ABD İmparatorluğu’nun Batan Gemisi
Gilbert Achcar
7 Ağustos 2006
"Hizbullah’ın mağlubiyeti İran için psikolojik
ve stratejik açıdan büyük bir kayıp olurdu. İran Lübnan’daki ayağını
kaybederdi. Dengeleri bozmakta ve Ortadoğu’nun kalbine uzanmakta
kullandığı ana vasıtasını kaybederdi. Kendini bölgesel süper güç
yapma hedefini fazlasıyla aştığını göstermiş olurdu. ABD, İsrail’in
kazanmasına izin vermekle ve bu olanlara neden olmakla kendini zor
bir duruma soktu. Bu işi yapmak için İsrail’e güvendi. Hayal kırıklığına
uğradı. Başbakan Ehud Olmert kararsız ve güvensiz bir liderlik yaptı…
Ucuz yoldan zafere ulaşma arayışı sadece Lübnan operasyonunu tehlikeye
atmakla kalmadı, Amerika’nın İsrail’e güvenini de tehlikeye attı."
Charles Krauthammer, Washington Post, 4 Ağustos
2006
"Fakat yönetim, Irak’ı yola getirmenin önemine
inanmış – ben de dahil olmak üzere – herkesin artık itiraf etmesi
gereken şeyi itiraf etmeli: İster Bush’tan isterse de Araplardan
kaynaklanıyor olsun, bu iş olmayacak, giden hayatların ardından
yeni hayatları tehlikeye atamayız… Ama Irak’ı terk etmek ikinci
iyi tercih. Çünkü en kötü olasılık – İran’ın sevdiği de bu – Irak’ta
kalmamız, kan kaybetmemiz ve eğer İran’ın nükleer tesislerine saldırırsak
İran’ın menzili içinde kalmamız… İran ve Suriye ile uğraşmamız gerekiyor,
ama güçlü bir konumdan –ve bunun için de geniş bir koalisyon gerekli.
Irak’taki tek taraflı başarısız stratejimizi ne kadar uzun sürdürürsek,
böyle bir koalisyonu kurmak o kadar zor olacak ve özgürlüğün düşmanları
o kadar güçleniyor olacak."
Thomas Friedman, New York Times, 4 Ağustos 2006
Her geçe günle birlikte, Bush yönetiminin Ortadoğu’daki
emperyal eylemlerini coşkuyla desteklemiş olanların batan gemiyi
terk ettiklerini görüyoruz. Birçok insanın çok önceden öngördüğü
şeyin tamamen doğru olduğu artık kuşku götürmez: Bush yönetimi Amerikan
İmparatorluğu’nun dümenindeki en beceriksiz mürettebat olarak tarihe
geçecektir.
Bush ve kafadarları toplumsal hafızadaki yerlerini,
Soğuk Savaş sonrası ABD emperyal emellerinin mezar kazıcıları olarak
sağlama aldılar: ABD emperyalizminin, diğer dünya devinin 1989’da
yıkılmaya başlamasından bu yana karşılaştığı fevkalade müsait şartları
boşa harcamayı başardılar. Yukarıda alıntısı yapılan Krautham’ın
1990 yılında "tek kutuplu an" dediği eşsiz fırsat penceresini boşa
harcadılar. Bu fırsatı boşa harcadılar, çünkü Krauthammer ve Friedman
gibilerini ayırt eden emperyal kibirden etkilenmişlerdi.
Time dergisinin İsrail’in yeni Lübnan savaşının
başlamasından önce çıkan sayısındaki başyazı "kovboy diplomasisinin
sonu" haberini veriyordu. "Bush doktrininin ABD’nin asıl olarak
uygulamaya çalıştığı yerde battığı" olgusuna yer veriyordu:
"Beyaz Saray’da kimse Bush’un Irak savaşı kararını
açıkça sorgulamasa da, Bush’un bazı yardımcıları savaşın, askeri
kaynaklar, kamuoyu desteği ve yurtdışındaki güvenilirlik açısından
oldukça maliyetli bir duruma geldiğini teslim ediyorlar. Yönetim,
diğer krizlerle uğraşmaya çalışırken bu faturayı da ödüyor. ABD’nin
Irak’tan nasıl çekileceğini düşündüğü bir zamanda Bush doktrininde
tasarlanan geleceğe dönük dış politikayı uygulamak neredeyse imkansız.
Dünyada, hem ABD’nin dostları hem de rakipleri süpergüç üzerindeki
bu gerilimi dikkate alıyorlar, çoğu durumda bu gerilimden faydalanıyorlar.
Eğer Saddam Hüseyin’in devrilmesi ABD hegemonyasının doruk noktasının
işareti olduysa, son üç sene de, Washington’un dünyayı kendi isteğine
razı etme yeteneğinin muntazam erozyonuna şahit olmuştur." [1]
Yazarların en ciddi üzüntüsü şu şekilde ifade
edilmişti:
"Irak, önleyici savaş için ilk ve belki de son
laboratuar olacak gibi duruyor. ABD işgalinin yaşadığı güçlükler
Tahran ve Pyongyan’daki yöneticileri caydırmak yerine, bu rejimleri
nükleer silahlanma maceralarında cesaretlendirmiş ve ABD ordusunun
onları caydırma gücünü sınırlandırmış olabilir."
Time makalesindeki bu keskin
değerlendirmeye ABD müttefikleri, koruması altındakiler ve uydu
devletlerinden oluşan geniş bir koronun paylaştığı umut eşlik
ediyor: Bush yönetiminin en ünlü yeni muhafazakârlarının kenara
itilmiş olması, İsrail hükümeti dışında herkes için, yönetimin
olumlu, yeni bir dış politika oluşturduğuna dair umutları
besledi. George W. Bush'un ikinci döneminde gerçekleşen yeniden
düzenleme, yönetimin realist yüzü Colin Powell’in istifasına
rağmen – ki onun da yönetim üzerinde sınırlı bir etkisi vardı –
Clinton taraftarlarının iki sene önce "yeni muhafazakârların
alacakaranlığı" diye ilan ettiği süreci teyit ediyor gibi
gözüküyor. [2]
Buna rağmen Time yazarlarının "kovboy diplomasisi"nin
sonu olarak –"Dış İşleri Bakanı Condoleezza Rice hakimiyetinde stratejik
bir dönüşümün gerçekleştiği belli" diye – ilan ettiği durumun safça
bir düşünceden başka bir şey olmadığı, İsrail’in en vahşi saldırısını
başlatmasını takiben gerçekleşen olaylar ışığında, neredeyse makale
yayınlanır yayınlanmaz, açığa çıktı. Anlaşılan kovboy diplomasisi
"kadın kovboy" diplomasisiyle yer değiştirdi. Esasında ikisi de
aynı.
Evet, Condoleezza Rice, Bush yönetiminin dış
politikasına elinden geldiğince makyaj yaptı, fakat esasta önemli
bir değişiklik yok. Başlangıcından bu yana bu yönetimin temel bir
direği olarak, takımın geri kalanını karakterize eden, planlarının
gerçekleşeceği megalomanisi ve çılgınlığını o da paylaşıyor. Bush’un
ikinci döneminde dışişleri bakanlığına getirilen Rice’ın görevi,
yönetimin dış politika gemisinde su alan birçok deliği kapamaktan
ibaretti: Bu aslında imkansız bir görev. Gemi, Irak petrol sızıntısının
karanlık sularında önlenemez bir biçimde batıyor.
Dünya üzerindeki herhangi bir düzenli orduyu
yenecek güçte olan – askeri harcaması dünyanın geri kalanındaki
200 üzerindeki ülkenin askeri harcamasını geçen ve sadece askeri
bütçesi 14 ülke hariç diğer bütün ülkelerin GSYİH’nı aşan – ABD
gibi bir "hiper gücü"n isyandaki bir halkı kontrol altına alamadığı
gerçeği bir kez daha güncel tarihte yerini aldı. İsyanı kontrol
etmeye Pentagon’un sahip olduğu bütün karmaşık ölüm aygıtlarının
çok sınırlı faydası var. Halkı kontrol etmek için birlikler gerekir:
Bu, işgücünün donanımla değiştirilemeyeceği bir sanayi türü. Bu
yüzden, sırası gelmişken belirteyim, diktatörlükler, istedikleri
zaman halkı harekete geçirebildikleri ve askerlerinin hayatları
için yüksek bedeller ödemekten korkmadıkları için bu işte görece
daha rahatlar.
ABD, işgal birliklerinin nüfusa oranının Irak’a
göre çok daha fazla olduğu Vietnam’ı kontrol edemedi. Böyle olduğu
halde, ABD askeri gücü, işgal için hayati olan husus – asker sayısı
– dışındaki bütün hususlarda Vietnam işgali zamanından daha iyi
durumda. Askeri birliklerin sayısı Vietnam’dan ve Soğuk Savaş’ın
bitmesinden bu yana radikal bir şekilde azaltıldı. Pentagon, otomasyon
çağı kapitalizmine özgü bir hevesle insan kaynağının güvenilmezliğini
ağırlıklı olarak karmaşık silahlara dayanarak telafi edebileceğine
inandı. Bunu da "askeriyede devrim" olarak nitelendirdi. Böylece,
bağımsız bir askeri analistin "kahramanlık-sonrası" savaşlar diye
uygun bir şekilde tanımladığı bir döneme girdi.[3] ABD, Saddam
Hüseyin’in Irak ordusunu "kahramanlık-sonrası" anlayışına uygun
bir biçimde yenmekte doğrusu fazla sorun yaşamadı. Ancak, Irak halkını
"kahramanlık-sonrası" anlayışıyla kontrol etmek tamamen farklı bir
mücadele.
ABD, 2003’te işgalin başlamasından bu yana Irak’ta
kontrolü düzenli olarak kaybediyor. ABD bir yandan da, ülkenin Arap
Sünni bölgesinde, mevcut sınırlı sayıdaki ABD işgal birlikleriyle
bastırılması imkansız bir silahlı ayaklanmayla karşılaştı. Eğer
işgalci bir ordu, yerel silahlı kuvvetlerin genellikle yaptığı gibi,
yerleşim bölgesi sınırları içindeki her bir dönüm üzerinde hakimiyet
sağlamaktan yoksunsa; faaliyet bölgesi içinde – bir zamanlar Mao
Zedung’un dediği haliyle "sudaki balık gibi" – hareket eden silahlı
bir ayaklanmayı bastırmak için tek bir garantili yol vardır: Havuzu
kurutmak. Bu, ya Rusya’nın Çeçenistan’da yaptığı gibi bir soykırım
gerçekleştirmek, ya halkı toplama kamplarına toplamak, ya da bu
ikisinin bir kombinasyonu anlamına gelir. ABD bunu Vietnam’da geçici
olarak yaptı, fakat Amerika halkı buna tahammül etmeyeceği için
işi sonuna kadar götüremedi.
Diğer yandan Washington Irak’ta, 2004’ün başında
belirginleşen daha ağır bir sorunla karşılaştı: Bush yönetimi –
kendi aptallığı ve Pentagon’un bazı Iraklı dostlarının satış propagandası
ya da diğerlerinin aptal hayalleriyle sayesinde – Irak’taki çoğunluk
halkın, yani Şii Araplar’ın büyük kısmının sempatisini kazanabileceğine
ikna edilmişti. Bunun tam bir felaket olduğu, İran yanlısı Şii köktendinci
örgütlerin Washington’un uşaklarının Iraklı Şiiler’den satın alabildiği
desteği tamamen daraltmasıyla açığa çıktı. Bush yönetiminin emperyal
planları için klasik "böl ve yönet" reçetesinden başka bir alternatifi
kalmadı. Irak nüfusunun üç temel unsuru arasında, Şiiler’i, Sünni
Arap ve Kürt ittifakı ile karşı karşıya getirerek düşmanlık yaratmaya
çalıştı. Bu, Bush yönetiminin Irak’ın iç savaşa gidişini hızlandırmasıyla,
böylece ülkeyi kontrol etmekteki genel başarısız görünümünü daha
da kötüleştirmesiyle sonuçlandı. [4]
Amerikalı Güliver’in Iraklı Liliputlar tarafından
yakalanıp bağlanmasının, George W. Bush’un 11 Eylül sonrasındaki
savaş kampanyasında "şer ekseni" diye nitelendirdiği eksenin diğer
Ortadoğulu direği İran’ı oldukça cesaretlendirdiği kuşku götürmez.
İran’ın dev ABD’ye karşı baştan aşağı meydan okuyan ve de kışkırtıcı
tavrı, ancak ABD’nin Irak’ta çamura batmasıyla mümkün olabildi.
Tahran, Washington’un Arap uydu devletlerinin, mezhepsel kan davasını
Şii İran rejimini tecrit etmek amacıyla, Irak’tan Arap bölgesinin
geri kalanına genişletme girişimine başarılı bir şekilde karşı koydu.
Bu yöntem 1979 İran Devrimi’nin ardından kısmen başarılı bir şekilde
kullanılmıştı. Tahran buna, İsrail’e düşmanlıkta Arap rejimlerini
geçerek, böylece İslamcı davanın savunucusu görüntüsü çizerek karşı
koydu.
Tahran’ın başarısındaki kilit unsur Sünni İslamcı
köktendinciliğinin en gözde yapısı olan Hamas ile ördüğü ittifak.
Bu ittifak, Müslüman Kardeşler’in (Hamas Kardeşler’in Filistin kanadı)
en büyük kesimi olan Mısır’daki kesiminin, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın
İsrail karşıtı provokatif açıklamalarına açıkça destek vermesiyle
güçlendi. Hamas’ın Ocak 2006 Filistin seçimleriyle iktidara gelmesi
Washington’un bölgesel stratejisine yeni bir darbe oldu. Tahran,
tüm Arap rakiplerinin önüne geçip yeni Filistin hükümetini coşkuyla
kutladı. İsrail tam bu noktada devreye girdi. Washington tarafından,
gittikçe emperyal bir Titanik’e benzeyen durumun beklenen bir kurtarıcısı
olarak görüldü.
İsrailliler’in Arap düşmanlarla başa çıkmadaki
yenilmez teknik bilgisinin eski ününe hâlâ inanan Washington, ABD’nin
sponsor ve İsrail’in de şampiyon olduğu kırk yıllık stratejik ittifakta
bir kez daha favori vekilini, İran’ın vekilleri olarak kabul ettiği
Hamas ve Hizbullah’ın üzerine saldı. Ancak Bush yönetiminin gözden
kaçırdığı şey, İsrail’in 1967’de işgal edilmiş Filistin topraklarını
kontrol etmekteki bariz başarısızlığı ve hatta 2000’de 18 yıllık
işgalin ardından güney Lübnan’dan Saygon benzeri geri çekilmesi
nedeniyle ününün zaten fazlasıyla erimiş olduğuydu. İsrail zaten
kendi Vietnam’ıyla Lübnan’da karşılaşmıştı.
İsrail’in savaş planlayıcıları Lübnan’dan bu
yana, Vietnam sonrasında Pentagon’un yaptığı gibi, kara kuvvetlerinin
savaşma kapasitesinden ziyade çok üstün donanım anlayışına dayanan
"kahramanlık- sonrası askeri politikası"na geçti. 1982’de Lübnan’a
saldırdığında İsrail esas olarak FKÖ militanlarıyla savaşıyordu:
Lübnan’da onlar, küstah ve acemi davranışlarla Lübnan halkını yabancılaştırmayı
başardıkları için "sudaki balık"tan başka her şeydiler. 1982’den
sonra hız kazanan, Hizbullah’ın başrolü oynadığı Lübnan direnişi
ise tamamen ayrı bir hikâye: Bu, İsrail ordusunun, ikmal kanalları
mevcut, gerilla savaşı için müsait bir sahada gerçek anlamda halka
dayanan bir silahlı direnişle ilk karşılaşmasıydı. İsrail yukarıda
Irak konusunda geçen aynı açmazla karşılaştı. ABD’nin Vietnam’da
yaptığı gibi, yenilgiye eşdeğer geri çekilme acı ilacını yutmak
zorunda kaldı.
İsrail’in, üstün silahlarının yenilmezliğine
olan inancı – mürettebatın mevcut kaptanları Olmert ve Perez’in
askeri işlerdeki amatörlüğünden güçlenen kibirle birlikte – İsrailliler’in,
tüm Lübnan’ı esir alarak, ülkenin sivil altyapısını yok ederek ve
Şii nüfusun yoğun olduğu bölgelere bombalar yağdırarak Hizbullah’ı
teslim olmaya zorlayabileceklerine ya da Lübnan’ı yeni bir iç savaşın
eşiğine itebileceklerine inanmalarına neden oldu. İsrail, bütün
mahalleleri ve köyleri İkinci Dünya Savaşı’ndaki bombardımanlara
benzer bir tarzda – ya da çok daha geniş çaplı ve çok daha görünür
bir Felluce gibi – kasten dümdüz etti. İsrail’in yeni Lübnan savaşı,
işgal ettiği bir topraktan kendini şartsız olarak çekilmeye zorlamayı
başarmış olan biricik halka karşı güttüğü intikam duygusunun öldürücü
öfkesini gözler önüne serdi.
İsrail silahlı kuvvetlerinin, nelerin savaş suçu
olduğunu tanımlayan uluslararası anlaşmalara göre suç olan Lüban’daki
tavrı, ABD’nin Vietnam sonrası askeri müdahalelerinde, gerek Irak’ta
gerekse eski Yugoslavya’da, işlediği geniş çaplı suçları geride
bıraktı. Bu konuda, İsrail’in Lübnan’a saldırısı "olağanüstü hizmet"
denilen politikanın özel bir örneğini oluşturdu. Washington’un,
ABD’deki hukuki kısıtlamalara bağlı kalmadan, "sorgulamak" istediği
kişileri uydu devletleri arasında, kirli işkence işinde engel tanımayan
ülkelere nasıl teslim ettiği gayet iyi biliniyor. Şimdi de Washington,
İran’a bölgesel karşı saldırıda büyük bir aşama olarak gördüğü Hizbullah’ı
yenme görevini, İsrail’in bu kirli işi yapabileceği ve fazla sorunla
karşılaşmadan bu görevi başarabileceği umuduyla ona verdi.
İsrail liderleri, Nazi’lerin Yahudi soykırımının
korkunç anısını utanmadan bir kez daha sömürerek – devam eden savaş
vesilesiyle ahlaksızlıkta yeni zirvelere ulaşan bir sömürü bu –
Batılı güçlerin, nam-ı diğer "uluslararası toplum"un eleştirilerini
savuşturabileceklerine inandılar. Bu sömürünün kaynakları İsrail’in
barbarlıkta aştığı her eşikle birlikte tükeniyorsa da, doğrusu hâlâ
etkili: Dünyada komşusuna saldıracak, İsrail’in Lübnan’da yaptığı
gibi kasten savaş suçu işleyecek başka herhangi bir devlet, aşırıya
kaçtığı konusunda İsrail’e gelen zayıf ve çekingen kınamalarla kıyaslanamayacak
büyüklükte tepki toplardı.
Fakat her şeye rağmen İsrail’in vahşi saldırısı
başarılı olamadı. Aksine, Ze'ev Sternhell’in örtülü bir şekilde
tanımladığı, İsrail’in "en başarısız savaşı" [5] olduğu açığa çıktı.
Ze'ev Sternhell şu zehir gibi açıklamaları yaptı:
"Bu savaşa girişenlerin, savaşın neredeyse her
alandaki yıkıcı sonuçlarını, politik ve psikolojik zararlarını,
hükümetin güvenilirliğine olan ciddi darbesini ve tabii ki çocukların
boşu boşuna öldürülmesini düşünmemiş olmaları korkutucudur. Hükümetin
aralarında askeri muhabirlerin de olduğu resmi ve diğer sözcülerinin
Lübnanlılar’ın yaşadıkları facia karşısında gösterdikleri siniklik,
gençlik yanılsamalarını çoktan beri kaybetmiş olanları bile şaşırtıyor."
İsrail’in vahşi saldırısı Lübnan’da iç savaş
çıkarmaktan ziyade, Lübnanlılar’ın öldürücü barbarlığa karşı birleşmesinde
başarılı oldu. Hizbullah’ı teslim olmaya zorlamaktan ziyade, Şii
köktendinci örgütü, İsrail’in 1967’de Mısır’ı yenmesinden bu yana
sahip olduğu en prestijli düşmanı haline getirdi. Hizbullah’ın lideri
Nasrallah’ı da Nasır’dan bu yana en gözde Arap kahramanına dönüştürdü.
Washington ve Arap uydu devletlerinin Sünniler ve Şiiler arasına
daha fazla kama sokma çabalarını kolaylaştırmaktan ziyade, Suudi
krallığından vaizlerin de dahil olduğu – Suudi kraliyet ailesi için
büyük utanç – seçkin ana akım vaizlerin Hizbullah’a açık destek
sunmalarına neden oldu. Iraklılar oybirliği ile İsrail saldırısını
kınadı. Washington’un Irak’taki en zorlu düşmanı ve Tahran’ın müttefiki
Mukteda el-Sadr, 9 Nisan 2005’te işgale karşı örgütlediği gösteriye
benzer başka bir gösteri örgütleme fırsatını yakaladı.
Bu makale yazıldığı sırada, Washington hâlâ BM
Güvenlik Konseyi’nin ateşkes çağrısı için kabul edilemez koşullar
sürerek İsrail’e zaman kazandırmaya çabalıyor. "Kahramanlık-sonrası"
bombardıman kampanyasının başarısızlığıyla karşı karşıya olan İsrailli
generaller ise, tamamen yıkıcı "kahramanlık-sonrası" kara saldırısıyla,
mümkün olan en az İsrailli asker kaybı vererek Güney Lübnan’dan
olabildiğince toprak kazanmak için zamanla yarışıyorlar.
Fakat şu anki en gerçekçi beklentileri, bu toprakların
kontrolünü Hizbullah’ın da kabul edeceği uluslararası bir güce vermek.
Lübnan konusunda 2004’ten beri Washington’un yakın işbirlikçisi
olmasına rağmen Fransa Başkanı Jacques Chirac bile Hizbullah’ın
onayının gerçekleşmesi gereken bir koşul olduğunu vurguladı. Eminim
ki dünyadaki hiçbir ülke, Lübnan’da İsrail’in kendisinin yapamadığı
görevi yapmaya istekli değildir. Şii örgüt, yetkisi, İsrail’in baş
belası olarak gördüğü mevcut UNIFIL (BM Geçici Barış Gücü)’in yetkisini
aşacak hiçbir kuvveti kabul etmeyeceğini şimdiden açıkladı.
Lübnan’da devam eden savaşın nihai sonucu ne
olursa olsun bir nokta şimdiden açık: İsrail kurtarma gemisi ABD
imparatorluğunun batan gemisini kurtarmak yerine hem batışı hızlandırdı
hem de şu an kendi de batıyor.
[1]
Mike Allen and Romesh Ratnesar, "Kovboy Diplomasisinin Sonu",
Time,
17 Temmuz 2006.
[2] Stefan Halper and
Jonathan Clarke, "Yeni Muhafazakârların Alacakaranlığı",
Washington
Monthly, Mart 2004
[3] Edward Luttwak, "Kahramanlık-Sonrası
Askeri Politika", Foreign Affairs, vol. 75, Sayı: 4, Temmuz/Ağustos
1996.
[4] Bu süreci Tehlikeli
Güç’te anlattım. Irak 2006 ile ilgili bir kısım yakında internette
yayınlanacak.
[5] Ze'ev Sternhell,
"En Başarısız Savaş", Haaretz, 2 Ağustos 2006.
Gilbert Achcar Lübnan’da büyüdü ve Paris-VIII
Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersleri veriyor. En çok satan kitabı
Barbarlıklar Çatışması’nın ikinci baskısı Paradigm Yayınevi’nden
yeni yayınlandı ve Ortadoğu hakkında Noam Chomsky ile söyleşilerini
içeren kitabı Tehlikeli Güç aynı yayınevi tarafından yayınlanmak
üzere. Tehlikeli Güç’ün editörü Stephen R. Shalom bu makaleyi yayına
hazırladı.
Ceviren:Ahmet Şenkardeşler
|