Bush'un Irak işgaliyle tam bir paralellik gösteriyor. İsrailli generaller Hizbullah'ın askeri gücünün umduklarından çok daha müthiş olduğunu, bölgedeki Amerika müttefiklerinin ABD ve İsrail'le aralarına mesafe koymaya başladıklarını (Irak hükümeti'nin ve şimdi de Suudi hükümeti'nin Lübnan'a olan desteğine dikkat edin) fark ediyorlar. Ve çok yakında İsrail kamuoyunun umduklarından daha kırılgan olduğunu anlayacaklar. Daha şimdiden, İsrail hükümeti, İsrail'deki kendi vatandaşlarının tepkilerinin büyük oranda nasıl bir hal alacağını tahmin ettiğinden Lübnan'a kara kuvveti göndermek konusunda isteksiz. İsrail küçük düşürücü bir ateşkes anlaşmasına doğru yol alıyor.

İsrail hükümeti'nin farkına var(a)madığı şey, ne Hamas'ın ne de Hizbullah'ın İsrail'e ihtiyaç duymadığı. Onlara ihtiyacı olan, ölesiye ihtiyacı olan İsrail. Eğer İsrail eninde sonunda sönüp giden bir Haçlı devleti olmak istemiyorsa, İsrail'in varlığını sürdürmesini garanti altına alabilecek olan yalnızca Hamas ve Hizbullah'tır. İsrail ne zaman Filistin ve Arap milliyetçiliğinin köklü sözcüleri olarak Hamas ve Hizbullah'la anlaşmaya varırsa, o zaman barış içinde yaşayabilir.

İstikrarlı bir barış anlaşmasına ulaşmak oldukça zor olacak. Ama İsrail'in şu an güttüğü politikayı ayakta tutan sütunlar – kendi askeri gücü ve ABD'nin koşulsuz desteği – çok ince birer kuru saza benziyor. İsrail'in askeri üstünlüğü azalıyor ve önümüzdeki yıllarda giderek azalmaya devam edecek. Ve Irak savaşı sonrası, ABD aynen Fransa'nın 1960'larda yaptığı gibi İsrail'i yüz üstü bırakabilir.

İsrail'in tek gerçek garantisi, Filistinlilerin garanti içinde olması olacaktır. Ve bu garantiyi elde etmek için, İsrail hayatta kalma stratejisini temelden yeniden düşünmek zorunda.

Çeviren: Kadir Gökgöz

bgst@bgst.org 0212 2511921 Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul