İfade Özgürlüğünün Berisinde ve Ötesinde
Hamit Bozarslan
[Bu yazı, BGST Yayınları’ndan 2008 Sonbahar sezonunda yayımlanması
planlanan “Türkiye’de İfade Özgürlüğü” kitabının, “Kürt Sorunu ve İfade
Özgürlüğü Sorunu” bölümünde yer alacak. Yazıyı güncelliği nedeniyle ve
Sayın Hamit Bozarslan’dan izin alarak şimdiden okurlarla paylaşmak istiyoruz.]
Türkiye’deki diğer hassas konularda olduğu gibi Kürd sorununun dile
getirilmesinde de önemli engeller oluşturan ve azalarak da olsa devam
eden “ifade özgürlüğu” ile ilgili sınırlamalar bilinmekte ve değişik insan
hakları kuruluşları tarafından mütemadiyen dile getirilmektedir. 1920’li
yıllara uzanan kişisel ve kollektif anılar ise, Kürd meselesinde dayatılan
yasaklar sisteminin birbiri ardına gelen “Cumhuriyet nesilleri” için kelimenin
tam anlamıyla zor ve zindanla özdeşleştiğini göstermektedir.
Bu kısa denemede, doğrudan zora dayalı bu engellemelere ve yasaklara
değinmekten çok, bunların berisinde ve ötesinde yatan bazı faktörleri
ele alacak eleştirel bir yaklaşımın zorunlu olduğu hipotezinden yola çıkarak,
ifade özgürlüğünün engellenmesini mümkün, hatta kaçınılmaz kılan hakimiyet
mekanizmalarının sorgulanması gerektiğini önereceğim. Böyle bir yaklaşımdan
amacım, kesinlikle, sonunun aynı zamanda yasal düzenlemeler, demokrasi
anlayışı ve süreciyle yakından ilişkili olduğunu reddetmek değil. Ama,
“engelleme”lerin Türkiye’deki milli kimliğin zayıflığı, tarihsel faktörler
ve Kemalizmin siyasi kültürün inşasında temel kabul ettiği “korku” ile
de yakın bir ilişkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki, hukuku bir
“üst-yapı” kurumuna indirgeyemesek de, her yasağın aynı zamanda tarihsel,
sosyal ve kültürel bir derinselliğe sahip olduğunu ve bu nedenle de heurestic
bir anlam taşıdığını kabul etmemiz gerekir. []
Yasakların son yıllarda azalmış olmasının, devletin meşru söylem üreticilerinin
[1]
tümünü içeren bir siyasi değişim ve radikal bir demokrasi projesi ile
açıklanamayacağını belirtmek gerekmekte. Genelkurmay Başkanlığı’nın 27
Nisan 2007 tarihli “geceyarısı bildirisi”nde “ne mutlu Türküm” demeyenleri
ebedi düşman olarak ilân etmesi[2] ya da milliyetçi/ulusalcı basında gözlemlenen
ve açıkça etnik bir grup olarak Kürdleri düşman olarak algılayan yazılar
bile, yasakların bir iktidar kurma unsuru ve tekniği olduğunu, “vatandaşları”
“kendi eleştirel hükümlerini askıya alıp” yasakları koyanların otoritesine
biat etmeye davet ettiklerini göstermektedir[3]. Aynı şekilde, yasakları,
fizikî şiddetin öncüsü, tamamlayıcısı ve a posteriori meşrulaştırıcısı
olan sembolik şiddetin bir unsuru olarak değerlendirmek mümkündür. Yasakların,
Carl Schmitt’in dost-düşman ikilemi üzerine kurulu sistemin ayrılmaz bir
parçasını oluşturduğunu, bu sistemin de kendisini ancak “iç düşmanlar”ın
varlığı sayesinde yeniden üretebildiğini görmekteyiz[4]. Dünyanın bir çok
ülkesinde olduğu gibi, Türkiye’de de, her zaman adalet kavramıyla aynı
anlama gelmeyen hukuk, kışla ve mekteble birlikte bu düşmanlığın hem fikir
hem de icraat alanında yeniden üretildiği bir saha olarak tanımanabilir.
Bu gözlemden yola çıkan bu değerlendirmede, ilk olarak yasaklanan olgunun
adlandırılmaması ve adlandırılması arasındaki tezat, ikinci olarak adlandırma
ya da adlandırmamayı mümkün kılan hakimiyet mekanizmaları, son olarak
da yasaklama ve milli bilgi/ bilim arasındaki ilişki üzerine duracağım.
Var olanı adlandırmamak ve adlandırmak
Cumhuriyet’in kuruluşundan 1990’lara (hatta 2000’lere) kadar Kürd varlığının
ve Kürd meselesinin hem lafzen ve kanunen red hem de fiilen kabul edildiğini
görmekteyiz[5]. Kürdçe konuşma ve yazmadan Kürdleri ayrı bir grub olarak
kabul etmeye kadar büyük bir “suç” sahasını içeren yasakların kendileri
bile, bir kabul göstergesi, olumsuzdan yola çıkarak reddedilenin kabul
edilmesi anlamına gelmektedir. Kaldı ki, Cumhuriyet kendi koyduğu yasağın
ihlalini müesseseleştiren bir kurum olarak işlemektedir.
Herkes tarafından bilinen birkaç misal bu tezatı gözler önüne sermeye
yeter: Kanunen –ve hatta “ilmen”- varolmayan Kürdçenin yasaklanması, aynı
zamanda böyle bir dilin varlığının kabul edilmesi anlamına gelir. İsmail
Beşikçi’nin ayrıntılı bir şekilde tahlil ettiği “İskân Kanunları”, resmi
söylemin na-mevcud ilan ettiği bir kültürü ortadan kaldırmayı hedeflemektedirler[6].
Mehmet Bayrak’in yayınladığı belgeler, Kemalist iktidarın Kürdlerin varlığı
ve Kürd milliyetçiliğinin dinamikleri konusunda en ufak bir tereddüde
sahib olmadığını açık bir şekilde ortaya koymaktadırlar. Bu belgelerden
bazıları Fırat’ın “güneyinin” “elden gidebileceği” varsayımından yola
çıkmakta ve özellikle “Kuzey”in Kürdleşmesinin engellenmesi gerektiğini
dile getirmektedirler[7].
Bu gizli belgelerin ötesinde, 1930’lardan 1990’lara kadar resmi ideoloji
Kürdlerin varlığını inkâr ederken, Cumhuriyet’in en önemli kuruluşlarından
olan Türk Tarih Kurumu’nun Selçuklu ya da Osmanlı dönemi üzerine yayınladığı
tercüme ve telif eserlerin hemen hemen tümünde Kürdler önemli bir yer
tutmaktadırlar. Aynı şekilde, 1960’larda Kürd talebelerinin “millî bilinç
kazanmaları”nda son derece önemli bir rol oynayan ve Kemalizmin metafizik
referansı olarak kabul edebileceğimiz Mustafa Kemal’in Nutuk’u ve “Türklüğün
zaferi” ile sonuçlanan Istiklâl Harbi’ni ele alan literatür, bariz bir
şekilde Kürd varlığına göndermede bulunmaktadır. Son olarak da, anılar,
reddedilenin varlığının kabul edildiği zengin bir literatür oluşturmaktadır.
Örneğin Tepeyran’ın hatıraları Koçgiri isyanında neler olup bittiğini
kuşkuya yer bırakmayacak şekilde dile getirirken[8], “kaderin una değil
de üne” mahkum ettiği Çağlayangil, Cumhuriyet’in Kürd bölgelerinde kendi
kanunlarını çiğnediğini göstermektedir[9].
Dünyanın her yerinde olduğu gibi “reddedilenin” son tahlilde “kabul
edilmesi” Türkiye’deki resmi ideolojinin de epistemolojik çıkmazını oluşturmaktadır[10].
Bu çıkmazın Türkiye koşullarındaki en önemli nedeni, Kemalizmin, her ikisi
de organik bir toplum tahayyülüne dayanan entegratif ve sosyal-Darwinist
bir niteliğe sahib olmasıdır. Mesut Yeğen’in “müstakbel Türk’ten sözde
vatandaşa”[11] ifadesi ile dile getirdiği bu tezat, aslında Kemalizm döneminden
itibaren açık bir şekilde gözlemlenmektedir.
Entgeratif Kemalizm
Bilindiği gibi Kemalizm, milli varlığı hem Türklüğe, hem de, Türklükle
içiçe geçmiş, ona diğer “unsur”lara oranla bir statü ve varlık nedeni
kazandıran İslamî, daha doğrusu Sünni bir kimliğe dayandırmaktaydı. “Millet”,
“Ümmet”in “milli sınırlar”la belirlenmiş katmanına verilen addı. Hrıstiyanlar
ve Yahudiler azınlık olarak kabul edilirken, “Ümmet” katmanını oluşturan
ve aralarında ağırlıklı olarak Kürdlerin bulunduğu Müslümanların tümü,
“Türklüğü” oluşturmaya el veren bir hammadde olarak görülmekteydi. Millete
bağlılık, yani dost statüsünden düşman statüsüne geçmemenin koşulu ise,
Türklüğün, aidiyet olarak Sünniliğin ve rejimin medeniyet projesinin kabul
edilmesiyle mümkün olmaktaydı. Milli kimliğin burada ele alamayacağım
nedenlerle son derece zayıf olması ise[12] en azından 1927’den itibaren
inanç sistemi anlamında resmi bir din halinde müessesseleşen Kemalizme
katılmayı gerektirmekteydi. Sistemin terimlerinden birinin reddi, sistemin
tümünün meşruiyetinin sorgulanması ve milletin zaafa uğratılması anlamına
gelmekte ve dost kategorisinden “düşman” kategorisine geçmeye yetmekteydi.
Cumhuriyet’in İttihad ve Terakki devrinden miras aldığı ve siyasi kültürün
mihengi olarak kurumsallaştırdığı “gaflet, delâlet ve hatta hıyanet” kavramları
bu dost-düşman ayrımının Kemalist dönemle sınırlı kalmadığını hatırlatmaktadır.
Bu yaklaşımın ikili bir yasaklar sistemi getirdiğini söyleyebiliriz.
Bunlardan ilki, demokrasinin ve sivil toplumun ön koşulu olarak meşrulaştırılması
gereken “bölünmelerin”, ihtilafın ve dissensusün yasaklanması, devletin
mukkades olarak gördüğü Türklüğü, aidiyet olarak Sûnniliği, varolma şartı
olarak değerlendirdiği medeniyet projesini ve inanç sistemi olarak algıladığı
Kemalizmi ancak şiddet ve cezai tedbirler sayesinde koruyabilmesi. İkincisi
ise, bu hassas konulardaki yasakların bir habitus olarak içselleştirilmesi,
düşünce ve eleştirinin tahayyülünü sınırlaması. Günümüzde bile, hassas
konuların tümünde olduğu gibi Kürd meselesinde de bu sınırın aşılması
ancak sistemle radikal bir kopuş pahasına mümkün olabilmektedir.
Sosyal-Darwinist Kemalizm
Sosyal-Darwinizm Kemalizmin ikinci dayanağı olarak değerlendirilebilir.
Kemalist sosyal-Darwinizm, bu sefer milleti ümmetten ayrı bir kategori
(1930’larda ise bir ırk) olarak algılanan, sürekli “çürük hücreler” tarafından
içten tehdit edilen ve diğer milletlerle “yaşam kavgası” içinde olan organik
bir bünye olarak görür. Ziya Gökalp gibi[13], Kemalizm de, milleti, günlük
yaşamda karşılaşılan “Müslüman halk” olarak değil de meta-tarihsel[14] bir
kategori olarak kabul eder. Milletin “kutsal baş”ı[15], bu kategorinin değer
ve erdemlerini tarih öncesinden tarih sonrasına, “ezel”den “ebediyet”e
aktarmakla görevlidir. Yaşanan tarih ise, diğer milletlere karşı yapılan
bir “ölüm-kalım” mücadelesi ile belirlenir. Bu savaşın son sahifesi olan
“İstiklal Harbi” Türklüğün zaferiyle sonuçlanmıştır, ama “savaş”ın bundan
sonra gelen safhalarında belirleyici olan sadece Müslüman-Gayri-Müslim
ayrımı değil, aynı zamanda Türk-Gayrı-Türk, “asil kanlı” gerçek Türk ve
“gaflet, delalet hatta hiyanet”in pençesindeki düşmanlaşmış Türk ayrımıdır.
Kürdlük, bu çerçevede, “tabii olarak”, daha doğrusu “tabiatlaştırılarak”
kabul edilmektedir. “Kabul”, Kürdlüğün aynı anda hem bir etnisite hem
de sadece bu etnik grubun üyelerinden oluşan sosyal bir sınıf olarak tanımlanması
anlamına gelmektedir. Bu etimolojik anlamdaki nasyonal-sosyalist yaklaşıma
göre, Kürdlük, Türklüğü sınıf ve etnisite olarak ezen feodaliteden oluşmaktadır.
Bu nedenle de Türklüğün hem sınıf hem de etnisite olarak “kurtarılması”,
“feodal sınıf’ın ortadan kaldırılması, Kürd “feodalitesi” tarafından zorla
“Kürdleştirilmiş” Türklerin de yeniden aslına dönmesi gerekmektedir. Türkiye
Komünist Partisi’nin ve komünizmden Kemalizme geçen ve 1930’lu yıllarda
Kadro dergisini kuran düşünürlerin III. Enternasyonal söyleminden ithal
ettiği “feodalizm”, bu şekilde bir iç savaş kavramı olarak kullanılmaktır.
Akşam’da 1930’da Yusuf Mazhar imzasıyla yayınlanan uzun bir tefrika[16],
Kadro dergisinin Dersim üzerine yazıları[17] ya da Naşit Uluğ’un “Tunceli”
için geliştirdiği medeniyet teorisi[18] bu Sosyal-Darwinist yaklaşımın şiddet
boyutu konusunda en ufak bir tereddüde yer bırakmamaktadır.
Bu yaklaşımda yasağın yerini “ezilen” ve “varlığı tehdit edilen” Türklüğü
koruma zorunluluğuna bıraktığını, kullanılan devlet zorunun ise bir onur
ve kıvanç kaynağı olarak değerlendirildiğini görmekteyiz. İsmet İnönü’nün
Ağrı Dağı İsyanı dönemde Meclis’te yaptığı konuşmalar[19] ya da isyanın
bastırılmasının basındaki yankıları[20], dost-düşman ayrımının Türklük adına
başvurulan devlet zoruyla övünç duyulmasına yol açtığını açıkça göstermektedir.
“Kürd realitesi”nin artık inkar edilemediği ve milliyetçi/ulusalcı
çevreler dışında Kürdlerin resmen “düşman” olarak tanımlanmalarının mümkün
olamadığı 1990’larda ve 2000’li yıllarda ise, Kürd militanlarının “Ermeni
kökenli” (ya da Barzani örneğinde olduğu gibi “aslen Yahudi”) olduğu “teorileri”
“türler arası” düşmanlığa yeni bir meşruiyet getirmekte, devletin Türklük
adına uyguladığı şiddeti eleştirmeyi yasaklamaktadır[21].
Nesnellik ya da öznellik
Aralarına mantık açısından ciddî çelişkiler olsa da, adlandırma ve
adlandırmama, red ve kabul, yasaklama ya da düşman olarak değerlendirme,
tek bir hakimiyet sisteminin tamamlayıcı öğeleri olarak ortaya çıkmaktadırlar.
Anderson, Edelmann, Foucault ve Said gibi düşünür ve araştırmacıların
da belirttiği gibi hakimiyet mekanizmaları kendilerini ancak kategoriler
oluşturarak yeniden üretebilirler. Bu kategoriler genellikle somut dünyanın
algılanmasını sağlayan nesnel sınıflandırmalara dayanmazlar. Kategori
oluşturmak, bunu yapabilecek bir iktidara, başka bir ifadeyle kendi egemen
öznelliğinden yola çıkarak başkalarını nesnelleştirmek imkanına sahib
olmayı gerektirir. Öznel ve nesnel arasında önemli bir fark bulunmaktadır.
Özneler kendilerini ifade edebilir, duygularını dile getirebilir, geçmişlerini
yorumlayabilir ve gelecekle ile ilgili tahayyülerde bulunabilirler. Nesneler
ise, “tabiatları” gereği kendilerini tanıtamazlar, ifade edemezler, “tarihsiz”liklerinden
dolayı geleceğe dair bir tahayyüle sahib olamazlar. “Doğal” olarak, öznelliğe
sahib olamayan bir nesneye kendisini “ifade etme hürriyeti” tanınamaz.
Nesnelerin sadece tasnifi değil, tasviri de muktedirlerin yetkileri arasında
yer almaktadır. Aynı şekilde, nesneler, kendi başlarına hareket edecek
kuvvetten mahrumdurlar, ama başkaları tarafından ”harekete geçirilebilir”,
başkalarının verdiği “ivme” ile “taşeroncu” bir direngenlik kazanabilirler.
Nesneleştirme aynı zamanda, çifte bir atavizm modelinin oluşturulması
ile mümkün olabilmektedir. Başka bir çalışmada ele aldığım[22] bu pozitif
ve negatif atavizmler, birbirlerine “tabiatları” gereği zıt anlam ve davranış
birlikleri olarak ortaya çıkmaktadırlar. Örneğin, “iki ırk arasındaki
savaş”tan bahseden Yakup Kadri Karaosmanoğlu[23] ve kendisine Ağrı isyanı
vesilesiyle atıfta bulunduğum Yusuf Mazhar, negatif atavizme sahib olan
Kürdleri Tûrklüğün tabii düşmanları olarak görmektedirler. Pozitiv atavizm
modeli; güzel, mükemmel fizikî karakterlere sahib, devrimci, ilerici,
laïk, medeniyetçi, kadın erkek ilişkilerinde eşitlikçi Türkleri, eskiden
ezilen, ama direnişleriyle kurtuluşa varan bir etnik grub ve bir sınıf
olarak algılamaktadır. Bu “kurtuluş” bir “bilinçlenme” süreciyle mümkün
olabilmiştir. Hem şahıs hem de grub olarak bağımsızlıkçı olan Türkler,
aynı zamanda açıksözlü, onurlarını savunabilmek için her türlü riski göze
alan bir bünye oluşturmaktadırlar. Negatif atavizm sahibi, çirkin, ihtilâl
düşmanı, gerici, teokratik, barbar ve medeniyetin değil de tabiatın verdiği
vahşi bir güce sahib olan Kürdler ise, feodal ve baskıcı bir etnik grub
ve sınıf oluştururlar. Kendileri gibi vahşi olan kadınlarını ezen, tabiatlarıyla
açıklanabilecek kötü niyetlerini gizleyen bu grub, aynı zamanda köleci
bir yapı taşımakta, şahsî ve kollektif bağımsızlık gibi öznel duygulara
sahib olmadığından ve “bilinçlenme” sürecinden tümüyle mahrum olduğundan
dolayı, ancak bir dış gücün tahrikiyle harekete geçebilmektedir[24].
Kürdleri bir “nesne” olarak gören hakimiyet mekanizmaları, bu “nesne”nin
tanımlanması, “tasavvur edilmesi”, ya da “ifade edilmesi” konusunda da
tam bir monopol sahibi olma hakkını taleb etmektedir. “Nesne”nin hakimiyet
paradigmasının öngörmediği bir şekilde öznelleşmeye kalkışması, kendi
düşüncelerini dile getirmesi, kendi sembolik evrenini oluşturması, kendisi
hakkında bir tarih okuyuşuna sahib olması ve daha da önemlisi, direnmesi
ise, hakimiyet mekanizmlarının yeni bir epistemolojik krizini oluşturmaktadır.
Kendisini, ve dolayısıyla oluşturduğu kategorilerin geçerliliğini sorgulayamayan,
Hannah Arendt’in tabiri ile başkalarının duyguları, kelimeleri, acıları
ile düşünemeyen, kendisini gerçeğe karşı zırhlarla koruyan[25] hakimiyet
sistemi, direnişi ancak “başka kuvvetler”in “müdahelesi” olarak algılayabilmekte
ya da “eşkiyalık” ya da “terörizm” olarak açıklayabilmektedir. Basında
sık sık okuduğumuz, özellikle Kürdler, Ermeniler ve Rumlar (bazı hallerde
de islamcılar) için kullanılan “haddini aşma”, “küstahlık”, “tokat yeme”
gibi terimler, “nesne”nin “nesnelliği”ni kırıp “özneleşmesi”ne karşı duyulan
şaşkınlık ve tepkiyi dile getirmektedir. Ancak güvenlik ve “tehdit” çerçevesinde
algılanan bu süreç, “nesne” olanın en azından hakimiyet mekanizmaları
açısından, yeniden “nesnelleşmesi”yle sonuçlanmaktadır[26].
Milli Bilim, “Doğal” Bilim, Tek Bilim
Üzerinde durmak istediğim son husus ise, yasakların aynı zamanda bilgi
ve bilim üretme sistemleri ile ilişkili olduğu. Bir hakimiyet sistemi,
ancak otist bir çerçevede kaldığı müddetçe kendisini yeniden üretebiliyor.
Bunun koşulu ise, sorgulanmayan bir bilgi ve buradan yola çıkarak millî
olduğu özellikle belirtilen, ama evrenselin tek gerçek olarak kabul etmesi
istenen bir bilimin üretilmesi. Bu bilimin tartışılamaz, “doğal”, o yüzden
de “kesin gerçeği” dile getiren bir bilim olması gerekiyor. Diyaloji,
eleştiri, iç-eleştiri ve iç-sorgulamadan tümüyle mahrum olan bu bilgi,
başka bilgilere kapalı olabildiği, tek bilgi olabildiği müddetçe, inandırıcı
olma kapasitesini koruyabiliyor. İsmail Beşikçi’nin otuz yıl önce Bilim
Teorisi dizisinde de dile getirdiği gibi, böyle bir bilginin zırhlandırılması,
kendisini kesin ve bu nedenle de değişmesi mümkün olmayan bir hakikat
olarak algılaması kaçınılmaz. Milli bilginin ve milli bilimin sorgulanması,
ister istemez millî kimliğin, organik cemiyet projesinin ve milli tarihin
sorgulanmasını da beraberinde getirecektir. Bu ise, hakimiyet sisteminin
kendi dışından gelen bilgileri ya, en mülayim tabirle cehaletle, ya da,
daha ileriye giderek, hiyanetle ve düşmanlıkla açıklamasını, bir cephe
savaşının parçası ya da “psikolojik bir savaş” olarak agılamasını kaçınılmaz
kılmaktadır[27.]
Bu şartlarda eleştiri silahının yerini silahların (ve savcıların, generallerin,
zor söylemini üreten üniversite hocalarının ve “bilirkişiler”in) eleştirisine
bırakmasına şaşmamak gerekiyor.
Notlar:
[1] Bu üreticilerin başında, Genelkurmay Başkanlığı, milli strateji belirlemekle görevli ASAM gibi kuruluşlar ve hem üniversitelerde hem de basında önemli bir rol oynayan Kemalist entelijensiya gelmektedir.
[2] “Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır”, Genelkurmay sitesinden aktaran
Hürriyet, 28 Nisan 2007 (internet sitesi).
[3] M. Edelman, Pièces et règles du jeu politique, Paris, Seuil, 1991, p. 153.
[4] Kadro’nun başyazısı, Kadro, 14, 1933, s. 4.
[5] Buna tek bir örnek yeter. 1960’larda cumhurbaşkanı Cemal Gürsel yabancı bir gazeteciye şunu söylemekteydi: "Siz hiç tarih okumadınız mı? Türkiye'de ne Kürdler ne de Kürdistan var. Kendisine "Kürt halkı denilen" bir halk yok. Onlar Türk." Aktaran J. Nebez,
Kurdistan und Seine Revolution, Berlin, 1972, s. 80.
[6] İ Beşikci, Kürtlerin Mecburi İskanı, Ankara, Yurt, 1991.
[7] M. Bayrak, Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri. Gizli Belgeler - Araştırmalar - Notlar, Ankara, Öz-Ge, 1993 ; M. Bayrak,
Açık-Gizli / Resmi- Gayriresmi Kürdoloji Belgeleri, Ankara, Öz-Ge, 1994.
[8] E. H. Tepeyran, Hatıralar, Istanbul, Pınar, 1998.
[9] İ. S. Çağlayangil, ”Kader Bizi Una Değil Üne İtti”. Çağlayangil’in Anıları, Ankara, Bilgi, 2007.
[10] Aynı olguyu Ermeni soykırımı ile ilgili olarak da gözlemlemekteyiz. Örneğin Başbakanlık Arşivleri’nin Türkiye’nin bilinen resmi tezlerini isbatlamak için yayınladığı belgeler, Ermenilerin bir soykırıma uğradığı konusunda gerçekten de hiç bir kuşkuya mahal bırakmayacak nitelikteler. Bkz. T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Baskanlığı,
Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), Ankara, T.C. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, 1994.
[11] Mesut Yeğen, Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa, İstanbul, İletişim, 2006.
[12] Bu zaafiyetin nedenleri arasında, imparatorluk mirası, 1914’te %20 oranında Hrıstiyan olan nüfusun %99 oranında İslamlaştırılması ve Balkanlardan ve Kafkasya’dan yoğun göçü sayabiliriz.
[13] Bilindiği gibi, Gökalp, "dahiler ve kahramanlar" haricinde "ferdlerin büyük bir kıymete haiz olmadığını" iddia etmekteydi. Z. Gökalp,
Makaleler V., Ankara, Kültür Bakanlığı, s.111.
[14] Meta-tarihselliği, tarihin değişik devrelerini belirleyen, ama anlamını tarihte bulmayan bir dinamik ve sebeb olarak tanımlamak mümkün.
[15] Mustafa Kemal sadece cemiyetlerin başlarının “kutsanmaya layık” olduğunu düşünmekteydi. Taha Parla, T. Parla,
Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, c° 3 ; Kemalist Tek-Parti Ideolojisi ve CHP’nin Altı Oku, Istanbul, İletişim, 1992, s. 329.
[16] Y. Mazhar, « Ararat Eteklerinde », E. Karaca, Ağrı Eteklerindeki Ateş. « Bir Kürt Ayaklanmasının Anatomisi », İstanbul, Alan, 1991, ss. 67-83.
[17] Şevket Süreya Aydemir’in “Türk serbest iktisat ve cemiyet nizamiyle Kürd feodalizminin mücadelesi” tezi için bkz. Şevket Süreya, “Derebeyi ve Dersim”,
Kadro, s°6, 1932, ss. 41-45.
[18] N. H. Uluğ, Tunceli Medeniyete Açılıyor, İstanbul, Cumhuriyet Matbaası, 1939.
[19] Ismet Inönü'nün Söylev ve Demeçleri, Istanbul, MEB, 1946, s. 218. Aynı günlerde, Milliyet (16.7.1930), Yüzlerce köyün haritadan silindiğini, Pantos’ta tek bir köy kalmadığını belirtiyordu.
[20] Y. Mazhar, agm.
[21] Tanıl Bora’nın Medeniyet Kaybı. Milliyetçilik ve Faşizm üzerine Yazılar (İstanbul, İletişim, 2007, ss. 231-260), kitabında yer alan « “Kitle İmhalarla Yok Etmek Lazım”. Gelişen Anti-Kürt Hınç » makalesine bkz.
[22] « Düşman : Définir les ennemis de l’intérieur sous le régime kémaliste (1922-1938) », in F. Georgeon (ed.),
Les mots de la tribu. Altérité dans l’espace turco-ottoman, Paris, 2008 (yayınlanacak).
[23] Y. Kadri (Karaosmanoglu), "Perdenin Arkası", Milliyet, 23.7.1930.
[24] Bu konuda 1931’de hazırlanan Taşnak-Hoybun broşürüne bakılabilir (yeni baskı, İstanbul, İleri, 2005).
[25] Aktaran M. Revault d'Allonnes, Revault d'Allonnes, M., Ce que l'homme fait à l'homme. Essai sur le mal politique, Paris, Champs-Flammarion, 1995, s. 36
[26] Bir örnek verirsek, Coşkun Kırca’nın 2-3 Mart 1994’te DEP milletvekillerini “ne mutlu Türküm” şiarını reddediklerinden dolayı ihanetle suçlaması, onları Türk olmaya ve Türk olmanın “bahtiyarlığını” paylaşmaya ikna etmemekte, ama, sistem açısından bakıldığında, ihanetle belirlenmiş “nesnel” bir kategorinin yeniden oluşturulmasına el vermektedir. Bkz.
TBMM Tutanakları, 2-3 Mart 1994 oturumları (toplantı başkanı M. Kalemli)
[27] Bu sadece Kürd meselesiyle ilgili değil. Ermeni sorunu da bunun bir örneğini oluşturuyor. Dünyadaki hemen hemen bütün ciddi tarihçilerin 1915’i soykırım, ya da en azından geniş kapsamlı bir imha kampanyası olarak tanımlaması, “resmi Türkiye” tarafından ya bu “çevrelerin”“cehaleti” ile, ya da “Ermeni Lobisi tarafından manipüle edilmeleri”, hatta Türkiye’ye “düşman”olmaları ile açıklanmaktadır.