İspanya İç Savaşı ve Devrimi İçin Bir Rehber Kitap:
Katalonya’ya Selam
Salud, George Orwell!
Gün Zileli
9 Eylül 2011
İnsanın bilgisi de bilinci de süreç içinde ve toplumsal
gelişmelere bağlı olarak gelişiyor. 1960’lı ve 1970’li
yıllarda, 1930’lar İspanya’sında olup bitenler (bütün çağın bir
özeti gibiydi burada birkaç yıl içinde yaşananlar) hakkındaki
bilgim ve algım son derece kısıtlıydı. Bir tek Ernest
Hemingway’ın Çanlar Kimin İçin Çalıyor (çev: Sevim
Rasa, Oda Yayınevi, 1993; benim okuduğum 1960’larda yapılan bir
baskıdandı) romanını okumuştum. Bütün bildiğim, Franko’nun
cumhuriyetçilere karşı ayaklandığı, cumhuriyetçilerle faşistler
arasında üç yıl süren bir iç savaş yaşandığı ve sonunda
faşistlerin zafer kazandıklarıydı. Cumhuriyetçilerin safında
çarpışan Uluslararası Tugaylar’ın enternasyonalist ruhu bizlere
heyecan verirdi. Uzaktan uzağa, bu iç savaşta anarşistlerin de
bir hayli yararlık gösterdikleri, ölüm pahasına arabalarını
faşist mevzilerine sürdüklerini de duymuştum. Galiba bu bilgi
(daha sonra, 1980’li yıllarda okuduğum), Andre Malroux’un
Umut (çev: Atilla İlhan, İletişim, 1998; ama ben aynı
çevirinin daha önceki bir baskısını okumuştum) adlı romanından
kaynaklanıyordu. Çünkü romandan böyle bir sahne hatırlıyorum.
Ama hepsi bu kadar.
“İspanya İç Savaşı” (ki bu adın egemen düşünce tarafından
verildiğini, aslında bunun bir devrim olduğunu bilincim
geliştikçe kavrayacaktım) hakkındaki bilgim ve algım esasen,
1980’den sonra, sosyalist romantizmden (ya da körlükten)
sosyalist eleştirelliğe geçiş sürecinde gelişti. Nasıl
Sovyetler Birliği üzerine muhalif literatürü (başta Isaac
Deutscher’in Troçki’leri) okumaya başladıysam,
“İspanya İç Savaşı” hakkında da değişik kaynakları merak etme
sürecine girmiştim. Bu konuda okuduğum, görece farklı şeyler
anlatan ve konuya daha yakından bakmamı sağlayan kitap, Pierre
Borue ve Emile Temime’nin yazdığı, İspanya İç Savaşı
(çev. Aydın emeç, Hürriyet Yayınları, 1976) adlı kitaptı.
Kafamda “komünistler”in bu iç savaştaki bulanık rolü konusunda
ilk soruları yaratanın bu kitap olduğunu hatırlıyorum. Fakat bu
konuda kafamı esas açan kitabın, Jülide Ergüder tarafından
çevrilen ve Alan Yayıncılık tarafından 1985’te yayımlanan,
George Orwell’in Katalonya’ya Selam kitabı olmuştur.
Kitabı çıkar çıkmaz, 1980’lerin ortalarında okumuştum. Harika
bir kapakla çıkan yeni baskısı: George Orwell, Katalonya’ya
Selam, çev: Jülide Ergüden, bgst Yayınları, Mayıs 2011
Ne var ki, kitapta yazılan şok edici anlatımları bir güzel
sindirebilmek için, yalnız “İspanya İç Savaşı” hakkında
kafamıza sokulmuş Komintern kaynaklı yanlış bilgilerle,
anarşistler hakkındaki önyargılarla uğraşmak yetmiyordu; aynı
zamanda, George Orwell hakkındaki, yine Komintern ve Sovyetler
Birliği kaynaklı olup Soğuk Savaş döneminde iyice
yaygınlaştırılmış ve kökleştirilmiş anti-propagandanın
beynimizde yarattığı tahribatla da başa çıkmam gerekiyordu.
Kaldı ki, bu propaganda önemli ölçüde karalamaya dayansa da,
kısmen de bazı gerçeklere dayandığı için etki gücü büyüktü.
George Orwell’in, Sovyetler Birliği’nde devrimin yozlaşmasını
anlatan Hayvanlar Çiftliği (çev: Celal Üster, yeni
baskısı, Can Yayınları, 2007) ve Stalinist korku
imparatorluğunu anlatan 1984 (çev. Celal üster, yeni
baskısı Can Yayınları, 2011) romanlarının, Soğuk Savaş
sırasında batı tarafından kullanıldığı doğruydu. George
Orwell’in batının ajanı olduğu, tipik bir Stalinist karaçalma
olmakla birlikte, Orwell’in ömrünün son yılında, bir arkadaşı
aracılığıyla, İngiltere’deki “komünist” yazarların isimlerini
İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na yolladığı yönünde bir şaibe de
mevcuttu.
Katalonya’ya Selam kitabının kafamda hem “İspanya
İç Savaşı”, hem de George Orwell hakkındaki önyargıları
yıktığını ve bulutları dağıttığını söyleyebilirim. “İspanya İç
Savaşı”, yaşandığı sırada veya daha sonra ne ad verilirse
verilsin aslında bir devrimdi ve George Orwell, kısa ömrünün
(1950 yılında, 47 yaşında öldü) daha sonraki aşamasında “ne
yapmış” olursa olsun, İspanya Devriminde yer almış, devrimci
Marksistlerin örgütü POUM saflarında bir milis olarak
çarpışmış, İspanyol emekçileriyle omuz omuza her türlü zorluğa
katlanmış, ölümcül bir şekilde (kurşun boğazından girip
ensesinden çıkmıştı) yaralanmış bir devrimciydi ve kitabında
anlattıkları, eşsiz değerde bir İspanya devrimi rehberiydi.
Elbette bu rehber kitap, 1995 yılında Ayrıntı Yayınları
tarafından basılmış, Hans Magnus Enzensberger’in Anarşizmin
Kısa Yazı (çev: Mehmet Aşçı); 1996 yılında Kaos Yayınları
tarafından basılmış ve bu yıl Kaos Yayınları ve Yayın
Kolektifi’nin işbirliğiyle yeniden basılacak, Abel Paz’ın
Halk Silahlanınca (çev: Gün Zileli) ve yine
Ayrıntı’nın 2010 yılında bastığı, Michel Ragon’un
Kaybedenlerin Belleği (çev: Işık Ergüden) ile birlikte
okunduğu zaman her şey iyice gün yüzüne çıkmaktadır.
Devrim Gözle Görülür
Kitabı 1937 yılında yazmaya başlayan ve 1938 yılında
Londra’da yayımlayan George Orwell’in, 1936 yılı sonları
Barselona’sına ilişkin anlattığı devrim görüntüleri gerçekten
eşsizdir ve John Reed’in Dünyayı Sarsan On Gün (çev:
Rasih Güran, yeni baskısı Yordam Kitap, 2006) adlı, Sovyet
devriminin ilk günlerini anlatan kitabıyla boy ölçüşecek
düzeydedir, hatta yer yer ondan da daha canlı, kapsamlı
tasvirler ve değerlendirmeler içermektedir:
“Anarşistler, Katalonya’da hâlâ fiili denetimi ellerinde
tutuyorlardı ve devrim henüz en canlı safhasını yaşıyordu… İşçi
sınıfının iktidarda olduğu bir şehri ilk kez görüyordum.
Küçüklü büyüklü tüm binalar fiilen işçiler tarafından zapt
edilmiş ve kızıl bayraklarla ya da anarşistlerin kırmızı-siyah
bayraklarıyla donatılmıştı. Her duvara orak-çekiç ve devrimci
partilerin isimlerinin baş harfleri çiziktirilmişti. Hemen
hemen bütün kiliseler kundaklanmış, içindeki tasvirler de
yakılmıştı…Her dükkân ya da kahvehanede, işletmenin
kolektifleştirildiğini belirten bir yazı asılıydı. Hatta
ayakkabı boyacıları bile kolektifleştirilmişti, sandıkları da
kırmızı-siyaha boyanmıştı… herkes birbirine ‘Comrade’ (Yoldaş)
ya da ‘Thou’ (Sen) diye hitap ediyordu. ‘Buenos dias’ (İyi
günler) yerine ‘Salud!’ (Selam) kullanılıyordu… Hiç özel
otomobil yoktu, çünkü hepsine el konulmuştu. Tramvay ve
taksilerin tümü ve diğer vasıtaların pek çoğu kırmızı ve siyaha
boyanmıştı… Şöyle üstünkörü bakıldığında Barselona, zengin
sınıfların fiilen ortadan kalktığı bir şehir görünümündeydi. Az
sayıdaki kadın ve ecnebinin dışında, ‘şık giyimli’ bir Allah’ın
kulu yoktu. Herkesin üstünde kaba saba işçi kıyafetleri ile
mavi tulumlar veya milis üniformasını andıran giysiler vardı…
Bu manzara, anlamadığım, hatta bazı yönlerden hoşlanmadığım,
ama uğruna çarpışmaya değer bir şeyler yaşandığını hemen fark
ettiğim, fazladan bir anlam taşıyordu… Et ender bulunuyordu,
süt bulmanın imkânı yoktu. Kömür, şeker ve akaryakıt sıkıntısı
çekiliyordu ve ekmek gerçekten kıttı… Yine de insan, halkın
mutlu ve ümit dolu olduğuna hükmedebilirdi. İşsizlik yoktu,
hayat pahalılığı ise hâlâ fevkalade düşüktü; fukaralığı bariz
olan pek az insan vardı… Her şey bir yana, devrime ve geleceğe
iman söz konusuydu; aniden bir eşitlik ve özgürlük çağının
doğduğuna inanılıyordu. İnsanlar, kapitalist makinenin dişli
çarkları gibi değil de insan gibi davranmaya çalışıyorlardı…
Sokaklarda, …fahişelikten vazgeçme… çağrısında bulunan renkli
afişlere rastlanıyordu.” (s. 10,11,12,13)
Bir anti-Savaş Unsuru: Milis
George Orwell’i okurken, geçmişteki solcu önyargılarımızı
olduğu gibi, günümüzdeki pasifist ya da barışçı önyargılarımızı
da yıkmaya hazır olmalıyız. Orwell’in, hiç de idealize etmeden,
hatta yer yer ilkelliğini falan da vurgulayarak anlattığı,
“militia” denen milis gücü, kanımca bir savaş unsurundan çok
bir anti-savaş unsurudur. Milis, 19 Temmuz 1936’da Barselona’da
faşist ordu darbesinin, işçiler tarafından, tarihte ilk kez
görüldüğü üzere yenilgiye uğratılmasından sonra, yine işçiler
tarafından kurulmuştur. Milisi örgütleyen esasen, anarşist CNT
sendikası ve İspanya anarşistlerinin örgütü FAI ile muhalif ve
devrimci Marksistlerin örgütü olan POUM’dur. Her örgütün
kendine bağlı milis güçleri vardır ve bu milis güçleri,
birbirleriyle dayanışma ve işbirliği halinde faşistleri
Aragon’a kadar kovalayıp Zaragoza önlerinde cepheyi
tutmuşlardır. Faşist darbenin ülke çapında başarı kazanmasını
ve bir yıl boyunca ilerlemesini önleyen, hükümetin eline silah
vermekten çekindiği, kıt silah ve olanaklarla, tamamen gönüllü
olarak direnen ve esas olarak işçilerden oluşan bu milis
gücüdür. Bu milis gücü, basitçe bakıldığı zaman savaşın bir
tarafı olarak görülebilir ama aslında gönüllülüğüyle,
inancıyla, özdisipliniyle, fedakârlığıyla, ordu disiplinini,
rütbeleri, katı emirleri, hiyerarşiyi vb. reddetmesiyle tam
anlamıyla devrimci bir anti-savaş unsuru olarak da
görülebilir:
“Milis ‘üniforması’ndan bahsettim, ama bu muhtemelen
yanlış bir fikir veriyor. Tam manasıyla tek tip bir kıyafet ya
da üniforma değildi çünkü, ‘çok tipli’ demek muhtemelen daha
münasip olurdu. Herkesin giysileri aynı genel planı izliyordu,
ama kıyafeti birbirinin tıpatıp aynısı olan iki kişi bulmak
mümkün değildi… O tarihte milis kolu denin şey, olağanüstü
düzensiz görünüşlü bir güruhtu… Acemi askerlerin çoğu,
Barselona’nın arka sokaklarından gelmiş on beş-on altı yaşında
delikanlılardı. Hepsi devrimci şevkle doluydu, ama savaşın
neyin nesi olduğu konusunda tamamen cahildiler… Disiplin diye
bir şey yoktu; askerin biri verilen emri beğenmedi diyelim,
hemen sıradan çıkıp subayla hararetli bir münakaşaya
başlıyordu (Ken Loach’un Land and Freedom (Toprak ve
Özgürlük) filmini hatırlayalım. G.Z.)…Birkaç güne kadar
cepheye yollanacak bu hevesli çocuklar güruhuna bir tüfeği
nasıl ateşleyecekleri, hatta bir bombanın pimini nasıl
çekecekleri bile öğretilmemişti. O sırada, bunun kışlada eğitim
amacıyla kullanılacak silah bulunmayışından ileri geldiğini
kavrayamamıştım. POUM’da silah kıtlığı öylesine had safhadaydı
ki cepheye varan taze birlikler, silahlarını cephe hattında
nöbeti devraldıkları birliklerden temin etmek mecburiyetinde
kalıyorlardı… Her milis kolunun kendisine maskot seçtiği en az
bir köpeği oluyordu… Cumhuriyeti savunacak kişilerin, nasıl
kullanacaklarını bilmedikleri eski püskü tüfekler taşıyan bu
pejmürde çocuklar olduğunu düşünmek insanı ürkütüyordu… Milis
sisteminin…temel noktası, subay ve erler arasındaki sosyal
eşitlikti. Generalden ere kadar herkes aynı parayı alıyor, aynı
yemeği yiyor, aynı elbiseleri giyiyordu ve herkes tam bir
eşitlikte kaynaşmıştı. Tümen komutanından, ensesine tokat atıp
bir sigara almak isteseniz, böyle bir şey yapabiliyordunuz ve
hiç kimse bunu tuhaf bulmuyordu. Teorik olarak, herhangi
seviyedeki bir milis birliği hiyerarşik değil, demokratikti…
Bir emir verdiğiniz zaman, bunu üstten asta değil, bir
yoldaştan başka bir yoldaşa veriyordunuz. Subay ve astsubay
ayırımı vardı ama olağan anlamında askeri rütbe hiç yoktu: Ne
unvan, ne rozet, ne topuk çarpma, ne de selam verme. Milis
güçlerinde, geçici olarak işleyecek bir çeşit sınıfsız toplum
modeli oluşturulmaya kalkmışlardı… Hükümet, emrindeki
birliklerin yetiştirilmesini bekleyecek olsaydı, Franko’ya
karşı hiçbir zaman direnilemezdi. Sonraları, milis güçlerini
yermek, dolayısıyla da talim ve silah yetersizliğinden ileri
gelen hataların eşitlikçi sistemin sonucu olduğunu iddia etmek
moda oldu…İşçi ordusunda disiplin, teorik anlamda gönüllülüğe
bağlıdır. Sınıf sadakati esasına dayanır; halbuki burjuvaların
zorunlu askerlerden kurulu ordusunda disiplin döner dolaşır
gelir korkuya dayanır… Milis gücü sistemini aşağılayan
gazeteciler, Halk Ordusu (Hükümet tarafından milisin yerine
geçirilen düzenli ordu, G.Z.) cephe gerisinde yetiştirilirken,
milis güçlerinin cephe hattını tutmak zorunda kaldıklarını pek
hatırlamazlar. Milis güçlerinin savaş alanında kalması bile
‘devrimci’ disiplinin gücünün kanıtıdır. Çünkü, 1937
Haziran’ına kadar, milisleri oldukları yerde tutacak sınıf
sadakatinden başka hiçbir şey yoktu… milisler, Tanrı bilir pek
az zafer kazandılar, ama cephe hattını da tuttular; tek tük
asker kaçakları bile görülmüyordu.” (s. 15, 16, 17, 26,
28, 36, 37, 38)
İki Zıt Tez: Devrim mi Savaşı Kazandırır, Savaş mı
Devrim’i…
İspanya Devrimi sırasında başından beri iki tez birbiriyle
çatışmış ve hatta bu tezlerden birinin galebe çalması, devrimin
de, savaşın da kaderini belirlemiştir. Anarşistlerin ve
devrimci Marksistlerin (POUM) tezi, faşizme karşı savaşın
kazanılmasının devrimi ilerletmekle mümkün olacağı idi.
Komintern’in ve Stalinistlerin tezi ise tam tersiydi. Onlara
göre, her şey faşizme karşı savaşa bağlıydı, bu yüzden devrim
talebi geri çekilmeli, hatta durdurulmalıydı. George Orwell, bu
iki zıt tezi ve sonuçlarını çok güzel özetliyor:
“İspanyol işçi sınıfı, aynı şey başımıza gelseydi
muhtemelen bizi İngiltere’de yapabileceğimiz gibi, ‘demokrasi’
ve statüko adına Franko’ya karşı direnmemişti; onların
direnişi, mutlak devrimci bir patlayış ile birlikte gelmişti –
hatta neredeyse bu patlayıştan ibaretti bile denebilir. Toprak
köylülerce, birçok fabrika ve taşıma araçlarının çoğu da
sendikalarca ele geçirilmişti… doğu İspanya’nın büyük
şehirlerinde faşistler, Hükümet’e sadık kalan bazı silahlı
kuvvetlerin… yardımı ile bilhassa işçi sınıfının muazzam
çabaları sonunda bozguna uğratılmışlardı. Bu ancak, devrimci
niyetle –yani kurulu düzenden daha iyi bir şey için
çarpıştıklarına inanarak – çarpışan insanların gösterebileceği
bir çabaydı. İsyanın çeşitli merkezlerinde bir tek günde,
sokaklarda üç bin kişinin öldüğü sanılıyordu. Erkekler ve
kadınlar, ellerinde yalnızca dinamit çubuklarıyla açık
meydanları geçip makineli tüfeklerle donanmış eğitimli
askerlerin elinde bulunan taş binalara saldırmışlardı.
Faşistlerin stratejik noktalara yerleştirdikleri makineli tüfek
yuvaları, üzerlerinden saatte altmış mil hızla taksiler
geçirilerek ezilmişti. Toprağı köylülerin işgal ettiğine, yerel
meclislerin kurulduğuna vb. dair hiçbir şey bilinmese bile,
bunların, tüm direnişin belkemiği olan anarşistler ve
sosyalistlerce – hele anarşistlerin gözünde merkezileşmiş bir
üçkâğıtçılık makinesinden başka bir şey olmayan – kapitalist
demokrasinin savunusu için yapıldığına inanmak zor olurdu…
aslında İspanya’da olan şey, yalnızca bir iç savaş değil, bir
devrim başlangıcıydı. İşte İspanya dışındaki anti-faşist basın,
özellikle bu durumu örtbas etmeyi kendine iş edinmişti. Dava
giderek ‘demokrasiye karşı faşizm’e indirgendi ve olayın
devrimci yönü olabildiğince gizlendi. Bunun pek çok nedenleri
vardı… Fakat asıl neden, her ülkede görülen küçük devrimci
gruplar dışında bütün dünyanın İspanya’daki devrimi önlemeye
azimli olmasıydı. Özellikle arkasında Sovyet Rusya olmak üzere
Komünist Partisi, tüm ağırlığını devrime karşı koymuştu.
Devrimin bu aşamada ölüme mahkûm olduğu, dolayısıyla İspanya’da
işçi sınıfı egemenliğini değil, bir burjuva demokrasisini
hedeflemek gerektiği bir komünist teziydi. “Liberal” kapitalist
bakışın da neden aynı çizgide olduğuna ayrıca işaret etmeye
hemen hiç gerek yok… Devrim ilerlerse, hiçbir tazminat alma
olanağı kalmayacak ya da çok az olacaktı; halbuki kapitalist
cumhuriyet hüküm sürerse yabancı yatırımlar güvence altında
kalacaktı. Devrim nasıl olsa bastırılacağına göre, hiç devrim
mevrim olmamış gibi davranmak birçok şeyi basitleştiriyordu…
Komünist ve Komünist yanlısı basanın yaydığı PSUC (Katalonya
Birleşik Komünist Partisi, G.Z.) ‘çizgi’si aşağı yukarı şuydu:
‘Şu anda savaşı kazanmaktan başka hiçbir şey önemli değildir,
savaşta zafer olmayınca her şey anlamsızdır. Bundan ötürü bu an
devrimi ileri götürmekten söz etmenin zamanı değildir.
Kolektifleştirmeyi zorla uygulamaya kalkarak … bizim safımızda
çarpışan orta sınıfları ürkütmenin sonuçlarına katlanamayız.
Her şey bir yana, etkili olabilmek için devrimci kargaşaya son
vermek zorundayız. Yerel komiteler yerine, güçlü bir merkezi
hükümetimiz, gereği gibi yetiştirilmiş ve tek komuta altında
baştan aşağı silahlandırılmış bir ordumuz olmalıdır… Her kim iç
savaşı toplumsal devrime döndürmeye çabalıyorsa faşistlerin
ekmeğine yağ sürüyordur.”(s. 61, 62, 63, 64, 72)
CNT, FAİ ve POUM’un tezi ise şöyle özetlenebilirdi:
“Faşizme burjuva ‘demokrasisi’ yoluyla karşı koymaktan
söz etmek saçmadır. Burjuva ‘demokrasisi’ yalnızca faşizme
verilmiş başka bir addır; faşizm de öyledir; ‘demokrasi’ adına
faşizme karşı savaşmak, kapitalizmin bir biçimine karşı, yine
onun her an ilkine dönüvermeye yatkın olan bir başka biçimi
adına savaşmak demektir. Faşizme karşı tek gerçek seçenek işçi
denetimidir… İşçiler silahlı kuvvetleri denetimleri altında
tutmazlarsa, silahlı kuvvetler işçileri denetimleri altına
alır. Savaş ve devrim birbirinden ayrılamaz… Kısacası, kabaca
söylemek gerekirse, güçlerin sıralanması şöyleydi: Bir yanda,
işçi denetimini savunan CNT-FAI, POUM ve sosyalistlerin bir
kesimi; öte yanda merkeziyetçi hükümet ile silahlı orduyu
savunan sağ kanat sosyalistler, liberaller ve
komünistler.” (s. 73, 75)
Devrimin Gerileyişi, Sağa Kayış
George Orwell, bundan sonra devrimin, sağ sosyalistler,
liberaller ve Stalinistlerin ittifakıyla nasıl adım adım
geriletildiğini şöyle anlatmaktadır:
“Fakat ondan sonraki her hükümet değişikliği sağa doğru
bir kayma oldu. İlk önce POUM Generalite’den (Katalonya
hükümeti, G.Z.) çıkarıldı, altı ay içinde Caballero’nun yerine
sağ kanat sosyalist Negrin getirildi; kısa bir süre sonra CNT
Hükümet’ten atıldı. Sonra UGT, arkasından CNT Generalite’den
kapı dışarı edildi; en sonunda, savaşın ve devrimin patlak
verişinden bir yıl sonra, ortada tümüyle sağ kanat
sosyalistler, liberaller ve komünistlerden oluşmuş bir hükümet
kaldı. Sağa doğru genel kayma, SSCB’nin Hükümet’e silah
yardımına giriştiği ve iktidarın anarşistlerden komünistlere
geçtiği, 1936’nın Ekim-Kasım aylarına raslar… Ruslar
istedikleri şartları kabul ettirebilecek konuma geldiler. Bu
şartların özetle, ‘Devrimin önünü alın, yoksa size silah
yok’olduğundan pek az kuşku duyuluyordu. Devrimci unsurlara
karşı ilk hareket olarak, POUM’un Katalan Generalite’sinden
çıkarılması SSCB’nin emirleriyle yapılmıştı… Rus silahları
Komünist Partisi ve onunla anlaşmış partiler aracılığıyla
sağlanıyordu, onlar da siyasi karşıtlarının ellerine
olabildiğince az silah geçmesine çalışıyorlardı… Komünistler
devrimci olmayan bir politika izleyerek daha önceleri
radikallerden ödü kopan unsurları kendi çevrelerinde toplamayı
becermişlerdi. Örneğin, anarşistlerin kolektifleştirme
politikasına karşı, zengince köylüleri kendilerine çekmeleri
bayağı kolay oldu. Partinin üye sayısında muazzam bir artış
vardı ve bu akın geniş ölçüde orta sınıftan kaynaklanıyordu…
Her durumda, askeri zorunluluk olarak ihtiyaç duyulan şey,
işçilerin 1936’daki kazanımlarından feragat edilmesi demekti…
Kolektifleştirme süreci durdurulmuştu, yerel komiteler
dağıtılmış, işçi devriyeleri lağvedilmiş, geniş ölçüde takviye
edilen ve çok iyi silahlandırılan savaş öncesi polis gücü
yeniden kurulmuştu… sendikalara dayalı işçi milisleri giderek
parçalanmış ve üyeleri, farklılaştırılmış maaş, ayrıcalıklı
subay kastı vb. ile yarı-burjuva çizgisinde bir ‘siyaset dışı’
ordu olan yeni Halk Ordusu arasına dağıtılmıştı… Komünistler…
dur durak bilmeden, acı bir dille POUM’a ve tüm rütbelere eşit
maaş ödenmesini isteyen anarşist ilkesine sövdüler. Ortalıkta
olup biten, genel bir ‘burjuvalaştırma’ hareketi ve ilk birkaç
aylık devrimin eşitlikçi ruhunun bile bile
yıkılmasıydı…İspanya’nın durumunda beklenilmeyen tek nokta …
Hükümet yanlısı partiler arasında komünistlerin, aşırı solun
ilerisinde değil de aşırı sağın ilerisinde durmasıydı. Aslında
bu hiç hayret uyandırmamalı; çünkü başka yerlerdeki, özellikle
Fransa’daki Komünist Partisi’nin yöntemleri, resmi komünizmin,
hiç değilse şimdilik, anti-devrimci bir güç olarak
değerlendirilmesi gerektiğini apaçık ortaya koymuştu. Şu an
Komintern politikasının tümü, dünyanın durumu göz önüne
alınırsa –mazur görüleceği üzere- bir askeri ittifaklar
sistemine dayanan SSCB’nin savunmasının gerekleriyle
bağlantılıdır… İspanya’da devrimi önleyenler herkesten önce
komünistlerdi. Sonradan, sağ kanat güçleri tüm denetime sahip
olduklarında komünistler, devrimci önderleri avlamakta
liberallerden çok daha ileri gitmeye istek gösterdiler…
POUM’un, Franko ve Hitler’den para alan, faşist davaya yardım
olsun diye sahte-devrimci bir politikada direnen, faşistlerin
kılık değiştirmiş bir çetesinden başka bir şey olmadığı ilan
edildi. POUM ‘Troçkist’ bir örgüttü ve ‘Franko’nun Beşinci
Kolu’ydu. Demek ki ön cephe siperlerinde donmakta olan sekiz on
bin asker, faşizme karşı çarpışmak için İspanya’ya gelip
hayatlarını ve milliyetlerini feda eden yüzlerce yabancı dahil,
işçi sınıfından yirmi bin kadar kişi, düpedüz düşmandan para
alan hainlerdi. Bu masal, duvar ilanları yoluyla bütün
İspanya’ya yayılmıştı… Sık sık tekrarlanan ‘Önce savaş, sonra
devrim’ sloganı; savaş kazanıldığında devrimin devam edeceğine
dürüstçe inanan PSUC milisleri tarafından yürekten kabul
edilmesine rağmen bir göz boyamadan başka bir şey değildi.
Komünistlerin uğraştığı şey, İspanya’da devrimi uygun bir
zamana ertelemek değil, tersine böyle bir şeyin hiçbir zaman
olmamasını güvenceye almaktı. Zaman ilerleyip iktidar işçi
sınıfının elinden kayıp gittikçe ve her renkten devrimciler
daha çok kodese tıkıldıkça bu tutum gitgide belirginleşiyordu.
Her eylem askeri gereklilik adına yapılıyordu, bu bahane hep
hazırdı; fakat bu eylemlerin etkisi, işçileri üstün bir
konumdan geriye düşürmek ve savaş sona erdiğinde kapitalizmin
yeniden sahneye girmesine karşı direnemeyecekleri bir duruma
itmek oluyordu. Lütfen, sıradan komünistlerin, hele hele Madrid
dolaylarında kahramanca can veren binlerce komünistin aleyhinde
hiçbir şey söylemediğime dikkat ediniz. Fakat parti
politikasına yön verenler bu adamlar değildi. Daha
yukardakilere gelince, kurnazca hareket etmediklerine
inanılamaz.” (s. 65, 66, 67, 68, 69, 70, 81)
Bir de Şimdi Bakın Bu Şehre…
Devrimin geriletilmesi, şehrin ve günlük hayatın
görüntülerini de tamamen değiştirmiştir:
“Barselona’ya savaş sırasında, birkaç aylık aralıklarla
giden herkes burada olup biten olağanüstü değişikliklere dikkat
etmiştir… Devrimci hava kaybolmuştu. Sokaklarda kan lekelerinin
yeni kuruduğu ve milis askerlerinin şık otellere
yerleştirildiği Ağustos ayında orada olan bir kimseye,
Barselona hiç kuşkusuz, Aralık’ta burjuva görünürdü;
İngiltere’den yeni gelmiş bana ise… bir işçi şehri gibi
görünmüştü. Şimdi işler tersine dönmüştü. Barselona yeniden,
savaş yüzünden biraz yıpranmış ve sıkıntı çekmiş, ama işçi
sınıfı egemenliğinin hiçbir belirtisi kalmayan alelade bir
şehre dönüşmüştü… Milis üniforması ve tulumlar neredeyse
büsbütün ortadan kalkmıştı, herkes İspanyol terzilerinin
özellikle ustası olduğu şık yaz takımları giyiyordu. Her yerde
göbekli zengin adamlar, zarif hanımlar ve pırıl pırıl arabalar
görünüyordu… Yeni Halk Ordusu’nun subayları … şaşılacak sayıda
çoğalmıştı… aldıkları para ve giydikleri üniformaların
belirlediği kesin bir toplumsal farklılık görülüyordu. Erler
bir çeşit kaba kahverengi tulum, subaylar zarif, Britanya
Ordusu’nun subayları gibi beli oturan, yalnız onlardan biraz
daha sıkı oturan haki üniforma giyiyorlardı. İçlerinde her
yirmide birinin bile cephenin şöyle bir kenarına dahi gittiğini
sanmıyorum. Ama gelin görün ki hepsinin kemerlerine kayışla
bağlanmış otomatik tabancaları vardı; oysa biz cephede bir tek
tabancayı ne para ne de hatır için bulabiliyorduk. Caddenin
yukarısına doğru yürüdüğümüzde dikkat ettim, millet bizim kirli
görünüşümüze dik dik bakıyordu…. Yaralılar koltuk değnekleriyle
tek ayak üstünde seke seke dolaşsalar bile özel bir ilgi
görmüyorlardı… İşçi devriyelerinin dağıtılması emredilmişti,
caddelerde polis kuvvetleri arz-ı endam ediyordu. Bunun
sonucunda, çoğu işçi devriyelerince kapatılmış kabareler ve üst
sınıf genelevleri çabucak açılıverdi.” (s. 128, 129, 131,
134)
Burası Barselona mı, yoksa Moskova ya da Berlin
mi?
Karşıdevrimin, daha Franko hakimiyetini kurmadan
Barselona’ya veya Madrit’e yerleşmesi, bu şehirleri, GPU’nun ya
da Gestapo’nun polis rejiminin hakim olduğu Moskova ya da
Berlin’den farksız hale getirmiş, devrimcilere karşı benzeri
bir sürek avı başlamıştı.
“Çok sayıda siyasi zanlı, peşlerinde polis ve devamlı
ele verilme korkusuyla saklanıyordu. Pasaportsuz olan ve
genellikle kendi ülkelerinde gizli polisçe aranan İtalyan ve
Almanların durumu en kötüsüydü. Yakalandıkları takdirde,
sınırdışı edilerek Fransa’ya gönderileceklerdi ki bu, Tanrı
bilir onları en korkunç olayların beklediği İtalya ya da
Almanya’ya geri yollanmaları demekti…POUM lağvedildiğinde,
komünist yönetimindeki gizli polis, hepsinin benzer biçimde
suçlu olduğu varsayımına dayanarak POUM’la ilişkisi olan
ellerini atabilecekleri herkesi, yaralıları, hastanedeki
hastabakıcıları, POUM üyelerinin eşlerini ve bazı durumlarda
çocuklarını bile tutukladılar…POUM’un Yürütme Kurulu hapse
atıldığında, komünist basın çok büyük bir faşist entrikası
masalı yarattı… Uluslararası Tugay ve diğer milislerdeki
yabancılar gitgide daha büyük sayılarda hapse atılıyorlardı. La
Batalla (POUM’un gazetesi, G.Z.) hâlâ çıkıyor, ama öylesine
sansür ediliyordu ki neredeyse var olmaktan çıkmıştı.
Solidaridat ve öteki anarşist gazeteleri de ağır bir biçimde
sansürleniyordu… 15 Haziran’da polis, Andres Nin’i çalıştığı
yerde aniden tutuklamış ve aynı akşam Hotel Falcon’a baskın
yaparak çoğu izne gelmiş milis askerleri olmak üzere, orada
bulunan herkesi tutuklamıştı… Bir iki gün içinde, Yürütme
Kurulu’nun kırk üyesinin hemen hepsi hapse atılmıştı…
Hapishanelerde insanları gizlice vurduklarına dair söylentiler
dolaşıyordu... Nin gizli polis tarafından hapiste vurulmuş ve
cesedi sokağa atılmıştı… Tutuklamaların çoğu kanunsuz
yapılıyor, polis şefinin verdiği emirlerle serbest
bırakılanların çoğu hapishane kapısında yeniden tutuklanıyor ve
‘gizli hapishane’lere götürülüyordu…Kanun, polisin belirlediği
bir şey olup çıkmıştı…. Şimdi düşünmemiz gereken şey,
İspanya’dan çıkmanın bir yolunu bulmaktı. Er geç hapse atılmak
gün gibi aşikâr iken, daha fazla İspanya’da kalmanın hiçbir
anlamı yoktu.” (s. 168, 197, 222, 231, 232, 233, 237,
238)
1920’lerde ve 1930’larda Sovyetler Birliği’nden, keza
1930’larda Almanya’dan kaçmaya çalışan muhaliflerin (kimi
başarabildi bunu, kimi ise ele geçti; Gestapo’dan kaçanlar
GPU’ya, GPU’dan kaçanlar Gestapo’ya yakalandı; Margarete Buber
Neumann’ın İki Diktatörlük Altında’da -çev: Gün
Zileli, henüz basılmadı- anlattığı gibi, kimi zaman GPU,
tutuklularını Gestapo’ya teslim etti; Jan Valtin’in
Karanlığın Ötesinde’de – çev. Gün Zileli, Kibele, 2009
- anlattığı gibi, Gestapo ve GPU kaçakları ve sınırdan gizlice
girenleri birbirlerine ihbar ettiler) ruh halinin aynısı.
Neyse ki, George Orwell İspanya GPU’sunun ya da
Gestapo’sunun eline geçmeyenlerdendi.
Salud, George Orwell!
Notlar: