İklim Değişimi ve Enerji Seçeneklerimiz Paneli
Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği (BÜMED) Kültür
Sanat Grubu tarafından 24 Nisan 2007 tarihinde düzenlenen; Doç
Dr. Ali K. Saysel, Doç. Dr. Gürkan Kumbaroğlu ve Açık Radyo
Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra'nın konuşmacı olarak katıldığı
"İklim Değişimi Ve Enerji Seçeneklerimiz" panelinin metnini
aşağıda bulabilirsiniz.
Nuri Ersoy: Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği'nin düzenlemiş
olduğu Küresel İklim Değişimi ve Enerji Seçeneklerimiz paneline
hoş geldiniz. Bugün bu kadar kapsamlı bir konuyu kısa bir toplantıda
ele almaya çalışacağız. Özellikle son zamanlarda, Nisan ayından
itibaren, iklim değişikliği üzerine medyada yoğun bir haber
bombardımanı yaşamaya başladık. Hükümetler Arası İklim Değişimi
Paneli, Nisan ayı başında bir rapor yayımladı. Daha önceki çalışmaları
teyit eden, bu çalışmaların bilimsel kesinliğini artıran ve
geleceğe ilişkin bir ölçüde karamsar öngörüler içeren bir rapor
karşımıza çıktı. Birdenbire medyada raporla ilgili haberler,
iklim değişikliğine ilişkin gözlemlere dair haberler artmaya
başladı. Bu kadar kısa bir toplantıda bu konuyu tüm veçheleriyle
ele almak mümkün olmayabilir ama temel olarak iklim değişikliğinin
nedenleri ve alınması gereken önlemler üzerinde duracağız. Daha
sonra Türkiye'nin hükümet politikası olarak iklim değişikliğini
engellemek üzere ne gibi önlemler alabileceği üzerinde duracağız.
En son kişisel olarak neler yapabiliriz, aktivizm adına neler
yapabiliriz bunun üzerinde durmaya çalışacağız. Katılımcılarımız
Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü'nden Doç. Dr.
Ali Kerem Saysel, Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği
Bölümü'nden, aynı zamanda Enerji Ekonomisi Derneği Başkanı Doç
Dr. Gürkan Kumbaroğlu ve Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer
Madra. İklim değişikliğinin genel nitelikleri, enerjinin geleceği
ve birer vatandaş olarak sorumluluklarımız üzerine bir tartışma
yürütmeye çalışacaklar. Sanırım 21. yüzyılın iki önemli sorunu
küresel iklim değişikliği ve fosil yakıtlara dayalı enerji kaynaklarının
tükenmeye doğru ilerlemesi olacak. Bu eksen üzerinde geleceğin
enerji ve iklim tartışmaları şekillenecek. Sözü Ali Kerem hocamıza
bırakıyorum.
Ali Kerem Saysel: Ben yaklaşık 15-20 dakika içerisinde bu iklim
probleminin temel yapısı nedir, nasıl bir fiziksel gerçekten
kaynaklanıyor ve iklim değişimini önlemek için atılması gereken
adımlar, alınması gereken önlemler neden acil bunu anlatmaya
çalışacağım. İnsanlığın kolektif harekete geçebilme kapasitesinin
sınırlarını dikkate aldığımızda, aslında önlem almakta son derece
geciktiğimiz bir problemle karşı karşıya olduğumuzu belirtmek
gerekiyor her şeyden önce. Bugün iklim değişikliği olarak adlandırılan
probleme ilişkin bilimsel bilgiler bundan yaklaşık 150-200 yıl
önce ortaya çıkmaya başlamıştı. 1800'lerin başında sera gazı
olarak adlandırılan belirli gazların (karbondioksit, su buharı,
azot, metan gibi) ve bizim daha sonra bunlara ekleyeceğimiz
-dünyanın evrimsel süreci içinde ortaya çıkmış olan gazlara
ekleyeceğimiz- sentetik bir takım gazların (kloroflorokarbonlar
gibi) güneş ışınları karşısında nasıl davrandığı, belirli dalga
boylarını, ısıyı nasıl hapsettiği vs. bunlar ortaya konmaya
başlamıştı. 1800'lerin sonunda bir İsveçli kimyager var, Svante
Arhenius. Kendisine çok fazla gönderme yapılır. O yıllarda fosil
yakıtların bol miktarda sera gazı ürettiğini, atmosfere saldığını
ve bunların dünya iklimini değiştirebilecek potansiyele sahip
olduğunu ifade etmişti, bu bir hipotez olarak ortaya konmuştu.
Ancak bunlar medeniyetin kolektif karar ve eylemlerine yön verecek
etkili bilgiler olarak yorumlanmadı. 1950'lerin ortalarına gelindiğinde
atmosferdeki sera gazlarını aletsel olarak ölçmeye başlıyoruz
ve bu ölçümler sonucunda atmosferdeki sera gazlarının ne kadar
şiddetli arttığını görüyoruz. Derken 1970'lerle birlikte aslında
iklim bilim çevreleri bunun ciddi bir problem olduğunu ve bir
şeyler yapılması gerektiğini söylemeye başlıyorlar. 1978'de
Amerikan Bilimler Akademisi'nin bir raporu var. Çok geç kalmadan
bir şeyler yapılması gerektiğine dair. Ancak somut adımlar ne
zaman atılmaya başlandı diye sorarsanız 1988 Hükümetler Arası
İklim Değişikliğ Paneli'nin –veya Jürisi diye de çevriliyor
Türkçe'ye- yani bu geniş iklim bilimciler şemsiyesinin kurulması,
iklim bilimi araştırmalarının bu şemsiye altına alınması ve
değerlendirilmeye başlanması. 1992 senesinde Birleşmiş Milletler
Çerçeve Antlaşması'nın inşa edilmesi. Ona bağlı olarak 1997'de
imzaya açılan Kyoto Protokolü. Kyoto Protokolü'nün uygulamaya
girmesi sene 2005. Yani yaklaşık 100-200 senelik bir gecikme.
Bilginin ortaya çıkması ve insan medeniyetinin bu konuda kolektif
olarak somut bir şekilde harekete geçmesi arasında geçen süre.
Şimdi bu problem nasıl ortaya çıkıyor, sera etkisi nedir?
Bunu izah etmek için hep gösterdiğimiz bir şema var.

Atmosfer güneş ışınlarını nasıl tutar ve atmosferin varlığı
iklimi nasıl etkiler bunu izah etmek için. Dünyayı bir ısı makinesi
olarak düşünün. İçeri giren ısı ile dışarı çıkan ısının bir
hesabı, bir dengesi olması lazım ki sistemin ısısı dengede kalabilsin.
Eğer dışarı çıkan ısı miktarı içeri giren ısı miktarından daha
az olursa bu sistem ısınmaya başlayacaktır. Aslında sera gazlarının
varlığı sonucunda gerçekleşen budur. Sera gazları yansıyan ısının
–kırmızıyla gösterilen ve yerküreden yukarıya doğru yansıyan
oklar- bir kısmını tutabilme özelliğine sahip olduğundan, uzaydan
gelip uzaya yansıyan toplam ısı dengesinin sağlanabilmesi için
yerkürenin ısınması, ortalama yüzey sıcaklığının belirli bir
değere yükselmesi gerekiyor. Bunun basit hesapları var. Atmosfer
olmadığında örneğin yerkürenin bugünküne göre yaklaşık 30 derece
daha soğuk olması lazım. Atmosferin varlığıyla birlikte bugünkü
yaklaşık 15-16 derece ortalama sıcaklığa ulaşmış oluyor. Bizim
içinde yaşayabileceğimiz, bugünkü biyolojik türlerin içinde
yaşayabileceği bir atmosfere ulaşmış oluyoruz. İklim değişikliğini
tetikleyen faktör, sera gazı konsantrasyonlarının artarak bu
dengeyi bozması. Çeşitli sera gazlarından söz edilebilir belki
ama konunun toplumsal önemi açısından; enerji sistemlerimizle,
üretim tüketim sistemlerimizle ilişkisi açısından esas üzerinde
durulması gereken karbondioksit. Karbondioksit emisyonları,
diğer sera gazları ile karşılaştırdığımızda; fosil yakıtların,
yani bizim bağlı olduğumuz enerji sisteminin zorunlu bir sonucu
olduğu için önemli. Hem de atmosferde kalış süresi çok yüksek
ve dolayısıyla atmosferdeki ısı dengesine net etkisi daha fazla.
Bu da karşımıza bir havuz problemi çıkarıyor aslında:
Kutunun içinde atmosferdeki sera gazı miktarını düşünün.
Atmosferdeki sera gazı konsantrasyonu. Hatta karbondioksit konsantrasyonu
diyelim. Bu insan kaynaklı emisyonlarla artıyor. Sadece bu şekilde
artmıyor ama konumuz açısından insan kaynaklı karbondioksit
emisyonlarıyla arttığını belirtmemiz yeterli. Kutuya yönelen
vanalı borudan karbondioksit akıyor havuzun içine, o havuzun
içinde birikiyor. Ve o havuzun bu birikimi bir boşaltma kapasitesi
var. O havuz ne kadar doluysa boşaltma hızı o kadar yüksek.
Burada problem şu: Bizim bu sistemi kontrol edebilmemizin pratik,
etken tek aracı emisyon vanasını kısabilmek. Yani bu sistemi
kontrol edebilmenin, bu havuzdaki karbondioksit miktarını dengeleyebilmenin
-ki iklimi dengeleyebilmek için başarmamız gereken bu- tek aracı
bu emisyon vanasını kısabilmek. Emisyonlarımızı azaltabilmek.
Ve bu metafordan hareketle bizim özellikle söylememiz gereken,
burada altını çizmemiz gereken, hepimizin çok iyi anlaması gereken
konu şu ki emisyon vanasını kıstığımızda havuzun içindeki karbondioksit
miktarını azaltmış olmuyoruz. Neden? Onun azalması için emisyonların
soğurulmadan, yani dışarıya doğru yönelen boruyla gösterilen
akıştan daha düşük bir seviyeye inmesi lazım. Yani sağ ve soldaki
akışlar eşitse havuzdaki konsantrasyon sabit kalır, emisyonlar
daha fazlaysa artar, daha azsa azalır. Dolayısıyla biz emisyonları
öyle bir azaltabilmeliyiz ki, öyle bir geçiş süreci planlayabilmeliyiz
ki, zaman içerisinde havuzdaki karbondioksit konsantrasyonu
istenen seviyede dengeye otursun ve daha sonra da iklimler dengeye
otursun. Bu gerçekler modellerle çalışan iklim bilimciler açısından
çok açık. Fakat insanlar böyle bakmıyorlar probleme: Diyorlar
ki, evet, bu bir problemse ben emisyonları tecridi olarak azaltırım,
emisyonlar azalınca konsantrasyon azalır ve iklim dengeye oturur,
bu problem çözülür. Maalesef öyle değil bu problem. Bunu vurgulayabilmek
açısından bu metaforu kullanmakta yarar görüyorum. O halde bu
iki vana arasındaki yani içeri akan karbonla kutudan dışarı
akan karbon arasındaki oransal ilişkiye bir bakalım isterseniz.
Yukarıda küresel senelik karbon emisyonlarını görüyoruz.
O havuza akan, o havuzun içini dolduran karbondioksit miktarının
son 150 senede nasıl arttığını görüyoruz, aşağıda da o havuzun
içindeki miktarın son 150 senedir nasıl artmış olduğunu görüyoruz.
Burada çarpıcı olan eğrilerin üssel bir şekilde büyüyor olması.
Bu sistemik, üssel büyüme bugün de devam ediyor. Kyoto'ya rağmen
devam ediyor. Ve havuzun içindeki karbondioksit miktarı, iklim
sistemini kararsızlaştıran karbondioksit miktarı da yine üssel
biçimde artmaya devam ediyor. Bu şekil biraz problemi tarihselleştirmek
açısından önemli. Hikaye endüstri devrimiyle başlar, enerji
sistemlerimiz, o güne kadar kas, hayvan, rüzgar ve basit biyoenerjiye
bağlı olan enerji sistemlerimiz, süratle fosil yakıtlara doğru
kayar. Böylece, enerjinin bu derece ucuzlaması ve bu derece
verimli hale gelmesiyle birlikte müthiş bir kalkınma, kalkındırma
ve endüstriyel üretim artışı meydan gelmiştir.
Havuz metaforuna tekrar dönecek olursak mavi çizgi havuzun
içine akan, kırmızı çizgi de benim havuzdan dışarı akan miktara
dair yaklaşık bir hesabımı göstermektedir:
İkisi arasındaki boyut farkına dikkat edin. Dikey eksen milyon
ton karbon cinsinden karbondioksit emisyonlarını gösteriyor.
Benim hesabım kaba bir hesap, ama siz bunu çok mükemmel bir
iklim modeliyle de hesaplasanız o kırmızı çizgi biraz yukarı
biraz aşağı kayacaktır fakat sistemik davranışı değişmeyecektir.
İki eğri arasındaki ilişkiye baktığınızda şunu görürsünüz: Biz
bugün burada öyle bir karar versek, yarın atmosferdeki sera
gazı konsantrasyonunu kararlı hale getireceğiz desek bunun için
yapmamız gereken, emisyonlarımızı %50 veya daha fazla azaltmak.
Mavi çizgi 2000 senesine gelindiğinde kırmızının iki katı kadar.
Demek ki emisyonları ben bugün –bu bir varsayım- yarıya indirsem,
o havuzun içindeki karbondiokit miktarını da yarın dengeye oturtabilirim
ve artık iklimin dengeye oturmasını bekleyebilirim.
Çok önemli gecikmeler var bu sistemik problemin içerisinde.
Birincisi bilimsel bilginin difüzyonu, bizi kolektif eyleme
geçirebilmesi, bizim doğru rasyonel kararlar almamıza hizmet
edebilmesi vs. Bunların arasında geçen ciddi bir süre, ciddi
bir gecikme var. Bunun nedenleri çok farklı bağlamlarda tartışılabilir
belki ama ben bununla ilgili olarak bir model sunuyorum. İkincisi,
havuzun içine akan emisyon miktarı ve havuzdaki karbondioksit
miktarı arasındaki gecikme. İkisi arasında bir korelasyon yok.
Emisyonu indirince konsantrasyon azalmıyor. Üçüncüsü, dünyanın
ısınması; ısı dengesinin değişmesi ve ona bağlı olan iklim olaylarının
değişmesiyle ilgili gecikme. Bunları ucuca topladığınızda 100-150
sene bilginin difüzyonu ve bizim eyleme geçebilmemizle ilgili
gecikme, ardından bir 50 senelik ikinci gecikme, üçüncüsü iklimin
dengeye oturmasıyla ilgili olarak 50 ila 70 sene arasında tahmin
edilen gecikme vs. Olağan bir insan ömrünü yani tek bir insanın
ömrünü cüceleştiren, önemsizleştiren ama adeta kuşaklar arası
bir projeyi, kuşaklar arası bir taahhüdü gerekli kılan çetin
bir küresel sistemik problemle karşı karşıyayız. Yapılması gereken
tek şey pratik olarak –belki tek şey değil, ama etkili olabilecek,
bir kaldıraç kuvveti sağlayabilecek tek şey- emisyonların çok
ciddi olarak azaltılması. Böyle bir problemle karşı karşıyayız.
Demek ki şu noktaya varıyoruz: Emisyonların ciddi şekilde
azaltılması gerekiyor, kararlı bir geçiş sürecinin yaşanması
gerekiyor. Bunu da ben, yine basit bir model aracılığıyla, şu
şekilde tarif ediyorum:
Kesikli çizgi karbondiosit miktarı, yani havuzun içindeki
miktar; düz çizgi karbon emisyonları, yani havuza akan miktar.
Havuzun içindeki miktarın sabitlenebilmesi, dengeye oturabilmesi
için emisyonların –IPCC'nin raporlarında ya da farklı iklim
bilim gruplarının raporlarında da ifade edildiği şekilde- önümüzdeki
100 sene içerisinde dörtte bir seviyesine kadar indirilmesi
gerekiyor, yani yüzde 70-80 mertebesinde azaltılması gerekiyor,
ki karbondioksit miktarı dengeye oturabilsin. Emisyonlar tedrici
olarak azalırken karbondioksit miktarı da artarak bir denge
seviyesine oturacak ve umuyoruz ki o denge seviyesi dünya da
çok aşırı, istenmeyen iklim olaylarını tetikleyecek bir seviye
olmayacak.
Şimdi, bunu başarmak neden zor biraz da bunu konuşalım. Emisyonların
yörüngeye oturması, emisyonlarımızın böyle hızlı bir şekilde
ama bugünden başlayarak azaltılması neden zor; bunun önünde
ne tür engeller var ona bakalım. Bunu anlayabilmek için karbon
emisyonlarının fosil yakıtlara dayalı ekonomiyle -buna "karbon
ekonomisi" de diyebiliriz- ulusların, şirketlerin ve bireylerin
zenginliğiyle olan ilişkisini anlayabilmemiz gerekiyor. Tekrar
edecek olursak, bu emisyon miktarları, ne kadar çok enerji tükettiğimiz
ve ne kadar çok emisyon yarattığımız ulusların, şirketlerin
ve bizlerin, bireylerin zenginliğiyle çok alakalı. Problemi
çetin hale getiren bu. Problemin güçlüğü buradan kaynaklanıyor.
Birincisi, karşımıza devletler arası bir problem çıkarıyor,
ikincisi devletlerin kendi ulusal yapıları içerisinde ne tür
regülasyonlara gideceğiyle ilgili bir problem ortaya çıkarıyor.
Üçüncüsü vatandaşların, bireylerin, toplulukların kendi üretim
tüketim biçimlerini nasıl düzenleyecekleri ile ilgili bir problem
ortaya çıkarıyor. Birbirinden kopuk olmamakla birlikte üç farklı
düzeyde problem ortaya çıkıyor, emisyonların enerjiyle, enerjinin
zenginlikle ilişkisinden ötürü. Sadece devletler arası sistem
açısından baktığımızda, Kyoto örneklerine göre çok başarılıdır,
yani uluslararası yönetişim açısından düşündüğümüzde Kyoto kadar
başarılı, kapsayıcı bir anlaşma bilmiyorum, yani Birleşmiş Milletler
şemsiyesi altında rastlamak güç. Doğru yönde yetersiz bir adım
Kyoto. Probleme ilk önce devletler arası sistem açısından yaklaştığımızda,
Kyoto ve benzerlerini ileride daha yeterli hale getirebilmek
için, belli prensiplerin ön plana çıkarılması gerekiyor.
BGST Yayınları'ndan yayınlanan bir kitap var: Aslında bu
kitap devletlerarası sistemde bu konunun nasıl ele alınması
gerektiği ve nasıl bir hakkaniyet prensibinin ön plana çıkarılması
gerektiği ile ilgili. Benim de bu konudaki görüşlerim yani devletler
arası sistem ve hakkaniyet prensibi üzerine görüşlerim büyük
ölçüde bu referanslardan besleniyor. O kitapta bir öneri ifade
edilmekle birlikte aslında bu, "toplumsal ekoloji" diyebileceğimiz
bir ekolün, probleme yaklaşımı. Ölümcül Sıcak diyor ki, bu problem
madem zenginlikle ilişkili, bunun maddi külfetinin paylaşılması
lazım. Emisyonların indirimiyle ilgili maddi külfetin paylaşılması
lazım. Bu yükün bir hakkaniyet prensibi içerisinde dağıtılması
lazım. Hakkaniyet prensibi olmazsa taraflar ikna olmazlar, taraflar
ikna olmazlarsa bölgesel ikili anlaşmalarla yetinmek zorunda
kalırız. İkili ve bölgesel anlaşmaların temel alındığı bir dünyada
da emisyonlar küresel olarak kontrol altına alınamaz. Neden?
Sekiz ülke bir araya geldi ve bir regülasyon çerçevesi oluşturdu
kendi aralarında, ama kaçaklar her zaman mümkün. O şemsiyenin
altında olmayan yerlere kirletici teknoloji, fosil yakıta dayalı
enerji transferi her zaman mümkün. Sistemin küresel olmadan
kontrol altına alınması çok güç. Dolayısıyla bir hakkaniyet
prensibinin ortaya konması gerekiyor. Bu hakkaniyet prensibini
çok güzel anlatan da bir şekil var:
Kalın çizgiyi görüyorsunuz. O emisyonların kararlı bir iklim
için izlemesi gereken yörüngeyi gösteriyor. Bunu aşağı yukarı
bu şekilde kabul edebiliriz. Emisyonların tedrici olarak hemen
ve önemli miktarlarda azaltılması gerekiyor. En üstteki çizgi
IPCC senaryolarından birine dayanarak işlerin olduğu gibi gitmesi
halinde ortaya çıkabilecek emisyon yörüngesini gösteriyor. Onun
altındaki karanlık bölgeyi çevreleyen eğri ise bu senaryoya
bağlı ama zengin ülkeleri bir tarafa atmış –ne Amerika var,
ne Avrupa var, ne Japonya var- sadece gelişmekte olan ülkeler
söz konusu. İşlerin olduğu gibi gitmesi halinde 2000-2100 yıllarında,
tek başına Güney emisyonlarının yörüngesini gösteriyor. Ve acı
gerçek ortada, 2020 yılı itibariyle Güney tek başına bu güvenli
emisyon yolunu aşabilecek potansiyele sahip. Dolayısıyla hem
kuzey ülkelerini hem güney ülkelerini, herkesi dahil edebilecek
bir hakkaniyet prensibine sahip ve bu hakkaniyet prensibi dahilinde
herkese belirli yükümlülükler getiren bir uluslararası, devletler
arası anlaşma çerçevesine ihtiyaç var, bu küresel iklim değişikliği
problemi ile baş edebilmemiz için.
Gürkan Kumbaroğlu: Ali Kerem hocamız havuz örneği verdi,
çok güzel. Düşünün ki o havuzda 192 kişi yüzüyor, irili ufaklı,
çocuklu büyüklü. O 192 kişinin 189 tanesi bir prensip antlaşması
yapmış, bu havuzu daha fazla kirletmeyelim diye; çünkü çok yakında
bir havuz kalmayacak yüzecek, o şekilde kirleniyor. 170'i yazılı
mutabakata varmış, kalan 22 kirletmeye devam ediyor. Şimdi bu
22 kişiye biraz bakalım. Bu biraz antipati yaratıyor. Neden
antipati?
Şimdi bu 22 ülkeye bakacak olursak, Kyoto Protokolü'ne taraf
olmayan, yani gelişmiş ülkelerin sera gazı salınımlarına sayısal
sınırlandırmalar getiren protokole taraf olmayan 22 ülke. Karar
vericiler tarafından sık sık dile getiriliyor: "Canım, Amerika
da taraf olmadı, işte Avustralya da olmadı." Başka da zaten
verecek örnekleri pek yok. Evet, Amerika taraf olmadı, Avustralya
olmadı, onlar da antipati yaratıyor. Tabii Türkiye, Amerika
ve Avustralya'dan farklı bir konumda, bunu da burada vurgulamak
lazım. Türkiye, Amerika ve Avustralya'nın bulunduğu Ek B listesinde
değil. Dolayısıyla, Amerika ve Avustralya gibi birinci yükümlülük
dönemi için sayısal salınım indirim yükümlülüğü bulunmuyor;
2012 sonrası dönem için müzakerelere katılıp Türkiye elini taşın
altına ne kadar koyabilir, sürdürülebilir kalkınma yoluna nasıl
girebilir onları konuşması, müzakere etmesi lazım. Ve bunun
için de gelişmiş ülkelerden destek almak mümkün. Kişi başı hasılalara
bakarsak işte bir Amerika, bir Avustralya, işte ondan sonra
Türkiye'den yüksek Andora, Bruney, San Marino:
Bunlar tabii çok küçük ülkeler, nüfusu 70 bin 30 bin gibi
rakamlar olan çok çok küçük ülkecikler. Onun dışında Irak gibi,
Somali gibi, Tonga gibi ülkeler söz konusu. Şimdi bu taraf olmayan
ülkelerin emisyon hacmine bakarsanız "vy", yani veri yok. Üç
tane ülke için, Afganistan, Andora, Somali için veri bulunmuyor.
Emisyon hacimlerine bakıldığında ABD ve Avustralya'nın ardından
Kazakistan gözüküyor. Kazakistan da protokole taraf olmak için
girişimde bulunmuş, hatta Ek B'ye girip yükümlülük almak için
başvuruda bulunmuştur. Bir de Türkiye var orada, biraz daha
iyi görelim diye ben o ölçeği biraz açtım:
Türkiye'nin de çok az kirleten bir ülke olduğu söylenemez.
Kişi başına emisyonları düşük. Evet 3 ton kişi başı emisyonları.
Dünya ortalamalarının ve OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği
Örgütü) ortalamalarının altında. Ama toplam emisyonları yüksek.
Emisyon yoğunluğu da yüksek:
Bu havuzu kirletenler arasında ön sıralarda. Bu durumda,
tabi ki, bu havuzu nasıl temizleriz gayreti içinde olan diğer
170 ülkenin antipatisini topluyor, toplamaması mümkün değil.
Şimdi bu ülke daha da fazla kirletecek. Niye daha da fazla kirletecek?
İşte sera gazı çöplüğü dediğim bu, çünkü dünyada terk edilmekte
olan eski teknolojiler için Türkiye çok cazip bir pazar oluşturuyor.
Bu sera gazı yoğun teknolojiler için Türkiye son derece cazip
bir yatırım ortamı. Geçen hafta yabancı bir elektrik şirketinin
iki üst düzey yöneticisine randevu verdim. Türkiye'ye yatırım
yapacaklar, bana sordukları ilk soru şu: "Türkiye Kyoto Protokolü'ne
taraf olmayı düşünüyor mu?". Duymuşlar, Çevre Bakanı'nın beyanlarını
okumuşlar, "önümüzdeki on yıl için düşünmüyoruz biz" gibi bir
açıklama. Afrika kömürleri ile elektrik üreten santrallerini
burada kuracaklar; Türkiye cazip çünkü Avrupa'da 2020'ye kadar
karbon tutma, karbon depolama teknolojisi koyma zorunluluğu
söz konusu olabilir. Buna karşın Türkiye'nin "Protokol'e karşı
ve taraf olmayı düşünmüyor, böylelikle sera gazı diye bir derdi
yok" şeklindeki imajı onları ülkemize çekiyor. Bu örnekler artarak
devam edecek. Emisyon yoğunluğunun nasıl hızlı bir artış trendine
girdiğini bu örnekle görüyorsunuz. Oysa taraf olmayan diğer
22 ülkeyle birlikte Türkiye ekonomisinin emisyon yoğunluğu halihazırda
zaten çok yüksek.
Şimdi bir de Avrupa'ya bakalım, AB ülkelerine bakalım:
Orada da 1.1 kg/$ mertebesinde Türkiye'nin emisyon yoğunluk
durumu. Kesikli çizgiyi tam oradan çektim kasıtlı olarak. Burada
veri kaynağı Avrupa Komisyonu'nun bir yayını. Bir öncekinin
veri kaynağı Dünya Bankası İstatistikleri. CIA World Factbook'tan
alınan rakamlar. Onun için buradaki değerlerde bazı farklılıklar
görüyorsunuz. İlkinde Türkiye 0.4'e yakın bir mertebede, burada
1.1. Şimdi AB ülkelerine baktığınız zaman, eski Doğu Blok ülkeleri
dışında kalanların artık Türkiye'den daha düşük emisyon yoğunlukları
var. Mesela Yunanistan, elektrik üretiminde %80-90 kömüre dayalı.
Almanya hâlâ %50 kömüre dayalı. Buna rağmen toplam katma değer
sağlamada emisyon yoğunlukları düşük. Türkiye'nin emisyon yoğunluğu
bunların üstünde. Ve şimdi, sağladığı cazip yatırım ortamı nedeniyle,
yoğunluk hızla artacaktır. Çünkü Türkiye, o 22 ülkeye bakarsanız,
konum olarak, coğrafi konum olarak da, Avrupa'ya olan yakınlığı
nedeniyle ve jeostratejik önemi nedeniyle çok cazip bir yatırım
ortamı Avrupalılar için. Yani eski teknoloji sera gazı yoğun
üretim yapacak yatırımcı Zimbabve'ye gideceğine Türkiye'ye gelecek.
Somali'ye, Tacikistan'a, Sırbistan'a gideceğine daha güvenilir
bir ülkeye gelecek.
İşin enerji boyutuna gelirsek, elektrik sektörü üzerinde
duracağım, çünkü aslan payı orada:
Gördüğünüz gibi sera gazı emisyonlarının sektörel dağılımına
baktığımızda 1990'da %26'ymış, 2005'te %34. Şimdi elektrik üretimindeki
kararları sadece emisyonlar açısından değil, özellikle ekonomik
açıdan irdeleyeceğim:
Elektrik üretimi gelişme kapasitesinin son 60 yılına baktığımızda
çeşitli kaynaklar ve teknolojilerin yükselip pik yaptıktan sonra
indiğini, cazibesini yitirdiğini görüyoruz. 1940'larda taş kömür
altın devrini yaşarken ondan sonra petrol ve hidrolik hızla
artmış; petrol krizinden sonra, 1973 yılından sonra düşmüş.
Yerli linyit rezervlerimiz var, malumunuz kalitesi düşük olsa
da artmış. 1986'dan beri hızlı bir doğal gaz girişi söz konusu.
2006 yılında 176 milyar kilovat/saatin %44'ü doğal gazla üretiliyor.
%25'i kömürle, %26'sı hidrolikle. Biz bir bilimsel modelleme
çalışmamızda son 30 yılı aldık; son 30 yıl derken 1970-2001
arasını, çünkü 2001'den sonra ayrıntılı santral bazlı rakamlar
açıklanmıyor. Bir stokastik model çerçevesinde emisyon kısıtı
olmadan bugünkü değer maksimizasyonunu yaptık. Emisyon kısıtları
altında da bir senaryo tanımladık. "REF" dediğimiz referans,
"EK" dediğimiz emisyon kısıtı.

Bunların tabii hepsi gerçek işletme verilerine dayanarak
alınmış sonuçlar. Modelin bulduğu karbondioksit referans senaryosu,
termiğin daha fazla olması, linyitlerin daha yüksek olması nedeniyle
daha çoktu. Gerçek anlamda karbondioksit emisyonları, doğal
gaza yönelim nedeniyle biraz daha düşük olmuş.
Şimdi güzel mi olmuş? Doğal gaz Türkiye'de çıkmıyor biliyorsunuz.
Dolayısıyla her kış geldiğinde acaba bu sene İran mı kesecek,
Rusya mı kesecek, üşüyecek miyiz yoksa elektriğimiz mi kesilecek
endişesi başlıyor. Cumhuriyet tarihinin en yüksek dışa bağımlılığı
(%70'in üzerinde, %72 seviyesinde bugün) Türkiye'de yaşanmaktadır.
Maalesef enerji politikalarında alınan yanlış kararlar Türkiye'yi
bu noktaya getirmiştir. Bu sürdürülebilir bir politika değildir.
Ekonomik de değildir. emisyon yoğunluğumuz 1990'dan sonra %10
mertebesinde düştü. Ama diğer taraftan dışa bağımlılığımız son
derece artmıştır. Yenilenebilir enerjiler daha yoğun olarak
kullanılsaydı acaba daha mı kötü olurdu? Çünkü zaten ekonomik
olmamış doğal gaz kullanımı. Şimdi dolayısıyla yenilenebilir
enerjilere biraz bakacağım. Bizi ne bekliyor? Geleceğe yönelik
bakış açısını da oraya doğru tutacağım.
Bir derleme yaptık, farklı kaynaklardan elde ettiğimiz bir
tablo, potansiyel öngörüler. Hidroelektrikte 125 milyar kilovat/saat
ekonomik potansiyel öngörülüyor, rüzgarda 50 milyar kilovat/saat,
jeotermal 22 milyar kilovat/saat, güneş 102, biyokütle 197.
Ekonomik potansiyellerden bahsediyorum, teorik görünür rezerv
anlamında da değil; dolayısıyla da aslında önemli. Ekonomik
potansiyeli olan yenilenebilir enerji kaynaklarımız var. Şimdi
bu farklı teknolojileri karşılaştırmak lazım. İşte ünite büyüklüğü,
inşaat süresi, yatırım maliyeti, işletme maliyeti, yakıt maliyeti
ve emisyonlar temel kriterler haline geliyor. Şimdi Uluslararası
Enerji Ajansı'ndan yapılan derleme kimi daha iyi kimi daha kötü
belli kriterlerde. Güzel bir derleme ama böyle kalitatif değerlendirmeyle
modeller çalışmıyor. Dolayısıyla bunu kantitatif sayısal bir
hale getirmek gerekiyor. Kantitatif olunca da bu parametrelerle
çalıştık. Bunlar aslında yurt dışından alınan, Avrupa Birliği'nde
bu modeller çalıştırıldığında kullanılan parametreler. Bunları
kullanmayı AB perspektifi içerisinde olan ülkemiz için daha
gerçekçi bulduk:
Bir yenilenebilir olmayan enerjiler, iki yenilenebilir olanlar.
Tabii ileriye yönelik bir çalışma yapınca hem satış fiyatlarına
projeksiyon hem değişken maliyetlere projeksiyon yapmak gerekiyor,
orada da böyle stokastik modeller oluşturarak bir çalışma yaptık
ve senaryolar tanımladık. Bu senaryolar da esnek bıraktığımız
bir flex senaryosu ve esnek olmayan NF senaryoları var. Bir
tanesinde doğal gaz kapasitesini %40'la sınırlandırdık. Fiyat
esnekliğini sınırlandırdık, çünkü serbestleşme sürecinde piyasa
ve fiyat esnekliğinin artması bekleniyor ama ne derece artabilecektir?
Rüzgar türbini lisanslarını dahil ettik. Yenilenebilir enerji
teknolojileri ile ilgili 5346 sayılı kanunun tanımlamalarını
mümkün mertebe dahil ettik. Bu şekilde farklı senaryolar tanımladık.
Sonuçta ne oldu? Bu senaryoların sonuçlarında, gördüğünüz gibi
en esnek senaryoda jeotermali ilk başta kuruyor, potansiyeli
bitiyor, sonra tamamen doğal gaza dönüyor yine:
Avrupa rakamlarıyla kullandığınızda, enteresan tabii, son
30 yıllık analizden biraz daha farklı bir durum, işi tamamen
serbest piyasada yatırımcıların kararına bıraktığınızda doğal
gaz kullanımı artmaya devam edecektir. Enteresan, daha dün bir
açıklama yapıldı DPT (Devlet Planlama Teşkilatı)'den yine, "doğal
gazın daha yaygınlaşması bekleniyor" şeklinde. Sonra kısıtladığınızda,
bakıyorsunuz yenilenebilir enerji teknolojileri devreye giriyor;
biyokütle, rüzgar… Ama son derece az, temelde rüzgardan sonra
biyoenerji ve jeotermal veya jeotermalden sonra rüzgar ve biyoenerji
diyelim.
Yenilenebilir enerji teknolojilerinin kendi hallerinde gelişmeleri
kurulu güç ilişkileri içinde paylarını artırmaları mümkün gözükmüyor.
Ne mümkün gözüküyor? Doğal gazın artması mümkün gözüküyor. Tabii
bu yine dışa bağımlılığı artıracak, Türkiye için stratejik de
bir sorun yaratacaktır. 5346 sayılı kanun yeterli değildir.
Bakanlıktan açılamalar geliyor: "Efendim, yenilenebilir enerji
teknolojileri Türkiye'de gelişiyor. 1500 MW'lık rüzgar lisans
başvurusu var." 1500 MW'lık rüzgar lisans başvurusunun perde
arkasında ne var? 5346 çıkacak diye birçok yatırımcı hurra gitti
EPDK'ya (Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu) ki, aman çok güzel
destek verirler, benim elimde de bulunsun, ben de pastadan pay
alırım diye. Sonra kanun çıktı, beklenen destek görülmedi ve
bunlar hepsi şimdi birer kağıt parçası olarak duruyor. Lisans
aldılar diye 1500 MW'ın kurulmasını beklemek doğru değil. Aynı
şekilde diğer yenilenebilir teknolojilerin gelişimi de bugünkü
yasal çerçeve içerisinde pek zor gözükmüyor. Dolayısıyla bunların
bir teşvike, desteğe ihtiyacı vardır. Emisyon projeksiyonlarına
bakarsak artış devam ediyor, artışın devam etmesi kaçınılmaz.
Emisyon artışı üretim artışıyla görülebilir, çünkü şunu kabul
emek lazım: Türkiye'nin kişi başı elektrik tüketimi 2000 kilovat/saat
Avrupa'nın ortalaması 6800. Ama kapasitenin temiz teknlojilere
yönlendirilmesi ile birlikte emisyon artışını sınırlandırmak
mümkün. Bizim modellerimizde öngördüğümüz emisyon artışı kamunun
yaptığı projeksiyonların çok çok altında kalmaktadır. Örneğin
benim referans senaryosundaki emisyon artışı 2020 yılına kadar
%82 mertebesindedir. Birinci ulusal bildirimde açıklanan rakam
yüzde %172'dir. Dolayısıyla yarısından az. Tabii ben bu birinci
ulusal bildirimde yer alan rakamların altında yatan modelleri
de çok iyi biliyorum. Ve yıllarca bu modellerin ne kadar düşük
güvenilirlikte çalıştığını anlattım, anlatmaya çalıştım. Ama
başarılı olamadık belli ki; çünkü kesinlikle başka modelleme
çalışmalarına itibar edilmiyor. Bu modellerin güvenilirliği
maalesef hep düşük olmuştur ve bu durum birçok bilimsel makaleye
de konu olmuştur. Ve Türkiye'nin enerji ve çevre politikaları
bu gibi güvenilirliği son derece düşük modellemelere dayandırılmıştır.
Bunu da belirtmek lazım. Evet, benim çizdiğim genel çerçeve,
ana tablo bu şekilde.
Ömer Madra: Gerek Ali Kerem Saysel'in'in, gerekse de Gürkan
Kumbaroğlu'nun çizdiği tablodan sonra koşup oynamaya, eğlenmeye
gidebiliriz herhalde; çünkü fazla da yapılacak bir şey kalmamış
gibi görünüyor. Yani, küresel iklim değişikliği yeryüzünün gördüğü
en ciddi, biraz önce iki bilim adamının da kesin olarak ortaya
koyduğu gibi en büyük tehlike. Canlılar âlemini kasıp kavuracak
gibi görünüyor. Hatta burada kullanılan bir metaforla havuz
da elimizde kalmayabilir, yani gelecek kuşaklara içinde yaşanabilir
bir gezegen bırakma ihtimalimizin hızla azaldığını aşağı yukarı
birçok bilimsel rapor söylüyor. Bunun da kendi yaptığımız işten
kaynaklandığını, yani insan kaynaklı olduğunu söylüyorlar. İkinci
olarak, Türkiye'nin de, insanlığın büyük bir kısmının içinde
bulunduğu uyur gezerlik sendromuna benzer şeyin içinde bulunduğunu
konuşmacılar biraz önce gayet net bir şekilde ortaya koydular,
yani ortada fazla da itiraf edilecek şey yokmuş gibi gözüküyor.
Hatta sizin Ali Bey, yazdığınız bir yazıda da "yarı sarhoş bir
sürücünün siste hızla gaz pedalına basarak gitmesi gibi bir
durum içinde olduğumuz" benzetmesi var ki bana da son derece
uygun geliyor.
İçinde bulunduğumuz son derece paradoksal durumdan da söz
etmemiz mümkün: Berbat bir gidiş var ama bunu tartışmıyoruz.
Oysa hepimiz erişkin, aklı başında insanlar sayıyoruz kendimizi.
Amerika'nın ve dünyanın en önemli iklim bilimcilerinden biri,
belki de birincisi sayılan James Hansen, NASA Goddard Enstitüsü
Müdürü, geçenlerde bir vatandaş olarak yaptığı konuşmada şöyle
bir durumda olduğumuzu söylüyordu: "Bilim camiasının küresel
ısınma konusundaki kavrayışı, bilgileri edinmesiyle; konuyu
asıl bilmesi gerekenlerin, yani kamuoyu ile siyasetçilerin konuyu
kavrayışı arasında büyük bir aralık var, hatta bir uçurum var."
"Demokrasinin en temel öncüllerinden biri de halkın bilgi edinmesi
ve dürüstçe bilgilendirilmesi meselesi. Oysa işler böyle yürümüyor,
özel çıkarlar bilginin kamuoyuna ulaşmasını engelliyor," diyor.
Biraz önce Kumbaroğlu'nun anlattığı örnekte olduğu gibi Türkiye'de
gerek bürokratlardan gerekse siyasi karar alıcılardan fazla
doğru bilgi geldiği söylenemez. Ama kendimizi nedense fena halde
aldatılmış ve salak olarak da bulmuyoruz ve hayran hayran dinlemeye
devam ediyoruz söylenenleri. Özellikle Çevre Bakanı ile Enerji
Bakanı'nın karşılıklı sohbetleri ya da iki dünür arasındaki
birbirini tamamlayan Karagöz-Hacivat oyunu, aslında hiç de gülünç
olmasa gerek. Hangi özel çıkar sahiplerinin işine yarıyor bu
söylenenler? Enerji Bakanı'nı kısmen anlayabiliyorum, ama insan,
en azından Çevre Bakanı'nın, çevreyi korumakla yükümlü bir bakan
olarak, Türkiye'nin kalkınmasından ve enerjisinin büyümesinden
öte bazı kaygıları olması, bu kaygıları yansıtan bazı şeyler
söylemesi gerekir diye düşünüyor. Ama öyle olmuyor işte. Hansen
de böyle söylüyor, zaten Amerika'da da böyle olduğunu söylüyor:
"İnsanlar en temel hakları olduğu halde küresel ısınma konusunda
politikacılardan doğru dürüst bilgi edinemiyorlar. Ayrıca politikacılar
özel çıkar sahiplerinden binbir türlü maddi destek alıyorlar.
O zaman da özel çıkarların, özel ayrıcalıkları oluyor."
Burada Hansen bitti, şimdi ben kendimden bir cümle eklemek
istiyorum: Dünya için olduğu kadar, demokrasi için de gayet
vahim bir sorundan bahsediliyor. Bunu mutlaka alt etmek zorundayız,
çünkü mesele Türkiye'de Çevre Bakanı ile Enerji Bakanı arasında
oynanan bir oyunun çok ötesinde, kendi çocuklarımıza ve hatta
torunlarımıza da yapmak zorunda kalacağımız bir açıklamayla
ilgili olarak ortaya çıkıyor. Geçenlerde Açık Radyo'da, iki
saat arayla önce Enerji Bakanı'nın, sonra da Çevre Bakanı'nın
Kyoto Protokolü'nü Türkiye'nin asla imzalamaması gerektiği,
çünkü ulusal çıkarlara aykırı olacağını söyleyen görüşleri karşısında,
şaka yollu şöyle bir imaj geliştirmeye çalıştık.
Torun başını kaldırıp bakıyor yemek masasından:
- "Ama dede, dünya çok kötüye gidiyor..."
- "Sus bakiim. Ulusal çıkarlara aykırı aykırı konuşma, otur
yemeğini ye!"
İşte bunun gibi bir kuşaklararası sohbetin cereyan edeceğini
düşledik, biraz da hüzünle.
Oxford'dan bir iklim bilimci olan Mark Maslin'in de yazdığı
gibi, ortada önemli paradokslar var. Adı üstünde, tamamen küresel
bir olay olan küresel ısınma gibi bir sorun –nükleer savaş tehlikesiyle
beraber 21. yüzyılın yeryüzündeki en büyük iki tehlikesinden
biri– karşısında bir uyurgezer tavrını da sürdürmeye devam ediyoruz.
Bunun mutlaka kırılması gerektiğini söylemek lazım. Yani bireysel
düzeyde de yapılacak olan pek çok şey var. Şöyle diyor Maslin:
"Çok temel iki durum var: Bir tanesi, ulusalla uluslararası
olan tamamen birbirine karışıyor ve artık ulusal düzeyde çözülebilecek
olan bir sorundan bahsetmek gülünç olur. İkincisi de politikacıların,
yani siyasi karar alma durumunda olan insanların konuya geleneksel
olarak çok kısa vadeli bir perspektifle bakmaları." Yani mesele
onlar için sadece dört ya da beş yıllık seçim dönemlerinden
ibaret. Dolayısıyla, oy hakları olmayan gelecek kuşakların da
tablonun tamamen dışında kalması sözkonusu. Böylece, belki de
yok olan türlerle, mesela kutup ayıları gibi türlerin gezegenin
"ucundan düşüp" gitmesi durumuyla karşı karşıyayız.
Aslında bu benzetmeler hafif gülünç olmakla beraber, bence
çok da düşündürücü. Daha önceki konuşmalarda da gecikmeden,
gecikmenin riski artırma payından bahsedildi. Neredeyse epik
boyutlara ulaşmış, destansı bir gecikmeden bahsediyoruz. Oysa,
bizlerde de tam bir uyurgezerlik hali var. "Business as usual"
dedikleri "böyle gelmiş böyle gider" senaryosuna bağlı kalınmasıyla
ilgili olarak Hansen, bir yıl kadar önce, 2005 Aralık ayında
Amerikan Jeofizikçiler Yıllık Kongresi toplantısının açılış
konuşmasında şöyle demişti: "Eğer böyle gelmiş böyle gider senaryosuna
uygun şekilde hareket edilecek olursa, hiçbir tedbir alınmazsa
o zaman 10 yıl gibi bir süremiz kaldı. Ondan sonrasını kestirme
imkânımız yok, çünkü modelleme yapılamıyor, yani başka bir gezegenden
bahsediyor olacağız..."
Biraz önce Kumbaroğlu'nun çok net olarak ortaya koyduğu gibi
düpedüz aldatıldığımız, bize doğruların hiç söylenmediği veya
kim bilir hangi saikler, hangi motivasyonlar sebebiyle farklı
şeyler söylendiği bir durum karşısında da tepki göstermiyoruz.
Bu çok tuhaf doğrusu… Birbirimizi dinliyoruz, gülüyoruz, oynuyoruz,
biraz sonra da gidip herkes kendi işini yapmaya devam edecek,
televizyondaki dizileri sevenler ona, maç sevenler maç seyretmeye
dalacak ve hayat eskisi gibi devam edecek. Yalnız, çocuklarımız
için böyle olmayabilir. Onlara çok ciddi bir sorundan bahsediyor
olduğumuzu da söylemek lazım.
Yaklaşık 12 yıldır yayın yapmakta olan Açık Radyo'da kayıtlara
baktım, 10 yıla yakın bir süreden beri küresel iklim değişikliğinden
giderek artan dozda bahsetmeye başlamışım ve artık sonunda da
dayanılmaz hale gelmiş, yani evden de kovulmama ramak kaldı!
"K" harfini telaffuz etmem, "küresel" diye bir şeyden bahsetmem
durumunda bazı dinleyicileri kaybetme tehlikesi de başgöstermeye
başlamıştı. Tam anlamıyla köyün delisi muamelesi görmeye başlamıştım
ki geçen sene birden işler değişti, havada bir acayiplik olduğu
açıkça ortaya çıktı! İnsanlar baktılar ve sonunda gördüler ki,
mesela boz ayılar belki 1 milyon yıldan beri yaşama stratejisi
olarak genlerinde geliştirmiş oldukları stratejiyi değiştirdiler,
bilinmeyen bir ufka doğru yelken açtılar ve kış uykusuna yatmadılar!
Yani hepimizin biyoloji derslerinden filan bildiği gibi bu yağları
tasarruf etmek için doğada geliştirilmiş çok olağanüstü bir
mekanizma, yani hakikaten birkaç milyon yılda evrim sürecinde
geliştirilmiş olan bir şeye birdenbire gerek kalmadı, çünkü
yiyecek bulunabiliyor, o zaman mağaralarda uyumaya, enerji tasarruf
etmeye lüzum yok. Bu aslında çok endişe verici bir şey, işte
bu görüldü.
İspanya'nın şimdi adını unuttuğum bir bölgesinde ayılar kış
uykusuna yatmadılar. Moskova'daki ayılar da tereddütte kaldılar.
Ortalıkta kanlı gözlerle dolaşıyorlar! Ve yeryüzünün en büyük,
en güçlü, en karizmatik yaratıkları arasında sayılan, millerce
yüzme kapasitesine sahip, kendisi bir ekosistem olan kutup ayılarının,
denizde buz bulamadıkları için boğulmaları gibi aslında aklın,
hayalin alamayacağı dram boyutları yaşandı.
Beni çok etkileyen bir olay da şu oldu: Deniz aygırları ya
da ayı balıkları, beyaz balıkçı teknelerine çıkmaya çalışmışlar,
çünkü kafaları karışmış, çünkü tutunacakları yer yok, tekneleri
buz parçası zannediyorlar! Böyle şeyler oluyor ve tabii bazı
yerlerde de bu kış hiç kış gelmedi. O zaman da, türküde olduğu
gibi "baharı görmeden yaz geldi geçti" durumları olabilir.
Tabii bazen çok ender de olsa, ciddi "ilahi adalet" durumları
da gerçekleşiyor. Kyoto Protokolü'ne inatla karşı çıkan ve Türkiye
gibi, belki de daha fazla, bütün dünyanın da antipatisini kazanan
ülkelerden biri Avustralya. İşte orada başbakan John Howard
geçen hafta, yüzyıldır görülmüş en büyük kuraklıktan dolayı
ülkenin yüzde 40'ını besleyen havzada artık sulama yapılmasını
yasakladığını açıkladı. Belki de küresel ısınmadan kaynaklanmış
olabileceği yolunda mırıldanmaya başladı ama artık çok geç kalınmıştı.
Pek kimse de "neden kuraklık altıncı senesine girmişken bundan
ancak şimdi bahsetmeye başladın ve doğru dürüst bir tedbir almadın"
diye sormadı, ama herhalde çağdaş demokrasiler böyle çalışıyor(!)
Bütün bu uyanış sürecinin temelinde yatan belki de en önemli
gelişme, Britanya Hükümeti'nin Baş Ekonomik Danışmanı Nicholas
Stern'ün hazırladığı rapor oldu. Sir Nicholas Dünya Bankası'ndan
geliyordu. Hükümet için hazırladığı 700 sayfalık kallavi bir
rapordu. "Küresel iklim değişikliğinden dolayı ekonomi de çok
kötüye gidebilir" deyince bütün alarm zilleri çalmaya başladı!
Paranın gözü kör olsun ya da parayı veren düdüğü çalar gibi
bir ibare de kullanabiliriz burada. Ekonomistler söyleyince
herkes dinliyor nedense.
Bir başka raporda da gelişmiş ülkelerde 4 ila 11 yaş grubu
çocukların yüzde 40'tan daha fazlasının, neredeyse yarısının,
küresel ısınma yüzünden gece uykularının kaçtığı da belirtiliyor.
İşte, çocuktan al haberi. Adana'dan bize yazan Ada adlı çocuk,
"Küresel ısınma kimin suçu?" diye sordu. Hâlâ cevaplamaya çalıştığım
bir soru. Ortada suç mu var, bilmiyorum ama bir terslik olduğu
kesin. İstanbul'da bir ilköğretim okulunda bir basın toplantısı
yaptılar ve "Kar tatilimizi geri istiyoruz!" diye bir slogan
attılar, bence çok yaratıcı bir duyuruydu. Ben ana okullarından
da davet alınca gidiyorum ve onlara da küresel iklim değişikliğinden
bahsediyorum. Bir anaokulunda –iyi de hazırlanmışlardı, Aziz
Nesin'in dediği gibi şimdiki çocuklar harika– daha ben gitmeden
öğretmenleri anlatmış, yani biliyorlar küresel ısınma olunca
kötü şeyler olacağını. "Ne olacak, küresel ısınma ne demek,
niye kötü olacak?" filan diye sorular sordum. İşte küresel ısınma
olunca "orman yangınları olur, susuzluk olur" filan dediler.
Derken 4,5-5 yaşında Alara adlı bir kız kalktı: "Ama bütün bu
kötü şeyler şimdi olmayacak, biz büyüdükten sonra olacak, değil
mi?" dedi. Valla ben de laga luga ettim ama "evet" de demeye
dilim varmadı doğrusu.
Sonuç olarak benim bildiğim bir şey var; ben 68 kuşağından
olmakla zaman zaman övünüyorum. 1970'te ilk Earth Day, yani
Dünya Günü yapılmıştı. Son 50 senede haklar kültüründe çok önemli
gelişmeler olduğunu görüyorum. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri
başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde çok hızlı bir haklar
kültürü geliştiğini biliyoruz. Mayıs Devrimi, 68 Devrimi dedikleri
şey çok kısa bir süre içinde dağılıp gitti ama geriye çok önemli
barış hareketleri bıraktı; eşcinsel hareket bıraktı, kadın hakları
bıraktı ve gelecek kuşakların hakları denen, yani bildiğimiz
çevre haklarının da temelini atarak dağıldı. Şimdi bizim ona
layık olabilmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Hazır bu moda da olmuşken, harekete geçmenin tam zamanı.
Mesela adları lazım değil, bazı şirketler o kadar modaya uydular
ve o kadar yeşilci olmaya başladılar ki. Mesela çevreyi en çok
mahvettiğini bildiğimiz şirketlerden biri –nedense bir tek ExxonMobil'i
duymadım çevreci olarak, fakat o da yakındır– geçenlerde bir
basın toplantısı yaptı ve broşürler dağıttı: "Artık Formula
1 arabasının üzerine reklam almayacağını, güzel bir dünya resmi
koyacağını ve bu şekilde çevre koruma mücadelesi yürüteceğini"
belirtti. Kimi şirketlerin de tabiî ki gerçekten bu tarafa geçtiğini
ve küresel iklim değişikliğine yol açan kirlenme konusunda ciddi
endişeleri paylaştığını da düşünüyorum. Ne var ki, çok zorlu
ve ağır bir mücadele yolundan geçmek zorunda olduğumuz kanaatindeyim.
Bireysel olarak bütün bu akkor ampullerden vazgeçebilir, kendi
evimizin yalıtımını yapabilir, daha az arabaya binebilir, özellikle
daha az uçuş yapabilirsek... Bireysel, kurumsal, şirketsel,
ulusal ve uluslararası boyutlarda aynı anda ve hep birlikte
koşmamız lazım. Kendimize karşı da azla yetinmeye yönelik bir
mücadele verebiliriz. Yani hayat tarzımızı, düşünce tarzımızı
kesinlikle değiştirmemiz gerektiğini, buna pek istekli olmasak
da mutlaka kabul etmek zorundayız. Sadece Çevre Bakanlığı ya
da Bush yönetimi ya da ExxonMobil'i suçlamakla bu işten sıyrılamayız.
Şirketler de çok büyük çapta hesap verebilir olmaya zorlanmalı
tabii. Özellikle büyük petrol şirketlerinin rolünü, yani kârları
azalır kaygısı ile yapmakta oldukları karşı propagandayı, dezenformasyon
faaliyetlerini vb. asla gözden kaçırmamamız gerektiğini düşünüyorum.
Özellikle bunlar bize çok zaman kaybettirdiler ve kaybettirmeye
devam ediyorlar. O çok kıymetli zamanı kaybettiriyorlar.
İnternet çağında herkesin bir çeşit gazeteci olduğu gibi
artık belki de herkesin aktivist olduğu, önemli bir gelişmenin
de ipuçlarını yakalıyorum. Mesela en azından benim gazeteci
olarak [bildiğim kadarıyla] bilimsel raporların dışında dünyada
Doğanın Sonu diye bu konudaki ilk kitaplardan birini yazan Bill
McKibben –ki hâlâ yazılmış en iyi kitaplardan biri olduğunu
düşünüyorum– bu yıl internet üzerinden "STEP IT UP 2007" adında
bir hareket örgütledi. Geçen cumartesi bütün Amerika Birleşik
Devletleri'nde "2050'ye kadar Amerika Birleşik Devletleri karbondioksit
ve diğer sera gazı emisyonlarını yüzde 80 kısmak zorundadır."
diye hedef koydular. Çok da yaratıcı bir hareketti. "Washington'a,
Capitol binasının önüne o kadar karbondioksit saçarak uçakla
gitmek yerine herkes kendi yerinde ve bildiği bir işi yapsın"
diye önerdiler. Alaska'da erimekte, süratle geri çekilmekte
olan bir buzulun çekilme noktalarını vücutlarıyla işaretleyen
insanlar vardı. Aynı anda da Florida'da oksijen tüpüyle denize
dalıp su geçirmeyen kalem ve kağıtlar kullanarak, suyun altında
"2050'ye kadar yüzde 80 şart" diye pankart açan insanlar vardı.
Hawaii plajlarında bedenleriyle bunu yazanlar da vardı. Bill
McKibben "Paramız pulumuz da yoktu ama gene de birkaç yüz yerde
gösteri yapabiliriz diye ümidimiz vardı" diyor. Sonuçta ise,
50 eyalette 1400'ün üzerinde irili ufaklı gösteri yapılmış:
Kimisi dans ediyor, kimisi dalıyor, kimisi dağlara tırmanıyor
filan... Önemli bir başarıydı.
Karbondioksit emisyonlarının her yıl düzenli bir şekilde
yükseldiğini dünyaya gösteren ve ölçerek ispatlayan ilk bilim
insanı meşhur Charles David Keeling vardır. Bu işle uğraşan
herkes onu bilir ve büyük bir saygı da duyar, çünkü şöyle işine
bağlı bir adam: Bu işi o kadar dakik bir bilim tutkusuyla yapıyor
ki, karbondioksiti her gün düzenli olarak dört saatte bir ölçtüğü
için ilk çocuğunun doğumunda bulunamamış, doğum sırasında arazide
ölçüm yapmaktaymış çünkü. Bilim yüzünden doğumunda bulunamadığı
çocuğu da şimdi iklim bilimci olmuş ve bu gösterilerde yer almış.
Yani özetlersek, McKibben "Bu yıl çok farklı şeyler gördüm"
diyor. "Çevrecilik artık sadece zenginlerin ve yaşlı beyaz insanların
lüks olarak yaptığı bir iş, bir hobi olmaktan çıktı. Artık siyahıyla,
kahverengisiyle, genciyle, yaşlısıyla, bütün dinlerden insanların
karıştığı çok yeni bir şey doğuyor. Halbuki daha birkaç yıl
önce ‘çevrecilik öldü mü?' diye tartışıyorduk." Birinci sonuç
bu: Büyük bir coşku.
İkincisi, "seçimlerin önemli olduğunu bir kez daha kavradık,
bütün yeni adayların" yani önümüzdeki yıl Amerika'da başkanlık
ve kısmi senato seçimleri olacağı için bayağı ciddi senatörlerin,
2050'ye kadar karbondioksit emisyonlarının yüzde 80 kısıtlanmasını
da öneren adamın bizzat katıldığı ya da John Adams gibi Demokrat
başkan adayı senatörlerin de katıldığı ve konuşma yaptığı toplantılar
oluyor. "Çok ciddi bir yeni gelişme bu" diyor McKibben.
Üçüncü olarak da "toplumda eksikliğini epey zamandan beri
hissettiğimiz bir işbirliği, dayanışma duygusu burada had safhadaydı"
diyor. Herkes raporlarını sunmuş, "biz bunu yaptık" diye internet
üzerinden fotoğraflarını gönderiyorlar. Baktım, gerçekten arada
müthiş de eğlenmişler; yaratıcı şeyler çok var, dansı var, şarkısı
var. Yani bir de açık kaynak siyasi eylem; internetin de kullanılmasıyla
21. yüzyıla özgü diyebileceğim eylem tarzları da var. Biliyorsunuz
Amerika'da büyük televizyon kanallarının çevre işlerine pek
meraklı oldukları söylenemez ama ABC mesela dört defa kapsamak
zorunda kalmış. Sonuç olarak, McKibben: "Bizim için en önemli
tarafı, birkaç yüz eylem beklerken 1400'ü aştı, harika oldu,
fakat asıl olan bu işi yaparken insanların yaşadığı coşkuydu"
diyor. "Bu kadar geciktikten sonra belki de hâlâ bir şeyler
yapma imkânımız var gibi görünüyor" diye düşünmüş. Tabii gene
de ihtiyat payı koyuyor, çünkü biraz önce de sözü edilen korkunç
gecikmeler az önemli değil.
Bütün okullara ve böyle konuşmalara giderken şart koşuyorum,
herhalde hepiniz biliyorsunuz. "Elbette gelir konuşurum ama
karşılığında siz de Nisan'ın 28'inde Kadıköy'deki küresel iklim
değişikliği mitingine gelirseniz!" diye rüşvet talep ediyorum.
Bu sefer söylemedim ama eminim gelirsiniz. Çünkü artık işin
şakası yok. İş kontrolden çıkmak üzere. Eski tip eylemcilik
değil, kendi geleceğimizi kendimizin aşağıdan gelen hareketlerle
değiştirebileceğimiz ve siyasi karar alıcıları etkileyebileceğimiz
bir eylemciliğe ihtiyaç var. Bunu hepimiz biliyoruz, yani hiçbir
şey yukardan verilmez; lütuf olarak verilmiş bir hak olamaz.
Biraz önce diğer konuşmacıları da gayet net olarak dinlediniz,
ortada feci bir durum var. Bunu önleyebilmenin tek yolu da bastırmak.
Hele Türkiye bir seçim dönemine giriyorken… Kadıköy'de hava
da oldukça iyi olacaktır. Saat 1'de orada bulunmanızı hararetle
tavsiye ederim. Ben, çok uzun zamandan beri sosyal hareketleri
hasbel kader takip eden biriyim. Yani bir şeyi protesto etmek
için ilk sokağa çıktığımda sene 64'tü. "Türkiye Kyoto'yu İmzala"
Kampanyası'nın iki ay gibi bir sürede toplanan imza sayısı,
tıpkı Mckibben ve arkadaşlarını şaşırttığı gibi beni de şaşırttı.
160 bini aşan, 170 bine yakın imza toplandı. O da Meclis'e verilecek.
İnternet üzerinden kolaylıkla imzalanabiliyor. Üç hafta gibi
çok kısa bir sürede 160 binin üzerinde imza toplanması beklenmedik
ve hakikaten göz yaşartıcı bir şeydi. Dolayısıyla da sembolik
öneminin hayati olduğu, aslında getirileri itibariyle önemli
de olmayan Kyoto'yu imzalamak için işe başlamanın tam zamanı
diye düşünüyorum. Türkiye'nin iklim değişikliğine neden olan
gazları son derece hızla artan oranda üreten bir ülke olduğu
biraz önce net olarak söylendi. Bence işin şurası da çok önemli:
Zihni olarak böyle bir tehlike olduğunu kabul edip ondan sonra
hiçbir şey yapmamak, üstüne düşeni yapmamak, ahlaki boyutları
çok tartışmalı olan bir sorumsuzluktur. Buraya kadar bu konuşmaları
dinlemeye gelmiş olan insanlardan hiçbirinin de sorumsuz olacağını
düşünmüyorum. Önümüzdeki dönemin en büyük meydan okuması, bence
budur: Bu ahlaki sorumluluğumuzu üstlenip üslenmeyeceğimizdir.
Teşekkür ederim.