Anayasa Referandumu / Evet / Hayır / Boykot
Hilmi Atıl Ünal
26.08.2010
Bu yazı/analiz ciddi bir soyutlama içeriyor ve kendi
düşüncelerimi farklı koşullarda soyutlayarak anlatmaya
çalışıyor. Dolayısı ile materyalizm, ikilik, eşzamanlılık vb
teorik okumalarla ciddi eleştirilere maruz kalmamak adına,
yazının okuyanı kışkırtması, düşüncelerini sorgulaması amacı
ile yazıldığını şimdiden belirtmem gerekiyor.
Türkiye’nin içinden geçtiği şu süreçte entelektüellerin içine
düştüğü en büyük tuzağın yüksek siyasetin dili ile konuşmak
olduğunu düşünüyorum. İçinde yaşadığın alanda beraber yaşadığın
çevre ile kendi yaşadığın sorunlar üzerinden fikir yürütmek
(eğer yüksek siyaset yapma niyetinde değil isek), işleyen
demokrasinin aracı olan yüksek siyaseti de buradan çıkacak
dinamiklerle iteklemek en doğru yol olarak görünüyor. Ancak
Türkiye’de bu tarz bir fikir yürütmenin ısrarla tercih
edilmemesi nedeni ile kısır bir retoriğin içine düşülüyor ve
herkes tartışmaları aslında kendi yaşadığı (herkes için farklı)
koşullar içinden değerlendirip, karşı tarafın aslında ne
dediğini bile dinlemeden, hatta olayın ne olduğunu bile
öğrenmeye çalışmadan birbirine karşı bileniyor.
Anayasa Referandumu konusundaki tartışmaların, önce
Evet/Hayır ikili ve artık Evet/Hayır/Boykot üçlü denklemine
bağlı bir tıkanıklık ve sığlık yaşaması da bu sebepten
kaynaklanıyor. O kadar ki artık kimse Anayasa Referandumu bile
demiyor, sadece Referandum diyor çünkü olay neyin oylandığının
unutulduğu kısır bir “kim denklemin hangi tarafında” noktasına
evriliyor. Evet, taraf olmanın gerektiği, safların netleşmesi
gerektiği, hatta gerekiyorsa yeni tarafların yaratılması gereken
bir zamandayız, ama neyin tarafı olduğumuzu unutacak kadar
tarafgirliğe bürünmeden.
Yukarıda önerdiğim şekilde, kendi yaşadığım alan içerisinden,
kendi koşullarım üzerinden değerlendirme yapmaya çalıştığımda
görülen durum şudur: İstanbul’da, Türkiye’nin genelinden
soyutlanmış kendi başına ayrı bir ülke haline gelmiş bir
şehirde, orta-sınıf bir hayat sürmekte, ama bir yandan da
toplumsal olaylara duyarlı bir çevrenin içerisinde yer almakta
olan bir “Türk”üm. Diğer illerde görüştüğüm insanlar da yine
orta-sınıf bir çevreden oluşmakta. Bu açıdan baktığımda, AKP
hükümeti tarafından var olan statükoya ve devlet sistemine karşı
yürütülen mücadelenin belirli adımları (Ergenekon, Balyoz, vs
davaları, TSK-sivil hükümet ilişkisi ile ilgili yaşananlar, vb)
benim de desteklediğim bir mücadele alanı oluşturuyor. Bu
AKP’nin Hrant Dink’in katli gibi bir çok olayda statükonun
yürütücülüğünü yaptığı gerçeğini değiştirmemekle beraber, her
olayın ayrı değerlendirilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Hrant
için Adalet için yürütmeyi eleştirirken, Açılım girişimi için
destekleyip, açılımı devam ettirmediği için de
eleştirebiliyorum. Anayasa Referandumu için de benzer bir durum
geçerli. Yapılmak istenen değişikliklerin -bazıları tarafından
ehveni-şer olarak da değerlendirilse- desteklenmesi gerektiğini
düşünüyorum. Çünkü İstanbul’da yaşayan bir “Türk” olarak,
Anayasa’nın bu maddelerinin önerilen şekilde değişmesi benim
hayatımı daha demokratik yönde değiştirecektir. Tek tek maddeler
üzerinden bunun değerlendirmesi birçok hukukçunun beyanlarında
mevcut. Osman Can’ın bu konudaki değerlendirmeleri objektif ve
tutarlı, salt AKP tarafgiri olmayan yorumlar içeriyor ve paketin
eksikleri ile beraber ne anlama geldiğini gayet iyi tarif
ediyor. Karşılaştığım aksi hukukçu görüşleri de mevcut ancak
neredeyse hepsi sonunda olayı AKP’ye bağlıyor ve tekrar yüksek
siyasetinin alanına giriyor. Yani bu noktadan bakınca ben
“yetmez ama, evet” diyorum. Evet “yetmez”, bir çok şey eksik
“ama evet” çünkü yol açıyor, görece iyi, ve küçük de olsa bir
adım atılıyor. Üstelik 2-3 madde bugüne kadar anayasaya aykırı
olacağı için yapılamayacak yeni anayasa ve kanun değişiklikleri
için zemin sağlamış oluyor. Sırf bu açıdan bakınca rasyonel
mantık bu noktaya çıkıyor ama iş bununla bitmiyor tabi.
Gelelim yine kendi bulunduğu noktadan bu değişikliklere
“hayır” diyenlere. Onların bu görüşünün sebebini de anlıyorum.
Bir kısmı, inandıkları görüşler çerçevesinde bugüne kadar
sorunsuz işlediklerini düşündükleri sistemin değişmesini
istemiyorlar. Çünkü demokrasi değil, statükonun yani alıştıkları
sistemin devamını istemekteler. Ailemin de içinde bulunduğu bu
kesim, kendi istedikleri adayı seçtiğinde demokratik olduğunu
düşündükleri sistemin anti-demokratik olduğunu veya anayasaya
aykırı olduğunu ancak aynı sistem karşı oldukları adayı
seçtiğinde fark etmekte ya da iddia etmekte. Kendi istediği
iktidarın sonuna kadar kullandığı yetkilerin aşırı olduğunu,
ancak “karşı” tarafın eline geçtiğinde fark etmekte ya da iddia
etmekte. Bu da açıkça, bugüne kadar karşılaşmadığı, çünkü
sistemin susturduğu dinamiklerin şimdi karşısına bugüne kadar
görülmeyen şekilde talepler ile çıkması ile şaşkınlığa/hüsrana
bürünen ve sosyal faşizmin çevrelediği insanların durumundan
ibaret. Bu görüşlerin hepsinin ideolojik sebepleri olduğu ve
yüksek siyaset tarafından yaratılan korku toplumunun sonucu
olduğunu da bilmek gerekiyor. Ancak, entelektüellerin ısrarla
yukarıda bahsettiğim gibi kendi bulunduğu yerden değil de,
yüksek siyasetin dili ile yukarıdan konuşmaları, “hayır”
cephesinin organik-entelektüellerinin de bile-isteye bu dili
kullanmaları nedeni ile kimse bu insanların neden anayasa
maddelerini tartışma konusu yapmadığını düşünmüyor. Sadece
farklı saiklerle anayasa referandumuna değil ama başka şeylere
hayır demeleri isteniyor ve onlar da zaten ona hayır diyorlar.
Bir kısım “hayır”cı ise, bu maddelerin (meclis muhalefetinin
iddia ettiği gibi) AKP’nin devleti (yargıyı) ele geçirme hamlesi
olarak görüyor. Yargı bağımsızlığının, güçler ayrılığının ihlal
edildiğini düşünüyor. Hatta abartıp Fazıl Say gibi Tayyip
Erdoğan’ı bale izlemediği için cahillik ile suçlayan, şeriatı
getireceğinden endişe eden ve bu nedenle AKP’ye, dolayısı ile
Anayasa Referandumu’na “hayır” diyenler de var. Konuyu salt
hukuki boyuttan bile ele alsak, hükümete paketteki ilgili madde
nedeni ile cephe alan HSYK’nın son yaptığı açıklamada da “hayır”
gerekçesi olarak öne sürdüğü gibi, yeni getirilen maddeler daha
köklü demokrasilerde işlemesi gereken sisteme daha yakın bir
sistemi getiriyor. HSYK Türkiye demokrasisini genç ve yeni
olarak gördüğü için buna hazır olunmadığı ve suiistimal edileceği
görüşünde. Bu görüşe ve “boykot” edeceklerin de sıklıkla dile
getirdiği "AKP kendi sivil vesayetini kuruyor" görüşüne dair tek
bir cevap yeterli olacaktır sanırım; şu anki veya yeni gelecek
veya herhangi bir anayasa fiiliyatta demokratik teamül ve
içtihatlar ile uygulanmazsa, kafaların içine bu demokratik
kültür yerleşmezse zaten değişen hiçbir şey olmaz, olmadı,
olmayacaktır. Çünkü ya yasalar yok sayılır, ya da uygulama
kılıfına uydurulur, yine istenen her şey yapılır, hukuka uygun
ya da değil. Hukuk en nihayetinde tarihsel süreçler içerisinde
uygulamada oluşan, formel biçiminden tamamen bağımsız olmasa da
birçok uca çekilebilen bir haklar-kurallar-sorumluluklar
bütünüdür. Aslolan hayatın kendisidir. Ama hukuk aynı zamanda da
hak arama noktasında egemen güce karşı yapılacak mücadelede, hak
arayanın, egemenin itiraz edemeyeceği tek referans noktasıdır
aynı zamanda. Bu nedenle de en önemli değildir ama önemlidir.
Özetle “hayır” oyu, kendi bulunduğum alandan baktığımda benim
katılmadığım ve bu görüşü savunanları “evet” demeye ikna etmeye
çalışacağım bir görüş. Yukarıda sıraladığım sebepler dışında,
konjonktürel olarak oluşan “hayır” cephesini oluşturan
dinamikler ve bu cephenin siyaset tarzı da tek başına bu
cephenin karşısında olmak için birçok sebep sunuyor zaten. Ama
zaten bu yazıda temel eleştirdiğim şey de, taraf olmayı
varoluşsal sebeplere dayandırarak olayın kendini unutmak olduğu
için bu çerçevede bir değerlendirmeye yer vermek istemiyorum.
Kendi yaşadığım alandan baktığımda görünen tabloyu özetlemeye
çalıştım. Şimdi toplumsal olarak İstanbul’un kalanı ve Türkiye
genelindeki durum ile kendi yaşadığım alanı karşılaştırmak
gerekiyor. Burada aslında en temel ayrım Kürdistan bölgesinde ve
Kürtlerde yaşanıyor. Çünkü Kürdistan dışındaki bütün bölgelerde
Evet/Hayır oylarının gerekçeleri kendi bulundukları alanda
benzer şekilleniyor. Bölgelerin önemli nüanslarla
ayrılan gerekçeleri olduğunu bilmekle beraber, ciddi ayrımlar
yaşandığı söylenemez. Kürdistan’daki en önemli fark ise şu,
Kürdistan bölgesinde insanlar zaten var olan anayasal haklarını
kullanamaz durumdalar. Senelerdir kendilerine verilmeyen haklar,
son dönemde kağıt üzerinde verilen ama uygulamada hala zorluk
çıkarılan haklar söz konusu. Dolayısı ile kağıt üzerinde bu
hakların değişiyor olması onlar için çok da bir anlam ifade
etmiyor. Son değişiklik paketinde onları dolaylı olarak
ilgilendiren olumlu maddeler olsa bile uygulamada o bölgeye ve
genelde Kürtlere karşı alınan tavır, Kürtleri oyunun dışına
itiyor. “Boykot” da “o zaman ben bu oyunda yokum” fikrinden
ortaya çıkıyor zaten. Kendi bulundukları ve yaşadıkları
üzerinden haklı ve makul bir tavır. Türkiye toplumunun
demokratik hakları için mücadele etmek gerektiğini savunan ve bu
nedenle de Kürt halkının mücadelesine destek veren birisi olarak
bu açıdan baktığımda ben de “boykot” diyorum. Yıldırım
Türker’inde dediği gibi “Kürtler bu oyunda yoksa ben de yokum.”
Son dönemde Anayasa Referandumuna “evet”, “yetmez ama evet”
ve “boykot” görüşleri arasında yaşanan kutuplaşmanın nedeni de
aslında yukarıda özetlediğim ve benim de iki farklı yerden
bakınca desteklediğim “evet” ve “boykot” görüşlerinin
bencilliği.
“Evet” görüşü kendi bulunduğu alandan bakıp, diğer sorunları
görmezden geliyor. Kısmi bir anayasa değişikliği için de aslında
bu soyutlamayı yapmak gerekiyor. Ancak, bunu yapan kesimlerin
bir çoğu özellikle Kürt meselesinde bu görmezden gelmeyi sürekli
bir hale getirmiş oldukları için, yapılan soyutlama art niyetli
olarak okunabiliyor. Bunu okumayı değiştirmenin yolu da Kürtleri
de asli unsur olarak tanımlayan yeni sivil-demokratik anayasa
için beraberce çalışmaya başlamaktan geçiyor.
“Ben beni kale almayan bu oyunda yokum, beni de kale alan
yeni sivil-demokratik anayasa için çalışalım” temelinden hareket
eden “boykot” görüşü ise; “AKP’nin vesayeti vb. gündemler” ile
“hayır” cephesi gibi konuyu saptırarak siyasi bir polemik
noktasına çekildiği için anlamsızlaşmaya başladı. Kürtleri
oyunun dışına iten anlayışı deşifre etmek ve Kürtleri oyunun
içinde tutacak yaklaşımın altını doldurmaya çalışmak yerine,
Evet/Hayır kısır retoriğine takılmış gündeme boykot tarafgirliği
ile sadece yeni bir cephe açmış olundu. “Boykot”un haklı
gerekçelerinin “boykot”u tercih ettireceği unutularak, “boykot”
etmemenin ihanet olduğu şeklinde demeçler bile verildi. Üstelik
Kürtlerin hepsinin boykot etme ihtimalinin AKP cephesini “evet”
oy oranı konusunda zor durumda bırakması üzerinden pazarlık
edilmeye başlandı. Özelikle son dönemde yüksek siyasette
dillendirilen “kararı gözden geçirebiliriz” söylemleri ile
başlayan ve süreli ateşkes ile kesişen süreç ile beraber,
anayasa referandumunu siyasi pazarlıkta bir koz haline
getirilmiş bile oldu. Bu noktada bence sorun Kürt siyasetinin
Anayasa Referandumu karşısında yapılan siyasi tercihin temelini
kaybetmiş olmasından kaynaklanıyor. Zaten, demokratikleşme
yolunda bir adım atılmasını niye desteklemiyoruz diye düşünen ve
ikna olmakta zorlanan insanlar, öne çıkarılan temel konu AKP
vesayeti oldukça iyice algısal problemler yaşıyorlar. “Boykot”
görüşünün “yetmez ama evet” görüşü ile yapması gereken fikir
alışverişlerinin, Hayır/Evet şeklinde yaşanan düzeysiz yüksek
siyaset dilinin esiri haline gelmiş olması da bu sebeplere
dayanıyor.
Sonuç olarak, tüm tartışmaların çözüm noktası gelip yeni
sivil-demokratik anayasa için çalışmaya dayanıyor. Sığ sularda
dolanıp, yüksek siyasetin dili ile karşılıklı retorikler
üretmeyi bırakıp bu yönde adımlar atmak için, öncelikle
kamplaşmadan kurtulup, birbirimizi dinleyip, kendimizi buna ikna
etmemiz gerekiyor. Yeni bir sivil-demokratik anayasa yapma
konusunda hem fikir miyiz? Eğer hem fikir isek bu konuda bir an
önce beraberce çalışmaya başlamak gerektiği açık değil mi? Eğer
bu sorunun cevabı da evet ise, o zaman başlayalım. Önce bu
konularda anlaşılırsa eğer, kısa vadede önümüzde karar vermemiz
gereken anayasa referandumu konusundaki oyumuzu aynı şey için
mücadele eden insanlar olarak ortak bir strateji içerisinden
tekrar tartışabiliriz. “Evet” mi, “Boykot” mu? Boykot süreci
kesintiye mi uğratır? Yoksa evet demek zaten Kürtleri oyun
dışında bırakan AKP’nin elini mi güçlendirir? Hedefi net olarak
ortaya koyup üzerinde uzlaşırsak, bunları daha sağlıklı ve
akılcı tartışabiliriz. Bu arada, “Hayır” olmadığı kesin ama,
değil mi?
Notlar: