Başbakan’ın Kahvaltı Davetinden İzlenimler
Feryal Öney
27 Şubat 2010
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açılım sürecini tartışmak için sanatçılara
yaptığı çağrı, toplantı öncesinde kamuoyunda çok yankı buldu. Kimlerin
katılacağı, neler söyleneceği, hatta ne yenip içileceği bile tartışma yarattı.
Bu yazıda, hem açılım sürecine dair görüşlerimi hem de Boğaziçi Gösteri
Sanatları Topluluğu’nun müzik çalışmalarında faaliyet gösteren biri olarak
katıldığım bu toplantıya dair izlenimlerimi aktarmaya çalışacağım. Aynı gün
konserimiz olduğu için toplantının tamamını takip edemedim; gözlemlerimin eksik
olduğunu da eklemek isterim.
Açılım mı?
Başbakan açılış konuşmasına, sanatın toplum üzerindeki birleştirici etkisine,
politikanın soğuk diline, siyasetçilerin yitirdiği duyarlılıklara değinerek
başladı. Ne kurşun seslerinin ne de politik nutukların ezgileri bastırmaya
yeteceğini ifade etti; sanatçılara ülke meselelerine el atmaları, ellerini taşın
altına koymaları çağrısında bulundu. ''Sevginin, hoşgörünün, karşılıklı
anlayışın, diyalogun, birbirine saygının hâkim olduğu bir dünyayı hep birlikte
imar etmek mümkün. Hükümet olarak yegâne çabamız budur.'' diye devam etti
Erdoğan.
Aslında, yaz aylarında “Kürt Açılımı” olarak başlatılan süreç savaşın
bitebileceği umutlarını yeşertmişti içimizde. Oysa, bugün gelinen nokta sadece
endişelerimizin artmasına vesile oldu: “Kürt Açılımı”, “Milli Birlik ve
Kardeşlik Projesi” adını alırken ülkemizde beraberlik ve kardeşliğe tamamen
tezat olaylar yaşanmaya başladı. Terörle Mücadele Kanunu kapsamında masal
çağındaki çocuklar bir bir tutuklanarak cezaevlerine yollanmaya devam etti; yine
“terörle mücadele” kisvesi altında Kürt siyasetçiler, kadınlar toplu halde
gözaltına alınıp tutuklandı; askeri operasyonlar sonrasında ölüm haberleri
gelmeye devam etti. Televizyonlar vaktiyle yürürlükte olan Kürtçe şarkı söyleme
yasağının artık çok gerilerde kaldığını bas bas bağırırken pek çok Kürt müzisyen
Kürtçe şarkı söylediği için yargılandı, yargılanmakta. Demokratik Toplum
Partisi’nin kapatılmasıyla birlikte, seçilmiş belediye başkanları, belediye
çalışanları da tutuklular kervanına dahil edildi. Kürtlere adeta şu mesaj
veriliyordu: “Siyaset alanında size yer yok.”
Sanatçılar “Açılım” İçin Neler Söyledi?
İşte bu gelişmelerin gölgesinde geldi Başbakan’ın sanatçılara açılımı
değerlendirmek amacıyla yaptığı toplantı çağrısı. Ben de bu karanlık tablo
karşısındaki endişelerimi dile getirmek, sözümü söyleyebilmek amacıyla davette
yerimi aldım (BGST’nin kaleme aldığı mektubu [1]
Erdoğan’a ilettim; söz aldığımda da kısaca salonda bulunanlar için özetledim).
Toplantıda Erdoğan, sanatçılara barış için elini taşın altına koyma çağrısı
yaparken biz de başladık hükümetin elini taşın altına koyması için yapması
gerekenleri anlatmaya:
İlk sözü alan Ali Rıza Binboğa; "Doğrularınızın yanında, yanlışlarınızın
karşısında olacağımızı bilmenizi isterim." dedi ve “Artık barış istiyoruz."
talebiyle tamamladı sözlerini.
Kıraç; binlerce insanımızı kaybettiğimizi ve kaybetmeye de devam ettiğimizi
hatırlattı. Bunun artık son bulmasını istedi.
Ermeni bir anne ile Karadenizli bir babanın çocuğu olan Özdemir Erdoğan; bu
birlikteliğin ürünü olmanın çok değerli bir şey olduğunu ve birbirimizi
olduğumuz gibi kabul etmeniz gerektiğini ifade etti.
“Kürt, Türk, Çerkez, Ermeni, ... tüm kültürler bu ülkede birlikte yaşıyor”
demenin artık yeterli olmadığını söyleyen Yavuz Bingöl, birlikte yaşam için
hükümetin Kürt meselesini çözmek zorunda olduğunu, cesur davranması gerektiğini
ve işe faili meçhul cinayetleri çözerek başlanabileceğini belirtti. “En önemlisi
de bizleri 12 Eylül darbe anayasasından kurtarmanız olacaktır; değiştirin artık
bu anayasayı." dedi.
Hakan Peker; “ Bu ülkede 30 yıldır yaşanan savaşı sonra erdirecek devlettir.”
diyerek görevi başındaki Kürt belediye başkanlarını tutuklayıp "açılım"dan
bahsetmenin inandırıcı olmadığını söyledi ve ekledi: “Benim hakkım olan, Kürt
dostlarımın da hakkı olmalı."
Zerrin Özer’e göre ise dünyadaki en büyük meselelerden biri "sevgi", bir diğeri
ise "haklar"dı. 'Hak verilmez, alınır' sözü yerine 'hak istenmez, verilir'
sözünün yerleşmesini istiyordu. Sırf Alevi olduğu için konserlerine izin
vermeyen belediyeler olduğunu söyleyerek yaşadığı mağduriyeti hepimizle
paylaştı.
Arif Sağ; Tekel İşçileri'nin yaşadığı mağduriyete değindi. Bu mağduriyetlerin
sonlandırılması için Başbakan’ın elini taşın altına koymasını istedi.
Rojîn; Terörle Mücadele Kanunu mağduru çocukların derhal salıverilmesini istedi
ve hazırladığı dosyayı başbakana iletti.
Emel Sayın; "açılım" konuşulmaya başlandığından beri aklında olan bir projeyi
bizlerle paylaştı: Klasik Musiki'ye gönül vermiş Ermeni bestekârlarımızın
bestelerinden oluşan, içinde Ermenice şarkıların da olduğu bir albüm yapmak ve
Erivan'da bunun konserlerini vermek. Devletin bu projeyi desteklemesinin gerçek
bir barış mesajı olacağını ekledi.
Toplantıda "devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü"nden bahsedenler de oldu,
sessiz kalıp sadece dinleyenler de… Toplantıdan umut ve kızgınlık karışımı
duygularla ayrıldığımı söyleyebilirim. Umutluydum; çünkü “açılım” adı altında
yapılanların pek çok müzisyeni rahatsız ettiğini gördüm. Kızgınlığımsa bu
rahatsızlıkları yaşayanlar olarak bir araya gelip çoğalamayışımızdan, sesimizi
güçlü bir şekilde duyuramayışımızdandı. Sanat alanına çeşitli düzeylerde katkı
sunan bizler, birbirimiz için niye hâlâ bu kadar erişilmeziz? Niye birbirimize
destek verip daha çok çabalamıyor, birlikte barışın sesini yükseltemiyoruz?
Aslında aktivisti de olduğum Barış İçin Sanat Girişimi (www.barisicinsanat.org)
gibi platformların çoğalmak, “barış” talebimizi yaygınlaştırmak için önemli bir
fırsat olduğunu düşünüyorum. Yeter ki, farklı disiplinlerinden birçok sanatçıyı
bir araya getirebilen bu tür zeminleri etkin bir şekilde değerlendirebilelim.
Türkiye’de yaşanan savaşı hâlâ bir “terör ve güvenlik sorunu” olarak gören ve bu
çerçevede askeri ve siyasi operasyonlar yürütmeye devam eden bir devleti barışa
zorlamak, bir araya gelip çoğalmakla mümkün olacak. Silahlar susmadan,
cezaevlerindeki Kürt çocuklar ve siyasetçiler serbest kalmadan, anadilini
özgürce kullanma, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü garanti altına alan ve etnik
aidiyeti, inancı, sınıfı, cinsiyeti, cinsel yönelimi farklı tüm kimliklere eşit
mesafede yaklaşan bir anayasa topluma yayılarak oluşturulmadan barış ve
özgürlükten bahsedilebilir mi? Peki bizler, toplumu barışa ikna etmek için neler
yapacağız? Milyonların barışı istemesini sanatın gücüyle nasıl sağlayacağız? Biz
elimizi taşın altına koymaya devam edeceğiz. Yeter ki ellerimiz kelepçelenmesin,
sesimiz bastırılmasın.
Notlar:
[1] http://www.bgst.org/bgst/yazilar/bgst20100220.asp