Hatip Dicle Olayı ve “Çoğunluk” Demokrasisi
İbrahim Kuran*
12 Temmuz 2011
KCK operasyonları ile başlayan ve meşru Kürt siyasetinin
aşındırılması ile devam eden süreçte, Hatip Dicle'nin
vekilliğinin YSK tarafından düşürülmesi, Kürtlere karşı işlenen
demokrasi cürmünü, gayrı-demokratik tavrı şüphesiz daha aşikâr
hale getirmiştir. Fakat, Dicle vakasını münferitleştirmemek –ki
egemen bakış açısından bu ülkedeki her ayıp, her zulüm
münferittir- ve bu vakaya Türkiye'de hâkim olan genel siyasal
temayüller üzerinden bakmak elzemdir. Seçim öncesinde, ev
baskınları ve Kürt öğrencilerin gözaltına alınması,
Kürt-sosyalist bloğun örgütlenmesinin zora sokulması, blok
adaylarının söyleme-eyleme haklarının yokuşa sürülmesi,
mitinglerin “güvenlik gerekçeleri” ile mütemadiyen baskılanması;
seçim sonrasında, egemenlerin Kürt-sosyalist bloğa karşı
tehditkâr tutumu ve nihayetinde “kaderi yasaklı” bir Kürt
politikacısı olan Hatip Dicle'nin vekilliğinin düşürülmesi. Tüm
bu tahakküm süreçlerini, onlarca senedir memleket ruhuna sirayet
eden Kemalist vesayete ya da yeni hegemonik İslamcılığa izafe
ederek kestirmeden açıklama yapabiliriz. Fakat hakikatinde şuna
dikkat etmek gerekir ki, tüm bu ayrımcı süreçler ve pratikler,
Türkiye'de hâkim olan siyasal aklın ya da siyasi işleyişin
farklı vecheleri olarak karşımızda duruyor. On yıllardır
memleket sathının üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanan bu
siyasal akıl yahut işleyiş, “çoğunluk demokrasisi sorunu” (ya da
majoritarianism) olarak tanımlanabilir.
Basit bir önermeyle ifade edecek olursak, çoğunluk
demokrasisinde çoğunlukta olan unsur belirleyicidir, çoğunlukta
olan konsensüs aramak derdinde değildir. Nitekim çoğunluğa
sırtını dayayan siyasal aktörler yahut gruplar, kendi
pozisyonlarının meşruiyetini (yasal olanın meşru olana
dönüşmesi) baştan kabul ettirmiş olur. Çoğunluğu türlü yollarla
(“karizma” liderden tutun “sadaka” nevinden sosyal yardımlara
kadar) arkasına alan iktidar odakları, azınlıkta kalanların
sözlerine-eylemlerine itibar etmez olur. Nitekim çoğunlukta
olmanın kendinden menkul meşruiyeti, muhalif sesleri
ehemmiyetsiz ve etkisiz kılar. Seçimlerden sonra, yani iktidar
koltuklarına oturduktan sonra, ortada “hallolunması gereken” bir
mesele dahi kalmamıştır (mevcut iktidar örneğinde, görünen o ki,
Kürt açılımı bu saatten sonra geçer akçe değildir, Kürt
açılımının bir önemi kalmamıştır). Çoğunluğun söylediği-eylediği
seçimlerden sonra, demokrasi gereğince, artık “dokunulmaz” bir
hakikat sayılır, nitekim çoğunlukta olan “halkın iradesi”dir.
(Bu noktada, A. Nesin'in yüzde altmış söyleminin bu yazının
muhatabı olmadığını, çiğ bir populizm eleştirisinden kaçınmanın
her daim zaruri olduğunu söylemek gerek.)
Dolayısıyla, çoğunluk demokrasisi perspektifinden, Kürtlerin,
sosyalistlerin ve Türkiye'de azınlıkta kalan diğer grupların
parlamenter-demokratik sisteme dahil edilip edilmemesi, mevcut
iktidar açısından bir sorun teşkil etmez. Çoğunluğun seçtiği
mevcut iktidar sahipleri, parlamenter-demokratik koltuklarına
zaten oturmuşlar. Kürtler yahut sosyalistler zulme uğramış,
gadre uğramış; iktidar açısından ne gam ne keder. Mevcut iktidar
isteseydi, elbette seçim sistemini “demokratikleştirebilirdi,”
seçim barajını kaldırabilirdi, seçim yasasını revize edebilirdi.
Fakat arkasına aldığı çoğunluktan emin olan, çoğunlukta olmaktan
ilham alan iktidar buna gerek duymadı. Nitekim muhalif
temayüllerin sistem dışında kalması, mevcut iktidarın söz-eylem
alanını artırırdı.
Şunu teslim etmek gerek: İktidarda olanlar ancak demokratsa
zulme göz yummaz. İktidarda olanlar ancak vicdanlarının sesini
dinliyorlarsa daha “adil bir düzen” hayal ederler. Şu an
iktidarda olanlar, çoğunluk demokrasisinin ötesine geçip, adalet
arasalardı Kürtlerin uğradığı gadre ve zulme göz yummazlar, bir
halkın on yıllardır süren çığlıkları karşısında kulaklarını
tıkamazlardı. Şu an iktidarda olanlar “ancak bana demokrasi”
demeselerdi, Kürtlere ve sosyalistlere yapılan zulme razı
gelmezler, sessiz kalmazlardı. Nitekim sükût ikrardan gelir,
sessiz kalmak zulmü onaylamaktır. Böyle bakınca, mesele sadece
Hatip Dicle meselesi değildir, Kürt halkının ve sosyalistlerin
iradesinin yok sayılmasıdır. Mevcut iktidar, Kürtlere ve
sosyalistlere yapılan zulüm karşısında hiçbir şey yapamadıysa,
hiç olmazsa vicdanı elverdiğince “buğz” edebilirlerdi. (Nitekim,
Peygamber şöyle der, “bir kötülük gördüğünüzde onu elinizle,
gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalbinizle
buğz edin.”)
Notlar:
*Boğaziçi Üniversitesi, http://boun.academia.edu/ibrahimkuran