Sivil Anayasa Tartışmaları ve İnsan Hakları Hareketi Üzerine Eren
Keskin'le Söyleşi
Söyleşi: Esra Aşan, Taylan Doğan
Ocak 2008
22 Temmuz Genel Seçimleri’nden sonra iki temel konunun ülke siyasetine
yön verdiği söylenebilir. Askeri rejim altında olmadan yeni, sivil bir
anayasa oluşturulması gündeme gelen konulardan biriydi. Diğer yandan Kürt
sorununun çözümünde askeri polikaların devreye girdiği, savaş siyasetinin
yeniden yükselişe geçtiği, yoğun hak ihlallerinin yaşandığı bir döneme
girmiştik. Bu dönemde anayasanın sivilleştirilme tartışmalarının nasıl
yürütülebileceği, ülkemizdeki insan hakları hareketinin yaşanan hak ihlalleri
karşısındaki tavrı ve hak ihlallerine engel olabilecek sivil bir siyasi
açılımı nasıl gerçekleştirebileceğimiz üzerine kadın ve insan hakları
savunucusu Avukat Eren Keskin’le görüştük. Görüşmemizin ilk bölümünde
sivil anayasa tartışmalarına ve bu tartışmalara dahil olan kesimlerin
talep ve önerilerine değineceğiz. Sonrasında yaşanan son gelişmeler ışığında
Türkiye’de insan hakları hareketi üzerine bir tartışma yürüteceğiz.
Sayın Eren Keskin, genel seçimlerin hemen ardından yeni ve
sivil bir anayasa oluşturma tartışmaları gündeme geldi ve AKP'nin hukukçulara
hazırlattığı anayasa taslağıyla bu tartışmalar devam ediyor. Türkiye,
ilk defa askeri rejim altında olmadan yeni bir anayasa yapmaya çalışılıyor.
Diğer yandan, Kürt sorununun çözümünde ordu siyasetinin yeniden devreye
girdiği, Amerika'nın desteğiyle askeri harekâtlar düzenlendiği yeni bir
döneme girdik. Bu konjonktürde anayasa tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Eren Keskin: Türkiye’de şu dönemde gerçek anlamda
sivil bir anayasa yapılabileceğine inanmıyorum. Zaten gerçek anlamda sivil
bir anayasa tartışmasının olduğunu da düşünmüyorum. Belki benimki karamsar
bir bakış açısı… Böyle bir tartışmanın başlayabilmesi için bana göre konuyu
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan itibaren ele almak gerekiyor.
Türkiye’de hiçbir zaman sivil bir anayasa yapılmamış zaten bugüne kadar.
Ayrıca, Türkiye’de her zaman yazılı hukukla uygulama da birbirinden farklı
olmuştur. Türkiye bir hukuk devleti olamamış; meselenin burada olduğunu
düşünüyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti askeri bir cumhuriyet olarak
kuruldu ve soykırım kalıntısı bir zihniyet tarafından kuruldu. Bütün bunlar
gerçek anlamda tartışılmadan, gerçekten sivil bir hak talebi yükselmeden
Türkiye’de sivil bir anayasa olabileceğine inanmıyorum. Cumhuriyetin kurulmasından
itibaren militarizmin yasama, yürütme, yargı üzerinde – özellikle son
dönemde daha da yoğun hissediyoruz - medya üzerinde büyük bir etkisi ve
baskısı olduğunu düşünüyorum. Bütün kurumların militarizme bağımlı olduğunu
düşündüğümüzde işin ne kadar zor olduğu bence çok açık ortada.
Türkiye’de bir takım gelişmelerin de yanlış değerlendirildiğini düşünüyorum.
Bir dolu darbe oldu Türkiye’de; açık ya da gizli bir sürü darbe oldu.
Bu darbelerin bir kısmı demokratik darbe olarak değerlendirildi: Mesela,
1960 Darbesi. Bu darbenin ardından da 1961 Anayasası yapıldı. Bu anayasanın,
demokratik bir anayasa olduğu savunuldu. Kendilerini sol olarak tabir
eden kesimler tarafından dahi... Oysa bu anayasa, hem bir darbe ürünüydü
hem de siyasal yaşamımıza çok önemli şeyler getirdi. Mesela, Milli Güvenli
Kurulu 1961 Anayasa ile kuruldu. OYAK, 1961 Anayasası ile... Askerin aynı
zamanda sermayenin de sahibi olmasının yasallaştırılması da 1961 Anayasa
ile oldu. Mesela bugün anayasa tartışılıyor; ama Milli Güvenlik Kurulu
tartışılmıyor; OYAK tartışılmıyor. Bence esas anlamda sivil bir anayasa
gerçekten olacaksa önce bu kavramların tartışılması gerekir. Milli Güvenlik
Siyaset Belgesi’nin tartışılması gerekir. Türkiye’de bugüne kadar hiçbir
hükümet kendi programını uygulayamadı. Hükümet olan partinin önüne hemen
Milli Güvenlik Siyaset Belgesi konuldu. Türkiye’nin iç ve dış siyasetinin
militarizm tarafından belirlenmesi anlamına gelen bu Milli Güvenlik Siyaset
Belgesi’nin dışına çıkılamadı.
Bütün bunları söylerken böyle bir tartışmanın başlamasının bile önemli
olduğunu söylüyorum. En azından Türkiye’de darbeciler tarafından yapılmamış
bir anayasanın ilk kez gündeme gelmesi bile olumlu. Ama ben Türkiye’de
kendilerini muhalefet kesimlerinde tanımlayanların da – tabii ki istisnalar
kaideyi bozmuyor, çünkü çok az olduğunu düşünüyorum – gerçek anlamda sivil
olduklarını, resmi ideolojiden kopuk olduklarını düşünmüyorum. Örnek vereyim:
Bu tartışmaların içinde olan, ismi devrimci olan Devrimci İşçi Sendikaları
(DİSK). DİSK’in ya da DİSK gibi başka kurumların gerçek anlamda Türkiye’nin
yerleşik resmi ideolojisinden kopuk yaklaştıklarını düşünmüyorum. Bir
takım arabulucular var Türkiye’de. Oysa sorunun üstüne gidebilmek için
kriz çıkartmak gerekiyor. Ama bunun yapıldığını düşünmüyorum. Kısır bir
“sivil” anayasa tartışması yürütüldüğünü düşünüyorum. Çok önemsiz değil,
tabii ki önemli. Bizler de bir yerlerinden katkılarda bulunabiliriz; ama
yapılacak anayasanın ben gerçek anlamda sivil bir anayasa olabileceğine
inanmıyorum. Türkiye’de bu şartlarda Genelkurmay’ın onaylamayacağı hiçbir
anayasa yapılamaz. Bunun olabilmesi için Türkiye’de bir sivilleşme talebinin
yükselmesi gerekiyor; ancak Türkiye’de böyle bir talebin olduğunu düşünmüyorum.
Sorunun da bu, olduğunu düşünüyorum.
Aslında burada “Reform mu? Devrim mi?” tartışmasına girmiş oluyoruz.
Siyasal tahakküm mekanizmaları açısından bakarsak Türkiye’de militarist
yapının kırılması ve gerçekten sivilleşmeye geçiş -tıpkı Yunanistan ve
Portekiz’de olduğu gibi- gerçekten siyasal alana özgü bir devrim olur.
Devrim sadece ekonomik alanda değil yaşamın çeşitli alanlarında olabilir.
Bir de reform mücadelesi var. Bunlar birbirini besliyor. Daha geniş, devrimsel
dönüşümü göz ardı etmeyen bir reform mücadelesinin sivil inisiyatifler
çerçevesinde oluşturulması noktasında bir çaba göstermemiz gerekiyor.
O bakımdan neler söylemek istersiniz? Mesela 12 Eylül Anayasası gündeme
geldiğinde o zamanki çok baskıcı ortama rağmen hukukçular bu anayasanın
toplumun başına ne tür çoraplar örebileceğini çıkıp söylemişlerdi. O zaman
daha canlı ve daha dinamik bir aydın muhalefeti vardı.
Reformlara bir yerinden katılmamız gerekiyor, ama ben bu tartışmalarda
öne çıkmış bir Milli Güvenlik Kurulu karşıtı bir tavır görmedim. OYAK
hiç gündeme getirilmiyor. Bunlar da reform; Milli Güvenlik Kurulu’nun
tartışmaya açılması da reformist bir çaba olur. Militarizm birdenbire
ortadan kalkmayacak. Az önce de söylediğim gibi kendilerini muhalefet
tarafında tanımlayanların dahi gerçek anlamda sivil bir bakış açısına
sahip olduklarını düşünmüyorum.
Türk Ceza Kanunu (TCK) tartışmaları döneminde, kadına yönelik şiddet konusunda
kadınlar önemli çalışmalar yaptılar. Zihniyet çok değişmese de yazılı
hukuk anlamında büyük değişiklikler oldu. Bunlar son derece önemli kazanımlar.
Ben bir insan hakları savunucusu olarak bu çabaların çok önemli olduğunu
düşünüyorum. Az önce siz de söylediniz. 12 Eylül sonrası daha aktif bir
aydın tavrı görüyorduk. Bugün belki de Avrupa Birliği (AB) sürecinin de
etkisiyle bir rehavet de söz konusu. Reform çabalarının dahi ben gerçek
anlamda istenen raya oturduğuna inanmıyorum.
Daha bütünsel dönüşümleri göz ardı etmeyen sivil inisiyatiflerin,
gerek insan hakları ihlallerinin önüne geçilmesi gerekse militarist yapının
geriletilmesi bakımından anayasada ne tür noktaları öne çıkarması gerektiğini
düşünüyorsunuz?
Türkiye’nin kültürel yapısına bakıldığında o kadar çok etnik ve dinsel
kimliği içinde barındırıyor ki bir kere bu kimliklerin kendilerini buraya
ait hissedebilmeleri gerekiyor. Bunun için, her türlü ulusal, dinsel ve
cinsel, her türlü farklı kimliğin eşit vatandaşlar olarak bütün haklardan
ayrımsız olarak yararlanacaklarına dair anayasal bir düzenleme yapılması
gerektiğini düşünüyorum.
35. Madde, vatandaşlık maddesinde taslakta üç alternatif vatandaşlık
tanımı yapılmış:
Alternatif 1
(1) Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşıdır.
Alternatif 2
(1) Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese, din
ve ırk farkı gözetilmeksizin Türk denir.
Alternatif 3
(1) Vatandaşlık temel bir haktır. Kanunun öngördüğü esaslara uygun olarak
bu statüyü kazanan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.
Bunlar, Türkiye Cumhuriyetinin çokkültürlü yapısını yansıtacak olan yasal
düzenlemelere imkan tanıyan tanımlar mı? Kültürlerin demokratik bir zeminde
kendilerini ifade etmesini sağlayabilmek için ne gibi anayasal düzenlemeler
yapmak gerekir?
Bence bu üç tanım da Türkiye’de farklı kimliklerin, kimliklerini istedikleri
gibi yaşayabilmelerini garanti altına alabilen tanımlar değiller. Bence
mutlaka etnik, dinsel ve cinsel kimliklerini koruyarak hiçbir ayrımcılığa
uğramadan vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin bu haklardan yaralanabilmesi
gerekir. Bunun anayasada net bir cümle ile ifade edilmesi gerekir. Bu
farklı kimliklerin mutlaka anayasal düzeyde garanti altına alınması gerektiğini
düşünüyorum.
Temel hak ve özgürlükler konusunda da taslakta ciddi sınırlamalar
var. Bu sınırlamaların 12 Eylül anayasasındakilerle arasında ne kadar
mesafe olduğu tartışmalı bir husus.
Hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına gerekçe gösterilen genel ahlak,
milli güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık gibi kavramları tartışmak çok
önemli. Bu kavramların esas olarak iktidar tarafından içi dolduruluyor
ve her iktidar da kendine göre dolduruyor. Birçok hak, bu gerekçeler nedeniyle
kısıtlanabiliyor. Bu tür kavramların anayasada hiç olmaması gerekiyor.
Ayrıca anayasada kişi ismi geçmemesi gerekiyor. Örneğin Mustafa Kemal
Atatürk’ün adı gibi. Bunların demokratik anayasalarda olmaması gereken
şeyler olduğunu düşünüyorum. Yasama, yürütme ve yargı kurumlarının bütünüyle
bağımsız olduğu ve bunlara yönelik herhangi bir müdahalenin kabul edilemeyeceğinin
demokratik bir anayasada yazılı olması gerekir diye düşünüyorum. Eşcinseller,
travesti ve transseksüeller gibi son derece büyük hak ihlallerine uğrayan
kesimlerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği nedeniyle ayrımcılığa tabi
tutulamayacağının belirtilmesi gerekir. Vicdani reddin bir hak olarak
tanınması gerekir.
1961 Anayasası da bir darbe anayasası olmasına rağmen hak ve özgürlüklerin
bu kadar keyfi şekilde askıya alınmasına imkan tanıyan maddeler yok. 12
Mart 1971 darbesiyle birlikte temel hak ve özgürlükleri sınırlamayı mümkün
kılacak çok sayıda ideolojik sınırlama getiriliyor. Eğer ortada bir devlet
düzeni, dolayısıyla bir anayasa varsa elbette özgürlüklere belirli sınırlamalar
getirilebilir. Bu noktada siz kısıtlayıcı hükümlerin hangi kriterlere
göre düzenlenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz? Örneğin ifade özgürlüğü,
konut dokunulmazlığı, adil yargılanma, basın yayın özgürlüğü gibi temel
hak ve özgürlükler konusundaki kısıtlamaların meşru dayanakları nasıl
ifade edilmeli?
Bir başkasının yaşama hakkını ihlal etmediği sürece özgürlüklerin kullanılmasından
yanayım. Mesela düşünce ve ifade özgürlüğünü ele alalım. Bence her düşünce
özgürce ifade edilebilmeli. Ama başkalarının yaşam haklarını ihlal eden
bir noktaya geldiyse o zaman kısıtlanabilir diye düşünüyorum. Genel ahlak,
kamu düzeni, milli güvenlik gibi kavramlar bize normal olarak sunulan
kavramlar. Bu normal olanı her zaman iktidarlar belirliyor. İktidarların
belirlediği normallik, sana göre, bana göre, ona göre normal olmayabiliyor.
Bunun bir dayatma olduğunu düşünüyorum. Mesela milli güvenlik kavramını
ele alalım. Sadece Kürdistan kavramını kullanmanız bile milli güvenliğin
ihlali olarak değerlendirilebiliyor ve bundan dolayı yargılanıyorsunuz.
Bir travestinin, transseksüelin sokakta kendi kimliğini ifade eder tarzda
yürümesi genel ahlaka aykırı olarak kabul edilebiliyor. O nedenle bu kavramların
içi hep iktidarlar tarafından doldurulduğu ve dayatıldığı için demokratik
bir anayasada da yer almaması gerekiyor.
1961 Anayasası şimdiye göre kısmen daha özgürlükçü olabilir. Ama bu süreçte
ne olduğuna bakmamız lazım: Hak talepleri yoğunlaştı. Sosyalistler, Kürtler
oraya çıktı, İslami kesim birtakım hak talepleri ileri sürmeye başladı.
Bunun üzerine gizli, açık bir sürü darbeler oldu ve 12 Eylül yaşandı.
Ondan sonra hak taleplerinin arttığı görülünce daha kısıtlayıcı bir anayasa
geldi. Artık dünya da değişiyor. Ülkeler arasında daha çok iletişim var.
Bu durum devletleri biraz değişime zorluyor, ama Türkiye’de temel sorun
şu. Belki totaliter devletler açısından en büyük handikap da bu: Halk
da devlet gibi düşünüyor. Kendisine sunulanı çok çabuk kabul ediyor. Temel
meselenin bu olduğunu düşünüyorum. Mesela biz bugün vicdani reddi konuşuyoruz.
Ama bana göre bu toplumun yüzde 95’i tarafından vicdani red reddedilecektir
diye düşünüyorum. Çünkü Kürt sorununun bu kadar çözümsüzlüğe itildiği
şiddetin bu denli yoğun kullanıldığı, milliyetçiliğin bu kadar arttığı
bir ortamda bunu tartışmanın çok uzağındayız diye düşünüyorum.
Hukukçular, insan hakları savunucuları kamu düzeni, milli güvenlik,
genel ahlak gibi gerekçelerle temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasının
insanların pratik yaşamlarında nasıl karşılık bulacağa konusunda uyarıcı
bir mekanizma kurabilirler. 12 Eylül Anayasası gündeme geldiğinde o baskıcı
ortamda bile anayasanın doğuracağı sonuçlar, hangi maddelerin nelere yol
açabileceği konusunda uyarıcı davranılabilmişti. Mesela gözaltı süresinin
uzatılmasının işkencelere kapı açabileceği konusunda halk bilgilendirilmeye
çalışılmıştı. Bu konuda neler önermek istersiniz?
Bu konuda çok eksik olduğumuzu düşünüyorum. Hepimiz solculuktan geliyoruz.
Bizim değişim taleplerimizin gerçek anlamda rayına oturamamasında egemenimize
benziyor olmamızın büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de devlete
alternatif olarak oluşturulmuş pek çok kurum ve örgütün de son derece
erkek egemen ve militer değer yargılarıyla hareket ettiğini düşünüyorum.
Bunu 1995 yılında cezaevine girdiğimde çok acı bir biçimde anladım. Hemen
hemen tüm örgütlerin –Türkiyeli sosyalist örgütler, Kürt örgütleri –karar
mekanizmalarında hep erkeklerin olduğunu, militer değer yargılarının çok
egemen olduğunu, düşünce ve ifade özgürlüğünün orada da büyük bir sorun
olduğunu gördükten sonra niye bu noktada olduğumuzu daha iyi anladım.
Benim için cezaevinde kaldığım o 6 aylık süre gerçek anlamda bir travma
oldu. Biz aslında devletten bu kadar şikayet ediyoruz; ama evimizden başlayarak
kurduğumuz örgütteki işleyişi kadar her yerde devletin bize dayattığı
ilişkiler tarzını benimsiyoruz. Biz hep büyük sloganların arkasına saklanarak
iş yaptık yıllarca. Sadece biz solcular, Kürtler gözaltına alınıp işkence
görüyor zannediyoruz. Halbuki şimdi artık devrimcilere solculara Kürtlere
sistemli işkence yapılmıyor. AB süreciyle ve hak arama bilincinin artmasıyla
yöntem değişikliğine gittiler. Ama solcu ya da örgütlü olmayan insanlar
daha kolay hedef haline geliyorlar: Festus Okey öldürüldü. Travesti ve
transseksüeller korkunç işkence görüyorlar. Bu toplumun çoğunluğu bunu
onaylıyor. Bizim yanlışımız şu oldu: Biz sadece bizim gibi olanlar, karşı
çıkanlar bu baskıları yaşıyormuş gibi davrandık. Oysaki sokakta yürüyen
her insanın başına da gelebilecek bir şey bu. Bu, hem solun hem de insan
hakları savunucularının bir handikapı. Bunun yanında elimizde imkanlar
da yok. Medyamız, gazetelerimiz yok. İnsanlarımız okumuyor. Bu da bizimle
ilgili bir sorun. Devlet tabii ki suçlu, kötü bir devlet; ama biz de ona
karşı etkili bir mücadele geliştiremedik. Halkı etkileyecek yöntemler
bulamadık. Bugün söylememiz gereken pek çok şeyi AK Parti söylüyor. Belki
dürüstçe değil; ama halkı bir şekilde etkileyip yanına alabiliyor.
Anayasa tartışmalarına dönmek istiyorum. Kadınlar, kadın kurumları,
lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, transseksüel (LGBTT) bireyler ve kurumları
sivil anayasa tartışmalarına müdahil olmaya çalışıyor. AKP'nin anayasa
taslağında kadın-erkek eşitliği ibaresinin çıkartılmış olmasının yanı
sıra farklı cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine sahip olanların kimliklerini
güvence altına alan tek bir ibareye rastlamıyoruz. Anayasa Kadın Platformu,
anayasa taslağında yer alan 34 maddeye alternatif önerilerini kısa bir
süre önce yayınladı. Öncelikle bu önerileri nasıl değerlendirdiğinizi
sormak istiyoruz.
Okumuş olduğum kadarıyla Kadın Platformu’nun önermiş olduğu değişiklik
taleplerini olumlu buldum. En azından daha açıcı buldum.
Az önce vicdani red hakkından bahsettiniz. Vatan hizmetiyle ilgili
maddede değişikliği talep edilirken ortaya konan gerekçe dikkatimi çekti.
Kadınların zaten dezavantajlı olan konumlarının yanında zorunlu vatan
hizmeti uygulamasıyla yükümlü tutulma ihtimalini içermesinden dolayı günümüz
koşullarında kadınlar açısından ek sorunlar doğuracağı için vatan hizmeti
maddesinin değiştirilmesi talep ediliyor. Dikkatimi çeken militer değerler
üzerinden tanımlanan vatan hizmeti ele alınırken militarizmin kadınlar
üzerindeki etkilerine değinilmeyip meselenin ekstra bir iş yükü olarak
nitelendirilmesi. Burada kadınlara yüklemeyin, ama erkelere yüklemeye
devam edin gibi bir yaklaşım da var.
Çok farklı kesimlerden kadın kuruluşları bir araya gelerek bu önerileri
oluşturdu. Bu önerilerin gerçek anlamda anti-militarist bir yaklaşımla
şekillendiğini düşünmüyorum. Ama aralarında oldukça olumlu talepler var.
Ben bu taleplerin bile hayata geçirilemeyeceğini düşünüyorum. Vatan hizmeti
maddesi için önerilen değişiklik diğerleri arasında çok dikkat çekici.
Kendi içinde militarist bakış açısını da barındıran bir yaklaşım bu ayrıca.
AKP’nin oluşturduğu taslakta yer alan vatan hizmeti tanımının,
vicdani red hakkına kapı açtığı söylenebilir. Kısa bir süre önce Aysel
Tuğluk da vicdani red hakkını gündeme getirdi; ardından da profesyonel
ordu çalışmalarının başlatılması gerektiğini söyledi. Profesyonel orduya
geçme tartışmaları devletin gündeminde de olan bir konu. Zorunlu askerlikten
profesyonel orduya geçilmesinin militarist sistemin geriletilmesine katkı
sunabileceğini düşünüyor musunuz?
Vicdani red hakkına dair yasal bir düzenleme yapılmasa bile böyle bir
tartışmanın başlaması etkili olur. Türkiye’de böyle bir tartışmanın çok
uzağındayız. Ben bu koşullarda ne vicdani red hakkının ne de profesyonel
orduya geçilmesinin çok mümkün olabileceğine inanmıyorum Ben insan hakları
savunucusu olarak ordunların olmasını savunmuyorum. Vicdani red hakkının
tartışılması, askerliğin bir kamu hizmeti biriminde yapılıyor olması var
olan sistemin kırılması için etkili olabilir.
Vicdani red hakkının tanınması ve profesyonel ordunun oluşturulması
birbirinin zorunlu koşuluymuş gibi tartışılıyor. Oysa, vicdani red hakkının
sınırlı olarak tanınması, kamu hizmeti biçiminde askerliğin yapılması
konusundaki açılımlarla aslında profesyonel orduya geçilmesi arasında
birebir örtüşme yok. Profesyonel orduya geçişi şu bakımdan eleştirenler
var. Profesyonel orduya geçildiğinde çatışmalarda, savaşlarda ölen insanlar
Türkiye’de olduğu gibi zorunlu olarak askere gönderilmiş halktan insanlar
olmayacak. Amerika’nın Irak’a gönderdiği gibi devletle parasal ilişki
içinde olan, görevi biraz da ölmek/öldürmek olan insanlar olacak. Bu durum,
savaşın daha da vahşileşmesine, savaş sırasında meydana gelen insan hakları
ihlallerinin geniş halk tabanından soyutlanmasına, toplumsal hareketlerin
sürece yeterince müdahil olamamasına neden olabilir. Bu konuda ne söylemek
istersiniz?
Öncelikle, vicdani red ve profesyonel orduyu birbirinin zorunlu koşulu
olarak koymamak gerektiğini düşünüyorum. Profesyonel ordu kavramı bana
sevimli gelmiyor. Türkiye’de kavramlarla uygulama o kadar farklı oluyor
ki bu profesyonel ordu ne amaçla kullanılacak? Nasıl bir yapılanma olacak?
Yaşamadığımız için değerlendirmem de zor ama profesyonel bir ordu yapılanması
önermek bana doğru gelmiyor.
Ayrıca, Türkiye’de ordu üzerinde hiçbir denetim yok. Alınan kararlar,
ordunun bütçesi hiçbir şekilde denetlenmiyor. En azından reformist bir
yaklaşımla diğer devlet birimlerinde olduğu gibi ordunun da her türlü
kararının, ekonomik gücünün kamusal denetime açılması, askeri personelin
yargılanabilmesi gerekir diye düşünüyorum. Bunlar önemli açılımlar olur.
En azından militarizmin sorgulanmaya başlandığını da net bir biçimde ortaya
çıkarır. Ama bu tartışmaların biraz uzağındayız diye düşünüyorum.
AKP’nin taslağı ile şu an yürürlükte olan anayasa arasında bu
konuda bir fark var. Yanılmıyorsam mevcut anayasada, Sayıştay devletin
tüm kurumlarının mali yapılarını denetler diyor; ama TSK için istisna
getiriyor. Fakat AKP’nin önerdiği taslakta bu maddenin kaldırıldığını
görüyoruz.
Bu sadece bir taslak. Ben Türkiye’de Genelkurmay Başkanlığı’nın bu şekilde
bir düzenlemeye – hele ki militarizmin son dönemde etkisini arttırmış
olduğunu da düşünürsek – onay vereceğine inanmıyorum.
Anayasada ailenin korunması diye bir bölüm var. Neden ailenin
anayasal olarak korunması gerekiyor? Aile neden toplumun temeli olarak
anayasada tanımlanıyor? Bu aile modeli kadın ve erkeğin birlikteliği üzerinden,
heteroseksüel bir ilişki üzerinden tanımlanarak anayasal güvence altına
alınıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ailenin korunmasının anayasal bir başlık olmaması gerektiğini düşünüyorum.
Anayasal değişiklik talebinde bulunan, kişiler genel olarak muhalif kesim
içinde yer alıyorlar. Ben hala Türkiye’de kendilerini muhalif kesimler
içinde tanımlayanların bile heteroseksüel ilişki dışındaki ilişki biçimlerini
onayladıklarına şahsen inanmıyorum. Hala eşcinselliği, travesti ve transseksüelliği
içine sindiremeyen o kadar çok alternatif kesim var ki... Mesela bu durum
Sovyetler Birliği’nde kanunla yasaklanmıştı; cezalandırılması gereken
bir şeydi. Talepte bulunurken de yine devletin zihniyetine benzer bir
zihniyet taşıdığımız için bu tarz talepleri göremiyoruz. Ne ailenin korunması
demokratik bir anayasada olabilir ne de heteroseksüel bir ilişkiyi dayatan
bir yaklaşım anayasada yer alabilir. Bunları talep etmesi gerekenlerin
de çok farklı düşündüklerini sanmıyorum.
LGBTT bireyler de bir anayasa platformu oluşturup, anayasanın
eşitlik maddesine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ibarelerinin eklenmesi
için başvuruda bulundu. Toplumun buna hazır olmadığı gerekçe gösterilerek
LGBTT bireylerin anayasal güvence talepleri reddedildi. Diğer yandan LGBTT
bireylerin toplumsal dönüşüme katkı sunma adına yürüttüğü örgütlenme çalışmaları
engellemelerle karşılaşabiliyor. Mesela Lambdaistanbul, LGBTT bireylerin
yaşadığı ayrımcılığı, mağduriyeti görünür kılmaya ve kendi hak mücadelelerini
örgütlemeye çalışırken “genel ahlaka” uygun bulunmadığı için kapatılmak
isteniyor.
Bir değişim talebinde bulunuluyorsa bunun zamanını beklemek diye bir şey
söz konusu olamaz. Biri dile getirecek ki diğerleri için de bir değişim
süreci başlayacak. Edward Said’in sözü burada da geçerli: Toplumu kriz
çözenler değil, kriz çıkaranlar değiştirirler. Birileri bir şeyleri söyleyecek
ki diğerleri düşünmeye başlasın. Biz bundan 30 yıl önce Kürt sözcüğünü
kullanamıyorduk; ama bugün hangi noktadayız.
Kadın haklarının ve temsiliyetinin anayasal güvence altına alınmasında
detaylı bir çalışma yürüten Anayasa Kadın Platformu’nun önerilerinde iki
noktada daha yetersiz bir yaklaşım olduğu söylenebilir. AKP’nin hazırladığı
taslakta ve Anayasa Kadın Platformunun önerilerinde siyasi partilerin
kapatılmasına ilişkin esaslar aynen korunuyor. Siyasi partilerin kapatılmasını
zorlaştıran bir öneride bulunulmuyor. İslami ve kürdi partiler içinde
örgütlenmeye çalışan ve kamusal alana çıkmakta zorluk yaşayan Kürt kadınları
ya da islami çizgide duran kadınlar parti kapatılınca daha fazla mağdur
oluyorlar.
Eğitimle ilgili esasları düzenleyen 45. Madde de, AKP taslağının ve Anayasa
Kadın Platformu önerilerinde anadilde eğitime muğlak bir kapı açılsa da
konunun net olarak dillendirilmediğini görüyoruz. Bu noktada her iki önerinin
de Türkiye toplumunun çok dilli yapısının tanınması ve toplumunun demokratikleşmesi
anlamında daha kapsayıcı pozitif değişiklikler önermesi bakımından yetersiz
de olduğu söylenebilir.
Alternatif kesimler ne kadar kopuyorlar ki resmi ideolojinin bize dayattığı
bu noktalardan. Ben bu tarz bir kopuş içinde olunduğunu düşünmüyorum.
Olumlu talepler var ama bunlar kriz çözmeye yarayan öneriler. Sistemin
temel noktalarına tavır koyan öneriler değil kriz çözmeye, durumu daha
normalleştirmeye yarayan öneriler. Ama önemsiz olduklarını düşünmüyorum.
Hiçbir şeyin konuşulmadığı, hak taleplerinin bu kadar sınırlı olduğu bir
toplumda bu öneriler de önemli.
Şuna değinmek istiyordum. Kadınların medeni kanun döneminde yaptıkları
çalışmalar, yürüttükleri kampanyalarla, bilinç yükseltme çalışmalarıyla
az da olsa olumlu sonuçlar alındı. İnsan hakları, temel hak ve özgürlükler
alanında bilinç yükseltme çalışmaları yapılabilir. Mesela Polis Vazife
ve Selahiyat Kanunlarının somut yaşamdaki karşılıkları hakkında bilinç
yükseltme çalışmaları yapılabilirdi. Bildiğim kadarıyla bazı Batı ülkelerinde
hukuk alanında halka dönük olarak bilinç yükseltme çalışmaları yapan gruplar
ya da inisiyatifler var.
Bizim böyle bir imkanımız bu ana kadar olmadı. İnsan hakları savunucuları
olarak raporlar hazırlamak, basın açıklamaları yapmak, sokakta eylemler
yapmak gibi çalışmalarımız oldu. Ama yaptığımız çalışmaların halka çok
fazla ulaştığını zannetmiyorum. Önümüzde büyük bir medya engeli var; yaptığımız
şeyler halka ulaştırılamıyor. Bunun için mutlaka yazılı ve görsel güçlü
bir alternatif medyaya ihtiyaç var. Bu konuda eksik olduğumuzu kabul etmek
gerekiyor. Bunun tabii maddi olanaklarla da çok fazla etkisi var. Bizim
en büyük sorularımızdan biri de bu. Müthiş maddi imkansızlıklar içinde
yapıldı çalışmalar. Ama yine de şunu da göz ardı etmemek gerekiyor. Bugün
Türkiye’de ve Kürdistan’da kontrgerilla cinayetleri olduğunu, köylerin
yakıldığını, gözaltında insanların kaybedildiğini, düşünce ve ifadeleri
nedeniyle insanların yargılandığını ortaya çıkaran ve bütün dünyaya duyuran
da insan hakları savunucuları oldular. Ama hala ben sokaktaki insana yeterince
ulaşamadığımızı düşünüyorum.
Buradan güncel gelişmelere geçmek istiyoruz. Gündem Türkiye’de
çok hızlı değiştiği için son dönemde yaşanan olaylara da değinmek istiyoruz.
En son Diyarbakır’daki bombalama olaylarıyla birlikte Türkiye’nin yeni
bir döneme girdiğini düşünüyor musunuz ve bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında devlet açısından bakarsak Kürt meselesinin çözümsüzlüğü konusundaki
tavrın hiç değişmediğini; cumhuriyetin kuruluşundan bu yana İttihat ve
Terakki, Teşkilat-ı Mahsusa geleneğinin cumhuriyetle birlikte devam ettiğini
görüyorum. Türkiye’de sistemin farklı kimliklere tahammülü yok. Sadece
Kürtler değil. Mesela Çerkez dilini konuşan insan neredeyse kalmamış.
Lazca, artık çok az insan tarafından konuşulabiliyor. Aleviler, Yezidiler
sorun yaşıyorlar. Bu kimlikler ya kabul edilmiyor ya da yok sayılıyorlar.
“Herkes Türktür” deniyor. Bu, İttihat ve Terakki’nin Türkleştirme mantığı
ve halen devam ediyor. Buna en çok itiraz eden kesim Kürtler olduğu için
cumhuriyetin kuruluşundan bu yana çok yoğun baskılar yaşadıklarını düşünüyorum.
Özellikle Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olmasıyla birlikte bu
sürecin daha da derinleştiğini düşünüyorum. Esas olarak Türkiye’de hem
fiili savaşı hem de psikolojik savaşı yürüten Özel Harp Dairesi’nin belirleyen
olduğunu düşünüyorum. Yaşar Büyükanıt’ın da Özel Harp Dairesi Başkanı
olduğunu; bu kimliğiyle son derece rahat davrandığını; AK Partiyle aralarındaki
çelişkiyi de kullanarak bütünüyle sivilleri ve özellikle Kürt meselesinde
AK Partiyi tam teslim aldıklarını düşünüyorum. Çözümsüzlük politikası
giderek daha çok dayatılıyor. Burada Kürt Hareketi’nin de yanlışları var.
Türkiye’de militaristlerin kontrol edebilecekleri kadar güçlü bir silahlı
muhalefete ihtiyaç duyduklarına inanıyorum. Çünkü bu muhalefet üzerinden
kendilerini daha güçlü kılıyorlar. Tabii ki bir insan hakları savunucusu
olarak ve kendini anti-militarist sıfatıyla tanımlayan biri olarak şiddete
dayalı çözümü zaten öneremem. Ben bu süreçte kullanılacak en doğru tarzın
Ghandi tarzı olduğunu düşünüyorum. Bu, bir dolu insana garip gelebilir.
Kürtler gerçekten çok mazlum bir halk. Yaşamın tüm alanlarında baskıya
maruz kalıyorlar. Bunu bence sadece sözle, sessiz eylemlerle ifade etmenin
daha çarpıcı olacağını düşünüyorum.
Son dönemde Özel Harp Dairesi üzerine Ecevit Kılıç tarafından bir kitap
yayınlandı. Bunun çok önemli bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de
gündemin nasıl onlar tarafından belirlendiği, insanların öldürülerek bir
sistemin nasıl güçlendirildiği, 6-7 Eylül olayları gibi pek çok konuya
değinen çok iyi bir çalışma. “At izi iti izine karışmış” diye bir laf
vardır. Artık neyin kim tarafından yapıldığını bilemiyorsunuz. 1 hafta
önce Genel Kurmay’ın amonyum nitrata dikkat çekip bir hafta sonra Diyarbakır’ın
en işlek yerlerinden birinde bu madde kullanılarak bir eylem yapılması
bana ilginç geliyor. PKK askeri bir hedefe saldırabilir belki ama bunu
niye Diyarbakır’da öyle bir yerde yaptı? Bütün bunlar kafanızda karışıklığa
yol açan şeyler. Ne yapmak gerekir bütün bunlara fırsat vermemek için?
Böyle bir şansımız var mı? Bilmiyorum. Ama çok tehlikeli bir gidişat olduğunu
düşünüyorum. Maalesef, Türkiye’de muhalefet kesimlerinin bu konuda çok
sessiz kaldıklarını düşünüyorum. Aslında bu yeni bir şey değil. Kürdistan’da
bir sürü aydın, entelektüel katledildi. Bu durum tartışılmadı bile. Hrant
Dink’in ölümü bize bu devletin değişmediğini çok yakıcı bir biçimde gösterdi.
Bundan yıllarca önce bir dolu insan öldürüldü. Keşke o zaman da başka
bir tarz geliştirebilseydik. Şu an yaşadığımız durumu çok iç açıcı görmüyorum.
O nedenle çok acil bir şekilde barışcıl talepleri dile getiren oluşumların
ortaya çıkması gerekiyor. Bu konuda bir şeyler yapmaya çalışan Barış Meclisi,
İnsan Hakları Dernekleri olsa da bunların çok yeterli karşı çıkışlar olduğunu
düşünmüyorum. İnsanlar öneride bile bulunamıyor. İnsanlara müthiş bir
korku salınmış. Biz sistemi daha iyi tanıyan insanlarız. Bu konular üzerine
konuşuyor, eylemler yapıyoruz; ama örgütlü mücadelenin içinde olmayan
vatandaşa büyük bir korku sunulmuş durumda.
Bir noktadan sonra kimin yaptığını tartışmak çok da anlamlı olmayabiliyor.
Sizin bahsettiğiniz sivil itaatsizliğin yapılabileceği alan o kadar çok
daraltıldı ve Kürtler öylesine hedef tahtasına kondu ki... Son askeri
operasyonlarla ve DTPlilere yapılan baskılarla Kürt sorununda sivil mücadele
alanı çok daraltıldı. Böyle yapılarak zaten şiddet tohumları ekilmiş olmuyor
mu?
Tabii ki çözümsüzlük şiddeti dayatıyor. Şiddetle aramızda çok ince bir
çizgi olduğunu düşünüyorum. İstediğimiz kadar şiddet karşıtı olalım, bir
an geliyor ki şiddeti savunur bir noktaya geliyorsunuz. Ben bunu şahsen
yaşadım. 92’de gözümüzün önünde köy yakıldı. Ben o köyde yanan insanları
gördüğümde ağlayarak “Önüme çıkan ilk Türk’ü şu an öldürmek istiyorum”
dedim. Yanımızda bulunan Cezmi Ersöz “O zaman beni öldür.” dedi. Sonra
“Nasıl bu lafı söylediğim?” diyerek kendimi yargıladım. Yani böyle bir
duyguyu yaşatıyor. Ben Kürdistan’a her gittiğinde silahlı mücadele ne
kadar haklı düşüncesiyle dönüyorum. Sonra oturup şiddetsiz bir tarz geliştirmek
üzerine düşünüyorum. Çözüm olarak şiddet dayatılıyor ve dayatılan bu şiddet
sistemin kendini güçlendirmesi için kullanılıyor. Bizim buna karşı başka
bir yöntemi yaygınlaştırmamız gerektiğini düşünüyorum. Muhalefet içinde
PKK çok eleştiriliyor; ben de PKK’nin eleştirilecek çok yanı olduğunu
düşünüyorum. Ama “Kürt halkı ile PKK’yi ayıralım” zihniyeti çok tehlikeli.
PKK, bu halkın çocukları; kimisinin babası, kimisinin çocuğu, kimisinin
kız kardeşi, kimisinin yeğeni. Meclisteki insanların dahi akrabaları var
orada. Muhalefetin insanları dağa çıkaran koşulların tartışılmasını sağlamasını
gerekiyor.
Ahmet Türk kimyasal silah kullanımıyla ilgili bir açıklama yaptığında
Ali Bayramoğlu “Kimyasal silah kullanıldığını açıklamanın zamanı mı?”
diyebiliyor. Bunun zamanı olur mu? “Kimyasal silahlar mı kullanılıyor?”
diye Türk aydınlarının sorması gerekiyor.
Örneğin gerilla cenazeleri son Terörle Mücadele Yasası’ndan (TMY) sonra
ailelere verilmiyor. Bunlar hak talebi değil mi? Ama gündeme bile getirilmiyor.
Kendilerini muhalefet kesiminde tanımlayanların da gerçek anlamda bir
tartışmaya yol açmadıklarını düşünüyorum. Bu olmadığı sürece devletin
çözümsüzlük politikası devam ediyor. Mesela Diyarbakır olayını ele alalım.
Bu olayı devlet de yapmış olabilirdi, PKK de yapmış olabilirdi. Kimse
bunu sorgulamıyor. Olayı PKK’nin yaptığı bir ön kabul olarak ele alınıyor.
Şemdinli’de yaşanan olayı ele alalım. Suçüstü yakalandılar. Bu olay ne
kadar ele alındı? Bir kişi de çıkıp “Şemdinli’de de bunu yaptılar, belki
Diyarbakır’da da yapmış olabilirler. Bunu bir düşünelim” demiyor. Düşünebiliyor
musunuz, Şemdinli’de iki asker suçüstü yakalandı; “Onlar iyi çocuklardır”
denildi! Kimse doğru düzgün konuyu sorgulamadı. Davayla ilgilenen savcı
ifadelere dayandığı için – ifadelerde Büyükanıt’ın ismi geçiyor. Bir savcı
bunu değerlendirmek durumunda – adamın hayatını bitirdiler. Bugün geçmişte
bu tarz olaylar olmamış gibi bir önkabulle suçlu ilan ediliyor. Milliyetçilik
yükseliyor. Muhalefet kesiminde de bu tarz düşünmesi gereken insanların
çok az olduğunu düşünüyorum. Bu çok umut kırıcı geliyor bana.
Bugün şiddet döngüsünün güçlendiği ortamda sivil mücadele alanını genişletmek
adına Kürt halkını temsil etme sorumluluğunu üstlenen kurumların, siyasi
partilerin hak ihlallerini, Kürtlerin taleplerini gündeme taşımak konusundaki
çalışmalarını yeterli buluyor musunuz?
Kürt hareketi için de, Türkiye muhalefeti için de bu açmaz geçerli. Biz
sadece gündemi takip ediyoruz. Gündemin bize dayattığı üzerinden iş yapıyoruz.
Ben bugün 1915 olaylarını gündemine alan, o tarih geldiğinde eylem yapan
bir sol siyasete rastlamadım. ABD mallarını boykot ederken OYAK mallarını
da boykot eden bir sol siyasete rastlamadım. Bu durum Kürtler için de
geçerli. Militarizmi o kadar içselleştirmişiz ki sivil siyaseti biz de
üretemiyoruz. Tabii ki devlet çok kötü kıstırıyor. Bu ayrı bir şey. Ben
legal siyasetin daha farklı yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bana da
milletvekili olmam konusunda teklif geldi. En basitinden mecliste edilen
yemin demokratikleştirilmeden Kürtler mecliste hiçbir şey yapamazlar.
Sana, sen olmaktan çıkmana dair bir yemin ettiriyor ve meclise öyle kabul
ediyorlar. 12 Eylül Anayasası kabul edildikten sonra anayasanın değişmesi,
demokratikleştirilmesi hep söylenir; ama hiç doğru düzgün bir anayasa
taslağı oluşturulup tartışmaya açılmamıştır. Bu, geniş kitleler tarafından,
yüksek sesle önerilmemiştir. Bugün her yer bombalanırken 100 kişilik eylem
yapıyoruz. Kendimize de dönüp bakmamız lazım. Sivil siyaset ve insan hakları
alanında çalışma yürütenler gerçek anlamda halka güven verici ne kadar
iş yapabiliyor. Mesela bir gün boyunca, barış talepli genel grev yapılsa
devlet çözümsüzlük politikasını bu kadar rahat dayatabilir mi? Ama bunun
çok uzağındayız.
Bugünkü gibi her gün insanların öldüğü bir ortamda şiddet zemininin
ortadan kaldırılması için, güçlü insan hakları hareketlerinin ortaya çıkabilmesi
ve taban kazanabilmesine yönelik önerileriniz ya da somut olarak yapılmasını
düşündüğünüz çalışmalar var mı? Örneğin benzer çatışmaların yaşandığı
ülkelerde sadece insan hakları ihlallerini izleyen ve şiddet zemininin
kendisini ortadan kaldırmak üzere çalışmalar yürüten bağımsız, siyaseten
taraf tutmayan örgütlenmeler oluşmuştu. Türkiye insan hakları hareketi
bu açıdan ne gibi eksikler barındırıyor?
Bana eskiden sokakta bir eylem yapmak ve bunun basına yansıması yeterli
gibi geliyordu. Oysa mahallelere gitmek gerekiyor. Bu, eskiden çok küçük
gördüğümüz bir şeydi. Mesela ben Romanlar’ın en ezilen, en yok sayılan,
en ötekileştirilen halklardan biri olduğunu düşünüyorum. Geçen gün, roman
mahallesinde bir projede çalışan bir arkadaşım ne kadar Kürt karşıtlığının
geliştiğini anlattı. O kadar ince politikalarla halklar birbirlerine düşürülmeye
çalışılıyor ki o anlamda mahalle çalışmalarının artık çok önemli olduğunu
düşünüyorum. Biz bütün İstanbul’un, Galatasaray meydanına gelip dolaşan
insanlar olduğunu düşünüyoruz; ama öyle değil. İnsanlar, televizyonlar
onlara ne veriyorsa onu biliyor ve onun doğru olduğunu kabul ediyor. Bizim
küçümsediğimiz ve bugüne kadar yapmadığımız bu çalışmaların çok önemli
olduğunu düşünüyorum. Mesela AK Parti mahallelere, tek tek evlere giderek
kazandı. Türkiye’de öyle bir insan gücüne ulaşmak gerekiyor. Sadece medya
desteğini bekleyerek sokakta bildiriler dağıtarak olmayacak bu iş. Bu
çalışmaların maddi imkanlarla da çok alakası var. Yine de bu kararlılığın
gösterilmesi bile çok etkili olacaktır. İnsanlara ulaşmak ve anlatmak
gerekiyor. Bazen bir taksici ile bile konuşmanın ne kadar etkili olduğunu
düşünüyorum. Bir şekilde o insan sana cevap veremez noktaya geldiğinde
“Doğru söylüyorsun abla” diyor. Bir kişinin en azından kafası karışmış
oluyor. İnsanların kafalarını karıştıracak çalışmalar yapmak gerekiyor;
bu da bizim bugün yaptığımız yöntemle olmuyor.
Gerçekten bağımsız bir insan hakları inisiyatifinin ortaya çıkabilmesi
için nasıl bir çerçeve benimsenmesi gerekiyor sizce? 12 Eylül’den sonra
yaşanan işkencelerini gündeme getirerek kitleselleşen bir insan hakları
hareketi vardı; 90ların ortasına kadar insan hakları hareketi hâlâ bir
ölçüde kitleselliğini korudu. Daha sonra hem devletin baskısıyla hem de
başka nedenlerle bu kitle tabanı gittikçe daraldı. Günümüzde, bu deneyimler
ışığında bir çıkış yakalayabilecek bir insan hakları hareketinin örgütlenme
tarzı size göre nasıl olmalı?
Gerçekten insan hakları hareketinin güç kazanması – tabii ki ezilenlerden
yana taraf ama objektif bir insan hakları hareketinin güç kazanabilmesi
– için illegal örgütlerin insan hakları hareketinden ellerini çekmesi
gerekir diye düşünüyorum. Herkesin alanı farklı. Herkesin silahlı bir
örgütün yandaşı, onun üyesi olma hakkı vardır. Ama insan hakları hareketinin
içinde olmamalılar; belirleyen olmamalılar diye düşünüyorum. Bu görüşümü
her zaman açıklıkla söyledim. Bu nedenle de çok eleştirildim. Ben yine
onların hakları için, onlar haksızlığa uğradığında mücadele edeyim. Ama
onlar insan hakları hareketi içinde belirleyen olmaya başladıktan sonra
o hareket insan hakları hareketi olmaktan çıkıyor.
Son yaşadığım bir olaydan örnek vereyim: Bir arkadaşımız ayrımcılığa karşı
komisyonda misyonerliğin ne olduğunu tartışmayı önerdi. Çünkü bu insanlar
hak ihlaline uğruyor, Türkiye’ye girişleri yasaklanıyor, öldürülüyorlar.
Bir başka arkadaşımız “Ama arkasındaki emperyalist bağlantı” diye söze
başlıyor. İnsan hakları hareketinin işi bu değil. Misyonerliğin arkasındaki
emperyalist bağlantıyı çözmek politikacıların işi. İnsan hakları hareketi
“Misyonerler Türkiye’de hak ihlaline uğruyorlar mı? Neden uğruyorlar?”
sorularıyla ilgilenir. Bunu anlayanlar insan hakları hareketinden çekiliyor.
Ben adı İHD ile anılan birkaç insandan biriyim; ama artık geri çekildim.
Ben karşıma gelen bilmem ne örgütünün merkez komitesi yöneticisiyle insan
hakları hareketi içinde çalışmak istemiyorum. Onun seçimine saygı duyarım.
Ben onun hakları için canımı bile verebilirim. Bunun örneklerini de yaşadık.
Bu ayrı bir şey. Ama insan hakları hareketi bağımsız olmalı; hiçbir örgütün
orada bir dayatması olmamalı. Bu olduğu anda o hareket insan hakları hareketi
olmaktan çıkıyor. Daha önceki yıllarda çok açık dile getiremediğimiz temel
sorunun bu olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bağımsız insan hakları savunucuları
kaçıyorlar.
Öyleyse siyasal hareketlerin insan hakları alanına dönük farklı
politikalar geliştirmesini mi beklemek mi gerekiyor?
Çözüm nasıl olur bilmiyorum. Ben yönetimlere girmemelerini öneriyordum.
“Bizim alanımız farklı biz insan hakları hareketi içinde belirleyen olmamalıyız”
diyerek bunu yapan siyasetler de var. Çünkü onlar da örgütlü bir iktidar
gücü; dolayısıyla onlar da hak ihlalleri yapabiliyorlar. Yıllar önce bir
örgüt kendi içlerinden bir arkadaşlarını öldürdü. Biz bunu protesto ettik
diye polis işbirlikçisi ilan edildik. Sadece, devletin öldürdüğüne mi
karşı çıkacaksın? Ben cezaevindeyken bir örgüt tarafından gözümün önünde
birisine işkence yapılıyordu. Bunu oradakilerle, bütün örgüt yöneticileriyle
konuşmaya çalıştım. Kadının bağırtılarından uyuyamıyorduk. “Ne yapacağız;
ne olacak?” diye soruyordum. Konseyde görüşüyoruz dediler, ama konseyde
görüşülmesi bitmedi. Sonunda o insan itirafçı oldu. Ben o insana kızmıyorum.
Belki de itirafçı olmaktan başka bir şansı yoktu. Orada o kadına işkence
yapan kişi bir süre sonra gelip İnsan Hakları Derneği’nde yönetici olursa
ben o kuruma olan güvenimi kaybederim. Bunlar maalesef bizde açıkça tartışılmıyor;
ama ben temel sorunun bu olduğunu düşünüyorum. Mesela ölüm oruçları sürecini
hala tartışamadık. Biz düşünce ve ifade özgürlüğünü hep devletten bekliyoruz.
Ama alternatif örgütlerin içinde düşünce ve ifade özgürlüğü var mı?
Notlar:
Söyleşi Feminist Kadın Çevresi web sitesi Feminisite'den alınmıştır.