Finansal Bir Darbe
Michael Hudson
Çeviren: Melih Barsbey
Avrupa neoliberalleri emeğe karşı savaşta vites
yükseltiyor; bu çok önemli mücadele bir neslin kaderini
belirleyecek.
Basının büyük bölümü Avrupa’da Çarşamba (29 Eylül 2010) günü
gerçekleşen işçi gösterilerini ve grevlerini, toplu taşıma
işçilerinin iş yavaşlatma yoluyla yolcuları rahatsız etmesi
veya kalabalıkların ateş yakarak tepki göstermesi gibi
tanıdık olaylara benzeterek betimledi. Fakat bu olaylar,
işsizliğe ve ekonomik durgunluğa karşı sıradan bir tepkiden
çok daha farklı bir anlam taşıyor. Avrupa topluluğunun
gelecek yıllarda nasıl işleyeceğini belirleyecek çok önemli
yasal ve yapısal değişiklik teklifleri söz konusu. Eğer emek
karşıtı kuvvetler başarılı olursa bu, Avrupa’nın
parçalanması, iç pazarın yok olması; kıtanın durgun ve
cansız bir bölge haline gelmesine sebep olacak. Finansal
darbe bu kadar ciddi bir hale gelmiş durumda ve durum büyük
bir hızla kötüleşmeye devam edecek. Avrupa İşçi Sendikaları
Konfederasyonu başkanı John Monks’un ifade ettiği gibi: “Bu,
kavganın sonu değil, başlangıcı.”
İspanya, toplam iş gücünün yarısına tekabül ettiği
belirtilen 10 milyon kişinin katıldığı genel grev sebebiyle
en fazla dikkat çeken ülke. 2002’den beri ilk genel grevi
gerçekleştiren işçiler, sosyalist hükümetin (yüksek işgücü
maliyetinden dolayı değil, geçersiz gayrimenkul kredileri ve
olumsuz ipotek tahvilleri dolayısıyla çıkan) banka krizini,
kanunları şirketlerin ve devlet kuruluşlarının işçileri
rahatça işten çıkarabilmesi yönünde değiştirmek ve bankalara
daha fazla ödeme yapabilmek adına kullanmasını protesto
etti. Bu hükümetler için emekli maaşlarını ve kamu
harcamalarını azaltmak için de bir fırsat olacaktı. Aynı
süreç Portekiz’de de gerçekleşirken, İrlanda da bu
politikaları izleyecek gibi görünüyor – bütün bunlar
bankaların ülkenin en sorumsuzca borç veren kurumları olduğu
ülkelerde oluyor. Bankacılar, Başkan Obama’nın buradaki
programında olduğu gibi, borç rezervlerini çalışan kesimin
yaşam standartları pahasına yeniden oluşturmak istiyorlar,
ancak buradaki sahteliklere ve kandırmacalara
başvurmuyorlar.
Sorun tüm Avrupa’ya yayılmış halde, merkezi ise 50.000 ile
100.000 işçinin sosyal yasalarda önerilen değişiklikleri
protesto etmek için toplandığı Brüksel’deki Avrupa Birliği
başkenti. Aynı gün, Avrupa Komisyonu (AK) işgücüne karşı tam
teşekküllü bir savaşın taslağını çıkarmak için toplandı. Bu,
1930’lardan beri emeğe karşı yürütülen en ağır kampanya –
geçmişte IMF ve Dünya Bankası tarafından 3. Dünya ülkelerine
önerilen kemer sıkma programlarından bile daha ağır.
Avrupa Komisyonu konut kredisi bankacılığı krizini – ve
merkez bankalarının kamu bütçe açığını para basarak
kapatmasını yasaklayan gereksiz kanunu – hükümetleri
cezalandırmak , hatta maaşları düşürmedikleri takdirde
onları batırmak için kullanıyor. Hükümetlere, İkinci Dünya
Savaşı’nın sonundan itibaren yaptıkları gibi, bankalardan
vergi alarak kendilerine gelir yaratmak yerine, bankalardan
faizle borç almaları söyleniyor. Faizi ödeyecek parayı
bulamayan hükümetlerin de toplumsal programları
sonlandırmaları bekleniyor; eğer bu eylemler ekonomiyi –
hükümetin vergi gelirlerini de azaltarak – daha da
küçültürse, hükümetin kamu harcamalarını daha da azaltması
gerekiyor.
Brüksel’den Letonya’ya kadar her yerde neoliberal planlama
uzmanları, kamu sektöründeki düşük maaşların özel sektördeki
maaşların da düşmesini sağlaması yönündeki temennilerini
ifade ediyor. Amaçlanan, maaş seviyelerinin %30 ya da daha
fazla bir oranda düşürülüp kriz dönemi seviyelerine
getirilmesi; bunun, borçların ödenmesi için “daha fazla artı
değer sağlayacağı” iddia ediliyor. Tabi ki böyle bir şey
gerçekleşmeyecek. Burada söz konusu olan, geçen yüzyıl
boyunca gerçekleştirilmiş, Avrupa‘nın ilerleme çağına ait
sosyal demokrat reformları tersine çevirmeyi amaçlayan
acımasız bir girişim. Finans, sigorta veya gayrimenkul
sektörü yerine emeğin vergilendirilmesi ile Avrupa bir muz
cumhuriyetine döndürülmeye çalışılıyor. Hükümetlerin,
istihdam ve satış vergilerini arttırırken emekli maaşlarını
ve kamu harcamalarını azaltması bekleniyor.
Avrupa Komisyonu hükümetlere: “Emeğe karşı mücadeleye
katılın, yoksa sizi yok ederiz” diyor. Bu ise diktatörlük
gerektiriyor, Avrupa Merkez Bankası, seçilmiş hükümetlerden
bu yetkiyi almış bulunmakta. Onun siyasi kontrolden
“bağımsız” olması, günümüzün yeni finansal oligarşisi
tarafından “demokrasinin alamet-i farikası” olarak
adlandırılıyor. Bu aldatıcı yeni dil, Plato’nun oligarşinin
demokrasiyi takip eden yönetim biçimi olduğu yönündeki
düşüncesini hatırlatır nitelikte. Bu sonsuz politik üçgende,
yeni güç elitinin bir sonraki adımı kendisini –başlangıç
için emlak vergisini kaldırarak– kalıcı hale getirerek bir
aristokrasiye dönüşmek olacak.
Aslında bu çok eski bir oyun. Kimilerine göre artık Adam
Smith’in ekonomisini, John Stuart Mill’i ve ilerleme çağını
bir kenara koyma, Marx’ı ve hatta Keynes’i unutma vakti
geldi. Avrupa, totalitaryen bir neoliberal yönetim çağına
giriyor. Çarşamba günkü grev ve protestolar bu yüzden başka
bir anlam taşıyor. Avrupa’da sınıf savaşı sahneye geri döndü
– hem de büyük bir şiddetle!
Bu onlar için ekonomik intihar anlamına gelse de, Avrupa
Birliği, avro bölgesindeki hükümetlerden bütçe açıklarını
gayrisafi yurtiçi hâsılanın (GYİH) % 3’ünün, toplam
borçlarını ise GYİH’nin % 60’ının altında tutmasını talep
ediyor. Çarşamba günü AB, bütçe açıklarını bu gibi mali
önlemler yoluyla “düzeltmeyen” ülkelerin GYİH’lerinin %
0.2’sine kadar oranlarda cezalandırılmasını öngören bir yasa
çıkardı. “Keynesyen tarzda” -yükselen konjonktüre karşıt bir
şekilde- harcamalar için borçlanarak kamu borcunu GYİH’nin
%60’ının üzerine çıkarılan ülkeler, bu fazlayı her sene % 5
azaltmak zorunda kalacak; azaltmadığı takdirde ise ağır
cezalarla karşı karşıya kalacak. Avrupa Komisyonu (AK),
neoliberal tavsiyelerine uymayan avro bölgesi devletlerini
bütçe dengesizliklerini “düzeltmelerini” sağlamak için
cezalandıracak.
Gerçekte ise her neoliberal “reçete” durumu daha da kötüye
götürüyor. AB komisyonu maaşların artmasını ve yaşam
standartlarının yükselmesini emek verimliliğinin
yükselmesinin önşartı olarak görmek yerine, artan maaşların
rekabeti arttırmaktan ziyade düşüreceği önkabulüyle emek
masraflarını “gözlemeyi” tercih ediyor. Eğer avro ülkeleri
paralarının değerini düşüremezse –gayrimenkulü, finansı veya
diğer rant sektörlerini vergilendirmek, tekellere müdahale
etmek, çok daha yüksek meblağlara özelleştirilebilecek kamu
hizmetleri sağlamak yerine– işçi sınıfıyla savaşmak zorunda.
Özelleştirmenin rekabete ket vurabileceği ise göz önünde
bulundurulmuyor; bu konuda sadece –verimlilik konusu göz
önünde bulundurulmadan– artan maaşlar sorumlu tutuluyor.
Hükümetlerin bankalara verdiği finansal özelleştirme ve
kredi-yaratma tekelinin –Avrupa’yı parçalama pahasına da
olsa– şimdi işe yaraması bekleniyor. Dünyadaki tüm diğer
merkez bankalarının aksine, sahip olduğu yönetmelik, Avrupa
Merkez Bankası’nın (demokratik politikadan bağımsız olup,
ticari banka üyelerinin kontrolünden bağımsız olmayan
AMB’nin) hükümet borçlarını para basarak kapatmasını
engelliyor. Hükümetler bu durumda borçlarını masrafsız bir
şekilde merkez bankalarından almak yerine faizle bankalardan
almak zorunda kalıyor.
Avrupa Merkez Bankası’nın seçilmemiş üyeleri, yönetme
yetkisini seçilmiş hükümetlerin elinden almış durumda.
Finansal destekçilerinin etkisinde kalan AMB, AB
komisyonunu, oligarşik iktidar gaspını desteklemek konusunda
ikna etmiş halde. Bu yıkım politikaları öncelikle işçi
sınıfının tepki verene dek ne kadar sömürülebileceğinin
incelendiği bir kobay olarak kullanılan Baltık bölgesinde
denenmiş durumda. Emeğe %51 veya daha fazla sabit verginin
uygulanıp, gayrimenkulün ise neredeyse vergilendirilmediği
Letonya’da dizginler neoliberal politikalara tamamen teslim
edilmiş halde. Kamu sektöründe maaşlar % 30 azaltıldı, bu da
çalışma yaşında olan işgücünün (20 – 35 yaş arası) sürüler
halinde göç etmesine sebep oldu. Bu da tabi ki gayrimenkul
fiyatlarındaki ve vergi gelirlerindeki büyük düşüşe katkıda
bulundu. Erkeklerin ömrü kısalıyor, hastalık oranları
artıyor ve iç pazar daralıyor; Avrupa’nın nüfusu da
–doğurganlık ve doğum oranlarındaki (en fazla Fransa’da
olmak üzere) çöküşün “nüfus sorunu”nu oluşturduğu 1930’larda
olduğu gibi – azalıyor. Bunlar bir depresyon sırasında
meydana gelen şeylerdir.
İzlanda’nın bankacıları tarafından soyulması daha önce
gerçekleşse de, esas büyük olay Yunanistan’da gerçekleşti.
Ülke, zenginlerden vergi almadığı için şu anki mali krize
girdiğinde, Avrupa Birliği yetkilileri Yunanistan’a
neoliberal yıkımın simgesi olan Letonya’yı izlemesini
tavsiye etti. Tavsiyenin arkasındaki fikir ise avro
bölgesindeki ülkelerin, para birimlerinin değerini
düşüremeyeceklerinden, ücretleri, emekli maaşlarını ve kamu
harcamalarını azaltarak“iç develüasyon” yoluna gitmeleri
gerektiği. Yani durgunluğa giren Avrupa, Keynesyen
politikaların tam tersi politikalar izliyor. İzledikleri yol
ücretleri düşürmek: Bunun amacının da Avrupalıların
gelirlerinden daha fazla bir bölümün ev almak, okul
ücretlerini (ki okullar da yakın zamana kadar birçok ülkede
ücretsizdi –ör. Letonya’daki Stockholm Ekonomi Okulu),
ulaşım ve diğer kamu hizmetlerini ödeyebilmek için aldıkları
büyük miktardaki borçları ödemeye ayrılabilmesi olduğu iddia
ediliyor. Bu hizmetlerden birçoğu yakın zamanda
özelleştirildi ve özelleştirilmelerinin ardından
ücretlerinde büyük artışlar oldu. Özelleştirilen kurumları
satın alan şirketler ise hükümetlerin sattığı altyapıları
satın almak için bankacılara ve sigortacılara ödemeleri
gereken şişirilmiş ücretlere işaret ederek bu durumu
meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
Letonya’da dizginler neoliberal politikalara tamamen teslim
edilmiş halde. Kamu sektöründe maaşlar %30 azaltıldı. Yani
Avrupa, ekonomik, demografik ve mali olarak intihar ediyor.
Sorunu neoliberal bir yolla “çözmeye” kalkışmak her şeyi
daha kötüye götürüyor. Örneğin Letonya’da kamu sektörü
çalışanlarının maaşları geçen yılda % 30 azaltıldı ve merkez
bankası çalışanlarının bana söylediğine göre, kamu sektörü
maaşlarında daha fazla kesinti yapmanın yollarını arıyorlar
–yukarıda belirtildiği gibi diğer Avrupa ülkelerinde de
neoliberallerin düşüncesi bu yönde.
Letonya’da, sadece Daugavilpils’te 10.000 Letonyalı, “Krize
Doğru Yolculuk”un bir bölümü olan protestolara katıldı.
Letonya’nın başkenti Riga’da, eylem günü olan Çarşamba günü
saat 13.00’te, kamuya “bir şeyler olduğu”nu göstermek için
toplu taşıma durduruldu ve 10 dakika boyunca kornalar
çalındı. Altı bağımsız sendika ve Uyum Merkezi [1], Esplanade
Park’ta, Riga gibi küçük bir şehir için büyük bir rakam olan
700 – 800 kişinin katıldığı bir protesto mitingi düzenledi.
Kemer sıkma politikalarının planlanıp uygulamaya geçirildiği
Bakanlar Kurulu önünde de 400 kadar kişinin katıldığı bir
başka sendika eylemi gerçekleşti.
Yakın zamanda gerçekleşecek en önemli olaylardan biri de
Cumartesi (2 Ekim) gerçekleşecek parlemento seçimleri. En
önde gelen koalisyon, Uyum Merkezi, son on yıldır işçi
sınıfının maaşlarını ve işyeri standartlarını büyük bir
hızla düşüren neoliberal politikalara alternatif bir vergi
ve ekonomi politikası izleme vaadinde bulunuyor. Birkaç gün
önce, kapatılan okul ve hastanelere, çalışanların
maaşlarının düşürülüp istihdamın azaltıldığı belediye
binalarına, yani kurbanların en görünür olduğu yerlere
gazeteciler için bir otobüs turu düzenlendi.
Bu gösteriler seçmenlerin, en başta Bağımsız Sendikalar
Topluluğu’na ait yüz ayrı sendika olmak üzere daha militan
sendikalara yakınlaşmasına sebep olmuş gibi görünüyor. Diğer
sendika topluluğu olan Serbest Sendikalar ise Haziran
2009’da, hükümetin % 10 oranında (çalışan emekliler için %70
oranında) emekli maaşı kesintisi önerisini kabul ettiği için
itibar kaybı yaşamış durumda. Letonya’nın anayasa mahkemesi
geçtiğimiz Aralık’ta bu kesintileri iptal ederek bu noktada
bağımsız karar verme yetisine sahip olduğunu gösterdi. Eğer
hükümet bu cumartesi gerçekten değişirse [2] Neoliberal Devrim
ile geçtiğimiz yüzyılların klasik ilerici reformları
arasındaki çelişki netleşecek.
Özetle, Neoliberal Devrim Avrupa’da, Amerika’nın reel
ücretleri yükseltmeyi durdurduğu 1979’dan beri yaptığını
yapmaya çalışıyor: en zengin % 1’lik kesimin refahını iki
kat arttırmak. Bu da orta sınıfı fakirliğe mahkûm etmeyi,
sendikaların gücünü kırmayı ve iç pazarı yok etmeyi
beraberinde getiriyor.
Letonya’da Uyum Merkezi’nin programı, işgücünün maliyetini
düşürmenin maaşları düşürmekten çok daha kolay bir yolu
olduğunu gösteriyor: Vergi yükünü işgücünden gayrimenkule ve
tekellere (özellikle de özelleştirilmiş altyapılara)
kaydırmak. Bu, daha az artı değerin kapital olarak banka
kredilerine kanalize olmasını sağlayarak, (emeğin yaşam
maliyetindeki en büyük başlık olan) konaklama maliyetini ve
kamu hizmetlerinin maliyetini düşürecek. (Tekelleşmiş
altyapı hizmeti sağlayıcılarının faiz masraflarını iş yapma
maliyetlerine katması engellenmiş olacak. Fikir, onların
tahvillerin kârını almaya teşvik etmek. Borç alıp
almayacakları ise hükümet desteğinin söz konusu olmadığı,
ticari bir karar haline gelecek.) Faizin vergiden
düşülebilirliği ise iptal edilecek –borç baskısına yönelik
mali destekte “pazar tarafından kendiliğinden dikte edilen”
herhangi bir şey yok. Bu program, Renew Task Force
Latvia’nın internet sitesinden - rtfl.lv – görülebilir.
Şüphesiz ki bir çok eski Sovyet ülkesi işgücünün ve
sermayenin kaçmasına sebep olmak yerine avro alanından
çıkmayı tercih etmek zorunda kalacaklar. Onlar, bir
topluluğun isyan edene kadar yaşam standartlarının ne kadar
düşürülebileceğinin görülmek istendiği Neoliberal Deney’in
en uç örneği.
Fakat şu ana kadar neoliberaller bürokrasiyi tamamen
kontrolüne almış halde ve Margaret Thatcher’in sloganını
hortlatıyorlar: Başka Yol Yok (TINA: There Is No Alternative.)
Ama başka bir yol tabi ki var. Küçük Baltık ülkelerinde,
işçi - yanlısı partiler hükümetlere, vergi yükünü işçilerden
ve tüketicilerden mülkiyete ve finansal varlığa
yönlendirmesi için baskı yapıyorlar. Ödenmesi makul
imkânların ötesinde olan kötü borçlar azaltılmalı. (Çoğu
İsviçreli olan) Bankaların iflas etmesine izin vermek
gerekebilir, bu Avro’dan çekilmek manasına gelse bile. Kimin
yok olacağına karar verilmesi gerekiyor: bankalar mı, emek
mi?
Avrupalı politikacılar bu durumu ölümüne bir savaş olarak
değerlendiriyorlar. İşte sosyal demokrasinin yerini alan
ideoloji bu.
Michael Hudson eski bir Wall Street iktisatçısı. Kansas
City, Missouri Üniversitesi’nde (UMKC) Seçkin Araştırma
Profesörü. Kitaplarından bazıları: Super Imperialism: The
Economic Strategy of American Empire (Süper Emperyalizm:
Amerikan İmparatorluğu’nun Ekonomik Stratejisi) (yeni basım,
Pluto Press, 2002) ve Trade, Development and Foreign Debt: A
History of Theories of Polarization v. Convergence in the World
Economy (Ticaret, Kalkınma ve Dış Borç: Dünya Ekonomisinde
Çakışma ve Polarizasyon Teorileri Tarihi.) Kendisine websitesi
yoluyla ulaşılabilir, mh@michael-hudson.com
Notlar:
[1] 2005 yılında Letonya’da kurulan siyasi ittifak. Şu
anki üyeleri, (halihazırda ittifakta bulunan Ulusal Uyum
Partisi, Sosyal Demokrat Parti ve Yeni Merkez’in
birleşmesiyle 2010’da kurulan) Sosyal Demokrat Parti
“Uyum”, Letonya Sosyalist Partisi ve Daugavpils Şehir
Partisi. 2009’da Sosyal Demokratik Birlik’in katılımıyla
son halini alan İttifak, 2009 Avrupa Parlementosu
Seçimleri’nde oyların %20’sini alıp 2. gelerek
parlementoda 2 koltuk kazandı. (ç.n.)
[2] Mevcut hükümetin başbakanı Dombrovskis’in lideri
olduğu seçim ittifakı, Birlik, seçimi % 30.7 oy oranıyla
tamamladı. Uyum Partisi (National Harmony Party) % 25.7
ile ikinci sırada geldi. Yeni kurulacak hükümetin
“Yeşiller ve Çiftçilerin Birliği”, “Anavatan ve Özgürlük
İçin”, ve “Her Şey Letonya İçin” partilerini /
ittifaklarını barındıracak bir koalisyon hükümeti
olacağı belirtiliyor. Ayrıca Dombrovskis’in Uyum
Merkezi’ne (Harmony Center) bir ortak çalışma anlaşması
teklifi götüreceği ifade ediliyor. (ç.n.)