Global Finans Piyasaları Bugünlerde Neden Sinirliler?
Haluk Levent*
1987’deki Wall Street iflasında ilginç olan şey, felaketin belirsizliğidir.
Hakiki bir felaket oldu mu, yoksa gelecekte mi olacak?
Yanıt: Gerçek bir felaket olmayacak, çünkü sanal felaket koşullarında yaşıyoruz.
Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı
Ağustos’un başlarında yaşanan üç işgününü hatırlatarak başlayalım. Avrupa’nın en büyük bankalarından biri BNP, iki adet mortgage temelli fonunda, subprime mortgage [1] piyasası olarak adlandırılan piyasaların bazı segmentlerinde meydana gelen likidite buharlaşması sonucunda “fiyat oluşmadığı” gerekçesiyle alışverişi durdurdu. Fon katılım paylarını bankaya geri satarak paralarını almak isteyen yatırımcılar bu işlemi gerçekleştirme olanağı bulamadılar. Bu fonların katılım paylarının toplam değeri 2 milyar ABD Doları civarındaydı. 9 Ağustos 2007 Perşembe günü Avrupa Merkez Bankası (ECB) [2] piyasaya 95 milyar Euro (130 milyar ABD Doları) verdi; takip eden saatler içinde ABD piyasaları açıldığında FED [3] ABD bankacılık sistemine 24 milyar ABD Doları enjekte etti. Ardından takvim yaprağı döndüğünde, Japonya Merkez Bankası 8 milyar ABD Doları, Avustralya Merkez Bankası yaklaşık 4,5 milyar ABD Doları verirken diğer Asya merkez bankaları ihtiyaç olduğunda talep edilen miktar kadar para vermeye hazır olduklarını açıkladılar. TCMB rutin işlemler dışında herhangi bir müdahalede bulunmadı. Cuma günü ECB 61 milyon Euro (83,6 milyar ABD Doları), FED ise 38 milyar ABD Doları daha verdi. Türk bankalarının likidite açısından sıkıntı yaşayan Avrupa bankalarına kredi açtıkları duyuldu. Pazartesi ise FED rutin 2 milyar dolarlık işlem dışında herhangi bir harekette bulunmazken ECB 47,7 milyar Euro (65,3 milyar ABD Doları) ve ardından Salı günü de 25 milyar Euro (34,2 milyar ABD Doları) verdi. Gerek FED gerek ECB ihtiyaç duyulan likidite ne kadar olursa olsun piyasaya vermeye devam edeceklerini duyurdular.
Takip eden iki gün boyunca “piyasalar sakinleşti” ancak alttan alta FED’in faiz indirmesinin uygun olacağını “düşünmeye” başladılar ve buna bağlı bir “sinirlilik” hali ortaya çıktı. Nihayet FED’in 23 Ağustos’ta “ıskonto faizlerini” indirmesi ve vade uzatmasıyla birlikte “sakinleştikleri” görüldü. Ne zamana kadar? Bu sorunun yanıtı belirsizliğini koruyor, 24 Ağustos Cuma Hong Kong’un en büyük bankalarından Bank of China’nın subprime mortgage piyasasındaki gelişmeler dolayısıyla zor duruma düştüğü haberi geldi, birkaç gün önce de Almanya’da büyük bir bankanın da zor durumda olduğu konuşulmaya başlanmıştı.
İlk bakışta, bütün bu gelişmelerin 1987 hisse senedi krizi, 1997 Rusya krizi vb. gibi onlarca kriz ile benzer bir kriz olduğu kanısı hâkim olabilir (Türk bankalarının Avrupa bankalarının likidite krizini çözmeleri için fon sağlamaları farklı ve başlı başına ilginç bir nokta); fakat acaba bu krizlerden çok, yeni bir 1929 krizi, bir 1973 krizi gibi bir kriz mi geliyor? Bu sorunun yanıtını bulabilmek için biraz daha ayrıntılara bakmak gerekiyor. Önce birkaç soru. BNP’nin batık sayılan 2 milyar dolarlık fonları, yönettiği fonlar içinde ihmal edilebilecek küçüklükte iken ECB neden 4 işgününde toplam 313 milyar dolarlık müdahalede bulunmak zorunda kaldı? BNP’nin açıklamasında yer alan “likidite buharlaşması, fiyat oluşmaması” ne anlama geliyor?
Önce okuyucuyu sıkma pahasına da olsa bazı teknik ayrıntılara girerek işe başlamak gerekiyor. 2002 yılına geri dönelim ve bir New York Manhattan sakininin mahallesinde 120,000 ABD Doları tutarında bir daire satın almak istediğini varsayalım. Bu daireyi alabilmek için 100,000 ABD Doları tutarında bir krediye ihtiyaç duyacaktır. Bankalar, düzenli ve yeterli geliri olan birine bu krediyi vermek için hazırdırlar ve evin ipoteği karşılığında alınan banka kredisi ile ev alışverişi gerçekleşir. Bankalar (sadece mortgage işinde uzmanlaşmış bankalar da bulunmaktadır) [4] bu tip kredileri daha rahat fonlayabilmek için, bu kredi alacaklarını karşılık göstererek mortgage temelli finansal varlıkları (MBS) [5] finansal piyasada satarlar, böylece kendilerine likit kılarak (finansal varlıkları paraya çevirerek) yeni kredilerin verilebilmesi için fon yaratırlar. Buraya kadar her şey alışıldık işlemler ve halen ortada somut bir meta var ve bu metanın değeri üzerinden bazı finansal işlemler yapılıyor.
Elde olanları bir kez daha kontrol edelim, 120,000 ABD Doları tutarında bir ev, bu evin ipoteği üzerinden alınmış 100,000 ABD Doları tutarında bir kredi, bu kredi üzerinden sahip olduğu ipoteği MBS’ye çevirip ilgili finansal piyasada likide eden bir banka ve elinde MBS olan bir finansal aracı. Bu aşamadaki sorular şöyle: Birincisi, MBS’nin fiyatı nasıl belirleniyor? İkincisi, bizim finansal aracı kurum MBS’leri stoklayacak mı?
MBS’lerin fiyatları, genel finansal varlık fiyatlamasından farklı değil, bir ödenmeme riski ve varlık değeri var. Bu ikisi birlikte değerlendirildiğinde, yani varlığın değeri ile geri ödeme olasılığı çarpıldığında fiyat oluşur. Bu noktada ödeme olasılığının rakamsal olarak değeri, diğer bir deyişle ödenmeme riski, risk algısına bağlı olarak kişiden kişiye [6] değişmektedir. Risk algısı değiştiğinden dolayı da bir varlığın piyasa değeri yani fiyatı kişiden kişiye değişir. Bu durumda, risk algısına bağlı olarak varlık değerlemesi farklılaşır ve fiyat algısı değişir. Bazıları için değerini bulmuş olan finansal varlık başkaları için henüz ucuz gözükebilir ve alışveriş gerçekleşir. Bu bilgilerden sonra, elinde MBS bulunduran finansal kuruluşun bunları stoklamak yerine kendisi için uygun fiyatı bulduğunda elden çıkartması gerektiği üzerinde anlaşabiliriz. Böylece ikinci sorunun yanıtını da bulmuş olduk.
MBS’ler “ikincil mortgage piyasası”nda işlem görürler. Bu piyasalarda faaliyet gösteren yatırımcı kuruluşlar bulunmaktadır. BNP’nin batan iki fonu bu tür yatırımcı fonlardır, varlıkları çeşitli mortgage servis sağlayıcısı kurumlar tarafından ihraç edilmiş bulunan MBS’lerden ibarettir ve öbür tarafta ise pay sahibi (fonun sermayesini sağlayan) kişi ve kuruluşlar bulunmaktadır. Emeklilik fonları, petrol zenginleri, Japon ev kadınları, vb. Bu noktadan itibaren artık finansal varlığa temel oluşturan meta ile bir ilişki kesin olarak kalmamıştır.
Fonların değeri, portföylerinde bulundurdukları MBS’lerin değerine bağlı olarak her gün değişir. MBS’ler ise bir ipoteğe konu malın değerine ve ikinci olarak riske bağlı olarak değişmektedir. Aslında zincir burada sona ermemektedir. Fonların katılım paylarının bünyelerinde bulunduran başka yatırım fonları da bulunmaktadır. “Fonlar fonu” olarak adlandırılan bu girişimler de sahip oldukları fon katılım paylarını piyasa değerine göre yatırımcılarına getiri veya zarar yaratabilmektedirler. Öte yandan zincir bir de gelecekteki değer bağlı kontratlar üzerinden yürümektedir. Zaman içinde evin değerinin ve risk algısının değişimine bağlı bir kestirim yapılabilir. Elbette bu kestirimler kişiden kişiye değişecektir ve bu kestirimlerin kendisi bir finansal varlık olarak piyasalaştırılabildiğinde burada da alışveriş olanağı yaratılır (futures, options vb.). Artık bir tür bahis oynanmaktadır; bu bahsin iddia’dan tek farkı maçın 90 dakika finansal bahsin ise birkaç hafta sürmesidir. Bütün bunları şematize edecek olursak belki biraz daha kolay algılanabilir.

Finansal Piyasalarda Dikey Akış |
Yukarıdaki çizimde ortaya konulan bu yüksek düzeyde bütünleşme ihtiyacı nereden doğmaktadır? Küçük bir hesap bu nedeni kolayca tespit etmemizi sağlayabilir: Son ölçümlere göre 2007’nin ilk altı ayında türev piyasaların (kabaca tanımlanacak olursa yukarıdaki çizimde MBS oluşumundan sonraki kutuları kapsayan piyasaların tümü) işlem hacmi 370 trilyon USD [7] olmuştur. Yıllık işlem hacmi yaklaşık 750 trilyon ABD Doları olur; öte yandan, 180 ülkenin toplam Gayri Safi Milli Hâsılasının 46,7 Trilyon ABD Doları [8] olduğunu belirtelim. Türev piyasalarda gerçekleşen işlem hacmi dünyadaki toplam üretimin yaklaşık 16 katı kadardır. Hesaba devam edelim, bu 750 trilyon dolarlık işlem hacmi için, muhafazakâr bir tahmin ile %8 yıllık getiri oluştuğunu varsaysak 60 trilyon ABD Doları tutarında bir rakama ulaşırız. Dolayısıyla, 2007 yılı için sadece türev piyasalarından elde edilen 60 trilyon dolarlık getirinin alabileceği yeni finansal araçlar üretmek gerekmektedir. [9] Bu miktara denk finansal araç üretilemezse bu defa piyasadaki finansal varlıkların değeri yükselir. Finansal varlığın değerinin yükselmesi aslında sorunu büyütür çünkü finansal getiri yükselir. Günümüzde finansal sistem bir Amok koşucusudur; gelen sinyallere bakılacak olursa da ölümü yakındır. Finansal piyasalardaki bu servetin reel ekonomide bir anlam taşıyıp taşımadığı meselesi önemlidir, ancak bu yazının sınırları kapsamında detaylara girmeden tartışmaya başlangıç olması için Kötülüğün Şeffaflığı’na [10] referans vererek geçelim.
Elbette finansal yaratıcılığın bir sınırı vardır. Finansal sistemdeki büyümeye denk kaliteli finansal araç yaratmak kolay değildir. Son 3–4 yılda yakından gördüğümüz gibi, aşırı likidite yüzünden bir yandan kimi gayrimenkullerin, bazı menkul kıymetlerin fiyatları yükselerek anlamsız değerlere ulaştı, bir yandan da eskiden lafı bile edilmeyen kalitesiz (riski yüksek) finansal varlıkların işlem hacmi yükseldi. Riski yüksek finansal varlıkların işlem hacmi yükseldiğinden değerleri de arttı ve sonuçta riski düşük finansal varlıklar ile riski yüksek finansal varlıkların fiyatları arasındaki fark son derece azaldı. Diğer bir deyişle dünya çapında risk algısında aşırı bir düşüş oldu. Bunun da bir sınırı vardır; riskleri arasında yüksek fark bulunan finansal varlıkların değeri birbirine aşırı yakınlaşırsa birilerinin hesap hatası yaptığı açıkça ortaya çıkar ve finansal piyasalarda hata cezasız kalmaz.
Bu durumu somut bir örnek üzerinden izleyelim ve yazımızın başında 2002 yılında Manhattan’da ev alan New York’luya (NY’lu) dönelim. 2007 yılına gelindiğinde bizim NY’lu mutludur. Çünkü beş yıl içinde 120,000 ABD Dolarına aldığı evi yine muhafazakâr bir tahmin ile 200,000 ABD Dolarına yükselmiştir. Ama aslında, tüm NY’da fiyatlar yükseldiğinden bu yükselişin konut piyasasındaki alım gücü bakımından bir etkisi yoktur, genel alım gücündeki artış ise sınırlıdır; bir başka deyişle belki NY dışına, daha az artış görülen bir yere taşınmaya karar verirse bir servet etkisi ortaya çıkabilir (böyle bir yer varsa..! Paris, Londra, İstanbul gibi yerlerdeki fiyat artışlarını düşünün). Ancak, bunun finansal piyasalarda bir etkisi olmuştur; şöyle ki, prim ihtiyacı olan bir banka çalışanı evin değeri ile ipotek değeri arasında yaklaşık 100,000 ABD Doları tutarında bir fark olduğunu anladığında sunulacak teklif açıktır: 100,000 ABD Doları tutarında ipotek karşılığında yeni kredi... Çünkü son yıllarda bütün finansal piyasalarda çok olumlu gelişmeler olmaktadır, tercih edeceği herhangi bir yatırım fonu ile 100,000 ABD Doları için çok tatlı getiriler elde etmesi mümkündür vb. NY’lunun "fonksiyonel geliri artmadığı halde" yeni bir gelir kaynağı gökten düşmüştür. Bizim NY’lu eğer bu 100,000 ABD Doları ile gidip bir de MBS fonundan pay alırsa yeni bir gelir kaynağı elde edecektir; gerçi bunu “finansal ensest” olarak da tanımlamak mümkündür ama bu konuyu da şimdilik bir kenara bırakalım.
Kısa bir durum değerlendirmesi yapalım; bizim NY’lu fonksiyonel olarak yeni bir gelir kaynağı bulmadığı halde finansal geliri arttı, ama “reel olarak artan” başka bir şey daha var NY’lunun “borcu”. Finansın genel kuralıdır, borç yükseldiğinde risk yükselir; dolayısıyla, bizim NY’lunun 5 yıl önce geliri ile uyumlu görünen riski düşük 30 yıllık mortgage kredisinin ödenme riski hafifçe yükselir; çünkü ipotek halen sağlam gözükmektedir. Ama bu sağlamlık 100,000 ABD Doları tutarında seviyede değildir artık ve 200,000’lık seviye “gerçekçi bir fiyatlamaya” değil küçük bir spekülasyona dayanıyorsa durum karışık bir hal alır.
Mortgage sistemi, borçlunun işsiz kalması, gelirinin azalması vb. gibi ödememe riskine karşı fazla duyarlı değildir. Çünkü sistemin içinde bu gibi durumlar için sigorta oluşturacak mekanizmalar bulunmaktadır; ancak borçluların büyük bir bölümü ödeme zorluğu içine düşerlerse sistem buna uygun bir koruma içermediğinden çözülme başlar. Elbette, kurumsal ciddiyete sahip bazı mortgage kuruluşları yukarıdaki yolu takip etmemişlerdir, ancak bu yolu takip edenlerin azımsanmayacak büyüklükte olduğu anlaşılmaktadır; MBS piyasaları risklere göre sınıflandırılmıştır, “subprime mortgage” riskli varlıkların ticaretinin yapıldığı piyasalardır. Son krizde de bu piyasalarda, işlem gören varlıkların risklerinin artık fiyatlanamayacak kadar büyüdüğü anlaşılmış ve birden bire bu piyasalarda talep kalmamıştır. BNP’nin “likidite buharlaşması” ile kastettiği budur. Hiç talep olmadığı için, 1000 ABD Dolarından işlem gören bir finansal varlığın fiyatı 100 ABD Dolarına indiğinde bile alıcı gelmemektedir. Dolayısı ile işlem olmamakta ve dolayısıyla “fiyat oluşmamaktadır”. Bir iflas durumu söz konusudur, ama bildiğimiz iflaslardan farklı olarak, “kimin iflas ettiği tam olarak belli değildir”. [11]
Bizim NY’lu gibi bazı olağan şüpheliler vardır, bunlar sistem açısından sorun olarak görülmezler, evlerine el konulur, gelirlerine ipotek koyulur ve paranın bir kısmı uzun vadede kurtarılır; ama bir de bazı olağanüstü şüpheliler var ve sorun da burada başlıyor. Çizime geri dönecek olursak, bizim NY’lunun ipoteği ve onun taşıdığı riskler üzerinden ne kadar finansal varlık çıkartıldığı konusunda hiçbir fikrimiz yok. Hatta FED’in Bernanke’den önceki efsanevi başkanı Alan Greenspan, bir konuşmasında “kaldıraç oranını” hesaplayamadıklarından şikâyet etmiş ve bunun son derece kaygı verici olduğunu eklemişti. Bu durum, olağanüstü şüphelilerin sayıları, sahip oldukları ve/veya yönettikleri fonların miktarı ve finansal kaliteleri hakkında tam bir sis perdesi yaratmaktadır.
Örneğin, bizim NY’lunun ilk ve sağlam ipoteğinden meydana gelen MBS’yi satın alan kuruluş bunu AAA rating [12] alan fonunun bir parçası yaptıysa, ardından kaliteli bir fon üzerinden çok sayıda risk algısına dayalı farklı finansal varlıklar yaratıldıysa (vadeli işleme dayalı finansal varlıklar) ve bunu BNP gibi, China Bank gibi büyük bankalar yaptıysa çarşı karışmış demektir. Bu durumda, hangi finansal kurumun ne kadar risk taşıdığını bilmek mümkün değildir, bankalar arasında para ve fon alışverişi durur. 9 Ağustos’ta olan budur, bankaların birbirlerinden borçlanmaları mümkün olmadığından merkez bankaları tüm bankacılık sistemine likidite sağlamışlar, yani borç vermişler ve borçların vadesini uzatmışlardır. FED ayrıca, ıskonto faizini düşürerek likiditeyi artırmıştır, bütün amaçları sistemin tekrar çalışmasını sağlamaktır. Eğer bankacılık sistemi yavaşlarsa bunun ekonominin işleyişi üzerinde son derece olumsuz etkisi olacağı ve ani bir büzülmeye yol açacağı açıktır. Sisteme ihtiyacı olan likiditenin verilmesi sadece panik havasını engellemiş, sorunun uzun vadeli etkileri üzerinde herhangi bir plan açıklanmamıştır.
Önce orta ve uzun vadeli etkilerin neler olabileceği konusunu ele alalım. Daha önce yaşanan krizlerde, sorunun sınırları belirli ölçülerdeydi. Örneğin 1997 Rusya krizinde büyük bir yatırım fonu batmış ve bunun etkileri koordineli bir şekilde hareket eden oyuncular tarafından sınırlı tutulabilmişti. Ama bugün yaşadığımız krizde hangi fonun ne kadar zarar ettiği tam olarak bilinmemektedir; daha kötüsü sorunlu finansal varlıklar üzerinden ne kadar türev finansal varlık üretilmiş olduğu yani sorunun hacmi de bilinmemektedir. Bunu, normal koşullarda Merkez Bankaları tahmin edebilirlerdi fakat finansal sistemin ulaştığı küreselleşme tek bir merkez bankasının bu konuya hâkim olabilmesini ve yönetebilmesini neredeyse imkânsız kılmaktadır. [14]
Takip edilebilecek iki yol vardır: Birincisi, merkez bankaları, sorunlu birincil piyasalara müdahale ederek sorunlu varlıkları satın alınmasını koordine ederler, bu yol daha önce birkaç ufak sallantı sırasında bazı fonların tasfiye edilmesi için kullanıldı; ikincisi, fonların temizlik işinin piyasaya bırakılması.
Birinci yol izlenecek olursa ciddi bir “ahlaki problem” (moral hazard) sorunu oluşur, yüksek getiri peşinde koşan risk iştahı kabarık kişilere hak etmedikleri bir finansman sağlanmış olur (bu kişiler eğer hükümetleri etkileme gücüne sahip büyük sermaye grupları ise pek sorun olarak görülmez). [15] Öte yandan bu yolun en önemli sonucu, risk algısının kalıcı olarak düşmesi ve ileride problemin daha büyük bir şekilde önümüze gelmesidir. Bu yolun ikinci sonucu da, merkez bankalarının artık sadece “paranın son kabul edicisi” (lender of last resort) durumundan çıkarak finansal piyasalarda, piyasa yapıcısı fonksiyonunu üstlenmek zorunda kalmaları olabilir. [16] Şu anda FED’in, ECB’nin bu rolü üstlenebilecek teknik bilgi ve donanıma sahip oldukları kuşkuludur, diğerlerini ve bu arada bizimkileri ihmal edebiliriz. Bugünlerde tartışılan [17] bu yolun bir başka yönü de şudur. Şimdiye kadar alışık olduğumuz şey, piyasa yapıcılığı işlevini yüklenen kurumun (kurumların) piyasadaki diğer oyunculardan temelde farklı olmayan bir kurum olmasıydı. Kamunun, hem de büyük bir cesametle ve en azından teoride diğerlerinden farklı olarak piyasanın tam bilgisine sahipken, piyasa yapıcısı rolünü üstlenmesi yeni bir durumdur ve bunun neoliberal zırvalamalar ve özelleştirme salgını içinde nereye oturduğu neşeli bir tartışma konusudur. Bu problemi çözmek için Mandrake’nin güçlerine sahip olmak bile yeterli midir onu da bilmem. [18] Ama bildiğim bir şey var, bu konu tartışıldığına göre büyük ihtimalle mitolojik anlamıyla yeni bir Titan’ın doğum sancılarına şahitlik ediyoruz demektir. Artık finansal plutokrasinin [19] egemenlik çağına girmeye başladığımızdan söz edebiliriz.
İkinci yol izlenecek olursa, yani, sorunun çözümü piyasaya bırakılacak olursa bu defa sorunun kontrol dışına çıkarak bütün bankacılık sisteminin riske edilmesi hiç de küçük bir olasılık değil. Bir kere, MBS’leri portföylerinde bulunduran bankalar var, ikincisi ve daha önemlisi, MBS’lerin alım satımını yapan uzmanlaşmış fonların katılım paylarını ellerinde bulunduran yatırım fonları, bankalar, emeklilik fonları var. AAA derecesine sahip bir fonun içinde çürük bazı finansal araçlar bulunması fonun kuruluş sözleşmesine aykırı bir durumdur. [20] Bu durumda kalan bir fonun risk algısı değişir ve bu tek çare olarak varlığın elden çıkartılması denenir (satıcılar arttı, alıcılar eksildi); eğer elden çıkartılamıyorsa bu defa diğer varlıklardan satış yapılarak risk düzeyi dengelenmeye çalışılır. Yatırım fonları ve bankalar için de farklı saiklerle benzer işlemlerin yapılması gerekir, hastalık diğer piyasalara da bulaşır. Nitekim, 9 Ağustos’u takip eden hafta içinde Japon Yeni ile ABD Doları arasındaki parite değişimi bir ölçüde bu tür bir hareketi işaret ediyordu. Etkisi hafif çaplı bir korku yarattı, ucuz Japon Yeni ile yüksek getirili Dolar ya da başka döviz cinsinden varlıklarını finanse ederek mutlu hayat sürenler (carry trade uzmanları) ki bizim gazetelere göre aralarında Japon ev kadınları da varmış, zor durumda kaldılar. Japon ev kadınları pek sorun değil, ama ya aralarında çeşitli faaliyetlerini bu şekilde finanse eden irili ufaklı şirketler veya düpedüz yatırım fonları varsa? Bu gidişle, Tarzan’ın bundan sonra gün yüzü görmesi mümkün olmayacak galiba...
Şimdiye kadar ortaya koyduklarımız sis perdesini aydınlatmak bir yana perdeyi iyice kalınlaştırdı. Ama elde olanlardan yola çıkarak orta ve uzun vadede neler olabileceğine bakabiliriz:
• Şu ya da bu şekilde azımsanmayacak miktarda fon tasfiye edilecek.
• Gayrimenkul piyasasındaki talep yavaşlayacak.
• Bazı bankalar ve büyük finansal kuruluşlar ciddi zarar yazacaklar.
• Çok sayıda NY’lu dünya vatandaşın servetinde erime olacak ve borçları ile servetleri arasıdaki zahiri ilinti gerçeğe dönüşecek.
• Şirketlerin bir bölümünün bilânçosu küçülecek.
• Bütün dünyada risk algısı yükseleceğinden finansal varlıkların fiyatlaması yeniden yapılacak.
• Bankacılık sisteminin aktiflerinde küçülme olacak.
Bütün bunları bu açıklıkta olmasa da ve elbette çok daha iyimser bir tonda ve bir olasılık olarak, FED’in başkanı Bernanke 17 Mayıs tarihli konuşmasında dile getirmişti. [21] Bilinmeyen nokta, bütün bunların ne kadar bir süre içinde gerçekleşebileceği. Eğer, yeterince uzun bir zamana yayılabilirse ve panik engellenebilirse kontrollü bir iniş gerçekleştirilebilir. Ama bunun çok yüksek bir koordinasyon olmaksızın sağlanması mümkün değildir. Eğer sağlanabilirse, dünya ölçeğinde büyüme yavaşlar ve uzun dönemli görece hafif bir durgunlukla geçiştirilebilir.
Bence daha yüksek ihtimalli alternatif senaryoya göre ise, sorunun boyutlarının tahmin edilenden büyük olması ve zararların ciddi seviyelere ulaşması keskin bir düşüşle sonuçlanır ve bu durumda 1973 ve 1929 krizleri ile karşılaştırılabilecek bir krize girilir.
Sonuç ne olursa olsun sistemin irrasyonel karakteri net olarak ortadadır. Aslında Kapitalizmin ilk dönemlerindeki lale soğanı krizinden bu yana sistemin mekanizmasında anlamlı bir farklılık yaşanmamıştır. [22] Her kriz genel bir yıkım ve tekelci yoğunlaşmanın daha da yükselmesi ile sonuçlanmıştır. Bugün de farklı bir durumda değiliz.
Yazının çerçevesi dışında kalmakla birlikte birkaç kelime de Türkiye’ye etkisinin ne olabileceğini tartışalım. Birincisi, ilk planda Türkiye’ye etkisi sınırlı kalmıştır, bu esas olarak, gelişmiş ülkelerde başlayan bir krizdir. Türkiye’de görünür etki likidite sıkışması ile birlikte gerçekleşecek ve 2002–2007 arasında likidite bolluğu dolayısıyla yaşanan ve kanımca kötü idare edilen bahar havası sona erecektir. Dünya’da ekonomik büyümenin yavaşlaması ve temel finansal piyasalarda belirsizliğin artışı büyük ölçüde, Euro/Dolar paritesinin yarattığı avantaj üzerinden dünya ekonomisi ile eklemlenen Türkiye ekonomisinde ciddi bir durgunluk tehlikesi yaratır. Artık AKP ile yoksullar arasındaki güçlü ekonomik ve kurumsal bağ, ekonomik temelden başlayarak zayıflayacaktır. Bu durumun yaratacağı fırsatlar ve tehlikeler canlı bir tartışmanın konusu olabilir.
Notlar:
* Galatasaray Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi.
[1] Kredi geçmişi temiz olmayan, daha önceki kredilerinde ödeme zorluğu çekmiş ya da ödememe riski olan kişilere normalden daha yüksek faizle verilen krediler.
[2] ECB’nin piyasaya verdiği para denilince, finansal kurumlara kısa süre içinde geri almak üzere, ECB’nin hedeflediği faiz oranından finansal kurumlara verdiği borç para kastediliyor.
[3] Federal Reserve, ABD Merkez Bankacılığı sisteminde merkez bankası işlevi gören federal kurum.
[4] Bunların bir bölümü ülkemize de gelmekteler, bilindiği gibi mortgage, konut finansman sistemi ülkemizde de uygulanmaya başlandı. Üstelik henüz yeterli yasal altyapı ve daha da önemlisi düzneleme (regülasyon) altyapısı ve düzenleme işini gerçekleştirebileek uzman kadrosu yokken. Yeni bir banker skandalı ama bu defa kurumsal boyutlarıyla yaşanabilir.
[5] Mortgage Based Securities
[6] Burada kurumdan kuruma demek daha doğru, çünkü bu tip piyasalarda faaliyet gösterenler kişiler değil kurumlar. Ancak bu kurumlarda çalışanların her yıl işlem hacimlerine dayalı primler aldıkları ve bundan dolayı “risk iştahlarının” yüksek olabileceği unutulmamalıdır.
[7]
http://www.economywatch.com/market/derivative-market/size.html
[8] http://www.economywatch.com/world_economy/world-economic-indicators/world-gdp.html
[9] Finansal inovasyon günümüzün önemli kavramlarından biridir.
[10] Baudrillard Jean (1995), Kötülüğün Şeffaflığı: Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
[11] Baudrillard’ın sanal gerçeklik tarifine uygun bir durum.
[12] Risk ölçümü söz konusu olduğunda uzman rating kuruluşları tarafından derecelendirmeler yapılır, AAA en kaliteli yani riski en düşük derece anlamına gelir. BNP’nin işleme son verdiği her iki fonu da AAA derecesine sahipti!
[13]http://www.marketwatch.com/markets/globalmarkets, 25/08/2007, Subprime Hits China Bank
[14] Uluslarüstü merkez bankaları ağı, bu krizin muhtemele sonuçlarından biri olabilir; üretimin yoğunlaşmasını 20. yy’da finansal sermayenin yoğunlaşması izledi; şimdi bunu 4-5 ülke merkez bankasının tüm dünya sistemini yönlendirmek üzere bir küresel ağ oluşturması takip edebilir. Sermayenin oligarşik karakterinin çıplak olarak görülebileceği bir dönemdeyiz.
[15] Türkiye’de bunun sayısız örneğini yaşadığımız için bizim açımızdan zaten bir sorun değildir, biz aşılıyız ve alışkınız! Aslında bu yol, servetin kamu eliyle eşitsiz bir biçimde yeniden dağıtılmasından başka bir şey değildir (bu defa sanal değil reel dünyada).
[16] Bu, “Tarzan zor durumda” demektir.
[17] Bkz. http://www.woxeu.org/index.php?q=node/459
[18] Amerika’da faaliyet gösteren en büyük mortgage şirketlerinden birinin adının “Aladdin Mortgage” olması basit bir rastlantı mıdır, yoksa Titan saadet zincirinden bildiğimiz üzere genel eğilimin yani “lambadan cin çıkarma yeteneği”nin, bir tezahürü müdür, o da ayrı.
[19] Bürokrasi ile sermayenin ortak oligarşik diktatörlüğü.
[20] Bunların çürümesi sonradan gerçekleşmiş olabilir. Örneğin bizim NY’lunun ilk ipoteğinden üretilen MBS, AAA derecesinde bir varlık iken birden bire NY’lunun ikinci kredisi dolayısı ile bu dereceyi hak etmeyen ama halen aynı derece ile kodlanan bir varlık haline dönüşmüş olabilir. Bunu, ikincil piyasalara, vadeli işlemlere vb. uzattığınızda sorunun ihmal edilebilecek boyutun çok ötesinde, bu fonları rahatsız edebilecek bir büyüklüğe ulaşmış olma ihtimali yüksektir.
[21] http://www.federalreserve.gov/Boarddocs/speeches/2007/20070517
[22] Kindelberger, Charles P. (2007), Cinnet, Panik ve Çöküş–Mali Krizler Tarihi-, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.