Libya'daki Gelişmeler
Gilbert Achcar
19 Mart 2011
Çeviren: Özgür Efe
Libya Muhalefeti kimdir? İsyancıların saflarında
eski kraliyet bayraklarının da olduğu söyleniyor.
Bu bayrak monarşinin bir sembolü olarak değil, Libya
devletinin İtalya’dan bağımsızlığını kazandıktan benimsediği
bayrak olarak kullanılıyor. Ayaklanmacılar bu bayrağı,
Kaddafi’nin Mao Zedung’u ve onun Küçük Kırmızı Kitap’ını taklit
ederek ortaya attığı Yeşil Kitap ve Yeşil Bayrağı reddetmek
için kullanıyorlar. Bu üç renkli bayrak hiçbir şekilde eski
monarşiye duyulan özlemi yansıtmıyor. En yaygın yoruma göre,
bayrağın üç rengi Libya’nın üç tarihi bölgesini sembolize
ediyor. Ay yıldız ise Cezayir, Tunus ve Türkiye bayraklarında
da yer alan bir sembol, monarşizmin sembolü değil.
Öyleyse bu muhalefet kim? Bu muhalefetin bileşimi de tıpkı
bölgeyi sarsan diğer ayaklanmalar gibi son derece heterojen.
Bütün bu kopuk güçleri bir araya getiren şey ise diktatörlüğün
reddi ve uzun süredir demokrasiye ve insan haklarına duyulan
bir özlem. Bunun da ötesinde, pek çok farklı perspektif var.
Libya’da özel olarak insan hakları aktivistlerinin, demokrasi
savunucularının, entelektüellerin, aşiret unsurlarının ve
İslami güçlerin oluşturduğu geniş bir grubun özel bir karışımı
var. Libya ayaklanmasındaki en belirgin siyasal güç, demokratik
bir platformu olan ve yasaların üstünlüğünü, siyasal
özgürlükleri ve serbest seçimleri talep eden “17 Şubat Hareketi
Gençliği” oluşumu. Libya hareketi aynı zamanda hükümetin bazı
organlarını ve ordudan koparak muhalefet saflarına geçen
silahlı birlikleri de içeriyor. Bu durum Tunus’ta ya da
Mısır’da olan bir şey değildi.
Yani Libya muhalefeti değişik güçlerin bir karışımıdır ve
sonuç olarak bu harekete de bölgedeki diğer kitle
hareketlerinden farklı bir şekilde davranmamız için geçerli bir
neden bulunmamaktadır.
Kaddafi yenilikçi birisi mi, ya da birisi
miydi?
Kaddafi 1969’da iktidara geldiğinde, 2. Dünya savaşı ve 1948
felaketinin [1] ardından gelen Arap milliyetçiliği dalgasının
gecikmiş bir tezahürüydü. Genellikle kendisinin modeli ve ilham
kaynağı olarak görülen Mısır lideri Cemal Abdül Nasır’ı taklit
etmeye çalıştı. Bu nedenle monarşiyi cumhuriyetle
değiştirtirdi, Arap birliğinin öncülüğünü yaptı, ABD’ni Libya
topraklarındaki Wheelus üssünden çıkmaya zorladı ve bir
toplumsal değişim programını başlattı.
Sonrasında ise rejim kendi bildiği yolda, İslami bir
Maoizmden esinlenen bir radikalizasyon doğrultusunda ilerledi.
1970’li yılların sonunda ortalığı kasıp kavuran
devletleştirmeler yapıldı ve neredeyse hemen her şey
devletleştirildi. Kaddafi doğrudan demokrasiyi tesis ettiğini
iddia etti ve devletin adını cumhuriyetten halkın devletine
(Cemahiriye) çevirdi. Doğrudan demokrasiyi getirerek ülkeyi
sosyalist ütopyanın vücut bulduğu bir yere çevirdiğini iddia
etti ama buna pek az kişi aldandı. “Devrimci komiteler” aslında
ülkenin kontrol edilmesinde güvenlik birimleri gibi davranan
aygıtlardı. Aynı zamanda, Kaddafi kendi gücünün bir aracı
olarak kullanmak üzere aşiret düzenini yeniden canlandırmada
bizzat reaksiyoner bir rol oynadı. Dış politikası giderek daha
çılgın bir hal aldı ve Arapların büyük bir çoğunluğu ona deli
diye baktı.
Sovyetler Birliği’nin krize girmesiyle birlikte, Kaddafi
sosyalist iddialarını terk ederek ülke ekonomisini batıya açtı.
Mao Zedung’un “kültür devrimi”ni taklit etmiş olması gibi
Gorbaçev’in perestroykasını da taklit ederek ekonomik
serbestleşmeye politik serbestleşmenin de eşlik edeceğini iddia
etti ama bunlar içi boş iddialardı. 2003 yılında ABD “kitle
imha silahları” arayacağı bahanesiyle Irak’ı işgal ettiğinde
Kaddafi sıradakinin kendisi olabileceği kaygısıyla dış
politikasında ani ve şaşırtıcı bir dönüş yaparak kendisini
“haydut devlet” statüsünden batılı ülkelerin yakın ortağı
statüsüne yükseltti. Özellikle de sözde teröre karşı savaş
yürüten ABD'ye yardım eden ve yine özellikle Afrika’dan
Avrupa’ya geçmeye çalışan muhtemel mültecileri geri çevirmek
gibi pis bir işini üstlendiği İtalya’nın yakın bir ortağı.
Bütün bu dönüşümler boyunca Kaddafi rejimi hep
diktatörlüktü. İktidarının başlangıcında hayata geçirdiği
yenilikçi işler her ne olursa olsun, rejiminin bu son evresinde
yenilikçilikten ya da antiemperyalizmden geriye kalan bir şey
bulunmuyor. Bu diktatörlük karakteri protestoculara karşı
aldığı tavırda kendini gösteriyor: gösterileri derhal güçle
bastırmak. Halk için herhangi bir tür demokratik açılım önerme
çabası yoktu. Protestocuları trajikomik bir konuşmayla uyardı:
“Santim santim, ev ev, sokak sokak geleceğiz… Sizi
dolaplarınızda bulacağız. Acımayacağız, merhamet
göstermeyeceğiz”. Kaddafi’nin kendi diktatörlerini alaşağı eden
Tunus halkını açıkça kınayan tek Arap yönetici olduğu dikkate
alınırsa hiç de şaşırtıcı değil. Kaddafi’ye göre Ben Ali
Tunusluların bulabileceği en iyi yöneticiydi.
Kaddafi, protestocuları El Kaide’nin protestocuları
kahvelerine ilaç katarak hap müptelalarına çevirdiğini iddia
ederek tehditlere ve şiddet içeren bastırmaya başvurdu.
Ayaklanma için El Kaide’yi suçlamak onun için batıdan destek
almaya çalışmanın bir yoluydu. Eğer Washington ya da Roma’dan
bir yardım teklifi gelseydi Kaddafi memnuniyetle kabul ederdi.
Aslında parti arkadaşlığı yaptığı ahbabı Silvio Berlusconi’nin
tavırlarından duyduğu derin hayal kırıklığını ifade etti ve
diğer Avrupalı “arkadaşlarının” da kendine ihanet ettiğinden
şikâyet etti. Son birkaç yılda Kaddafi gerçekten de bir avuç
dolar için kendilerini Kaddafi’yle kucaklaşarak rezil etmeyi
kabul eden birkaç batılı yönetici ve ileri gelenle arkadaş
oldu. Anthony Giddens mesela. Tony Blair’in Üçüncü Yol
ideolojisinin bu seçkin teorisyeni 2007’de yaptığı Kaddafi
ziyaretinin ardından Guardian’da Libya’nın nasıl bir reform
yolunda olduğunu ve bu yolu takip ederek Orta Doğunun Norveç’i
olacağını yazarak öğrencisinin adımlarını takip etti.
BM Güvenlik Konseyinin 17 Mart tarihli kararı
hakkındaki değerlendirmeniz nedir?
Bu karar bizatihi ayaklanmacılar tarafından talep edilen
uçuşa yasak bölge taleplerini göz önüne alacak bir şekilde ve
bir bakıma bu talebe bir cevap olarak ifade edilmiş durumda.
Muhalefet aslında açıkça eğer vaziyet Libya’ya kara güçlerinin
konuşlandırılmasını gerektirecek olursa ülke üzerinde uçuşa
yasak bir bölge ilanını talep etmişti. Kaddafi’nin uçaklara ve
tanklara sahip seçkin silahlı birlikleri var ve uçuşa yasak
bölge ilanı Kaddafi’nin bu esas üstünlüğünü dengeleyecektir.
İsyancıların bu talepleri BM karar metine şöyle yansıdı: Bu
karar BM üye ülkelerini “sivilleri ve Bingazi dâhil olmak
üzere, Libya Arap Cemahiriyesi sathında saldırı altında olan
sivil nüfus yoğunluklu bölgeleri, Libya topraklarının herhangi
bir kısmının herhangi bir biçimde yabancı güçler tarafından
işgal edilmesi haricinde her türlü önlemi almaya” yetkili
kılmıştır. Karar “sivil nüfusu korumak üzere Libya Arap
Cemahireyesi’nin hava sahasında her türlü uçuşa yasak”
getirmiştir.
Şimdi bu karar metninde, alınan kararın emperyalist
amaçlarla kullanılmasını engelleyebilecek bir teminat yok. Her
ne kadar gerçekleştirilecek herhangi bir eylemin amacının
rejimi değiştirmek değil sivilleri korumak olduğu varsayılsa
bile bu eylemlerin amaçlarına ulaşıp ulaşmadığını değerlendirme
işi ayaklanmacılara, hatta Güvenlik Konseyi’ne bile bırakılmış
değil. Alınan karar şaşırtıcı derecede kafa karıştırıcı. Fakat
Kaddafi güçleri tarafından Bingazi’ye yapılacak bir saldırı
sonucu ortaya çıkacak kıyımı engellemenin dayattığı aciliyet ve
halkı koruyabilecek başka bir alternatifin yokluğu dikkate
alındığında kimse bu karara mantıklı bir şekilde karşı çıkamaz.
Çekimser kalanlar da anlaşılabilir; BM Güvenlik Konseyinde
çekimser kalan beş ülke, eli kulağındaki bir katliamın
sorumluluğunu almadan, makul bir denetimin eksikliğine karşı
çıkışlarını ve /veya mutsuzluklarını ifade etmek istediler.
Batının tepkisinde tabii ki petrol tadı var. Batı uzun bir
zamana yayılan bir çatışmadan korkar. Eğer büyük bir katliam
olursa, Libya petrollerine ambargo uygulamak zorunda kalacaklar
ve bu ambargo yüzünden petrol fiyatlarının yüksek seviyelerde
seyretmesi, küresel ekonominin içinde bulunduğu hal de göz
önüne alınıldığında önemli ölçüde olumsuz etkiler yaratacaktır.
ABD’nin de dâhil olduğu bazı ülkeler gönülsüz davrandılar.
Güçlü bir eylem konusunda sadece Fransa ön olana çıktı. Bu
durum belki de (Güvenlik Konseyi oylamasında çekimser kalan)
Almanya’dan farklı olarak Fransa’nın Libya petrolleri üzerinde
fazla bir payı olmaması ve Kaddafi sonrası dönemde daha büyük
bir pay kapmayı arzulamasıyla bağlantılı olabilir.
Batılı güçlerin bahanelerinden ve çifte standartlarından
hepimiz haberdarız. Örneğin sivillerin hava saldırılarından
göreceği zarardan duydukları sözde kaygılar 2008-2009
yıllarında Gazze İsrail saldırısına uğrarken, yüzlerce sivil
gayrimeşru bir işgali ilerletmeye çalışan İsrail’in savaş
uçaklarının bombardımanlarında hayatını kaybederken geçerli
değildi. Ya da önemli bir ABD deniz üssü bulunan ve ABD’nin
sözünden çıkmayan Bahreyn’in kendi topraklarındaki yerel
ayaklanmaları, diğer yerel ABD vassallarından yardım alarak
şiddetle bastırmasına ABD’nin izin vermesinden de
haberdarız.
Ne var ki bu Kaddafi’nin saldırılarına devam etmesine ve
Bingazi’yi tekrar ele geçirmesine izin verilirse büyük bir
katliam olacağı hakikatini değiştirmiyor. Burada nüfusun
gerçekten tehlike altında olduğu ve başka hiçbir makul
alternatifin onları koruyamayacağı bir durum söz konusu.
Kaddafi güçlerinin saldırısına sadece saatler ya da hadi
bilemediniz günler var. Sadece anti-emperyalist ilkeler adına
sivillerin katledilmesini engelleyecek bir eyleme karşı
çıkamazsınız. Burjuva devletinde polisin doğasını ve çifte
standartlarını çok iyi biliriz. Buna rağmen birisi tecavüze
uğrama tehlikesi altındaysa ve mütecavizi engellemenin başka
bir yolu yoksa polisi arayan birisini sadece anti-kapitalist
ilkeler adına suçlayamazsınız. Bu da böyle bir şey.
Bunları söyledikten sonra, uçuşa yasak bölgeye karşı
çıkmadan, bu kararı uygulayan ülkelerin eylemlerini büyük bir
temkinle izlemeyi savunmalı ve dik bir duruş sergilemeliyiz.
Böyle yapmalıyız ki, BMGK tarafından alınan sivilleri koruma
kararının ötesine geçilmediğinden emin olabilelim. Bingazi
sokaklarında kitlelerin kararın kabul edilişini kutlamalarını
televizyonda seyrederken, kalabalığın ortasında, “Yabancı
müdahalesine hayır” diyen büyük bir Arapça pankart gördüm.
Burada insanlar kara birliklerinin işe karıştığı “yabancı
müdahalesi” ve koruyucu bir uçuşa yasak bölgeyi aynı kefeye
koymuyorlar. Yabancı birliklere muhalefet ediyorlar. Bunun
tehlikelerinin farkındalar ve ferasetle Batılı güçlere
güvenmiyorlar.
Toparlamak gerekirse, tehlike altındaki nüfusu korumak için
başka hiçbir makul seçenek olmaması nedeniyle, anti-emperyalist
bir perspektiften bakıldığında herhangi birinin uçuşa yasak
bölgeye karşı çıkmaması, çıkamaması gerekir. Mısırlıların Libya
muhalefetine silah temin ettiği bildiriliyor –ki bu iyi bir
şey- fakat bu tek başına Bingazi’yi tam zamanında
kurtarabilecek bir fark yaratamaz. Yine de, herkesin batılı
güçlerin burada ne yapacağıyla ilişkin son derece eleştirel bir
tavrı muhafaza etmesi gerekiyor.
Şimdi ne olacak?
Şimdi ne olacağını söyleyebilmek çok güç. BM Güvenlik
Konseyi kararı bir rejim değişikliği talep etmiyor; karar
tümüyle sivilleri korumakla ilgili. Kaddafi rejimin geleceği
belirsiz. Esas mesele, Tripoli’nin de dahil olduğu batı
Libya’da ayaklanmanın kaldığı yerden devam edip etmeyeceği.
Böyle bir durum rejimin silahlı güçlerinin çözülmesine yol
açar. Eğer devam ederse, Kaddafi yakında alaşağı edilir. Eğer
rejim batıda güçlü bir şekilde kontrolü elinde tutmayı
başarırsa, her ne kadar BM kararı Libya’nın toprak ve ulusal
bütünlüğünü temin etse bile, fiili olarak ülkenin bölünmesi söz
konusu olacaktır. Bu rejimin tercih ettiği seçenek olabilir.
Rejim BM kararlarına uyacağını beyan ederek bir ateşkes ilan
etti. Böyle bir durumda elimizde Kaddafi’nin batıyı,
muhalefetin doğuyu denetim altında tuttuğu uzatılmış bir pat
durumu olacaktır. Muhalefetin Mısır’dan ve Mısır üzerinden
temin ettiği silahları Kaddafi güçlerini yenilgiye uğratacak
noktaya getirebilmesinin zaman alacağı aşikâr. Libya
topraklarının doğası dikkate alındığında bu popüler bir savaş
değil çok geniş topraklar üzerinde manevraların yapıldığı
bildik bir savaş olacaktır. Sonucun ne olacağını tahmin etmek
bu yüzden zor. En nihayetinde, bir kez daha tekrarlamak
gerekirse, demokratik Libya ayaklanmasını desteklemek
zorundayız. Bu ayaklanmanın Kaddafi’nin ellerinde can vermesi,
şu anda Orta Doğu ve Kuzey Afrika’yı sarsan devrimci dalga
üzerinde çok olumsuz sonuçlar yaratacak beklenmedik sonuçlar
doğurabilir.
Notlar:
Gilbert Achcar Lübnan’da yetişti. Şu anda University of London
bünyesinde Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nda (SOAS) profesör
olarak görev yapıyor. Kitapları arasında 13 dile çevrilen
Barbarlıklar Çatışması, Noam Chomsky ile birlikte
kaleme aldığı Tehlikeli Güç: ABD'nin Dış Siyaseti ve
Ortadoğu ve son zamanlarda yayınlanan Araplar ve
Soykırım: Arap-İsrail Hikâyeler Savaşı yer almaktadır.
Achar’la bu söyleşi Stephen R. Shalom tarafından yapıldı.
Yazının orjinaline http://www.zcommunications.org/libyan-developments-by-gilbert-achcar
linkinden ulaşabilirsiniz.
[1] 1948 yılında İsrail’in kuruluşu Filistin ve Arap dünyasında Büyük Felaket (Nakba) olarak adlandırılmaktadır –ç.n.