Türkiye’de İnsan Hakları İhlalleri: Hatırlamak ve Yinelememek
“Türkiye’de İnsan Hakları İhlalleri: Hatırlamak ve Yinelememek” paneli Taylan Tosun’un moderatörlüğünde Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı Demokratikleşme Programı yöneticisi ve hukuk doktoru Dilek Kurban, Mazlum-Der eski başkan yardımcısı Şinasi Haznedar, avukat Meral Danış ve 32. Gün program yapımcısı ve Birgün yazarı Rıdvan Akar’ın katılımıyla 19 Nisan 2008 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi Büyük Toplantı Salonu’nda gerçekleştirildi. Panelde yapılan konuşmaların metinlerini aşağıda bulabilirsiniz.
Taylan Tosun: Bundan yaklaşık üç ay önce yol arkadaşımız Derya’yı kaybettik. Derya, Feminist Kadın Çevresi (FKÇ) ve BGST üyesiydi. Kültürde ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar dergisi’nin editörlerinden birisiydi. Aynı zamanda TESEV’de Demokratikleşme Programında koordinatör olarak çalışıyordu. Derya, insan hakları ve demokratikleşme konularıyla yakından ilgiliydi. Bu alanda ürünler veriyordu. Yüksek lisans tezini, 90’larda yaşanan zorunlu göç ve özellikle kadınların mağduriyetlerinin giderilmesi üzerine yapmıştı.
Bu paneli Şubat ayında Derya ile birlikte düzenleyecektik. Panelin çerçevesini belirlemiştik ve konuşmacı olarak kimleri çağıracağımızı konuşuyorduk. Bir-iki gün sonra Derya zorunlu göçle ilgili gözlemlerde bulunmak üzere Batman’a gitti. Orada aramızdan ayrıldı.
“İnsan Hakları” konulu bu paneli, Derya’nın anısına yapıyoruz. Onun gibi insanların yerini dolduramayız. Tek yapabileceğimiz, bu alanda verdiği ürünleri bıraktığı yerden sürdürmeye çalışmak olabilir.
Bu paneli, içinden geçtiğimiz dönemi insan hakları ve demokratikleşme açısından daha iyi kavrayabilmek için düzenledik. Bildiğiniz gibi, 90’lı yıllar Türkiye’de askeri vesayet rejiminin olduğu, sivil demokratik alanın bir hayli daraldığı bir dönemdi. Bunun bir sonucu olarak yoğun insan hakları ihlalleri gerçekleşti, devlet içinde devlet gibi davranan örgütlenmeler oluştu ve nihayet ana-akım medya bütün olanları meşrulaştırma ve haklılaştırma rolünü üstlendi.
Şimdi, AB sürecinde yetersiz de olsa bazı reformların gündeme geldiği 2000-2004 döneminden sonra, ne yazık ki ülkemiz yine 90’lara benzer bir döneme girmeye başladı. Sivil yönetimin alanının tekrar daraltılmaya başlandığı son 3-4 yıldır insan hakları ihlalleri yeniden artış gösterdiği gibi, yine devletle bağlantılı yasadışı oluşumların toplumu sindirme çabalarıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Hrant Dink’in katledilmesi de bu çabanın bir parçasıydı. Ve ana-akım yeniden hak ihlallerini örtbas etme işlevini yerine getirmeye başladı.
Panalde, 90’lı yılları hatırlamak ve 2004-2008 dönemindeki gelişmeleri değerlendirmek istiyoruz. Özellikle 90’lı yılların karanlığına dönmemek için gerek hukuki çerçevede gerekse sivil toplum düzeyinde neler yapabiliriz, bunu tartışmak istiyoruz.
Birinci konuşmacı olarak sözü Sayın Şinasi Haznedar’a vermek istiyorum. Şinasi Bey, sizden insan hakları ihlalleri bakımından kısaca 90’lı yılları özetlemenizi istiyoruz. 90’lıyıllarda ülkemizde yaşayan farklı kesimler – kadınlar, Kürtler, Müslümanlar – ne tür hak ihlallerine maruz kaldılar? Yasalar ve devlet-toplum ilişkisi insan haklarının çiğnenmesine nasıl müsait bir ortam hazırlıyor? Sizce 90’larda açığa çıkartılan Susurluk örgütlenmesi ne ölçüde derine inebilmişti ve Türkiye’nin 90’lı yılarda yaşananlarla yüzleşmesi sağlanabildi mi?
İkinci olarak, 2004-2008 döneminde Türkiye genelinde hak ihlallerinde bir artış var mı? Bu kez 90’lar gibi olmaması için yasalarda hangi reformlara gidilmesi gerekiyor? Susurluk’un bir benzeri olan Ergenekon örgütlenmesini bütünüyle açığa çıkarılmasının önünde ne tür engeller var? Son olarak, 90’lar gibi olmaması için yaşanan hak ihlallerini topluma yansıtmak konusunda aydınlara, öğretim görevlilerine ve sıradan yurttaşlara hangi görevler düşüyor? Buyurun.
Şinasi Haznedar: Buraya gelirken yürüdüm. Dedim ki, “böylesine güzel bir ortamda biz, aslında ifade edilmesi çok acı olan şeyler konuşacağız”. Madem insan haklarını ve ihlalleri konuşacağız insan hakları deyince ne anlıyoruz, bu haklar ne? Sonrada ihlalleri konuşalım. Çok basit bir ifadeyle insan hakları dediğimiz şey, hepimizin doğuştan kazandığı; vazgeçilmez, devredilmez haklarımız. Temel haklar, klasik haklar, birinci kuşak haklar dediğimiz düşünce ve ifade ve inanç özgürlüğü, kanun önünde eşitlik, adil yargılanma hakkı, mülkiyet hakkı, örgütlenme hakkı, işkence görmeme hakkı… Bunlar temel klasik haklar diye adlandırdığımı haklar. Bireyi korumaya yönelik, devleti sınırlandıran; kişiye devletin, toplumun, üçüncü şahısların dokunamayacağı özel bir alan, eylem alanı sunan haklar. Devlet bu alana giremez. Ancak düzenleme yapar, bu hakların kullanılmasını kolaylaştırır, ama sınırlayamaz. Yani klasik dediğimiz bu haklar devletin, hükümetin yetkilerinin sınırlandırılmasını amaçlayan haklar.
Sosyal haklar dediğimiz haklar var. Ekonomik, siyasal, kültürel haklar, son dönemde çok tartıştığımız sosyal güvenlik hakkı. Eğitim hakkı, çevre hakkı, çalışma-sendika kurma hakkı, dayanışma hakkı, barış hakkı, ulusların kendi kaderini tayin hakkı dediğimiz üçüncü kuşak haklar var. Bunlar haklarımız.
Şimdi biz bu hakların varlığını ve ihlalini konuşacağız. Bizim, demokratik toplumlar ailesinin insan hakları olarak gördüğü uluslararası insanlık kaidelerini Türkiye geçmişte de ihlal etti, şimdi de ihlal ediyor. Eğer bir düzenleme yapmaz, devleti demokratikleştiremezsek, devletin yol haritası dediğimiz anayasasını demokratik-sivil hale getiremezsek bundan sonra da bu haklar ihlal edilecek.
Şimdi tabii bu haklar var mı, yok mu sorusunu sorduğumuzda da her şey tüm çıplaklığıyla gözümüzün önünden resmigeçit yapmaya başlıyor. Resmigeçit Cumhuriyet öncesinde, 1909’larda Serbesti gazetesinin başyazarı Hasan Fehmi Bey’in Galata köprüsünde öldürülmesi ile başlıyor. 1915’te Ermeni soykırımı ile sürüyor. Binlerce insan tehcir ediliyor, yaşam hakları ortadan kaldırılıyor. Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey öldürülüyor. 1. Mecliste muhalif İkinci grubun lideri Hüseyin Avni Ulaş’ın başına gelmedik kalmıyor, İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanıyor. Mustafa Suphi öldürülüyor. Resmigeçit böyle devam ediyor. Varlık vergileri… 6-7 Eylül olaylarıyla 10 binlerce insanın iş yerleri talan ediliyor, can güvenlikleri ortadan kalkıyor. 60,71,80 darbeleri,28 Şubat postmodern müdahaleleri oluyor. Gözümüzün önüne Deniz Gezmiş’ler geliyor. Gözümüzün önüne yaşı yükseltilerek idam edilen Erdal Eren’ler geliyor. Medine Bircan’lar geliyor. Zorunlu göçle yerinden yurdundan edilenler, faili meçhule muhatap kalanlar, yakılan, yıkılan köyler geliyor. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okurken türbanı nedeniyle okuldan atılan ve davası AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi)’de görülen Leyla Şahin geliyor. Türk Ceza Yasası’nın 141., 142., 159., 163., 301., şimdilerde 215., 216. maddelerinden mağdur olanlar geliyor. En son İtalyan barış elçisi Pippa’nın başına gelenler geliyor. 301’deki yeni düzenlemeler için mecliste yapılan kavgalar geliyor. Böyle bir resmigeçit var gözümüzün önünde. Buralar Türkiye için sözün bittiği, tuzun da koktuğu noktalar.
İnsan hakları öğretisinin “hak” dediği her şeyin ihlal edildiğini, geçtiğimiz 100 yıl içerisinde binlerce örnekleriyle, acılarıyla ifade edebiliyoruz. 301’in suç olmaktan çıkmadığını biliyoruz. Geçmişte 159 da öyleydi. Ataları 163, 141, 142 bunlar hep öyleydi. Yani “temel hak ve özgürlükleri” sınırlayıcı bir işlev görüyorlardı. Bunların sonuçları oluyordu. Bunların sonuçları neydi? Yaşam hakkının ortadan kaldırılması, işkence ve kötü muameleye maruz kalmak, yargısız infazlar, köy boşaltmalar, yerinden edilmeler, sosyal güvencesizlik, asimilasyon, aileleri parçalamak… Böylesine bir tablo. Şimdi, “biz insanız, insan olarak haklarımızı biliyoruz. Ve bunu da kullanmak istiyoruz. Bu hakları kullanmada devlet bize yardımcı olsun, hatta devlet bu hakların teminatı olsun” diye bu ülkede düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, çünkü öyle değil. Niçin? Çünkü devlet “demokratik” değil, “hukuk devleti” değil. Bizdeki devlet “ideolojik” devlet. Yani bir doktrin, bir yaşam tarzı dayatan, bir düşünce empoze eden, toplum mühendisliğine soyunan kısaca hepimizin bildiği böyle bir devlet. Böylesi ihlal alanlarının yaratılmasına zemin teşkil etmeyecek düzenlemeleri yapmayı önüne koyan, barış için, demokrasi için ya da toplumsal bir aradalığın devamı için, halkların kardeşliği için, bunu gözetmeye çabalayan, bunu kendine amaç edinen bir devletimiz yok. Tabii böyle bir devletimiz yok deyince biz aslında şunu da demiş bulunuyoruz: Devletin “yönetme pratiğine” yön veren, onun yol haritası olan anayasamız da bunları gözetmiyor ve bu hassasiyetleri yok. İnsan haklarına dayalı bir yönetme pratiğine kaynaklık edecek, insan haklarına dayalı bir yönetme pratiğine sahip devletin rehber alacağı sivil demokratik bir anayasaya sahip değiliz. Ama bu şimdi mi böyle? Hayır, aslında önceden ifade ettiğim Serbesti gazetesinden Hasan Fehmi öldürülürken de böyleydi, Birinci Mecliste Mustafa Suphi’ler boğdurulurken de, Şükrü Bey’ler öldürülürken de, Hüseyin Avni İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanırken de, Kürt isyanlarında tavır alınırken de, 70’de de, 80’de de devlet hep böyleydi. Anayasamız da. Aslında kısaca bizim 85 yıllık ya da 90 yıllık cumhuriyet tarihimiz “bana anayasanı söyle, sana nasıl devlet olduğunu söyleyeyim” tarihi bir yerde. Bu soruyu sorduğunuzda alacağınız cevap ne demokratik-sivil bir anayasa, ne de demokratik devlet cevabı oluyor. Aldığımız cevap ideolojik bir devlet. 700 yıldır hata yapmadığını, -sadece cumhuriyet tarihinde değil geçmişte de- tevarüs ettiği Osmanlı’dan beri hata yapmadığını söyleyen; başöğretmenlik, toplum mühendisliği yapmakla övünen, kendi varlığının devamını yani bekasını toplumun çıkarlarından önde gören ve hepimizi yönetilmesi gereken bir güruh olarak tanımlayan bir devlet.
Bu devletin, Orhan Pamuk’un Nobel almasına Coca Cola’nın CEO’sunun Muhtar Kent olmasından daha az sevinen de bir toplumu var. “Her Türk asker doğar” diyoruz ama “her Türk devlet doğuyor” sistematik “ideolojik devlet” propogandası nedeniyle. Herkes devletin değerleriyle sanki doğduğu anda bütünleşmiş oluyor. Böyle de bir toplum anlayışımız var. Dolayısıyla, böyle bir devlet, bunu teminat altına alan “koruyucu/kollayıcı” böyle bir anayasa sahipliğiyle insan haklarını ortak değer olarak kabul eden bir atmosfer, bir yönetme pratiği, bir ülke olamayacağı açıktır.
Demin söylediğim gibi 90’lı yıllarda insan hakları ihlali olarak karşımıza çıkan her şey aslında 2000’li yıllarda da karşımıza çıktı. Nedir? Yaşam hakkının ortadan kaldırılması. Nedir? Cumhuriyetin bir türlü çözemediği Kürt meselesindeki şiddet ve çatışma ortamından kaynaklı zorunlu göçler, köy boşaltmalar, yerinden edilmeler, faili meçhuller siyasi cinayetler, yargısız infazlar, gözaltında kayıplar ve sistematik işkence. Yani 90’lı yıllara kabaca baktığımızda böylesi bir fotoğraf ortaya çıkıyor. Size bu konuda sayılar da verebilirim, ama sayının 3000-5000 olması, boşaltılan köylerin 4000-5000 olması, gözaltında kayıpların binlerle ifade edilmesi yani sayılardaki artma ya da azalma bir “meşruiyet”, kabul edilebilirlik ölçüsü değil ki. Bunların bir tanesi bile olsa burada bir hukuksuzluk söz konusu. Yani 1000 tane köy boşaltılınca yapılan iş meşru da, 4000 tane boşaltılınca aykırılık teşkil etmiyor. Gözaltında kayıplar, faili meçhuller, yaşam hakkının ortadan kaldırılması belli bir noktadan sonra hak ihlali kategorisine girmiyor ki. Demokratik bir perspektiften, demokrat bir bakış açısıyla değerlendirirseniz biri neyse bini de o. “Demokratik” ölçüt ya da amaçlanacak olan bunların bir tanesinin bile olmaması, yaşanmaması.
1990’lı yıllar Kürt sorunu etrafında gelişen olayların çok yoğun olarak yaşandığı bir dönem. Buna bağlı olarak demin de ifade ettiğim hak ihlalleri birinci derecede ihlal olarak hepimizin içini acıtacak şekilde yaşandı. 2000 sonrası görece bir azalma olduysa da bu ihlaller ve ihlale kaynaklık eden durumlar ortadan kalkmadı. Bu görece azalma sizin de bilebileceğiniz gibi 1999-2004 arasındaki “çatışmasızlık” döneminden kaynaklandı. Belki de işin içine espri katarak söylemek gerekirse artık boşaltılacak, göç ettirilecek köy kalmadı. Bir de takip edilmeyen ve anası ağlatılmayan sol örgüt bulunamadığından sayısal olarak bu ihlallerde azalma olduğu söylenebilir.
1990’lı yıllardaki insan hakları ihlalleri 2000’li yıllarda da alan değiştirerek devam etti. Mesela 90’lı yıllarda devlet, “Kürt halkı yoktur; karttır, kurttur, şöyledir, böyledir” mücadelesini verirken bunu kabul etmek isteyenlerle kabul etmek istemeyenler arasındaki sertleşmeden doğan ihlaller yaşanıyordu. Şimdi de Kürt’ün varlığı, kimliği, bunların güvenliği noktasındaki tartışmaların kaynaklık ettiği ihlaller yaşanıyor. Doktrin dayatan, düşünce dayatan, bu doktrini varlığının nedeni sayan bir devlete ve bu devletin varlığını koruma amaçlı bir anayasaya sahip olduğumuz müddetçe bu insan hakları ihlalleri yaşanacak, dünyanın kabul ettiği “insan hakları” değerlerinin bizim ülkemizde kabul görmesi maalesef bir zorlukla, sertlikle, duvarla karşılaşacak. Tabii devlet ve anayasası böyle olunca devletin kurumlarının paradigması, zihniyeti de böyle oluyor. Yani devlet neyse, anayasası neyse onun kadim kurumlarında da -TSK’sı olsun, hukuk dağıtan mahkemeleri, savcıları, yüksek kurulları olsun, siyasi partileri, STK’ları olsun- bu zihniyetin yansımalarını görüyoruz. Yapılması gereken, bu ihlallere kaynaklık eden devlet yapısını ve bu devlet yapısının kendini inşa ettiği rehber durumundaki anayasayı demokratik normlarla donatmak.
Taylan Tosun: Teşekkür ederiz. Şimdi sözü Meral Danış’a vermek istiyorum. Meral Hanım Diyarbakır’dan geliyor. Kendisini Güneydoğu’da yaşanan durumu bize aktarması için davet ettik. Meral Hanım, 90’larda askeri vesayet rejiminin öne çıkması bölgede insan hakları açısından ne tür sonuçlar doğurdu? Bu konuda hafızamızı tazelememize yardımcı olur musunuz? Türkiye’nin bir bölgesine farklı bir “hukuk” uygulaması nasıl mümkün oluyor? Anayasa ve yasalarda buna olanak sağlayan hangi düzenlemeler var?
İkinci olarak, 2004-2008 döneminde, bölgedeki insan haklarının durumu nedir? Sivil bir anayasanın tartışıldığı bugünlerde, bölgede bir daha 90’lara dönmemek için yasalarda hangi reformlara gidilmeli? Son olarak, biz Türkiye’nin Batı’sında yaşayanlar, bölgedeki hak ihlallerini Türkiye toplumunun geneline duyurmak için ne tür sorumluklar üstlenebiliriz? Buyurun.
Meral Danış: 90’lı yıllardaki ihlaller… O dönemdeki durum nasıldı, 1999-2004 arasındaki çatışmasız olarak nitelenen dönemde ve 2004 sonrasında durum nasıl? Doğrusu ben de rakam vermekten yana değilim. Ben biraz işin tanığıyım, mağduruyum, sanığı oldum. Faillerini burada anlatmak istiyorum. Çünkü ben Kürt sorununun, Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerinin, bölgede yaşanan tablonun buradan çok iyi görülmediği kanaatindeyim. Bunu asla sizleri itham etmek anlamında söylemiyorum. Genel olarak bir iletişim sorunu, bir temas sorunu olduğunu, bu konuda çok ciddi bilgi eksikliği olduğunu düşünüyorum. Genel kamuoyu açısından böyle bir durum var.
Şimdi 90’lı yıllarda ne vardı bizim bölgede? Ben 90 yılından beri Diyarbakır’da avukatlık yapıyorum. Belki de avukatlık yapmam sebebiyle birçok davada olayları takip etme, yaşama, oradaki hukuksuzluğu, ihlalleri birebir görme anlamında şans denebilirse şanslıyım. Ben aslında bu konuda kendimi asla şanslı görmüyorum. Tam tersi dönemi çok talihsiz bir dönem olarak niteliyorum. Rakamlar üzerinden değil, örnekler üzerinden gidebiliriz. Çünkü o rakamlar yekûn anlamında bir şey ifade ediyor olabilir, ama “orada nasıl hissedildi, ne yaşadık, duygular neydi, düşünceler neydi, dışarıya açılabiliyor muydu” ben asıl bunları paylaşmak istiyorum.
Biliyorsunuz biz sıkıyönetimden sonra uzunca bir dönem OHAL (Olağanüstü Hal) sistemi içinde yaşadık, 84’ten beri gelen çatışma döneminde… Bazılarına göre düşük yoğunluklu savaş bana göre tam anlamıyla savaş. On beş yıl süren dönemde gerçekten OHAL uygulamaları çok vahim boyutlarda seyretti. Yaşam hakkı ihlalleri, işkence, köylerin boşatılması… OHAL hangi tarihler arası devam etti? 1987’de 285 sayılı bir yasayla OHAL bölge valiliği kuruldu. 2002, 30 Kasım’ına kadar OHAL devam etti. OHAL ne getiriyordu bize? Buna yaşamdan örnekler vereyim. Sürgün edilmek serbest. Başbakan başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nun OHAL’in gerekli kıldığı durumlarda her konuda sınırsız bir kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vardı. Ve bu kanun hükmünde kararnamelerle yönetiliyorduk aslında. Hukukçular dışındaki halk belki bu kararnamelerin ne anlama geldiğini, ne getirdiğini, ne götürdüğünü çok tartışmasa bile yaşadıkları şeylerden bunu görüyorlardı. Ne görüyorlardı? 430 sayılı kararname ile –çok tartışıldı basında, hatırlayanlarınız olabilir- cezaevindeki insanlar 10’ar günlük sürelerle götürülüp işkence gördükten sonra tekrar cezaevine getiriliyor ve buradaki süreler 40-50 güne kadar artıkça artıyordu. Mesela benim bir müvekkilim vardı, yanılmıyorsam tutuklandıktan sonra 52 gün işkencede kaldı ve sonra yargılama sonucunda beraat etti. OHAL bu demekti. Tutukluların cezaevinde bile işkencesiz yaşama gibi bir lüksü yoktu. Çünkü her an gözaltına tekrar götürülüp, işkenceye alınıp, sorgulanıp tekrar cezaevine götürülme gibi bir “yasal durum” vardı.
Bunun dışında OHAL döneminde neler yapabiliyorlardı? Sokağa çıkmayı sınırlayabiliyorlardı. Bu, 11. maddede tedbirler adı altında düzenlenmişti. Şiddet hareketlerinde alınacak tedbirler. Sokağa çıkma yasağı çok sık başvurulan bir yöntemdi. Belirli yerlerde, belirli saatlerde kişilerin dolaşmalarını, toplanmalarını, araçla seyirlerini yasaklamak çok doğal, rutin bir uygulamaydı. Üst arama, eşya araması, el konulması yine öngörülen tedbirler arasındaydı. Mutlak suretle kimlikle dolaşmak zorunluluğu vardı. Kimliksiz dolaşmak kesin gözaltına alınma nedeniydi. Bunu biz de yaşadık. Kimliği kazayla evde unutursan kesinlikle o geceyi emniyette geçirmek zorundasın ya da bir şekilde biriyle iletişim kurup kimliğini getirtmek zorundasın. Gazete, dergi, broşür, kitap, el ilanı vb. dağıtımı yasaklanabiliyor. Bu çok uzun bir madde. Yani en temel haklardan yoksunluk bu kararnamelerle oluyordu. Bu nedenle bölgeye gelenleriniz varsa bilirler, OHAL dönemi boyunca şey çok yadırganırdı… Saat yediden sekizden sonra hepimiz evlerimize giderdik. Bazen bu beş olurdu. Niye dışarıda kimse yok? Kafelerde kimse yok, lokantalarda yok. Alışveriş yapılmıyor. Sokağa çıkma yasağı olmasa bile doğal bir yasağı biz kendi kendimize uyguluyorduk. O dönemi çok iyi hatırlıyorum, dışarı çıkmıyorduk. OHAL’den sonra belki yaşamdaki en önemli iyileşme ve değişim bu alanda oldu. Biz şimdi on ikilere kadar dışarıda kalabiliyoruz. Birileri en azından hemen durdurup kimliğini sormuyor.
İşkence gerçekten çok doğal karşılanıyordu. Ben gözaltına gittiğimde, müvekkillerimle yaptığım görüşmede –tabii görüşebilirsek, başsavcı izin verirse- gözlerimle işkenceyi görüyordum. Mesela hiç unutamadığım bir örnek: Bir kadın müvekkilim vardı. Jandarmada otuz gün gözaltında kaldı. Kadın konuşamıyordu. İki asker izliyor. “Neyin var? Bir şey anlatmak ister misin?” diye sorduğumda “ben çok iyiyim” diyordu. Israrla “ben çok iyiyim, bana hiçbir şey yapmadılar” diyordu. Ama bütün eller ve vücut titriyordu. Siz hukukçu olarak, insan hakları savunucusu olarak o an hiçbir şey yapamıyorsunuz, o kadar çaresizsiniz ki. Çünkü dışarıya çıktığında sen de tehdit ediliyorsun. “Bu gördükleriniz burada kalacak”, başsavcı izin verirken bunu söylüyor zaten. Yani o kadar ileri gidiyorlar ki işkenceye tanıklığınızı bile anlatmak suç. Ben, “işkence var” dediğim için ya da “gözaltında tecavüz oluyor, başvurular alıyoruz” dediğim için defalarca yargılandım. İşkence yapanlar sorumluluktan muaftı, kesinlikle yargılanmıyorlardı ama biz söylediğimiz zaman suçlu oluyorduk.
Her gün “acaba bugün de ölüm olur mu?”, “kim ölür?” “bir haber alacak mıyız?” gibi korkunç bir kaygıya asla can güvenliği duygusunu yaşamıyorduk. Bu arada şunu da belirtmek istiyorum, burada olayları anlatırken mağduriyet edebiyatı yapma, acındırma gibi bir kaygım yok. Sadece resmi vermeye çalışıyorum. Ahmet Bayhan ilk öldürülen öğretmendi. Eğitim-Sen’liydi. Benim müvekkilimdi. Geldi bir akşam, eşimle biz bürodaydık. Dedi ki “yarın Milli Eğitim Müdürlüğü’nü ziyarete gideceğim, paltom uygun değil.” Eşimin paltosunu aldı. “Yarın görüşeceğiz” dedi. Ertesi sabah 10’da büroya gittiğimizde beni polis aradı ve dedi ki “burada bir ceset var, üzerinde sizin telefonunuzu bulduk, gelir misiniz?” “Kim?” dedim. “Kim olduğunu bilmiyoruz, boş verin gelin” dedi. Gittik. Ahmet Hoca yerde bizim paltomuzla yatıyor. Demir Otel’in karşısında. Ve on dakika sonra gittim. Karşıda üç tane polis ekibi var, izliyorlar. Vatandaşların hepsi görmüş. Ama tek bir kişi konuşmadı. Polisler bizimle dalga geçerek, kahkaha atarak “kan davası varmış, o yüzden öldürülmüş” dediler.
Abdülkerim Avşar dükkanından alındıktan beş dakika sonra kardeşi bize geldi. Dedi ki “Ağabeyimi şu plakalı araç götürdü.” Biz hızla başsavcıya gittik, dedik ki “Şöyle bir araba, eşkâller şunlar. Götürülmüş, gözaltına alındığını söylemişler. Gözaltı birimlerini bir araştıralım.” Başsavcı kafasını kaldırdı, dedi ki “Nasıl olur, bize böyle bir gözaltı haberi gelmedi. Olsa mutlaka haberimiz olurdu.” Çok umutsuz bir şekilde oradan ayrıldık. Dışarı çıktığımızda kardeşinin ve babasının koluma asılışını asla unutamıyorum. Dediler ki “şu araçtı.” Araç, DGM (Devlet Güvenlik Mahkemesi)’nin içinden çıkıyor. Biz minibüse, aptalca bir cesaretle, el kaldırdık “durun” diye. Hızla bize temas ederek gitti. Muhtemelen içindeydi Abdülkerim Avşar. Üç gün sonra cesedi bulundu. 90’lı yıllar böyleydi. Böyle bir süreçte yaşadık. Buna tanıklıklarımız oldu. Her şey çok doğal ve çok olağandı. Kabul edilme anlamında değil. Çünkü bunları anlattığımız zaman da suç işliyorduk, bunlara sahip çıkarak da suç işliyorduk.
Mesela can güvenliği konusunda en tipik örneklerden biri 1997’de, sanırım 24 Eylül’de, on bir kişinin cezaevinde öldürülmesi. Onlar fotoğraflarına asla bakamayacağımız bir ölüm şekliyle öldürüldüler. Bu davada ben müdahil avukatıydım. On yıl süren yargılama sonucunda “görevliler, görevlerini ihmal etmişler, kasıtlarını aşmışlar” diye karar verildi. Tek bir asker tutuklanmadı. Üstüne üstlük cezaevindeki tutuklular kamu malına zarar vermekten yargılandılar. On bir kişinin öldürüldüğü davada sanıklar tutuksuz yargılandılar; ama camlar kırıldığı için cezaevinde bulunanlar hakkında dava açıldı, cezalar verildi.
Türkçe konuşma zorunluluğu, cezaevine giden annelerin Türkçe bilmemesi. Korkunç başvurular aldık o dönemde. Cezaevinde Türkçe konuşma zorunluluğu vardı ve anneler, babalar, aile bireyleri ziyarete gittiklerinde Türkçe konuşamadıkları zaman iletişimi koparıyorlar ve onları dışarıya çıkarıyorlardı. Bu çok büyük bir ihlaldi, çünkü bu konuda da dertlerini anlatabilecekleri bir mekanizma yoktu, yasaktı. Başka bir izahı yoktu, Türkçe bilmek zorundaydı. Türkçe bilmediği için oğluyla ya da eşiyle ya da kızıyla görüşemiyordu.
Avrupa müzakereleri ile birlikte 2004’ten sonraki süreçte şüphesiz birçok değişiklikler, birçok reform yapıldı. Aralarında yansıyanı da yansımayanı da oldu. Sadece gözaltı süreleri buna ilişkin bir fikir vermeye yetiyor. 1980’nin dokuzuncu ayında sıkıyönetim 67 ilde uygulanmaya başladı. 17 Eylül 1980’de 15 günlük gözaltı süresi 30 güne çıkarıldı, 17 Kasım 1980’de 30 günlük göz atı süresi 90 güne uzatıldı. 5 Eylül 1981’de 45 güne indirildi. 30 Mayıs 1985’te 45 gün 30 güne indi. 17 Haziran 1985’te gözaltı süresi 15 güne indi. 12 Mart 1997’de DGM’lik suçlarda 7, OHAL’de 10 gün. 2002’de yapılan değişiklikle OHAL’de 7 gün, normal DGM’de 4 gün. Bu ayrımcı hukuk –OHAL ve OHAL olmayan bölgeler arasında- OHAL artık resmi olarak olmasa da halen devam ediyor. Mutlak suretle kanunlarda bir “ancak” vardır. Şimdi göstermelik olarak kaldırılan DGM’lerin yerine gelen CMK (Ceza Mahkemesi Kanunu)’da yine ayrımcı hukuk kanunla düzenleniyor.
Taylan Tosun: 2004-2005’ten sonra bölgedeki insan hakları ihlallerinin durumu nedir? İfade özgürlüğü konusunda özellikle burada 301 gündemdeyken orada başka maddeler gündemde. Siyaset yapma özgürlüğü anlamında hukukta çifte standart devam ediyor mu? Son olarak da biz batıda yaşayanların, görece tuzu kuru olanların ne tür inisiyatifler oluşturup oradaki hak ihlallerini Türkiye toplumuna nasıl duyurabileceğimize değinirseniz sevinirim.
Meral Danış: Bir iki şey daha söyleyip 2004’e geleceğim. Gözaltında kayıplar da bizim için çok önemli bir maddeydi o zaman. Şu anda gözaltında kayıplar konusunda oldukça olumlu bir seyre girdiğimizi ifade etmek istiyorum, çünkü hemen hemen yok gibi. Çünkü gözaltına alınmalar CMK’daki değişiklikler nedeniyle daha titiz bir şekilde tutanak altına alınıyor. Bu konudaki önlemler eskiye oranla kıyaslanmayacak şekilde düzeldi diyebilirim. Daha çok yargısız infazlar, dur ihtarına uymadığı için öldürmeler devam ediyor. Bu basına zaman zaman küçücük puntolarla iki satır da olsa, şurada böyle bir kişi öldürüldü şeklinde geçiyor.
Maalesef 90’lı yıllarda gözaltında kayıplar ispatlanamadığı için asla kabul edilmedi. AİHM’de bu konuya ilişkin farklı kararlar var. Necati Aydın örneği en tipik vakalardan biri. Yine benim tanıklık ettiğim bir vaka olduğu için paylaşmak istiyorum. Necati Aydın o dönemde gözaltına alındı. Ailesi bize müracaat etti. Gözaltına alındığını tespit ettik, savcılıkla görüştük. Sanırım dördüncü gündü, DGM’ye getirildi. Saat 5’ten sonra, o dönemde biz avukatlar da mahkemede bekletilmiyorduk. Yani dışarı çıkmak zorunluydu. Görevli olsak da herkes salonu boşaltıyordu. 5’e kadar Necati ile görüşüyoruz, selam veriyoruz uzaktan izin verildiği ölçüde. Orada olduğunu biliyoruz. 5’te sorgunun devam edeceği ve çıkmamız gerektiği söylendi. Dışarı çıktık. Eşi, ailesi, onlarca kişi kapıda bekliyordu. Necati Aydın sağlık sendikasında yöneticiydi. Eşi de yine sağlıkçıydı. Dışarı çıktığımızda ailesine “halen sorgu devam ediyor, biz çıkmak zorunda kaldık, siz bekleyin, tahliye olursa bilgi verilir, tutuklansa da zaten haberiniz olacak” dedik. Gece yarısı eşi beni aradı ve dedi ki “Necati çıkmadı dışarı, ama bize bilgi de verilmedi.” Biz, “sabahı bekle” dedik. Akşam kimseye ulaşamadık tabii. Sabah gittik, başsavcıyla görüştüğümüzde “Necati Aydın serbest bırakıldı” dedi. “Nasıl serbest bırakıldı” diye sorduk dehşetle. Dedi ki “dün hâkime sevk edildi, serbest bırakıldı.” Dosyayı getirtti. Dosyaya baktık, gerçekten salıverme kararı var. “Ama bu kapıdan dışarı çıkmadı” dedik. “Nereden biliyorsunuz” dedi. Saat 10’da çıktığını söylüyordu. Saat 1’e kadar ailesi, eşi, yakınları vs. kapıdaydı. Yine çok alaylı bir üslupla “belki örgüte katılmıştır” dedi. Dedik ki “DGM bahçesinden örgüte giden bir yol mu var? Biz bunu bilmiyoruz.” “Hayır, hayır” dedi, “belki eşiyle arasında anlaşmazlık vardır.” İnanılmaz bir fütursuzluktu. Dedik ki “bu vatandaş, bu şüpheli çıkmadı dışarı, bunun hesabını vermek zorundasınız.” “Hiçbir hesap vermek zorunda değilim, biz serbest bıraktık, gerisi bizi ilgilendirmiyor” dedi. Tabii iki üç gün sonra cesedi bulundu Necati Aydın’ın. Resmi olarak salıverilmişti ve sorumluluk kabul etmiyorlardı. Bütün şikâyetlerimize rağmen bunu ispatlayamadık. Yıllar sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ihlal kararı verdi. Orada isimlerinin açıklanmasını istemeyen memurlar, Necati Aydın’ı alt kattaki çıkıştan JİTEM elemanlarının götürdüğünü görmüş. Ve bu vatandaş öldürülmekten korktuğu için asla resmi tanıklık yapmadı. Bu sadece olaylardan biri. Bu kadar açık cereyan ediyordu. 90’lı yıllar çok vahimdi.
99’dan sonra, ateşkes, yumuşama, Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde yapılan reformlar vs. psikolojik de olsa gerçekten bölgede görece bir rahatlama yarattı. Acaba düzelecek mi, bu sorun çözülecek mi, ölümler bitecek mi, işkence sona erecek mi gibi ciddi bir umut, istek, bekleyiş vardı; hâlâ da var. Umutlar git gide tükense de halen devam ettiğini söylemek lazım. O yumuşama döneminde hak ihlalleri şüphesiz devam ediyordu. Çünkü otuz gün işkence yapan güvenlik görevlisi ya da askerlerin, kamu görevlilerinin bir kerede bütün uyum sürecine uyacaklarını, ihlallere son vermeyi görev edineceklerini falan hiç düşünmedik. Bunların devam edeceğini tahmin ediyorduk. Bu biraz maskelendi. Daha teknik, daha sofistike, daha farklı şekillerde karşımıza çıkmaya başladı. Açıkça işkence yapmıyorlar, ama ne bileyim kaydı ayağı kırıldı, kafasını çarptı, yakalanmak istemedi, kaçtı vb. mukavemet tutanakları tutulmaya başlandı. İşkence bu şekilde maskelenmeye, gizlenmeye çalışıldı. Üstü örtülü bir şekilde devam etti, ama daha bir saklamaya çalışılarak, eski fütursuzluk olmadan.
2004’ten sonra kısmi bir yumuşama yaşandı, mesela kırk beş dakika da olsa Kürtçe yayın yapılması psikolojik anlamda bir rahatlama yarattı. Kürtçe yayınlar Kürt sorununa çözüm getirecek, insanlar oturup o programı izleyecek değil. Ama daha on yıl önce, 1990 yılında 2932 sayılı yasayla Kürtçe konuşmak yasaktı. 1991’de Özal döneminde bu yasa kaldırıldı. 1991’den 2000’li yıllara gelince Kürtçe’nin yasaklandığı bir dönemden sonra Kürtçe’nin resmi olarak kabulüyle kırk beş dakikalık bir yayın ister istemez pozitif bir etki yarattı. Tabii bunun etkisi de uzun sürmedi. 2004 yılından sonra silahların tekrar patlamaya başlaması, şiddetin gündeme gelmesi ve benzeri olgularla geriye dönüş daha hızlı olmaya başladı. O dönem asla değerlendirilmedi. “Barış” diye adlandırılan, çatışmasızlık diye adlandırılan dönem, ne siyasiler tarafından ne Türkiye kamuoyu tarafından, Türkler ve Kürtler tarafından yeterince değerlendirilmedi. Özellikle Türkiye kamuoyu açısından bu dönem kullanılamadı. Girişimler, inisiyatifler, insan hakları kurumları, demokratik kamuoyu o dönemde başarıya ulaşamadı. Tekrar şiddete geri döndük. Şimdi, durum ne? Şimdi gerçekten daha sistemli, daha örtülü, çok daha bilinçli bir baskı, red, inkâr dönemi yaşanıyor.
Nasıl yaşanıyor? Mesela 301 ve yargılamalar. Bu konudaki en somut yansıma yargılamalarda karşımıza çıkıyor. Van, Hakkâri Newroz olaylarında yaşanalar; Şemdinli davasında belki Türkiye’de ilk kez insanların suçüstü yakaladıkları jandarma görevlilerinin serbest bırakılması. Ben o davada müdahil avukatıydım. Böyle bir yargılama olamaz. Böyle bir delil sistemi yoktur. Her şey o kadar çıplak ki. Tutanaklar o kadar açık ki, tartışma yok. Bombanın atıldığı kitapevinde, Umut Kitapevi’nde öldürülen vatandaşın kim tarafından öldürüldüğü o kadar açıktı ki. Onlarca klasör delil vardı. Kayıtlar, tanıklar. Bütün halk tanık olmak için seferber oldu ve yakalayıp güvenlik görevlilerine teslim ettiler. İlk heyet gerçekten inanılmaz bir direnmeyle otuz dokuz yıl ceza verdi. Fakat Yargıtay’dan sonra askeri mahkeme maalesef tahliye etti. Türkiye hukuk tarihinde bu kadar açık delillere rağmen serbest bırakılma ile sonuçlanan başka bir dava bilmiyorum. Ben yargı bağımsızlığına nasıl inanabilirim? On sekiz yıldır hukukçuyum, ama ben yargının nasıl karar verdiğini biliyorum. Yargı asla bağımsız ve tarafsız değil.
301’e gelince… 301 şüphesiz önemli bir madde. Özellikle Hrant Dink’ten sonra çok çok daha özel bir yeri var. Mutlaka kaldırılmalı. Düşünce ve ifade özgürlüğü önünde bir engel. Bu konuda asla benim şahsen bir itirazım yok. Bölgede de yok böyle bir itiraz ama 301’in medyada, hükümet kanadında yönetim erki tarafından bu kadar tartışılması açık söyleyeyim bana çok garip geliyor. Bizde 301 falan yok. Biz Türklüğü hiç aşağılamıyoruz, asla. 301’den yapılan yargılamaya tanık olmadım. 301 bizde uygulanmıyor diye kaldırılmasın anlamında bunu söylemiyorum. Ama ciddi bir manipülasyon ve tek taraflı bir değerlendirme var. Bizde on beşi aşkın 301 var. Çok daha vahim maddeler var. Düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engelleri sadece 301 olarak, eski 159 olarak nitelemek ikili hukuka destek olmak demek. Bu ayrımcı hukuka bizim de çanak tutmamız demek. Buna karşı çıkmamız gerekiyor ve bizim bu konuda bölgede yaşayan insanlar olarak çok ciddi beklentimiz var. Nedir bizdeki maddeler? 523 sayılı Türk Ceza Kanunu Avrupa Biriliği’ne uyum sürecinde iyi bir yasaydı, sözde özgürlükler getirecekti. Fakat şunu bütün samimiyetimle ifade etmek istiyorum ki -savunmalarımda da söylüyorum- ben 1990’lı yıllarda verilen kararları şu anda arıyorum. 90’lı yıllarda çok korkunç olaylar yaşıyorduk, fakat yargı karşısında çok farklıydı her şey. Yargı bu kadar fütursuz değildi. Ceza verirken bu kadar delilsiz, bu kadar keyfi, bu kadar kanaatsiz hareket etmiyordu, yani vicdanı allak bullak eden bir sistem yoktu.
28 Mart 2006’da biliyorsunuz Diyarbakır’da üç gün boyunca çok ciddi bir sosyal patlama, infial, çatışma yaşandı. Nasıl nitelendirseniz nitelendirin sokaklardan geçemeyeceğimiz kadar ciddi bir olaydı. Binlerce insan işkence gördü. Bine yakın insan tutuklandı. Güvenlik güçlerinin kullandığı silahlarla 4 tanesi çocuk 10’u aşkın insan öldü. Biz Diyarbakır Barosu olarak bu konuda ciddi bir rapor hazırladık. Ölümlerden sonra tek bir güvenlik görevlisi aleyhine soruşturma açılmadı. Adli ve idari koruma sonuna kadar işledi ve devam ediyor. Fakat 28 Mart olaylarında yakalanan sanıklara ne oldu biliyor musunuz? Hepsi 314/2 yani yasadışı örgüt üyeliği ve yardım yataklık maddelerinden ceza alıyor. Sadece bir tane polis mahkemede diyor ki ben şunu gördüm, ordaydı. On binlerce insanın katıldığı bir gösteride sadece bir polisin tanıklığıyla, sadece benim müvekkillerimden 10 tane çocuk ceza aldı. Burada Yargıtay karar verdi. Yargıtay Ceza Genel Kurulu dedi ki “28 Mart olaylarına katılan herkese örgüt üyeliği, ayrıca 2911 sayılı yasa, ayrıca propaganda, ayrıca varsa başka suçlar hepsini uygulayın.” Bir anlamda artık içtihat oluştu. Biz avukat olarak diyoruz ki, “ceza alacaksınız, başka yapacak bir şey yok.”
Sadece 28 Mart değil. Şimdiki davaların %80’i basın açıklamaları, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, yazılar, bir paneldeki konuşmadan dolayı yapılıyor. Bunların hepsinde, istisnasız hepsinde, ilk başta örgüt üyeliğinden dava açılıyor. Yani siz belediye başkanı da olsanız, siz milletvekili de olsanız, siz baro başkanı da olsanız, avukat da olsanız, ne olursanız olun “bu savaş durmalı” dediyseniz ya da “insanların şu şu uygulamalara maruz kalması haksızlıktır” dediyseniz terör örgütü üyesisiniz, siz terör örgütü propagandasını yapıyorsunuz, yardım yapıyorsunuz. Bu uygulama o kadar normalleşti ki artık buna karşı biz hiçbir şey yapamıyoruz.
Osman Baydemir 315’ten yargılandı ve ceza aldı. Avukatlarından biri bendim. Osman Baydemir’in fiili suçu şu: 28 Mart olaylarında -tanığı olduğum için iyi biliyorum- Vali Efkan Ala belediyeyi, baroyu, diğer bütün kurumları çağırdı, “bu olayları durdurmamız lazım, insanlar sokakta ve içeri girmiyorlar” vs. dedi. Osman Bey vali yardımcısıyla gidiyor, göstericilerle bir iki saatlik bir konuşma yapıyor, açıklama yapıyor. Göstericilere herhalde “ulan, gidin evinize” diyemez çünkü o da linç edilir. Konuşuyor, konuşuyor. En sonunda diyor ki “size çok teşekkür ederiz, siz kimliğinize sahip çıktınız”. İki cümle var. Ve Osman Bey hakkında 314/2’den dava açıldı. İki gün önce 314/2’den vermeyi herhalde uygun bulmadılar, suç ve suçluyu övdün diye ceza verdiler. Buna benzer yüzlerce davada insanlar sırf bir iki cümleden dolayı ceza alıyorlar.
Şinasi Haznedar: Osman Baydemir cenazeye gitti, “acımız 14’tü, 17 oldu” dedi. Sanırım suç ve suçluyu övme o yüzden.
Meral Danış: Evet, “acımız 14’tü, 17 oldu, 20 olmasın”, ölümler artmasın anlamında bir cümle. Ama mütalaada bu cümle gösterilmedi. Sadece teşekkür etmesi ve diğer cümle geçti, mütalaaya. Bu dosyada şu var: “Ölümler, ölüler eşit değil. Ölümler arasında bir hiyerarşi var. Ölen örgüt mensubuysa öldürülmeyi hak etmiştir. Ona sen üzülemezsin.”
Aslında Türkiye kamuoyunda bence görülemeyen şey şu: Ölen örgüt mensuplarının da aileleri var. Onlar da acı çekiyorlar. Onların da çocuğu var. Duygular değişir mi? Bir annenin duygusu değişir mi? Gözyaşının rengi değişebilir mi? Acılar arasında hiyerarşi olabilir mi? Onlar bu savaş bitsin dediğinde suç oluşturuyor. Selahattin Demirtaş’ın da dosyası bu. Bilindiği için o isimleri veriyorum, daha yüzlerce insan var. Şimdi böyle bir yargı sistemi ile karşı karşıyayız.
Ben Türkiye’de bölgeyle, Kürtlerle, Kürt coğrafyasıyla, Kürt halkıyla Türk halkı arasında, Türkiye arasında kesinlikle bir iletişim ve temas sorunu olduğuna inanıyorum. Bu sorunlar gerçek anlamda bilinmiyor. Ana akım medyanın bu konudaki tavrı asla kabul edilemez ve çok çok ayrımcı. İzah edemiyorum. Biz yaşadığımız olayları medyada okuduğumuzda buna inanamıyoruz. Nasıl bir olay bu kadar çarpıtılabilir? En son Hakkari’de, Yüksekova’da gazetecilerin istifası vs. Bu nedenle iletişimin, dayanışmanın, paylaşımın mutlak surette artırılması gerekiyor. En azından İstanbul, Ankara, İzmir, Kayseri’de yaşayan insanların orada ne yaşandığını bilmesi gerekiyor. Bilmedikleri için onları kimse suçlayamaz ki. Basın farklı veriyor olayları. Farklı verince tepkisi farklı oluyor, farklı şekilleniyor. Bu çok önemli bir konu. Bu başlı başına tartışılması gereken bir husus. Diyarbakır burada yaşayan insanlara, batıda yaşayan insanlara Paris’ten çok daha uzak. Amerika’dan çok daha uzak. Bu yakınlığı sağlamamız gerekiyor. Teşekkür ederim.
Taylan Tosun: Hep kamuoyunda Kürtlerin ve DTP’nin kendi dertlerini anlatamadığı söyleniyor. Ama bizim de o dertleri yakından öğrenmeye çalışmamız gerekiyor. Şimdi Dilek Kurban’a söz vermek istiyorum. 90’lardaki köy boşaltmalar üzerine temiz ve derinlikli çalışmalar yaptı. OHAL yönetiminden çıkan hukuki çifte standardın köy boşaltmalarının önünü nasıl açtığını anlatmasını ve bir daha bu denli yaygın etnik temizlik ya da bu denli yaygın köy boşaltmalar, bu kadar yaygın zorunlu göçler olmaması için anayasada nasıl yasal düzenlemeler olması gerektiği üzerinde durmasını rica edeceğim. İkincisi de 2004’ten bu yana benzeri olaylar kendisine göre gündeme geliyor mu? Böyle bir potansiyel var mı? Son olarak da mağduru çok Türkiye’de insan hakları hareketinin yapılanması konusunda kendisinin görüşlerini rica edeceğim.
Dilek Kurban: Öncelikle Derya ile ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Bu konferansın düzenleyicilerinden biri Derya. Kazadan yaklaşık bir ay önce, Derya ile birlikte bir öğlen yemeği yemiştik ve konferansı konuşmuştuk. Nasıl bir konferans olmalı, kimler çağırılabilir? Ben bugün burada Derya’nın da olmasını çok isterdim. Onun eksikliğini hep hissediyorum.
Zorunlu göç ile başlayacak olursak önce 90’larda neler yaşandı ona bir bakalım. Herkes biliyor zaten. 84’te Eruh baskınıyla çatışmaların başladığı kabul ediliyor. 87’de olağanüstü hal ilan edildi bölgede. 94’ten itibaren aşamalı olarak kaldırılmaya başlandı. 2002’de de tamamen kaldırıldı. Köy boşaltmaları aslında 80’lerin sonlarında başladı ama en ağırlıklı olarak yaşandığı dönem 1992-1994, özellikle 1993-1994 yılları. Tunceli, Hakkari, Şırnak, Cizre bölgelerine bakıldığında özellikle 1993-1994 dönemimde yoğunlaşan bir köy boşaltma hareketi görülüyor.
Önce biraz sayısal boyutundan bahsedeyim. Uzun süre Türkiye’de kaç kişinin yerinden edildiği çok büyük bir tartışma konusu oldu. Devletin resmi rakamları 350 bin, 370 bin arasında gidip geldi. Sivil toplum kuruluşları, ulusal ve uluslar arası sivil toplum kuruluşları, Kürtler ve onların siyasi partileri ve insan hakları kuruluşları sayının 1 milyon ile 4 milyon arasında olduğunu öne sürdüler. Biz artık sayıyı biliyoruz. En azından istatistikî, sayıya en yakın tahmini biliyoruz. Hacettepe Üniversitesi bir araştırma yaptı, Devlet Planlama Teşkilatı’nın isteğiyle. Bu da Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’nin dayatması ile oldu. Bu çok önemli bir rapor. 2006’nın aralığında yayımlandı. Sayı 950 bin ile 1 milyon 200 bin arasında. 1 milyon insan diyelim. Demek ki 1984 ile 1994 arasında, ama yoğunluklu olarak 92-94 arasında Türkiye’de tam 1 milyon insan yerinden edildi. Bu inanılmaz bir rakam. Ama Hacettepe araştırması yaratması gereken infiali, ilgiyi ne basında, ne akademide, ne de sivil toplumda yaratmadı. Bu aslında başlı başına çok kaygı verici. Bugün Kürt sorunu üzerine çalışan insanlar, bu konuda çalışma yapan sivil toplum kuruluşları bile Hacettepe raporundan bahsetmiyorlar. Halbuki biz ilk defa artık biliyoruz ki yarı remi bir raporla ve bilimsel bir çalışma sonucunda 1 milyon insan yerinden edildi. Bunun artık inkârı mümkün değil. Kürtler bu sayının çok daha yüksek olduğunu ileri sürseler de, bu şunu gösteriyor aslında: Gerçek rakam resmi rakamın en az üç katı. Demek ki devlet yalan söylemiş. Dolayısıyla Hacettepe raporu başlı başına devletin bugüne kadar, hükümetin bugüne kadar yaptığı bütün çalışmaların geçersiz olduğunu, bütün politikaların geçersiz olduğunu, bütün yasaların geçersiz olduğunu, zorunlu göç konusunda atılan bütün adımların artık baştan düşünülmesi gerektiğini gösteriyor. Ama ne yazık ki bu rapor yeterli ilgiyi görmedi. Ben bunu her platformda söylüyorum, sizlere de tavsiye etmek istiyorum. Son derece sorunlu bir dille yazılmış olmasına rağmen, bilimsel ahlak açısından bence son derece sorunlu bir rapor olmasına rağmen yine de örtemediği veriler var. Ve bunlar çok önemli veriler.
O dönemde yaşananlara baktığımızda ani, kitlesel, hazırlıksız bir göç yaşandı. Bu 1 milyon nüfus ülkenin birçok yerine yayıldı. Türkiye’de yanlış bilinen şeylerden biri zorunlu göçün, köy boşaltmaların Olağanüstü Hal Kanunu’na dayandığı. Aslında bu doğru değil. Olağanüstü hal rejimi kapsamında gerçekleşti zorunlu göç, ama yasal dayanağı yoktu. Bu çok önemli bir şey, çünkü OHAL kanunu altında valilere böyle bir yetki tanınmış olmasına rağmen bu şekilde yapılmadı. Tamamen hukuk dışı bir uygulama olarak, keyfi bir uygulama olarak, bir idari pratik olarak gerçekleşti. Çünkü aslında kanımca bu devletin tarihten çıkardığı bir dersin sonucu. Şimdi biz yakın dönemdeki göçten söz ediyoruz, ama biliyorsunuz ki bu ilk zorunlu göç, ilk sürgün değil o coğrafya ve Kürtler söz konusu olduğunda. Ve tabii ki gayrimüslimler, Ermeniler söz konusu olduğunda da. Daha önce de zorunlu göçler yaşandı. Dersim örneğine bakacak olursak mesela 30’larda… Dersim için özel bir kanun çıkarılmıştı. 1935 Tunceli Kanunu. Ve bu Tunceli Kanunu’nda valiye olağanüstü yetki verilmişti. Ve sürgün, Tunceli Kanunu’na ve 1934’teki iskân kanununa dayandırılarak yapıldı. O zaman devlet insanları hukuki bir uygulamayla oradan alıp başka bir yere yerleştirdi. Ülkenin batısına, güneyine yerleştirilen Dersimlilere örneğin ev verilmiş. Oradaki yerel halkın yeni gelen göçmenlere yardım etmeleri şart koşulmuş. Bunun yasal dayanağı olduğundan geri dönüş de yasal şekilde yapılmış. Tunceli Kanunu 1947’de kaldırılarak Kürtlere geri dönüş hakkı verilmiş.
Yakın zamana döndüğümüzde ise söylediğim gibi yasal bir dayanağı yoktu yaşananların. Dolayısıyla bugün hala aslında geri dönüş hakkı da yok. Geri dönüşe yol açan bir hukuki uygulama olmadığı için, oralarda yerleşmeye dair bir “yasak” olmadığı için şu an bir geri dönüş hakkı da yok. Ne var bizim elimizde örneğin? Köye Dönüş Rehabilitasyon (KDR) Projesi. 1999 yılında başlatıldı. Bu ne? Proje. Yasa değil. Bunların hepsi çok bilinçli, düşünülmüş uygulamalar. Çünkü siz yasa çıkarttığınızda insanlara hak da tanırsınız. O zaman devletin üzerine bazı sorumluluklar da gelir. KDR ise bütçesi belli olmayan, amacı belli olmayan, kriterleri belli olmayan, kime neye göre yardım verildiği belli olmayan keyfi idari uygulamalara çanak tutan bir proje. Nitekim geri dönüşü şu anda son derece keyfi bir şekilde gerçekleştiriyorlar.
Yasal dayanağının olmamasının bir sonucu da, yani devletin bunu alenen, hukuki bir çerçevede yapmamasının bir nedeni ve sonucu da Türkiye’nin uluslararası insancıl hukuk altında doğacak sorumluluklardan da böylece muaf olması. Çünkü eğer yasal dayanağı olsaydı bunun, devlet bunu alenen yapıyor olsaydı bazı yükümlülükleri olacaktı. Çünkü uluslararası insancıl hukukta da bir dereceye kadar devletlere güvenlik gerekçesi gibi bazı şartlarda nüfusların yerlerini değiştirme hakkı tanınıyor. Çatışmalı ortamlarda insanların güvenliğinin sağlanması için. Tabii bunun getirdiği bazı yükümlülükler de var devletlere. O da bu insanlara alternatif konut imkânları sağlamak, onları beslemek, gıda vermek. Türkiye’de yaşanan ise son derece kısa süreçlerde gerçekleşmiş olan, bazen bir iki saat içinde bazen bir kaç gün içinde, bazen birkaç hafta içinde bir göç süreci. Çoğu zaman güvenlik görevlileri, jandarma ve korucuların insanlara gelip evlerini terk etmesini söylemesi ile gerçekleşen bir göç süreci bu ve kitleler kendilerini sokakta evsiz buldular.
OHAL rejimi bu hukuk dışı uygulamaların, insan hakları ihlallerinin olmasını mümkün kıldı. Nasıl oldu bu? OHAL ne demek? Bütün olağan hukuk sürecinin ve yasalarda tanınan hakların askıya alınması demek. Olağandışı, istisnai bir girişim ve bunun getirdiği keyfi uygulamalar demek. Olağanüstü hal valisine tanınan keyfi uygulamalar, insan haklarının askıya alınması, özel mahkemelerin kurulması, devlet güvenlik mahkemelerinin kurulması. OHAL döneminde bölgede yaşayan Kürtler’in, az sayıda Yezidi’nin, Arap’ın mülkiyet, yaşam, özgürlük, işkenceden korunma, adil yargılanma hakkı gibi en temel hakları yaygın ve sistematik olarak ihlal edildi.
O dönemde orda neler yaşandığını görmek için Avrupa İnsan Hakları mahkemesinde sonuçlanan davaları okumak yeterli aslında. Bu davaların büyük çoğunluğu Türkiye’nin haksız bulunmasıyla sonuçlandı ve devlet tazminat ödedi. Bu ne demek? Demek ki devlet aslında sorumluluğunu kabul etti. Tazminat ödüyorsa ihlali yapmış demektir. Bugün Türkiye’de devlet hala resmen sorumluluğunu üstlenmiş değil. Aslında köy boşaltmalar olduğunu da kabul etmiş değil. 80’lerin sonu ve 90’ların başında, özellikle Diyarbakır Barosu’nun önderliğinde OHAL sürecinde yaşanan hak ihlalleri ve özellikle köy boşaltmaları ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne onlarca dava açıldı. Aslında OHAL döneminde bile hak ihlallerine uğrayan insanların, bölgedeki Kürtlerin yargı yoluna gitme hakları dejure (yasal) olarak, formal olarak vardı. Fakat fiili olarak yargı yolu kapanmıştı. O döneme baktığımız zaman bunlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında son derece açık bir şekilde gözüküyor. O dönem Kürtlerin yargı makamlarına yaptıkları başvurular bazı istisnalar hariç, büyük çoğunluğu savcıların takipsizlik kararıyla ya da mahkemelerin yetkisizlik kararıyla sonuçlandı. Yani hukuken herkese tanınmış olan haklar, bölgedeki Kürtler için pratikte yoktu. Meral’in biraz önce söylediği gibi ikili hukuk sistemi bu. O dönemde ülkenin batısında, olur da devlet gelip sizin malınızı elinizden alırsa veya istimlak ederse, kamulaştırma yoluna giderse size bir bedel ödemek zorundayken, eğer ödemezse siz mahkemeye gidip hakkınızı arayabilecekken; Kürtlerin yaşadığı bölgede böyle bir hak aramak mümkün değildi. Anayasada Kürtlere de bu haklar tanınmış olmasına rağmen.
İnsan haklarına en liberal bakışta bile vazgeçilemeyecek, inkâr edilemeyecek olan birinci kuşak haklar örneğin yaşam hakkı, işkenceden muaf olma hakkı, adil yargılanma hakkı o dönemde devlet eliyle sistematik olarak ihlal edilirken yargı gözünün önünde cereyan eden hukuksuzluğa gözlerini kapattı. Bence bunun en çarpıcı göstergesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 1996 tarihli Akdıvar kararı. Akdıvar kararı sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye içtihadı için değil tüm içtihadında bir dönüm noktasına işaret eder ve çok çok önemli bir karar. Çünkü normalde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmeden önce iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekiyor. O kararında AİHM pratik olarak şunu söyledi: Türkiye’de OHAL bölgesi söz konusu olduğunda iç hukuk yolları aslında fiilen yok. Dolayısıyla siz artık doğrudan bana gelebilirsiniz. Bu son derece önemli bir olay ve Türkiye’de Kürt avukatlar dışında, AİHM’le çalışan insanlar dışında pek bilinmeyen bu Akdıvar ilkesiyle AİHM iç hukuk kurallarını tüketme şartına iki tane istisna getirdi. Bir tanesi, üye ülkenin iç hukukunda mevcut çareler yeterli etkide değilse. Diğeri de sözleşme ile bağdaşmayan ilkeler sürekli yinelendiğinde ve resmi makamların göz yumduğu bir idari pratiğin varlığı dolayısıyla iç hukuk yollarının etkisiz ya da sonuçsuz kalacağı kanıtlanırsa başvurular doğrudan Strasbourg’a yapılabilir. Mahkeme köy yıkımı sorunun büyüklüğüne ve kasıtlı hak ihlallerine dair iddiaların çokluğuna rağmen bu ihlallerden doğan zararların tanzim edildiğine ve sorumluların cezalandırıldığına dair bir iç hukuk kararı olmadığına, üstelik hükümetin güvenlik güçlerinin bu tür eylemlerde bulunduklarını kabul etmekte isteksiz olduğuna hükmetti. Bundan sonra son derece yüksek sayıda dava gitti. 30’dan fazla dava sonuçlandı. Daha sonra yakın zamanda tazminat yasasının çıkmasıyla 1500 tane bekleyen dava da reddedildi. Dolayısıyla sırf AİHM’deki rakamlara bakacak olursak aslında neler yaşandığını okumak mümkün. Geçenlerde Ankara’da bir konferanstaydım, orada Sezgin Tanrıkulu anlatıyordu. O dönemde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden heyetler Türkiye’ye gelip Ankara’da duruşmalar yapıyorlarmış. Hem mağdurlar ifade verip tanıklık yapıyorlarmış, hem de devletin tanıması isteniyormuş. İnsanlar gelip anlatmışlar nasıl işkence gördüklerini, jandarmanın nasıl köylerini boşalttığını, korucular tarafından nasıl mağdur edildiklerini. Bu davaların hepsi tazminatla sonuçlandı. Dolayısıyla fiilen devlet sorumluluğunu kabul etmiş oldu.
Taylan, “güvenlik görevlileri hakkında işlem yapılmasını engelleyen neler var” dedi. Bir tanesi tabii yasalardı. O dönemde -zannediyorum şimdi değişti- hak ihlallerinde bulunan güvenlik görevlilerinin yargılanmasının önünde yasal engeller vardı. İdari amirlerin iznini gerektiren yasalar vardı. Savcıların takipsizlik kararı vermesi, mahkemelerin yetkisizlik kararı vermesi gibi, yaşanan bu sistematik hak ihlallerine göz yuman, gözünü kapayan bir yargı ve idari pratik vardı. Gerçi bunlar son dönemde dediğim gibi düzeldi.
Bölgedeki “sivil yönetim”in rolü hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum. Bölgede bir sivil yönetim varsa da aslında sivil olamayan bir zihniyetle çalışıyordu. Örneğin OHAL valisi gibi örnekler var. Bir de Devlet Güvenlik Mahkemeleri var. O dönemde Devlet Güvenlik Mahkemeleri vardı ve üç yargıçtan biri askerdi. Dolayısıyla yargının kendisi bile tamamıyla sivil değildi. Meral’in verdiği tüm örnekler Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ndeki yargılanmalara dair. Daha sonra AİHM bunun adil yargılanmayı ihlal ettiğine kanaat getirdiği için birkaç sene önce artık değişti. DGM’ler de en azından ismen kaldırıldı.
Sonuç olarak o döneme baktığımız zaman köy boşaltmaları hukuku, insan haklarını, her türlü güvenceyi, medyanın denetimini, sivil toplumu, basını vs. askıya alan bir olağanüstü rejim ile mümkün oldu. Basına getirilen sansürler, Türkiye’nin doğusu ve batısında aynı gazetenin farklı şekilde çıkarılması, Kürtlerin çıkardığı gazetelerin kapatılması, yasaklanması, sivil toplumun bazen parlamentonun, milletvekillerinin bölgeye sokulmaması, uluslararası heyetlerin bölgeye sokulmaması sonucu bu biraz önce Meral’in sözünü ettiği kopukluk meydana geldi. Bu çok bilinçli olarak yapıldı. Zorunlu göç üzerinden konuşacak olursak dünyadaki diğer örneklerine baktığınız zaman, örneğin Yugoslavya’yı düşünelim, Afrika’yı düşünelim. İç savaş ya da çatışmalı ortam sonucu göç olduğu zaman genellikle uluslararası yardım örgütleri –Kızılhaç- bölgeye gider. Türkiye’de Kızılhaç’ı bırakın Kızılay bile bölgeye sokulmadı. Dolayısıyla 1 milyon insan yerinden edildiğinde ve kendilerini kapı önünde bulduklarında onlara yardım edecek hiç kimse yoktu. Açlık içinde kaldılar. Kendilerini atabildikleri ilk il, ilçe merkezinde günlerce sokaklarda yatmak zorunda kalmışlar. Anlatılan hikâyeler gerçekten yürek parçalayıcı. Ama basın, sivil toplum kuruluşları, insan hakları kuruluşları, uluslararası örgütlerin içeriye sokulmamasıyla bir perde örtüldü aslında. Ve ülkenin batısı ne olduğunu tam bilemedi.
Ben zorunlu göç konusunu ilk çalışmaya başladığımda şuna bir süre inandım: İnsanlar, Türkiye’nin batısındaki kamuoyu gerçekten ne olup ne bittiğini bilmiyor. Çünkü ben kendi konuşmalarımda, kendi çevremde bu naifliği görüyordum. Sonra farklı düşünmeye başladım çünkü şu anda orta yaşında olan erkek nüfusun en azından bir kısmı ne olduğunu çok iyi biliyor çünkü birçok köyü onlar yaktılar. Olağanüstü hal döneminde Hakkari’de, Tunceli’de, Şırnak’ta, Cizre’de, Diyarbakır’da askerlik yapmış olanların bir bölümünün ne olup ne bittiğini çok iyi bildiğini düşünüyorum. Ama tabii ki onların sessizliği de anlamlı. Zira bu konuda konuşmaları aslında suçlarını itiraf etmeleri anlamına gelecek.
Bugüne bakacak olursak olağanüstü halin büyük ölçüde sadece ismen kalktığını düşünüyorum. Tabii bu olağanüstü hal ilk değildi. Bölgede cumhuriyetin ilk yıllarından beri, Türkiye’nin genelinde de öyle ama özellikle bölgede, birçok kez olağanüstü hal rejimi uygulandı. Bu rejim bence bugün halen fiilen devam ediyor. İllere giriş çıkışta rutin olarak gerekçe göstermeden yapılan kimlik kontrolleri, “neden geldin, nereye gidiyorsun, kiminle görüşeceksin” soruları, şehir dışından gelenlere talep olunmaksızın eşlik eden sivil giyimli görevliler, şehir merkezlerinde okula giden çocukların, alışveriş yapan kent sakinlerinin arasında devriye gezen panzerler, o panzerlerden ellerinde kalaşnikoflarla etrafa bakan askerler, mahkeme kararı olmaksızın gece yarısı yapılan ev baskınları, aramaları, her türlü örgütlü faaliyete yönelik envai çeşit baskı mekanizmaları, dağlarda taşlarda yazılı milliyetçi sloganlar, İstiklal Marşı ve şehitlere saygı duruşu ile açılan toplantılar vs.. Bunların hepsi aslında halen olağan dışı bir hukuk sistemine, olağan dışı bir rejime işaret ediyor. Devlet Güvenlik Mahkemeleri ise isim değiştirdi, oradaki avukatların söylediği büyük ölçüde bu. Artık asker yok gerçi. Ama Ağır Ceza Mahkemeleri olarak biraz önce Meral’in verdiği örneklerde gördüğümüz gibi halen insan hakları bakışıyla değil devleti koruma zihniyeti ile çalışmaya devam ediyorlar.
“Yeni bir göç dalgası olur mu” sorusuna bakacak olursak Haziran 2007’de, seçimlerden hemen önce iki önemli gelişme oldu. Bir tanesi köy kanunda değişiklik yapıldı. Köy kanunu Türkiye’de geçici köy koruculuğu sisteminin yasal dayanağını oluşturuyor. Aslında çok eski bir kanun bu. 85’te yapılan bir değişiklikle geçici köy koruculuk sistemi bu yasaya dayanılarak uygulandı. Türkiye hükümeti aslında hem Birleşmiş Milletler’e hem Avrupa Birliği’ne koruculuk sistemini kaldırma taahhüdünü vermiş durumda. Böyle bir taahhüt varken bugün resmi rakamlara göre yaklaşık 12 bin gönüllü, yanlış hatırlamıyorsam 57 bin kadrolu geçici köy korucusu vardı. Hâlihazırda hala resmi rakamlara göre 70 bin korucu varken bu yasa değişikliğiyle meclis, hükümeti 60 bine kadar daha korucu almak yetkisiyle görevlendirdi. Ve bu Haziran 2007’de oldu. Yasa da şöyle bir ifade var: “Olağanüstü halin ilanını gerektiren ciddi gelişmeler olduğunda…” Demek ki olağanüstü halin ilanını gerektirecek ciddi gelişmeler olabilir ve bu yasa bile bence olağanüstü halin yeniden ilan edilmesinin zeminini oluşturma çabası olarak görülebilir.
İkinci önemli gelişme de -bu zaten basına bayağı yansımıştı- Siirt, Şırnak, Hakkari illerinin birer bölgelerini kapsayan bir üçgen de güvenlik bölgesi ilan edildi. Güvenlik bölgesinin ne demek olduğunu hala bilemiyoruz. Bunun neye yol açacağına dair bilgi yok. Basın, özellikle yerel basın, yani Kürt medyasına düşen bazı haberler var ama doğrulayamadığımız haberler bunlar. Dolayısıyla ne olduğunu bilmiyoruz. Ama bu iki gelişmeye baktığımızda şu soruyu en azından sormak bence gerekiyor: Olağanüstü halin altyapısı mı oluşturuluyor? Gerçi bunlar seçimlerden hemen önce yapılmıştı. Belki de AKP’nin sınır ötesi operasyon baskısını bertaraf etmek için attığı adımlar olarak görülebilir. Ama yine de bunları akılda tutmak gerekiyor diye düşünüyorum. Yeni boşaltımlar var mı? Bu bilinmiyor. Şinasi Bey’in söylediği gibi boşaltılacak köy pek kalmadı. Bir de gerçekten geri dönüş çok az. Olduğu ölçüde de geçici. Bizim görüştüğümüz insanların birçoğu sadece yazlarını orada geçiriyorlardı. Zaten çatışmaların devam ettiği bir ortamda insanlar da geri dönmek istemiyorlar. Mayınlar orda olduğu sürece, koruculuk devam ettiği sürece geri dönüş de çok sınırlı kalacaktır. Dolayısıyla ben yeni köy boşaltma tehlikesi en azından pratik olarak eskisi kadar olmayabilir. Ama söylediğim gibi önemli olan şu: Hâlâ teslim edilmiş, tanınmış bir geri dönüş hakkı yok. Dolayısıyla geri dönüş olabildiği ölçüde hâlâ keyfi uygulamalara tabi. Orada verilecek izne tabi. Bütün bunlar başka bir belirsizlik ortamı yaratıyor aslında. Özel olarak zorunlu göç, genel olarak insan hakları konusunda bölgede bilinçli olarak bir belirsizlik ortamı hâkim. Her an her şey değişebilir ve insanlar bunun tedirginliğini üzerlerinde taşıyorlar.
Son olarak ne yapılmalıya geldiğinde tabii bu çok büyük bir soru ama… Yeni anayasa gerekiyor, bu kesin. Ama şu an yapıldığı gibi mevcut anayasanın kırmızı çizgileri korunarak hazırlanan bir yeni anayasayla yol alamayacağımız da kesin. Değiştirilemez maddeler durduğu sürece bizim yeni bir anayasamız olmayacak. Daha önemlisi bence, çok köklü bir reform gerekiyor yargıda. Hem şu an savcılık, yargıçlık yapan insanların mesleki eğitiminden söz ediyorum, ama daha da önemlisi hukuk eğitiminin Türkiye’de tamamen değişmesi gerekiyor. Çok köklü bir reform gerekiyor. Türkiye’de hukuk eğitimi çok kötü, gerçekten çok kötü. Sorun zaten orada başlıyor. Bir kere bence Türkiye’nin en iyi üniversitelerinde hukuk fakültelerinin açılması gerekiyor. Hukuk fakültelerine Türkiye’nin en iyi öğrencilerinin çekilmeye çalışılması gerekiyor. Bambaşka bir formasyonla hukuk eğitimi verilmesi gerekiyor. Mutlaka İngilizce, yabancı dil bilen öğrenciler yetiştirilmesi gerekiyor ve daha önemlisi hukuka eleştirel bakmayı bilen öğrencilerin yetişmesi gerekiyor. Tabii oradan gidecek olursanız bizim lise eğitimimizin de ilköğretimimizin de değişmesi gerekiyor. Çocuklar anaokulundan başlıyor marş öğrenmeye. Hukuk eğitiminde köklü reformlar yapılmadığı sürece ben genel olarak insan hakları konusunda bir şeyin değişmeyeceğini düşünüyorum çünkü zihniyet değişimi ancak böyle mümkün olacaktır. Dolayısıyla bence yeni anayasanın yanı sıra çok çok köklü bir yargı reformu ve hukuk eğitimi reformu gerekiyor. Bir de medyaya çok önemli rol düşüyor, ama ben o konuda da artık sözü Rıdvan Bey’e bırakayım.
Rıdvan Akar: Aşağı yukarı iki saati geçen bir süre mesai yaptık. Dolayısıyla televizyon terminolojisi ile reytingim düştü, yoruldunuz. Şimdi benim sizin dikkatinizi yeniden toparlayıp kendimi size dinletebilmem için üç yol var: Ya fıkra anlatmam lazım, ya sizi bu konu bağlamında ürkütmem ve korkutmam lazım ya da -yine tecrübelerime dayanarak söylüyorum- ben diğer üç konuşmacıya kesinlikle katılmıyorum diye başlayarak iyi bir kavga çıkarmam lazım. Ancak bunları yapmak imkânsız. Konuşmacılardan çok şey öğrendim. Dolayısıyla işin medya ile ilgili boyutuna gireceğiz. Ben öncelikle davet edilmemizdeki ana saik olan 90’larla 2000’li yıllar mukayesesini kabaca, makro düzeyde yapacağım. Çünkü bazı şeyler benziyor, bazı şeyler benzemiyor. Bazı şeyler bu konjonktüre özgü, bazı şeyler bu konjonktürde farklı biçimde yaşanıyor.
Şimdi 90’lar Türkiye’sine baktığımızda, özellikle 90’ların ilk yarısında PKK’nın bölgede ciddi bir inisiyatif aldığını söyleyebiliriz. Geceleri PKK’nın, gündüzleri devletin bölgeye hakim olduğu bir konjonktür yaşandı. Sürecin iki önemli kırılma noktası var bana göre: Bunlardan bir tanesi 1993’te devletin inisiyatif alma yönünde çeşitli önlemlerle ortaya çıkıp fiili olarak sürece müdahale etmesi. İkincisi de, ki o da 90’ların ikinci yarısına girerken yaşanan bir gelişme, Öcalan’ın yakalanması. Bu döneme baktığımızda devlet bölgede görece daha önemli bir inisiyatif üstlenmiş durumda ve kendine olan özgüveni çok daha yüksek.
90’lara özgü önemli farklılıklardan bir tanesi -daha sonra Mehmet Ağar’ın “1000 civarında operasyona ben imza attım” diye itirafta bulunduğu üzere- birtakım operasyonların yapılması. Bu operasyonlarda birtakım sivil güçlerin kullanılması. Keza Hizbullah olgusu, 90’lı yılların önemli karakteristikleri arasında görülebilir. 90’lı yıllara damgasını vuran gelişme Susurluk’tu. Özellikle az önce söylediğim alt başlıklar Susurluk’la çok daha iyi bir biçimde deşifre edilebilmişti.
Her iki dönemin de benzeşen çok önemli özelliklerinden biri, belki de bu mukayeseyi yapmamıza neden olan önemli özelliklerden biri 90’larda devletin inisiyatif alma kararıyla birlikte bölgedeki kitlesel siyaset yapma biçimi, uygulanan ciddi önlemlerle, ciddi saldırılarla atomize edilmiş ve bir biçimde siyaset ya Ankara’da ya dağda yapılacak bir denkleme indirgenmiştir. Dolayısıyla halkın burada kendisini ifade etme olanağı, kitlesel siyaset yapma olanağı şiddet yoluyla engellenmiştir. Bu dönemde, yeni dönemde de -özellikle Nevroz’la birlikte- halkın yeniden sokağa çıkma ve siyaset yapma istek ve arzusunun yine şiddetle önlenmesinin önemli bir benzerlik olduğunun altını çizmek gerekir.
O dönemde terörle mücadele yasasının özellikle biz gazetecileri ilgilendiren 8. maddesi vardı. Bu dönem 301. madde ve Meral Hanım’ın da ifade ettiği 15 civarında kısıtlayıcı birtakım kanunlar.
Günümüzde 90’lardan önemli bir farklılık Avrupa Birliği süreci oldu. Avrupa Birliği süreci ile birlikte görece rahatlama ve özellikle de şiddetsiz bir dönem yaşandı.
O dönem’in Susurluk’u, bu dönemin Ergenekon’u olarak ortaya çıktı.
Yine bu döneme ilişkin önemli bir ayrışma bana göre şu: O dönemde toplumsal muhalefet Kürt sorunu konusunda görece daha homojenken ve bir şekilde bu sorunu bir hak ihlali, bir insan hakları sorunu olarak görürken, bu dönemde toplumsal muhalefetin içinde bir bölünme ortaya çıktı. Kendilerini ulusalcı olarak tarif eden kesimlerin Kürt sorununu üniter devlet bakış açısı ve resmi devlet ideolojisi ile yeniden tanımlayıp telaffuz etmeleri ile birlikte de toplumsal muhalefette de bir bölünme, bir parçalanma olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
O dönemde sürgünler, köy yakmalar vardı. Bu dönemde Dilek Hanım’ın da ifade ettiği gibi henüz daha içeriği çok iyi bilinmeyen, oraya girsek de başımıza ne geleceğini çok iyi anlayamadığımız cam kapılı güvenlikli bölgeler uygulaması başlatıldı.
Aslında bakacak olursanız medya açısından kırılma noktası biraz önce 90’lı yıllara vurgu yaparken ifade ettiğimiz devletin inisiyatif alma istek ve iradesini ciddi bir biçimde ortaya koyduğu 1993 yılında başladı. 1993 yılında Milli Güvenlik Kurulu’nun aldığı kararlardan birinde “terörle mücadele sürecine medyanın da doğrudan ve dolaysız bir biçimde destek vermesi” aleni bir biçimde talep edildi. Ve bunun hemen akabinde Genelkurmay’a çağrılan gazeteciler Genelkurmay brifingleriyle bölgedeki gelişmeler ve bölgede yapılacak uygulamalar konusunda bilgilendirildiler.
1995’te Çevik operasyonu sırasında –her ne kadar Amerikalılar Irak Savaşı’nda işin alamet-i farikasının kendilerinde olduğunu sansa da - “embedded” (güdümlü) gazeteciler oluşmuştu Türkiye’de ve onlar üniformalar giyerek, operasyonu izleyerek bu sürecin, yani belki de Amerikalılara ilham veren sürecin başlangıcını oluşturdular.
İki konu bana göre önem taşıyor. Bunlardan bir tanesi bu bölgede yaşanan gelişmelerin verilmesinde iki tarz vardı. Bunlardan bir tanesi, İstanbul ve Ankara’daki gazete yöneticilerinin bölgede yaşanan süreci algılayışları. Onların algılayışlarındaki temel dinamik milliyetçi, şoven, şiddeti kışkırtan ve militarizmi büyük ölçüde destekleyen yöndeydi. Kendilerine yapılan brifing doğrultusunda hak ihlallerini olabildiğince az veren, bölgede yaşanan süreci Kürt sorunu olmaktan çıkarıp sadece ve sadece teröre indirgeyen bir algı söz konusuydu. İkinci konu ise, terörle mücadele yasasının 8. maddesi sadece gazetecileri değil, herkesi ilgilendiren, Demokles’in kılıcı gibi kafamızda sallanan bir yasaydı. Elbette bir de bölgede yaşayan gazetecilerin karşılaştığı sıkıntılar söz konusuydu.
Kimse rakamlara boğmadı, ama ben sizi biraz rakamlara boğacağım çünkü özellikle 2000’li yıllarla mukayese ettiğimde tablonun aslında ne kadar da değişmediğini anlatabilmek açısından bu rakamların önemli olduğunu düşünüyorum. 1987-91 döneminde gazetecilere 1392 dava açılmış, 29 kitap toplatılmış, 121 dergi-gazete yasaklanmış. 5 gazeteci de öldürülmüş. Gazetecilerin öldürülme süreci aslında 1993’te fiili olarak devletin bu sürece müdahale etme kararıyla birlikte başladı. 1993’ü örnek olsun diye söylüyorum... 30 Kasım tarihinde Tansu Çiller gizli bir belge ve bir tamim yayınlayarak örneğin Özgür Gündem gazetesinin bölücü-yıkıcı faaliyetler içerisinde bulunduğunu ve buna karşı bir önlem alınması gerektiğini söyledi. Bunun üzerinden aşağı yukarı sadece dört gün geçtikten sonra Özgür Gündem gazetesine bomba atıldı, 1 kişi öldü, 5 kişi yaralandı. Gazetenin bütün büroları aynı anda patlatıldı. Böyle bir sürecin önü açılmış oldu. 1993 yılına geldiğimizde 51 gazeteciye saldırıldı, 8 gazeteci öldürüldü. Yani iki yıl içerisinde 13 gazeteci öldürüldü. 7 kez gazetelere saldırı düzenlendi, polis 15 kez gazete bastı, 95 gazeteci gözaltına alındı ve 49’u tutuklandı. 93’ten 96’ya geldiğimde tüm cumhuriyet tarihi boyunca öldürülen gazeteci sayısı 65 iken ve bu 65 gazeteciden 50’si 79 sonrasında öldürülmüşken sadece 92-98 döneminde 30 gazeteci bölgede, bunların çok azı İstanbul’da, Ankara’da öldürüldü. Ağırlıklı olarak bölgede çok sayıda gazeteci faili meçhul cinayetlerle ortadan kaldırıldı. Dolayısıyla özellikle bölgede çalışan gazeteciler üzerinde son derece doğrudan, yaşamları ile ilgili çok ciddi bir baskı oluşturuldu. Bu baskı sadece devletten kaynaklanan bir baskı da değildi. Aynı zamanda PKK da benzer bir baskı uygulamaya başlamıştı. O dönemde 5 tane gazeteci PKK’lılar tarafından kaçırıldı. Aylarca dağlarda gezmek zorunda bırakıldılar. 15 Ekim 1993’te ise PKK Diyarbakır’da çalışan beş gazetenin -Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Sabah ve Anadolu Ajansı- gazetecilerini kaçırarak bir yere götürdü ve devleti destekleyen faaliyetlerini ortadan kaldırmamaları halinde onların ortadan kaldırılacağı tehdidini savurdu ve gazeteler bir süre Diyarbakır bürolarını kapatmak zorunda kaldılar. Bölgede yaşayan ve çok iyi gazetecilik yapan iki meslektaşımın kitaplarını “iki ölümün kıyısında” diye adlandırmaları bana göre bu açıdan manidar. Dünyada 98 yılında toplam tutuklu gazeteci sayısı 185 iken bunun 79’u Türkiye’deydi ve uluslararası basın örgütleri bu anlamda Türkiye’yi gazeteci hak ihlallerinin en çok olduğu ülke olarak sınıflandırıyordu. Keza 98 yılında 67 gazeteci tutukluydu ve bunların önemli bir bölümü bölge ile ilgili haberler yapıyordu ya da bölge ile ilgili yazılar yazmaları nedeniyle suçlanıyordu. İstanbul DGM davalarının bu dönemde %41’i doğrudan basına karşı açılan davaları içermekteydi. Hal böyle olunca bir yandan gazete yöneticileri milliyetçi, şoven ve militarizme destek veren yayın politikası izlerlerken öte yandan fiili olarak gazetecilik yapmak isteyenler de işte biraz önce vurgulamaya çalıştığım o tehditler ve o doğrudan yaşamlarına kast eden son derece sıkıntılı bir süreci yaşamaya başlamışlardı.
Özellikle Ankara ve İstanbul’da oluşturulan gazetecilik anlayışı, gazetecilik kültürü nasıldı diye soracak olursanız Bayram Ayaz’ın yaptığı bir araştırmayı sizinle paylaşmak istiyorum. Kendisi Mart-Haziran 1995 tarihleri arasında merkez medyadaki önemli bütün gazetelerin birinci sayfalarını tarayarak 579 haber üzerinden Kürt sorununu bu gazetelerin algılayışı ve bakışı ile ilgili bir araştırma yapmış. Haberleri kategorize ettiğinde temelde 6 olgu ortaya çıkıyor:
- Ordu övücülüğü
- Bölge halkına yönelik aşağılama ve tehdit
- Cins ayrımcılığı. Kürt meselesine verdikleri destek nedeniyle Örneğin Bayan Mitterand’a dönük “çirkin Fransız”, Claudia Roth’a dönük “fahişe” gibi birtakım ayrımcı sözler.
- Dini duyguların sömürülmesi
- Şehit cenazelerinin öne çıkarılması
- Geçmişte yaşanmış tarihsel olayların çağrıştırılması, bir tehdit unsuru olarak da kullanılması. Diğer konuşmacıların vurguladıkları diğer Kürt isyanlarının sonuçlarının bölge halkına hatırlatılarak başlarına gelecekler konusunda alaycı bir ifade kullanılması.
Peki, bu 90’lardaki hak ihlallerinde basın iyi bir sınav verdi mi? Biraz önce anlattığım doğrultuda basının 90’lardaki hak ihlallerinde çok iyi bir sınav verdiğini söylemek ne yazık ki olanaksız. Şimdi verdi mi? Hayır. Bir ideolojik aygıt olarak basını algılayacak ve doğrudan doğruya da resmi ideolojiye hizmet ettiğini vurgulayacak olursak tabii ki gazetecilik mesleğinin kendi etik normları içerisinde de ciddi bir zafiyet içerisinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Burada şunu vurgulamakta yarar var. OHAL yasası o dönem gazeteleri doğrudan doğruya bağlıyor. Meral hanım biraz önce ünlü 11. maddeden bahsetti, P’ye kadar gidiyor dedi. H şıkkı bizi ilgilendiriyordu. Valiye, sorumluluğu altındaki bölgeye gazete, dergi, bildiri, kitap vb. yayınların girişini ve burada çoğaltılmasını, basılmasını yasaklama yetkisi veriyordu. Valiler bunu gerçekten bonkör bir biçimde kullandı. Çok sayıda gazete yasaklandı.
Gelelim günümüze. Günümüzde de bölgede yasaklanan gazete sayısı 19. Bu dönemde biraz önce ifade edildiği üzere her ne kadar Avrupa Birliği süreciyle birlikte yumuşamalar, Türkiye’nin daha demokratikleşmesi gibi birtakım lafızlar gündeme gelse de İnsan Hakları Derneğinin verilerine göre 2007’nin ilk 8 ayında işkence nedeniyle yapılan başvuru sayısı 385. Oysa 2006’da bu rakam 337 idi. Giderek artan bir trendden bahsettiğimizi vurgulamak gerekiyor. İfade özgürlüğü konusunda, yani bizim mesleğimizi ilgilendiren hususta ise 2005’te 192 dava açılmışken 2006’da açılan dava sayısı bir anda 1013’e çıkıyor. 2007’de 1232’ye çıkıyor. Yani 190 bin 232 kişiye 190 dava açılıyor. Haklarında ifade özgürlüğü konusunda dava açılanların sayısında ciddi bir artış olduğu görülüyor. 2007 yılında işkence gördüğü gerekçesiyle başvuruda bulunanların %60’ı doğrudan kendilerini Kürt olarak tanımlıyorlar. 90’lı yılları hatırlatan bir uygulamanın olduğunu vurgulamak gerekir.
Günümüzde ana akım medya kışkırtma rolü mü üstlendi? Evet. Ben şimdi sizleri Öcalan’ın İtalya’ya gittiği günlere götürmek isterim. Türkiye’de İtalyan ürünlerine ve yabancılara karşı yaratılan o kaotik süreci hatırlamanızı isterim. Orada iki insan vardı ki onları artık hiç kimse hatırlamıyor. O dönemde kin ve nefretin kışkırtılmasını ve dolayısıyla bölge halkının ötekileştirilmesini doğrudan doğruya basının üstlenmesi nedeniyle Metin Yurtsever linç edilmişti. Hamdi Çakır, HADEP binasının basılması sonucunda alınmış ve ölümü “kalp krizinden öldü” gerekçesiyle açıklanmıştı. Neden? Çünkü devletin genel olarak medyaya bakışında “ya bizdensin”, yani “devletin âli çıkarlarını savunacaksın; devlet sırrını ve devlet çıkarlarını savunacaksın” ya da “devletin çıkarlarını ve devlet sırrını deşifre edeceksin” tavrı var. Deşifre ettiğinde, yani bunu haber haline getirdiğinde “hainsin” ama diğer türlü “vatanseversin” şeklinde bir algılayış var. Bu insanların öldüğü gün, sürecin o çılgınlık derecesine medya tarafından getirildiği bugün ne yazık ki çok da fazla hatırlanmıyor.
UNESCO gazetecilik mesleği ile ilgili hazırladığı bir iletişim bildirisinde şunu söylüyor: Gazeteciler özellikle üç şeyi yapmalılar, üç şeyle ilgili haberler yapmalı ve bunları geliştirmeliler. Birincisi barış, ikincisi uluslararası dostluk ve halklar arasında yakınlaşma, üçüncüsü ise insan haklarının geliştirilmesi. Şimdi bu temennileri alt alta koyduğunuzda ne yazık ki ülkemizde Türk basını açısından geçerli olmadığını söylemek gerekiyor.
Son olarak kampanyalar nasıl yürütülüyor? Kampanyaların nasıl yürütüldüğü konusunda benim kişisel gözlemim şu yönde: Siz zaten Ankara’da bir düğmeye basıp şehit cenazeleri ile son derece duygusallaşan Türk halkını, bir vendetta (kan davası) duygusuyla yaşanan böyle bir operasyonu tiraja, milliyetçiliğe tahvil etmekte güçlük çekmiyorsunuz. Hal böyle olunca kampanyaların oluşturulmasındaki temel saik devletin ve milletin âli çıkarları oluyor. Operasyon başlatıldı. Her bomba mutlaka hedefi vuruyor. Yaklaşık 24 tane operasyon yapıldı. Her operasyonda PKK bir kere daha yok ediliyor, eziliyor. 25. operasyonda, 24. operasyonda niye ezilmedi de şimdi eziliyor diye soru sormayı da gazeteciler akıllarından geçiremeyebiliyor.
Peki, medya neden bu kadar devlet güdümlü. Medyanın içerisinde 90’lı yılları konuştuğumuzda örneğin andıç hikâyesini konuşmamız gerekirdi. Muhalif olan ya da Kürt sorunu konusunda duyarlılıkları olan gazeteciler ya da aydınlar Şemdin Sakık’ın ifadesine eklenen, hatta el yazısıyla eklenen birtakım bilgilerle PKK’dan para aldıkları gerekçesiyle suçlandılar ve 28 Şubat sürecinin de bir ürünü olarak bu insanlar hızla medyadan uzaklaştırıldılar. Daha sonra bunların hemen hemen hepsi geriye döndüler ama anlaşıldı ki Genelkurmay içerisinde bir psikolojik harekât düzenlenmiş ve Kürt sorunu konusunda muhalif olan gazeteciler böylesi bir olaya alet edilerek aslına bakarsanız bütün medyaya yönelik son derece anlamlı bir havuç politikası izlenmiş. Yani siz de Kürt sorunu konusunda bunlar gibi hareket ederseniz sizin başınıza da benzer tehdit gelebilir algısı o dönemde bütün gazetecilere mesel olmuş bir olaydır. Kampanyalar böyle yürütülüyor.
90’lı yıllarda görece kendisini ekonomik olarak daha bağımsız hisseden medya, 90’lı yılların ikinci yarısından itibaren sadece basında değil, basın dışında başka alanlarda da yatırım yapmaya başladı ve medya patronları özelleştirme, devletten kredi alma, devletten ucuz arazi alma, ucuz kağıt kullanma ve benzeri birtakım ilişkilerle Ankara’ya daha bağımlı hale geldiler. 2001 krizinde, belki hatırlarsınız Bayındır Grubu, Ceylan Grubu, Çukurova Grubu, Erol Aksoy’un, Cavit Çağlar’ın, Süzer’in, Dinç Bilgin’in, İhlas Grubu’nun ve Uzan’ların televizyonları ya kapandı ya da bütün bunların hepsinin bankaları kapatıldı. Hal böyle olunca bir yandan yasal olarak TMSF ve BDDK ile daha bağımlı hale getirilen; muhalif söylemi, muhalif dillini o bağımlılık ilişkisi içerisinde giderek yitiren bir medya ortaya çıktı. Öte yandan TMSF ve BDDK’nın müdahaleleri ile bir anda kendilerini mülksüz bulabilecekleri endişesine kapılmış medya patronları devletten nemalanarak zenginleşmenin de devletle iyi geçinmekten geçtiğini bilir ve anlar hale geldiler.
Taylan Tosun: Teşekkür ederiz. Şimdi isterseniz soru cevap bölümüne geçelim.
Soru: Ben aslında genel bir şey sormak istiyorum. Tüm konuşmacılar doğru bir noktaya değindiler. 2004 sonrasında insan hakları ihlalleri azalmadı, yok olmadı. Fakat şekil değiştirdi, alan değiştirdi. Daha sinsi bir hale geldi. Bu anlamda 1990’larda devletin birtakım yıkıcı politikaları karşısında hesap sormada insan hakları dili, insan hakları perspektifi çok etkin bir araç olarak kullanıldı ve çok faydalı oldu. Bu ihlallerin şekil değiştirmesiyle ya da alan değiştirmesi ile birlikte bu ihlalleri işaret etmek için ya da bu ihlallerden dolayı hesap sormak için kullanılacak insan hakları dilinin, insan hakları perspektifinin de bir değişime uğraması gerektiğini düşünüyor musunuz?
Şinasi Haznedar: Olacak dersek sanki 90’lı yıllardaki insan hakları mücadelesinde, insanların veya kurumların izlediği perspektifte bir sorun var türünden bir kabul yapmış gibi anlaşılırız. Ben insan hakları kurumlarının görevinin, insan hakları kültürünün yerleşmesi, ihlal noktalarının raporlanması, kamusal bilince çıkarılması, toplumla bunun paylaşılması, hukuki alanda bunun takip edilmesi olduğunu düşünüyorum. İnsan hakları kurumlarının dili insan hakları ihlallerine kaynaklık eden noktalara dikkat çeken bir dil. Bunların giderilmesini isteyen bir dil. Bunlarla da hukuki yolla mücadele etmeyi göze alan bir dil. Ben böyle cevaplayabilirim.
Mesela insan hakları örgütlerinin dikkat çektikleri her nokta, dikkat çekme bakımından doğru noktalar. Ama muhatabınız bunu dikkate almıyor. Yani muhatabınız kim burada? Devlet. Devlet bu noktalara dikkat çektiğinizde görmezden gelme tavrını benimsiyor. Çünkü böyle işine geliyor. Türkiye coğrafyasının büyük bir bölümü olağanüstü hal kapsamındayken, 17 yıl süresince özel bir hukukla yönetilirken Türkiye Cumhuriyeti devleti de, anayasası da gayet demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu iddiasındaydı. Olağanüstü hal kaldırıldı. Gerçi ben buna kaldırıldı demiyorum. Aslında 82 vilayete yayıldı. Olağanüstü hal yok ama 1 Mayıs’ta Taksim alanını kullanabiliyor musunuz? 8 Mart’ta, Kadınlar Günü’nde Taksim’de, Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi’nde yürüyebiliyor musunuz? Aslında hak ve özgürlüklerin kısıtlanması anlamında olağanüstü hal tüm Türkiye coğrafyasına yaygınlaştı diye düşünüyorum. Yani biz insan hakları aktivistleri olayları tercüme edip okurken mesela göreceli eskiden şu şu kadardı, şimdi şuna düştü falan gibi iyimser bir tablo çizemeyiz. Diyenler olabilir ama ben bu kategoriye kendimi sokmuyorum.
Kürt meselesi aslında Türkiye Cumhuriyeti devletinin yüzündeki o “ben demokratiğim, sosyal hukuk devletiyim” maskesini indirdi. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti devleti öncesinde de böyleydi. Yani farz edelim ki bir an için bizim Kürt meselemiz yok. Kürtlerimiz de yok. Türkiye Cumhuriyeti devleti hiçbir hak alanını ihlal etmeyen bir devlet miydi? Mesela size bir şey okumak istiyorum. Bunu okumazsam haksızlık etmiş olurum. 1923’te Hüseyin Avni Ulaş Birinci Mecliste milletvekili ve İkinci Grupta, muhalif grupta. Ali Şükrü Bey öldürülüyor Trabzon’da. O da milletvekili. Diyor ki millet meclisinde yaptığı konuşmada: “Sana da mı taarruz ey kabe-i millet, sana da mı taarruz ey ara-yı millet? Sana uzanan eller sırmalı paşa kolları da olsa kırılacaktır.” Yani o zaman da bir paşa kolu, militarizm gölgesi vs. var. Yıl 1923. “Allah’tan çok isterim ki memleketin bu zamanlarında bu hal(yani cinayet) adi bir suç olarak zuhur etsin. Ya siyasi ise efendiler? -ki siyasi olduğu anlaşıldı- demek ki bu memlekette herhangi bir fikrin serdarı yani savunucusu ölecektir”. O zamanlar ölmüş, 23’te. Şimdi de ölüyor. Geçenlerde Hrant Dink öldü. Yani değişen bir şey yok. Daha köy boşaltmalar 4000’de falan değilken 5000’lerde değilken, hiç unutmuyorum 871 iken Murat Karayalçın 1993’te açıklamıştı. O zaman iktidar ortağıydı. “Köy boşaltma yoktur” demişti. Murat Karayalçın, sonradan bu hatırlatılınca, “beni yanlış bilgilendirmişler” dedi. O 93’tü. Daha dün Behiç Aşçı Ankara’da Adalet Bakanı ile görüşemedi. Mehmet Ali Şahin randevusunu iptal etti.
Ben zaman zaman düşünüyorum acaba bu 2000 sonrası Avrupa Birliği uyum yasalarına vs. inandırmak için biz kendimizi çok mu zorladık. Yani bir şeyler değişiyor vs. Bir şeyler değişmiyor. Rıdvan Akar az önce bilgiler verdi. Tutuklu gazeteciler dedi. Halen 25 gazeteci tutuklu. En son Adıyaman’da Gerger Fırat gazetesi sahibi Hacı Boğatekin “Feto ve Apo” yazısı nedeniyle adil yargılamayı etkilemeye teşebbüsten tutuklanmış. Tabii ki Uğur Dündar’lar, Ali Kırca’lar içeri alınsa bu gerçekten ses çıkarıyor, ama Atılım gazetesi genel yayın yönetmeni İbrahim Çelik içeride. Özgür Gündem’den bahsedildi. Özgür Radyo genel koordinatörü Füsun Erdoğan diye bir arkadaşımız içeride. İki yıldır eşleriyle görüştürülmüyorlar, haklarında kesinleşmiş ceza olmamasına rağmen de hâkim karşısına çıkarılmıyor.
AB yasaları, AB’ye giriyoruz, iç hukuk, düzenlemeler, vs. mevcut darbe anayasasını delik deşik ediyoruz ama pek de değişen bir şey yok. 2007’de dur ihtarına uymayan 17 kişi öldürülmüş. 2006’da 337, 2007’de de 452 başvuruda bulunulmuş. Bu iyiye doğru gidiş mi? Ben katılmıyorum. Daha birkaç ay evvel Moda’da İstanbul Üniversitesi’nin sözleşmeli avukatı Muammer Öz diye bir arkadaşımız –biz basın açıklaması da yaptık Beyoğlu’nda- sille tokat polisten kimlik göstermediği için dayak yedi. Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu işte bizim bu Avrupa uyum yasaları sürecinde daha “kavi” oldu. Polise duraksamadan ateş vs. her türlü hakkı verdi. Türkiye gerçekten dışarı çıktığında Paris şartını, Roma şartını, o şartını, bu şartını kabul eder. Ne bileyim anti-personel kara mayınına imza atan, Venedik Sözleşmesi’ne öyle diyen böyle diyen ama içeri girdiğinde bunların hiçbirinin uygulamasını yapma pratiği göstermeyen de bir ülke. Bunu bir yönetim tarzı haline getirmiş. Dünyanın ayağa kalkması lazım. Sarıkız şöyle oldu, böyle oldu. Bunu kim yapıyor? Paşalar yapıyor. Ama bu, bu topraklarda kadim bir tarz. Mesela Mustafa Suphi’leri Karadeniz’de boğan Topal Osman’dır. Cumhurbaşkanlığı muhafız alayı komutanıydı. Ne farkı var Abdullah Çatlı’dan. Demek ki Abdullah Çatlı zamanında nerde ikame ediliyormuş? Cumhurbaşkanlığı muhafız alayında. Aslında derin devletin, faili meçhullerin izini sürdürdüğümüzde 1923’lere, ilk meclise, Çankaya’ya falan varabiliyoruz. Bunlar bağlantılı şeyler. Yüzyıllık bir “dezenformasyon” ve toplumu hazırlama süreci var. Her Türk asker falan doğmuyor. Aynen devlet gibi doğuyor. Devlet gibi doğduğu için de mesela misyonerleri öldürmeye hiçbir tepki vermiyor. Çeteler ifşa ediliyor. Toplumdan hiçbir tepki gelmiyor. Geliyor mu? Çünkü çeteler kahramanlaştırıldı. Mesela insan hakları savunuculuğu da “devlet karşıtlığı” olarak tercüme ediliyor. Bütün insan hakları değerleriyle bizim anayasa ve devletin değerleri çatışıyor, çelişiyor. İnsan hakları değerleri ile çeliştiği gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile de çelişiyor. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi birinci maddesi insan haklarına saygı, ikincisi yaşam hakkı, üçüncüsü adil yargılanma hakkı. Bunları reddeden bir bünyemiz var. Kendimizi askerle özdeşleştiriyoruz veya ordusuz kendimizi toplum olarak tahayyül edemiyoruz. Bu bilinci kırmadan, bu bilinci dağıtmadan ne yapmalı sorusuna ne olmalı sorusuna çok da cevap verebiliriz düşüncesinde değilim.
Mesela biz hiçbir anti-demokrat uygulamamızla hesaplaşamadık. Geçmişimizde travma yaratan, büyük kırılmalara neden olan hiçbir ama hiçbir devlet tasarrufuyla hesaplaşmadık. Yüzleşmekten kaçınan bir pratik gösteriyoruz. Önce buraları görmemiz lazım. Demokrat toplum, askeri ile ordusunu, militerlerini yenebilmiş toplumdur. Eğer demokrat olacaksınız, demokratik bir devlet ya da toplum olma iddianız varsa militerlerinizle, askerlerinizle yüzleşmeniz lazım. Bunu ötelediğinizde demokrat olmayı, demokratik devlet olmayı, toplum olmayı öteliyorsunuz demektir. Dilek, çok haklı bir noktaya değindi. Sadece hukuk eğitimi falan yetmez ki. Üniversitelerin, bütün eğitim sisteminin değişmesi lazım. Bizim hukukçularımız demiyor mu TESEV’in araştırmasında “devlet söz konusu olunca insan hakları falan teferruattır”. Siz istediğiniz kadar Voltaire şöyle demiş, Robespierre şöyle demiş deyin. Bizim hukukçuların hepsi Mustafa Kemal’ci. Ne yapılabilir?
STK’lar Türkiye’de etkin mi? Valla çok da etkin değil. STK’lar STK mı değil mi konusunda bir tartışmanın başlatılması gerektiğine de inanıyorum. Kamusal zihnimize STK fotoğrafı olarak yerleştirilen fotoğrafın gerçekten STK fotoğrafı olup olmadığını bir kendimize sormamız lazım. Bize aslında yarı resmi organları, meslek örgütlerini STK diye yutturuyorlar. Siyasetin işine de böyle geldiği için bu böyle pazarlanıyor. Mesela sendikaları sivil toplum örgütü diye bize aktarıyorlar. Ben bunların STK falan olduklarını düşünmüyorum. Niçin düşünmüyorum? Bunların siyah plakalı arabaları var ve bunlar gönüllülük üstünden falan bu mücadeleyi yürütmüyorlar. Bunlar aslında devletçi zihniyetin tam da sivil alandaki taşıyıcıları. Belki zamanında STK diye niyetlenmişler ama gittikçe de resmileşmişler diye düşünüyorum. Tersten bir etkiyle, topluma ya da demokratikleşmeye bir yararları olduğu düşüncesinde olmadığım gibi devletçi paradigmanın “biz demokratiğiz” iddiasına da yardımcı olduklarına inanıyorum. Dikkat ettiniz mi 301 konusunda Başbakan bu toplum ve insan hakları örgütlerine hiç başvurmuyor, hiç de onların görüşlerini alma ihtiyacı hissetmiyor. Aslında 301 konusunda kopartılan bu kıyameti çok doğru bulmuyorum. Devlet de çare tükenmez. 301’le bizi uğraştırırken çoktan 215 ve 216 ile istediğine ulaşıyor.
Örneğin Osman Baydemir. Adam ne desin. Cenazeye gitmiş, bunu böyle söylüyor. Acımız şu kadardı, şu kadar olmasın diyor. Vay efendim suç ve suçluyu övme. Suç ve suçluyu övme ama burada bir devlet diliyle, bir hâkim dille, egemen diliyle olayları okuma ve suç ve suçlu belirleme, istinat etme tarzı var. Acaba bizim suçlu dediğimiz suçlu mu? 216 halkı kin ve düşmanlığa sevk etme. Ben burada Ermeni meselesi ile ilgili bir şeyler desem. 1915’te soykırım yapılmış desem vay efendim halkı… Onun için bizim şapkamızı önümüze koyup gerçekten ne yapılabilir noktasında düşünmemiz lazım. STK’larla bu yapılabilir mi? STK’ların “devlete değebildiğine” inanmıyorum. Yaptığımız hiçbir şey o “kabuk devlete” ya da bizim gücümüz karşısında çok daha büyük bir gücü temsil eden o devlete değemiyor. Üstüne üstük buradan biraz da sataşma yapmak istiyorum. Biz, sivil-asker bürokrasi diye devleti eleştirirken bir demokrat bürokrasi oluştu STK’lar içerisinde. Bir demokrat bürokrasi, bir proje bürokrasisi. Üye bazlı dernekleri tabanından koparan, sorun alanlarını spesifikleştiren, son derece tekleştiren bir fon ve projecilik. İnsanlar artık hiyerarşik olarak dosya dosya, proje proje dolaşmaya başladılar ve devlete değemiyorlar. Yeni bir yol hakkında çok da söyleyebileceğim bir şey yok ama, bu yolun yol olmadığını biliyorum ve en azından bu yolun devlete çok geri adım attıramayacağını görüyorum.
Bir de AKP hakkında kapatılma davası açıldı odak olma gerekçesiyle. İnsan hakları öğretisine göre bir düşüncenin kurumsal olarak da odağı olup savunabilirsiniz. Hep demiyor muyuz demokrasiler büyük bir çoğunluğun reddettiği düşüncelere, inanç biçimlerine, onların ifade bulmasına, onların propagandasının yapılmasına cevaz verir, bunlara zemin teşkil eder. Siz şiddete çağrı yapmadıktan sonra, bunun örgütlenmesi noktasında bir teşebbüs içinde bulunmadıktan sonra. Yani benim 100 küsur yaşındaki, Osmanlı’nın son dönemlerinde ilk gençliğini yaşamış babam “keşke hilafet olsaydı” niye diyemesin. Niçin odak teşkil etsin? Biz o noktada da bir değerlendirmede zemin kayması içerisindeyiz. Efendim burası bilmem neyin odağı oldu. Odağı olabilirsiniz. Hiç kimsenin benimsemediği bir düşünceyi benimsiyor, ifade ediyor, bunun mücadelesini veriyor olabilirsiniz. Bu demokrasilerde mümkün.
Gösteri yapabiliyor muyuz? Hayır. Yaşam hakkımız güvence altında mı? Eskiden de değildi, şimdi de değil. Düşüncelerimizi ifade edebiliyor muyuz? Hayır. 90 öncesi de, 90 sonrası da barış hakkımız var mı? Var, Gebze’de bitiyor. Toplantı yapma hakkımız var mı? Yok. İşkenceye sıfır tolerans. Allah’ınızı severseniz buna hiç inananız var mı? Baktığımızda biz Avrupa Birliği’ni falan da kandırmaya çalışıyoruz. Ben sıkı bir Avrupa Birlikçiyim. İflah olmaz bir AB yanlısıyım. Ne diyor Kopenhag kriteri? İşkenceye sıfır tolerans. Demokrasi ve insan hakları, şeffaflık, inançların özgürce yaşanması. Bunların hiçbirini bizim “devlet zihni” paylaşmıyor. Bizim anayasalarımızdan hiçbiri bu düşüncelere açık değil. E, tabii otomatikman siz bunları talep ettiğinizde devlete ve anayasaya karşıt konumlanmış oluyorsunuz ve otomatikman kendinizi suçlu konumda buluyorsunuz. Bununla mücadele edilmeli. İnsanlarına hak değil, dayak bahşeden; barış, halkların kardeşliği, özgür yaşam, bir aradalıklar bahşetmeyen, bunları hiç düşünmeyen, değer olarak görmeyen, böyle bir kaygısı olmayan bir devlet. Ne olacak? Vallahi inşallah sonumuz iyi olur diyeceğim.
DTP kapatılıyor, AKP kapatılıyor. Nezihe Muhiddin 1924’lerde parti kuralım dedi. Hep övünürüz ya kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınmasın bilmem kaçıncı yılı diye. E, Nezihe Muhiddin’in “Kadınlar halk fırkası” kapatıldı. Başkent Ankara değil, İstanbul olmalı diyen Cumhuriyetin ilk liberal bakanı Cavit Bey, -ki bugün militarizme kimse söz edemiyor- askeri harcamalarda “%30 bütçede tenkisat yapılmalıydı” dediği için ağzına biber sürdüler ve yok ettiler adamı. İskilip’li Atıf Hocayı Şapka Kanunu’nu iki sene geriye işleterek idam ettiler. En son geldiğimiz noktada işte Hrant’ı öldürdüler. AKP’yi yasaklayacağız vs. Medya… Valla medya da antidemokratlığın viagrası olarak hüküm görüyor 2007’lerde. İşine gelmeyen politik olay ve aktörleri mesela dün akşam psikolojik harekât unsuru olarak Kamer Genç’i , Ali Kırca’nın, Uğur Dündar’ın bir anlatması var, aman Allah’ım. Her şeyi psikolojik harekâtın parçası olarak ele alıyorlar. Yani ben pek mutlu değilim. Biraz felaket tellalığı yaptığımın farkındayım ama bir toplumun %55’nin oy verdiği bir siyasi örgütlenmeyi kapatırsanız hangi demokrasi, hangi anayasa, hangi insan hakları örgütüyle ne yapabiliriz? Belki bizim bir güç birliği içerisinde bir şey yapıp sokakları kullanmamız lazım. Devlete değmenin yolu farklı bir perspektifi, farklı bir mücadele biçimini önümüze koymakla olacak ama bunun ne olduğu konusunda benim de tam bir reçetem yok.
Rıdvan Akar: Şimdi çok yaşlı bir emekli, gazete bayisine her gün düzenli ağır adımlarla gidiyor. Büyük gazetelerden birini düzenli olarak okuyan birisi ve gidip diyor ki “bana A gazetesini ver”. Gazete bayisindeki satıcı da biraz açık göz bir tip. Veriyor. İkinci gün yine geliyor. Bu adam biraz dalgın. “Gazete ne kadar” diyor. Gazete bayisindeki adam “bu sefer 200 bin lira amca” diyor. Adam veriyor parayı, gidiyor. Üçüncü gün de geliyor, “ne kadar” diye soruyor. “200 bin lira.” Alıyor, gidiyor. Diğer gün yine geliyor, “ne kadar” diye soruyor. Gazete bayisindeki adam “250 bin lira” diyor. Adam bu sefer diyor ki “oğlum, niye kandırıyorsun baksana 175 bin liraymış”. Gazete bayisi diyor ki “ya, amca sen onca yıldır bu gazeteyi okuyorsun, bunların yalan yazdığını bilmiyor musun?”
Bizim gazeteciliğin serüveni bu. 1990 yılında TÜSİAD, “Türk Toplumun Değerleri” diye bir anket yaptı. Çok ciddi bir paradoksla karşı karşıyayız. Her ne kadar burada bol bol militarizm eleştirisi yapsak da Türk toplumunun değerlerinde “hangi kuruma güveniyorsunuz? dediğinizde %75-80 oranında Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk toplumunun en çok güvendiği kurum olarak çıkarken, biz gazeteciler ise küme düşen, sondan ikinci konumdayız. Çünkü bizim bir altımızda politikacılar var. Türk halkının 90 yılında %41’i bize güveniyordu. 2002’de bunu güncellediler ve bize güvenenlerin oranı %30’lara inmişti. Siz gazete ve gazeteci olarak bu toplumda haberi haber olarak görmezseniz, mağdurları sayfalarınıza taşımazsanız işte bu sorunla malul oluyorsunuz. İnandırıcılığınız, güvenirliliğiniz kalmıyor.
2000 yılında Sabancı Holding övünerek şöyle bir açıklama yaptı: “Biz 2000 yılında 10.130 kere haber olduk.” Bu her gün 30 kere haber olmuşlar anlamına geliyor. Ama Sabancı Holding’in çalışanları kaç kere haber oldular ya da biraz önce konuştuğumuz bağlamda hak ihlalleri kaç kere haber oldu diye baktığınızda sorun ortaya çıkıyor.
Şimdi yaşanan bu şeyden gazetecilerin de şikâyetçi olmadığını düşünmemeliyiz. 2002 yılında 96 gazeteci ile yapılan bir anketten bölümler okumak istiyorum. “Seni mesleğinde en çok etik olarak rahatsız eden şey ne?” diye soruyorlar. Diyor ki “taraflı habercilik.” Gazete muhabirleri %75 oranında taraflı habercilik yapıyoruz diyor. Televizyon muhabirlerinde bu oran %59,3. Anadolu Ajansı muhabirleri de, devletin ajansının muhabirleri de %84,3 oranında “biz taraflı haber yapıyoruz” diyor.
“Başka ne rahatsız ediyor sizi?” diyorlar. %23’ü “savaş çığırtkanlığı yapıyoruz” diyor. Otosansürden rahatsız olanların oranı da %20’lerde. Dolayısıyla gazetecilik mesleğinde bugün yaşanan bu sorun, gazetecilere ve gazetecilik mesleğine olan güveni ve inancı büyük ölçüde aşındırdı, ortadan kaldırdı. Kaldırmaya da devam ediyor. Teşekkürler.
Soru: İnsan hakları derneklerinin, sivil toplum kuruluşlarının devletle kurdukları ilişkide çok demokratik bir çizgide durmadıkları ve daha demokrat söylem tutturanların da toplumsal bir tabandan yoksun olduklarından bahsettik. Sizin şimdiye kadar ki açıklamalarınızda muhatap hep devlet oluyor. Devlet şimdiye kadar bizim insan hakları savunucuları olarak hep karşılaştığımız, ona derdimizi anlatmaktan çok onu değiştirip dönüştürmeye çalıştığımız bir yer. Peki, artık muhatap olarak toplumu almak gerekmez mi? Hak savunuculuğu tamam ama bu hak savunuculuğunun belli profesyonellere kalmaması nasıl sağlanabilir?
Şinasi Haznedar: Ben muhatap devlet olmalı derken toplum olmamalı demedim. Sanıyorum dedim de… Toplumsal bilince çıkarma, raporlama, kamuyla paylaşma vs. Bunun dışında muhatabımız devlet. Çünkü çok temel bir tarif var ya hepimizin bildiği: Sistematik hak ihlalcisi devlettir. Tabii ki devlete de yüzümüz dönük olmalı. Çünkü Anayasa’ya göre devlet diyor ki “ben insan haklarına dayalı bir devletim”. Şimdi devlet hem bizim hak ihlalleri olarak şikâyet ettiğimiz şeyleri yaratan hem de onu koruma iddiasında olan. Böyle bir paradoks var. Tam bir şizofrenik durum. Bunu unutmamamız gerekli. İyi akşamlar.
Notlar: