Muammanın Peşrevinde Muallaktayız1
Esra Aşan / Özlem Aslan
21 Nisan 2007
" belki bir gün 'dündü' deriz
terkimizdeki karanlığa baktığımızda
sürerken atlarımızı
önümüzdeki aydınlığın muğlaklığına "
18 Nisan Perşembe günü Malatya'dan gelen bir haber Türkiye'nin
gündemine bomba gibi düştü. Hıristiyanlık üzerine kitaplar yayınlayan
Zirve Yayınevi'ne2 baskın yapan beş kişi, o esnada
yayınevinde bulunanları "ellerini bağlayıp, boğazlarını keserek"
öldürmüştü. Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetlerinin ardından
Türkiye'nin Müslüman olmayan vatandaşlarına yönelik bir cinayet
daha gerçekleşmişti. Hem de bu sefer ırkçılık ve milliyetçiliğin
arkasında yatan ataerkil zihniyeti de gözler önüne sererek.
Malatya'daki cinayette kurbanların bedeni, ırkçılıkla bezenmiş
erkekliğin meydan okuma alanı haline getirildi. Öldürülmeden
önce hadım edilenlere3 "Müslüman değilsen, sünnetli
değilsen erkek de olamazsın" deniliyordu ve genç erkeklerin
vatanlarını "hainlerden" kurtararak rüştlerini ispat ettikleri
diğer cinayetlerde olduğu gibi cinayetin ırkçı ve milliyetçi
karakterine cinsiyetçilik bu sefer daha da görünür bir şekilde
ekleniyordu
İnsanların üzerine düşen her bir bombayı koltuğumuzda oturup
seyrettiğimiz Körfez Savaşı'ndan bu yana, bombanın hedefi olmadığının
farkında olmanın verdiği rahatlıkla şiddeti seyretmenin nasıl
bir durum ortaya çıkardığını; ölümün ve şiddetin medya tarafından
nasıl da olağanlaştırılarak yansıtıldığını tartışıyoruz. Malatya'daki
ölümler de aynen böyle yansıdı medyaya; birkaç saat önce bizimle
aynı havayı soluyan insanların şu anda bizimle olmayışı gerçeği
bir çırpıda kabul edildi. Yetkililer Hrant Dink cinayetinde
olduğu gibi hemen kendilerini aklayan açıklamalar döktürüverdi.
"Tehditler uzun zamandır devam ediyordu, ama koruma isteyen
yoktu, yetkililer ne yapsınlardı…" "Bu arada, olayların ardında
örgüt bağlantısı yoktu, münferit vakalardı."
"Akıl fikir sahibi" köşe yazarlarımız da ekranlarda boy gösterip
bize dayatılan seçim kutuplaşmasında -ki aslında gerçek bir
kutuplaşma olmadığını, AKP çoktan kendine çizilen çizgilerin
dışına çıkmayacağını, partinin milliyetçi tabanını küstürme
riskini göze alamayacağını gösterdi- tuttukları tarafların çıkarlarını
savunmak için bir araç haline getirdiler üç kişinin ölümünü.
Cinayetin seçim süreci üzerindeki olası etkileri, misyonerlik
çalışmalarının zararları masaya yatırılırken inanç ve ifade
özgürlüğü alanındaki kısıtlamaların, bireyin yaşam hakkını elinden
almaya kadar giden sonuçlara ulaşabilmesi, cinayetlere zemin
hazırlayan politik iklim sorgulanmadı hiç. Özellikle Hrant Dink
cinayetiyle, kendin gibi olmanın, yani kimliğini yaşamanın ne
kadar imkânsız hale getirilmeye çalışıldığına hep birlikte tanık
olmuştuk. Malatya'da yaşanan bu son olaylarla inanç farklılıklarını
yok saymanın, inançların ve fikirlerin kendilerini ifade etmesine
getirilen engellerin ulaşabileceği vahim sonuçları bir kez daha
gördük. Rakel Dink'in ifade ettiği gibi "bir bebekten katil
yaratan karanlığı sorgulamaya" ne medya ne de devlet kurumları
nezdinde hiçbir niyet olmadığı da apaçık ortada.
Karanlığı sorgulama niyetinde olanlar ise ciddi baskılarla
karşı karşıyalar; bu anlamda yayıncılar ciddi bir hedef haline
gelmiş durumdalar. Zirve Yayınevi, Hıristiyan dinini tanıtma
ve yaygınlaştırma amacıyla kitaplar basan bir yayıneviydi. Dolayısıyla
Malatya cinayeti ifade ve yayıncılık özgürlüğü alanına indirilen
bir darbe olarak da ele alınabilir. Misyonerlik faaliyetlerinin
‘kötü' sonuçları uzun bir süredir sadece dini kurumlar içinde
değil, devlet kurumlarında da tartışılıyordu. Örgütlenme özgürlüğünü
savunuyorsak şiddet içermeyen inançların ve fikirlerin daha
geniş kesimler tarafından benimsenmesi için yaygınlaştırılmasının
ne sakıncası olabilirdi?
Günümüzde, kalemini söylenmeyenin söylenmesi, görünmeyenin
görülmesi için kullanmaya çalışan birçok yayıncı baskı, tehdit,
şiddet ve yasaklamalarla yüz yüze bırakılıyor; bizzat ülkenin
Genelkurmay Başkanı tarafından canlı yayınlarda hedef haline
getiriliyor. Örneğin, Genelkurmay Başkanı'nın basın toplantısından
bir gün sonra Nokta dergisi Genelkurmay Askeri Savcılığı'nın
emriyle polis tarafından basılıyor, derginin tüm belgeleri aranıyor,
bilgisayarlardaki veriler toplanıyor. Gelinen son noktada Nokta
Dergisi kendi pimini çekiyor ve yayın hayatına son veriyor.
Öte yandan Gündem, Güncel, Azadiya Welat gazetelerine, yayınlarının
durdurulmasına kadar giden sansür uygulamaları zaten uzunca
bir süredir devam ediyor.4
Hepimiz şaşkınlıkla ülkedeki demokratikleşme rüzgarının bir
senede, nasıl tersine çevrilebildiğini seyretmekteyiz. Bu nasıl
yapay bir rüzgârdı ki birden güneş gitti, geleceğe dair umutların
hepsi kocaman soru işaretleri ile dile getirilir oldu? Nasıl
oldu da, her yeni ölümde birbirimizin yüzüne biraz daha az bakabilir
olduk? Oysa bir yıl önce Avrupa Birliği'ne üyelik süreciyle
beraber dokunulmaz, tabu kabul edilen meseleler birer birer
ortaya dökülmeye başlanmıştı. Sezer'in deyimi ile, içinde yaşadığımız
Cumhuriyet, hiç o zamanki gibi sorgulanır olmamıştı. Ancak Türkiye'nin
demokratikleşmesini isteyen tüm çevrelerin farkında olduğu bir
şey vardı: Bu süreç, talepler doğrultusunda değil Türkiye'nin
yine yüksek siyasette belirlenen dış politikası doğrultusunda
şekilleniyordu ki, dış politika dediğin şey yine onu oluşturan
uluslararası ve iç dengeler doğrultusunda değişebilirdi. Yani
"AB için değil kendimiz için demokratikleşiyoruz" sözü lafta
kalmıştı bir anlamda.
AB sürecinin bu handikaplarının farkında olan ya da olması
beklenen muhalif hareketlerin ise AB politikalarına, tepeden
demokratikleşmeye dair bazen fazlasıyla tepkisel eleştiriler
geliştirirken taban inisiyatifini öne çıkaran, aşağıdan demokratikleşme
sürecini örebilecek alternatif stratejiler geliştiremedikleri
ortada. Ve işte sonuç: Hükümet ve AB temsilcileri arasında sıkışıp
kalan demokratikleşme tartışmaları askeri politikaların yeniden
devreye sokulmasıyla rahatlıkla kesintiye uğratılabiliyor ve
olan Türkiye'de gerçek anlamda demokratikleşmeyi savunan kesimlere
oluyor.
Aslında rüzgârın taraf değiştireceği 2006'nın Temmuz ayında
çoktan anlaşılmıştı. Bu tarihte bir çırpıda çıkarılıp uygulamaya
konulan Terörle Mücadele Yasası, ifade özgürlüğü engellemelerinin
sınırlarını fazlasıyla genişletiyor; bu şekilde demokratikleş(me)me
sürecinin hukuki dayanakları da yaratılmış oluyordu. Son bir
yıldır yayıncılık alanındaki ihlalleri takip ettiğinizde, Türkiye'nin
ifade ve yayıncılık özgürlüğü açısından çok da parlak bir dönem
yaşamadığını görürsünüz. Bu yasanın kabul edilmesinin hemen
ardından yayıncılık alanında pek çok dava açıldı: Edebiyatçılar,
hatta çevirmenler bile yargılandı. Atılım, Birgün, Evrensel
Özgür Gündem gazeteleri; Özgür Radyo, Anadolu'nun Sesi radyoları;
Kaos GL, Özgür Halk, Yürüyüş dergileri zaman zaman ya uyarı
aldılar ya yasaklandılar ya da kapatıldılar. İnternet günümüzde
bilginin en hızlı kamusallaştığı alanken şu günlerde internet
erişimini engelleme potansiyeli olan, ifade özgürlüğüyle bağdaşmayan
bir internet yasa tasarısı hazırlanmaya çalışılıyor.
Bu olayların özellikle yaklaşan seçim dönemine de denk gelmesi
"Filler tepişirken çimenler mi eziliyor?" tarzındaki soruları
akla getiriyor olsa da, filleri kaçıranların da fareler olduğu
unutulmasın. Feministlerin, eylemlerinde kullandıkları bir slogan
vardır: "Gelsin baba, gelsin koca, gelsin devlet gelsin cop…
İnadına isyan, inadına isyan, inadına özgürlük…" Özgürlüklere
getirilen sınırları kaldırmak isteyenlerin,, demokratikleşme
tartışmalarının nasıl kamusal alana yayılabileceğini, farklı
ifade biçimleriyle nasıl daha geniş kesimlere açılabileceği
gündemlerine alıp harekete geçmeleri gerekiyor. Politikalarımızı
seçimlere endekslemekten ya da olayları seyretme modundan çıkıp
hepimizin sahip olduğu imkânlarla mücadeleyi, bizzat kamusal
alanda arttırmamız gerekiyor. Özgürlüklerimize çizilen sınırları
zorlarken birbirimizi yalnız bırakmadan, bize kalan çimenler
de elimizden gitmeden…
Notlar :
[1] Murathan Mungan'ın Sahtiyan adlı şiir kitabının
birinci bölümüne verdiği addır.
[2] Kuruluşundaki adı "Kayra" olan yayınevi ülkücü
gruplar tarafından aldıkları tehditler sonucunda Zirve Yayınevi
adını almıştı.
[3] 20 Nisan 2007 tarihli Hürriyet gazetesinde yayımlanan
haberde otopsi raporundan bilgilere yer verildi. Doç. Dr.
Murat Uğraş, hastanede yaşamını yitiren U.Y.'nin öldürülmeden
önce işkenceye maruz kaldığını; kalçasına, testisleri, anüsü,
beli ve sırtına onlarca bıçak darbesi aldığını açıklamıştı.
Bkz:
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6366865&tarih=2007-04-20
[4] Gündem gazetesi çalışanları açıklamalarıyla gazetelerini
zan altında bıraktığı gerekçesiyle Genel Kurmay Başkanlığı
hakkında suç duyurusunda bulunmuşlardı.