Bir Politikacı Olarak Üniversitede Konuşmak
Fırat Güllü
12 Aralık 2010
Shakespeare'in Coriolanus adlı oyunu bir halk ayaklanması
sahnesiyle başlar. Halk hububat fiyatlarında yaşanan spekülatif
fiyat artışını protesto etmek için kısmi olarak silahlanmış bir
biçimde senatoya doğru yürümektedir. Ancak bu kalabalık grup
güçlü bir orator olan senatör Agrippa ile karşılaşınca bir
duraksama yaşar. Agrippa onlara Shakespeare'in Latin
kaynaklardan devşirdiği bir mesel anlatır ve kalabalığı
yatıştırmayı başarır. Yüzyıllar sonra Doğu Berlin'de Berliner
Ensamble'da oyunun sahnelenmesi gündeme gelince Brecht ve
öğrencileri bu sahne üzerine tartışmaya başlarlar.
Dramaturglardan birisi halkın bu kadar kararsız çizilmesinden
ve bir Patrici'nin laf salatalarından bu denli etkilenmesinden
rahatsız olur. Brecht temkinlidir ve bir klasikle hesaplaşırken
metnin olanaklarını iyice anlamak gerektiğini vurgular. Eğer
mümkünse metne hiç dokunmadan bu sorunu çözmeyi deneyecektir.
Bu toplantının ardından Brecht metni yeniden kaleme alırken bu
sahneyi şu şekilde değiştirir: Agrippa'nın tiradı sırasında
arkaya sessizce -hatta senatörün kendisinin bile duyamacağı
kadar sessizce ama karşıdaki halk kalabalığının görebileceği
kadar açık ve seçik bir biçimde - bir lejyon birliği yerleşir.
Senatör konuşma hünerlerini sergilerken arkasında ona sahip
olduğu politik gücü sağlayan gerçek kuvvet durmaktadır. Bu
durumda halkın kararsızlığı belagat sanatının etkilerinden
ziyade silahlı güçlerin acımasızlığından kaynaklanmaktadır.
Geçtiğimiz gün iki politikacının bir üniversitede konuşma
yapmaya çalışmasıyla başlayan olaylar bana yukarıdaki sahne ile
ilgili tartışmaları hatırlattı. Bilindiği gibi öğrenciler buna
izin vermedikleri için ve kullandıkları yöntemler ileri
sürülerek faşist olmakla suçlandılar. İddiaya göre
konuşmacıların ifade özgürlüğü ellerinden alınmıştı. Üstelik bu
iki politikacıdan birisi sadece sözlü protestoyla karşılaşırken
diğeri doğrudan bir fiziki saldırıya uğramıştı. Bu kabul
edilemezdi. Ardında çeşitli analizler yapıldı. Politikacıların
tüm dünyada gençliğin gözünden düştüğü söylendi.
Üniversitelerde yaşanan bu ve önceki saldırılar bu tespitle
bağlantılandırılmaya çalışıldı. Çok doğal olarak kısa süre önce
gerçekleşen bir başka olaya refarans yapıldı ve polisin sık sık
öğrencilere karşı orantısız şiddet uyguladığı hatırlatıldı. Tüm
bunlar kısmen doğruluk taşıyordu ve madalyonun farklı yüzlerini
keşfetmemizi sağlıyorlardı. Ama başka bir önemli noktanın
yeterince üzerinde durulmadı. Tüm bu kamplaşmada hükümetteki
AKP’nin kendisiyle ilişkili olarak ürettiği bir imajın hiç
katkısı yok muydu?
Öncelikle şunu hatırlayalım: AKP hükümeti uzun süreden beri
kamuoyuna kendisini silahlı kuvvetlerin gölgesinden kurtulmaya
çalışan bir sivil girişim olarak sunmakta. Bu anlamda da her
alanda demokratik yöntemlerin en büyük savunucusu olduğunu
iddia etmekte. Elbette ki bu söylem pek çok kesm tarafından
desteklenmekte ve hükümetin askeri vesayetle giriştiği mücadele
onay görmekte. Ama üniversite sıralarından bakılınca AKP
hükümeti gerçekten de bu denli sivil mi görünmekte? Büyük
ihtimalle hayır. Üniversite sıralarından bakıldığında
muhtemelen Burhan Kuzu ne söylerse söylesin arkasında sessizce
-belki de kendisnini bile farkına varamayacağı kadar sessizce
ama karşıdakilerin rahatça göreceği kadar açık seçik biçimde-
bir lejyon kuvveti durmakta. Öyle olunca birileri de sormadan
edemiyor: "Arkanda bu lejyon kuvveti dururken nasıl demokratik
bir diyaloğa soyunduğunu iddia edebilirsin?"
Tabbi diğer yandan yumurta atma eyleminin kendisi ne kadar
haklı görülebilir? Eylemi düzenleyen inisiyatif bu eylemin
belli bir mantığı olduğunu savunuyor: Sokaklarda fikirlerimizi
demokratik biçimde ortaya koymamıza izin vermezseniz siz de
üniversitede bu hakkı kullanamazsınız. Sokak literatüründe bu
davranışın karşılığı "nasıl olsa sen de bizim mahalleden
geçersin" tavrıdır. Ama şu gerşeği de es geçmeyelim: Sonuçta
devletle şiddet oyunu oynarsanız kazanma şansınız yoktur çünkü
kuralları her zaman devlet koyar.
CHP'li bir vekilin üniversite salonlarında neden fiziki
olmasa da sözlü bir saldırıya uğradığını analiz etmek ayrı bir
yazının konusu. Biz şimdilik AKP’nin kamuoyu nezdindeki imajını
sorunsallaştırmaya devam edelim: AKP'nin en liberal isimlerinin
bile üniversitelerde ancak özel güvenlik önlemeleri alınarak
konuşabilmeleri biraz da kendilerinin yarattığı ceberrut polis
devleti imajından kaynaklanıyor olabilir mi acaba? Herkes bilir
ki bu şiddetten en çok aykırı sesler çıkaran üniversiteliler
muzdariptir. Eğer özelde AKP'liler, genelde tüm politikacılar,
üniversitlerde ve diğer kamusal alanlarda gerçekten demokratik
yöntemlerle fikirlerini ifade etmek istiyorlarsa oradaki
mevcudiyetlerini devletin silahlı güçlerini kontrol etme
yetkisinden değil, gerçekten halkın temsilcileri olmalarından
aldıklarını bizlere daha net bir biçimde
hissettirebilmelidirler. Bunun yolunun da adları gibi "deli
kanlı" olan üniversiteli gençliği sucuklu yumurta yemeğe davet
etmekten geçmediği ortada.