Kadın Gündemi Üzerine
Esra Aşan
Şubat 2011
2011 yılının ilk ayları önce Tunus’ta ardından, Mısır,
Ürdün, Yemen ve Libya’da onbinlerce insanın sokaklara döküldüğü
protesto eylemleriyle başladı. Otoriter rejimlerin baskısı
altında yaşayan halkların özgürlük çığlıkları diktatörlükleri
yıkıp geçmek için atıyor. Günlerce devam eden isyanlar, hiçbir
sorumluluk duymadan vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini
yok sayan yönetimlere, halkları işsizlik ve yoksullukla
sarmalayan neoliberal politikalara karşı halkların verdiği
yanıttır. Eylemlerde kadınların aktif bir biçimde yer aldığı
görülüyor. Birçok kadın daha fazla özgürlük talebiyle
eylemlerde ön saflarda yer alıyor; din-ordu-kapitalizm
kıskacına alınmış özgürlükleri için mücadele veriyor. Tunus ve
Mısır’da diktatörlerin alaşağı edilmesinin ardından kurulacak
yeni düzende kadınlar evlerine dönmek istemiyor ve ülke
yönetiminde söz söylemek için mücadelelerine devam
ediyor.[1]
Bugün, tüm dünyanın gözü Ortadoğu’da ve Arap dünyasında.
Kitlesel halk hareketleri, baskıcı rejimlerin geleceğini
tartışmaya açmış durumda. Bu eylemler, başta Amerika Birleşik
Devletleri olmak üzere Batı’nın bu bölgelerde “istikrarı
sağlama” kisvesi altında yürüttüğü küreselleşme oyununu bozuyor
ve bu oyunların dayattığı veya desteklediği rejimleri sarsıyor.
Arap dünyasındaki gelişmeler, güçlendirilmesi gerekenin iktidar
ve devlet değil, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü olduğunu
gösteriyor. Yeni rejimlerin ya da oyunu yönetmek isteyen
güçlerin istikrarı yeniden sağlamak için verecekleri tavizleri
henüz bilemesek de halklar, kendilerinden esirgenen
demokratikleşme sürecini çoktan başlattı.
Türkiye’de de Mısır’a ve Tunus’a destek eylemleri
örgütleniyor. Hükümet bile Türkiye’nin Mısır ve Tunus halkının
yanında olduğunu açıkladı.[2] Fakat bu gelişmelerden
Türkiye’nin de çıkarması gereken önemli dersler var: Mısır ve
Tunus yönetimlerine halkların taleplerine kulak verme ve
demokratik reformları hayata geçirme çağrısı yapan Türkiyeli
siyasetçiler; Türkiye halklarının, emekçilerin ve kadınların
taleplerine kulaklarını kapatmayı sürdürüyorlar.
KCK Davası, Demokratik Özerklik ve Sivil Anayasa
Tartışmaları
Mısır halkının isyanını halkın demokratik talebi olarak
niteleyen resmi ağızlar yıllardır özgürlük mücadelesi veren
Kürt halkının taleplerini terör faaliyeti olarak
nitelendiriyor. Son dönemlerde bunun en somut örneği, binlerce
Kürt siyasetçisinin yargılandığı KCK davaları oldu. Geçtiğimiz
yıl gündeme gelen Kürt açılımı ya da demokratik açılım süreci
binlerce Kürt siyasetçisinin tutuklandığı KCK operasyonlarıyla
kesintiye uğramıştı. Kürt Kadın Hareketi aktivistlerinin de
tutuklandığı bu operasyonlar Kürt kadınlarının örgütlenme
özgürlüğüne de bir darbe niteliğindeydi. Bir yandan devlet
İmralı'da Kürt sorununun çözümü için görüşmeler yürütürken
diğer yandan sanıkların Kürtçe savunma taleplerinin
reddedildiği KCK Davaları, Kürt kimliğinin resmi alandaki
tanınırlığının altında ne kadar kaygan bir zemin bulunduğunu
bir kez daha ortaya koyuyor. TRT Şeş’in Kürtçe yayın yaptığı
ülkemizde mahkemeler, Kürt dilini önce “bilinmeyen bir dil”
sonra da “Kürtçe olduğu iddia edilen bir dil” olarak resmi
tutanaklara geçirebiliyor.[3]
Son olarak Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin 12.
yıldönümünde Kürtlerin yoğunluklu olarak yaşadığı illerde
kitlesel protestolar örgütlendi. Devlet güçleri bu
protestolarda yine kadın ve çocuk demeden aşırı derecede
fiziksel şiddet uyguladı, KCK operasyonlarını aratmayacak
şekilde yoğun bir gözaltı süreci yaşandı ve pek çok kişiye
davalar açıldı.
Kürt halkının geniş bir kesiminin taleplerini demokratik
düzeyde, çeşitli protestolarla dile getirmesi engellendiği
sürece kalıcı bir barışın sağlanması için zemin yaratılması
mümkün görünmüyor. Barış için zemin oluşturmaya direnen bir
devleti barışa ikna edebilmenin yolu şüphesiz toplumsal tabanı
güçlü hareketler inşa etmekten geçiyor. Barışa giden yolda
önemli olan devleti barışa ikna etmeyi ve belli haklar
tanımasını bekleyen yüksek siyaset düzeyindeki gelişmelerden
çok asimilasyon ve yok sayılma tehdidi karşısında tabandan
örgütlenmeyi, Kürtler’in ifade özgürlüğünü, dillerini ve
kültürlerini geliştirmeyi hedefleyen çalışmaları örgütlemektir.
2000li yılların başından beri halk iradesini ortaya çıkarmayı
hedefleyen bir program oluşturmak, Kürt Hareketi’nin gündeminde
yer alıyor. Ancak yoğun devlet baskısı altında yürütülen bu
çalışmalar kısmi bir rahatlama ortamı oluştuğunda çoğu zaman
çözümün yüksek siyasete endekslenmesiyle geri planda
kalabiliyor. Son dönemde halk iradesini ortaya çıkarmayı
amaçlayan, kadınların da dahil olduğu iki önemli proje gündeme
geldi:
Bunlardan biri Demokratik Toplum Kongresi’nin Aralık 2010’da
Diyarbakır’da düzenlediği son çalıştayda tartışmaya açtığı
Demokratik Özerklik Projesi’dir[4]. Demokratik özerklik
tartışmaları tektipçi anlayışı temel alan ulus devlet modeline
karşı alternatif geliştirebilmek anlamında önemli bir yerde
duruyor. Halkın karar alma süreçlerine demokratik katılımın
sağlanmasında ve yerele özgü ihtiyaçların, sorunların
giderilmesinde çözümün öncelikle yerel iradeyle sağlanmasının
olanaklarını tartışmaya açıyor. Demokratik Özerklik Projesi'nin
kadınlar açısından ne anlama geldiğinin ayrıntılandırılması ve
yerel yönetimlerin kadınların koşullarını gözeterek
güçlendirilmesi üzerine Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illerde
tartışmalar yürütülmeye başlandı. Pek çok ilde, kadınların
yerel örgütlenmesini teşvik etmek amacıyla kadın meclisleri
oluşturma çalışmaları hız kazandı. Kadınların kadın olmaktan
kaynaklanan sorunlarının çözümünde kadın iradesinin esas
alınması feminizmin belkemiğini oluşturur. Bu açıdan
değerlendirildiğinde, feministlerin de çalışmalara dahil
olmasıyla, demokratik ve katılımcı bir toplum tartışmalarının
feminist öncüllerle şekillenebileceğini söylemek mümkün.
Halk iradesini ortaya çıkarmayı amaçlayan diğer önemli proje
ise referandum sonrasında hız kazanan sivil anayasa
tartışmaları. 12 Eylül referandumuyla kabul gören son anayasa
değişikliklileri bugüne kadar dokunulmayan yargı yapısına dair
değişiklikler içerse de Türkiye’nin temel ihtiyaçlarına yanıt
vermekten uzaktı. Genel seçimler öncesinde yeniden gündeme
gelen yeni anayasanın bir önceki sayımızda da belirttiğimiz
gibi Türkiye’de ezilen ve yok sayılan tüm kesimlerin,
kadınların taleplerini kapsaması ve kültürel çoğulcu bir
perspektifle oluşturulması için kadınlara, kadın örgütlerine,
cinsiyetçiliğe karşı mücadele veren tüm kişi ve yapılara ve
toplumsal muhalefete hayati bir rol düşüyor.
Son dönemde sivil anayasa üzerine çalışan pek çok platform
çalışmalarına hız verdi. Geçtiğimiz Ocak ayında BDP Kadın
Meclisi’nin çağrısıyla düzenlenen Anayasa Kadın Çalıştayı’na
pek çok kadın kurumu katıldı. Yeni anayasanın kadınlarla ilgili
hükümleri ve kadınların hak ve özgürlüklerinin nasıl
korunabileceği üzerine bir tartışma yürütüldü. [5]
Demokratik özerklik ve sivil anayasa tartışmaları ülkemizin
demokratik bir yönetime ve hukuk sistemine kavuşması yolunda
tüm toplumu ilgilendiren iki önemli konu. Bu çalışmaların,
tabandan yukarıya doğru uzun vadeli bir özörgütlenme sürecinin
başlangıcı olarak değerlendirilmesi, çalışmalara geniş
kesimlerin katılması ve süreci sahiplenen aktivist sayısının
artmasıyla ilintili. Aksi halde kısa vadeli ya da seçime dönük
taktik birer hamleler olarak kalma riskini taşıyorlar.
Mısır Çarşısı Davası
Kürt sorunu ve Kürtlerle ilgili meselelerde yargının
siyasette denetim gücünü elinde tutması, adaleti sağlama işinin
tek bir ideolojiye mensup insanların eline bırakılması
kadınların yaşamlarını da derinden etkiliyor. Devletin kırmızı
çizgileri söz konusu olduğunda yargı, siyaseti belirleme, temel
hak ve özgürlükleri hiçe sayarak varolan düzeni koruma
misyonunu yükleniyor. Feminist aktivist Pınar Selek’le birlikte
pek çok kişinin yargılandığı, bir hukuk cinayeti olarak tarihe
geçen Mısır Çarşısı davası da Kürt meselesinden ve yargının
siyaseti belirleme çabasından bağımsız değerlendirilemez.
12 yıl önce gündemimize giren Mısır Çarşısı Davası’nda o
dönem Kürt sorununun barışçıl çözümü üzerine araştırma yapan
sosyolog Pınar Selek’le birlikte pek çok kişi, Mısır
Çarşısı’nda 7 kişinin yaşamını yitirdiği 127 kişinin
yaralandığı bombalı eylemi örgütlemek suçuyla tutuklandı. Geçen
12 yıl boyunca davada bir yığın hukuksuzluğa imza atıldı: Pınar
Selek’in araştırmalarına el kondu, deliller karartıldı, sahte
tutanaklar düzenlendi, yalan ifadelere başvuruldu. Yılan
hikâyesine dönen bu süreçte mahkemenin yaptırdığı birçok
inceleme ve araştırma raporunda, patlamanın bomba nedeniyle
olmadığı, tüp gaz kaçağının patlamaya neden olduğu pek çok kez
ifade edildi.[6] Pınar Selek’in iki kez beraat ettiği bu dava,
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun aleyhte bozma kararı nedeniyle
yeniden görülmeye başlandı.
9 Şubat günü gerçekleşen duruşmaya Türkiye’den ve
yurtdışından pek çok kadın aktivist, demokrasi taraftarı ve
sivil toplum örgütü temsilcisi katıldı. Duruşma sonunda mahkeme
heyeti beraat kararında direndiğini açıkladı. Bir sonraki gün
savcılığın karara itirazı gündeme geldi. Mahkemenin kararı
Pınar Selek’in yeniden beraati anlamına gelse de savcının
itirazı ve bu dava nedeniyle hala cezaevinde bulunanlar olması
yargı bürokrasisinin yargılananların peşini kolay kolay
bırakmayacağını gösteriyor.
Pınar Selek, batılı bir entelektüel olarak Türkiye’nin en
can alıcı sorunu Kürt meselesiyle ilgilenmiş, sorunun kaynağı
ve barışın sağlanabilmesinin olanakları üzerine araştırmalar
yürütmüştü. Cezaevinden çıktıktan sonra, silahların kısmen
sustuğu, barış süreci olarak değerlendirilen 2000’li yıllarda
Türkiye’nin doğusu ve batısındaki Türk ve Kürt kadınları
buluşturma anlamında önemli çalışmalara imza atmıştı. Pınar’ın
çalışmalarında ısrar etmesi yargının bu davanın peşinin
bırakmama ısrarını perçinlemiş olabilir. 12 yıldır devam eden
Mısır Çarşısı davası boyunca yurt içi ve yurt dışında Pınar
Selek’e destek kampanyaları organize edildi, pek çok kadın
kurumu, kadın hareketi aktivisti duruşmaları takip etti.
Uluslararası kamuoyunun da yakından izlediği dava boyunca
yurtiçinde ve yurtdışında yürütülen Pınar Selek’e destek
kampanyalarının mahkemenin son kararında etkili olduğu
düşünülebilir.
Davadan kısa bir süre önce Avrupa Konseyi Parlamenterler
Meclisi (AKPM) üyeleri bir açıklama yayınlayarak Pınar Selek’e
destek vermiş, Türkiye’de 44 gazeteci ve yazarın halen hapiste
olduğu hatırlatarak bunların Türkiye’deki düşünce ifade
özgürlüğü anlamında kaygı verici gelişmeler olduğuna dikkat
çekmişti.[7] Türkiye’de Mısır Çarşısı Davası’nın hukuksuzluğunu
deşifre etmeye çalışan kampanyalara baktığımızda Pınar Selek
dışında diğer yargılananların ve Pınar Selek gibi ifade
özgürlüğü ihlal edilen diğer araştırmacı ve yazarların yaşadığı
mağduriyetleri kapsayamaması kampanyaların eksik kalan noktası
olarak değerlendirilebilir.
Kadına yönelik şiddet ve şiddete karşı mücadele
devam ediyor…
Kadına yönelik şiddet gücünü korurken kadınların hak arama
mücadelesi gittikçe güçleniyor. Kadın Cinayetlerine İsyandayız
sloganıyla yola çıkan İstanbul Feminist Kolektif[8] yürüttüğü
kampanyayla her gün gazetelerin 3. sayfa haberlerinde yer alan
kadın cinayetlerinin münferit birer vaka olmadıklarını, her
birinin gücünü erkek egemenliğinden alan politik cinayetler
olduğunu görünür kılıyor. Özellikle aile içi ilişkilerde,
kadınlar yakınlarındaki erkekler, koca, baba, erkek kardeş,
sevgili, ayrıldığı eş, amca, dayı…, tarafından “boşanmak
istemek, tuzluk uzatmamak, iftara yemeği hazır etmemek,
telefonla mesajlaşmak, izinsiz annesini ziyarete gitmek, sık
banyo yapmak, sürekli makarna pişirmek, çocuğunu göstermemek”
gibi gerekçelerle öldürülüyor. Ve bu cinayetlerin nedeni
“cinnet”, “sapıklık”, “delilik”, “hastalık”, “işsizlik”,
“onur”, “gurur”, “namus” gibi gerekçelerle açıklanıyor.
Kadınlar her gün bu gibi saçmalıklarla hayatlarını yitirirken
devlet, kadınları koruyacak önlemleri hayata geçirmemeye devam
ediyor. Ayşe Paşalı, Arzu Yıldırım devletten güvence
istedikleri halde talepleri duyulmadığı için öldürülen
kadınlardan sadece birkaçı…
Kamuoyuna Fethiye Davası olarak yansıyan davada Muğla’da üç
yıl önce toplu tecavüze uğrayan bir kadın şikâyetçi olduğunda
tecavüzü doğrulayan bilirkişi raporuna rağmen, mahkeme
sanıkları yargılamaya gerek görmedi. AİHM’in bozma kararının
ardından geçtiğimiz Ocak ayında dava yeniden görülebildi.[9]
Geçtiğimiz aylarda sonuçlanan N.Ç. Davası’nın –nam-ı diğer
Utanç Davası’nın- da gerekçeli kararı kısa bir süre önce
açıklandı ve ibret belgesi olarak hukuk tarihine geçti.[10] 12
yaşında bir çocukken 31 kişinin tecavüzüne maruz kalan N.Ç.
için mahkeme heyeti “istemediği kişiyle beraber olmayabilirdi
ve eyleminin ahlâki kötülüğünün farkındaydı” diyerek yaşadığı
tecavüzden dolayı bir kadını suçlama ve sanıklar hakkında ceza
indirimine gidebilme cüretini gösterdi. Adli Tıp’ın da
raporuyla desteklediği bu kararda tecavüzcülerin ahlakı
tartışılmazken N.Ç.’yi pazarlayan iki kadına iffetsiz oldukları
gerekçesiyle en ağır cezalar verildi. Dergimizin bir önceki
sayısında da değindiğimiz gibi N.Ç. davası da Kürt sorunundan
ve kadınların savaş politikaları sonucu yaşadıkları
mağduriyetlerden bağımsız değerlendirilemez. Türkiye’de yargı
kurumunun mağdurları değil savaş suçlularını koruyarak bu savaş
politikasını hukuk üzerinden uyguladığını bir kez daha
görüyoruz.
Fethiye Davası ve N.Ç Davası hukuk sisteminin tecavüzcüleri
koruduğunu ve tecavüzün devlet zihniyeti içinde güçlü bir yer
edindiğini açıkça gösteriyor. Yaşadığı mağduriyetler nedeniyle
kadını suçlu gören zihniyet yargı sistemiyle sınırlı kalmıyor.
Geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Defne Joy Foster’ın
ardından “su testisi su yolunda kırılır” diyen Hıncal Uluç[11]
da, “Dekolte giyen tecavüzü hak eder” diyen Profesör Orhan
Çeker de erkekliğin dokusuna işlemiş kadın düşmanlığını gözler
önüne seriyor. Karşımıza yargıç, akademisyen, doktor, yazar,
gazeteci… olarak çıkabilen bu erkekler ataerkil kültüre
yaslanarak görevlerine huzur içinde devam edebiliyor.
Kadınların Hukuk Mücadelesi ve Cezaların
Caydırıcılığı
Kadınları koruyacak ve şiddetin geriletilmesini sağlayacak
önlemleri almadığı müddetçe kadına yönelik şiddet bir devlet
politikası olmaya devam edecek. Bu nedenle, hukuk alanında
kazanım elde edebilmek için kadınların yılmadan, iğneyle kuyu
kazarak verdikleri mücadele çok önemli bir yerde duruyor. Kadın
örgütlerinin çalışmaları sonunda Türk Ceza Kanunu’nda yapılan
değişiklikler kadınların yasal alanda hak arama zeminini
genişletti. Cinsel tacizin suç kapsamına alınması cinsel taciz
şikâyetlerine takipsizlik kararı alınmasını zorlaştırdı. Hatta
Sine-Sen’de yaşanan taciz vakasının Ağır Ceza Mahkemesi’ne
taşınması[12], 10 yıldır gittiği kuaförünün cinsel saldırısına
maruz kalan bir kadının şikâyetinin doğrudan Ağır Ceza
Mahkemesi’nce ele alınması gibi olumlu durumlarla da karşı
karşıyayız. Bununla birlikte, mahkemelerin sanıklar düzeyinde
değerli/değersiz türünden ayrımlar yapması, faillerin devlet
güçlerinden biri olması durumunda bu yasaların işletileceği
zeminin daralması sürdükçe kadınların cinsel şiddet karşısında
daha güvenli olduğunu söylemek çok güç.
Cinsel saldırı davalarının ağır cezada görülecek olması,
kadın hareketi açısından bir kazanım olarak
değerlendirilebilir.[13] Kadına yönelik suçların çoğu zaman
görmezden gelindiği göz önüne alındığında cinsel suçların ağır
cezada yargılanmaya başlanması şüphesiz önemli bir gelişme.
Ancak, feministler olarak kadınların hukuk mücadelesine destek
verir ya da müdahil olurken varolan ceza sistemi üzerine de
düşünmemiz gerekiyor. Faillerin onlarca yıl hapis kalmasını
istediğimiz cezaevleri, suçun geriletilmesini ve suçlunun
rehabilite edilmesini sağlayacak bir ortam kurmaktan uzak.
Cezaevleri, tecavüzcülerin tecavüze uğrayabildiği, hatta infaz
edildiği kendi içinde de cezai sistemi olan mekânlar
olabiliyor. Devletçi bir feminizm için var olan hukuk
sisteminde kadına yönelik suçların ağır cezalara çarptırılması
yeterli görülebilir. Ancak sistem karşıtı bir feminizm, suç
olarak addedilen bir eylemin yinelenme olasılığını ortadan
kaldırmak (veya en aza indirmek) istediği için var olan ceza
sistemi üzerine de politikalar geliştirmek zorundadır.
Geçtiğimiz günlerde TBMM gündemine gelen cinsel suçlara
yönelik cezaları artıran kanun teklifinde tecavüzcülerin ilaçla
hadım edilmesi teklif edildi. Tecavüzü hormonlara bağlı libido
faaliyeti olarak ele alan bu yaklaşım, olayı bireyselleştirerek
ve neredeyse tıbbi bir sorun çerçevesine yerleştirerek tecavüz
suçunun geliştiği erkek egemen toplumsal örgütlenmeyi görünmez
kılıyor ve suçu üreten mekanizmaların tartışılmasının önünü
kapıyor. Oysa, cezanın amacı ıslaha, suçluyu işlediği suçun
bilincine vardırarak topluma yeniden kazandırmaya yönelik
olmalıdır. Dolayısıyla feministler olarak, suçlu üzerinde korku
(ve başka sağlıksız duygular) yayan yöntemleri benimsemek
yerine suçlunun gerçekleştirmiş olduğu eylemin yol açtığı
zararlarının farkına varmasının koşullarını yaratan, feminist
bakış açısıyla geliştirilmiş rehabilitasyon yöntemleri üzerine
daha fazla düşünmemiz gerekiyor.
Muhalif Kurumlarda Kadın Hakları
Kadına yönelik cinsiyetçi uygulamalara karşı kadınları
koruyan politikalar geliştirmek konusunda bazı muhalif
kurumların da devletten çok farklı bir işleyiş ortaya
koyamadıkları görülüyor. Geçtiğimiz aylarda KESK içinde gündeme
gelen bir cinsel taciz şikâyetinin kadın haklarından yana
çözüme ulaştırılamadığına dair bir sorun kamuoyuna yansıdı.
Tıpkı birkaç yıl önce SDP içinde olduğu gibi cinsel taciz
şikâyeti, siyasi ayrışmalara malzeme edildi ve yönetimdeki
istifalarla dağılma noktasına gelen KESK olağanüstü gelen
kurula gitmek zorunda kaldı. İşin tuhaf tarafı, olağanüstü
genel kuruldan taciz şikâyetinin nasıl ele alınabileceğine dair
kamuoyuyla paylaşılan bir program çıkmadı. KESK içinde ne
konuyu uzun süre saklı tutup sonra tacize karşıyım diye istifa
edenlerin ne de olayı komplo olarak değerlendirip tartışma için
herhangi bir hukuki zemin bırakmayanların muhalifliklerine
inanmak mümkün.
Muhalif yapılarda da yaşanan ve çok azı şikayet konusu olan
cinsel taciz vakaları karşında “kadın beyanını esas
aldıklarını”[14] tüzüklerine yazan kurumların bu ilkeyi hayata
geçirme ve kadın haklarından yana politika geliştirme
konusundaki zaafları ortada. KESK’teki cinsel taciz şikâyeti
karşısında sendika içindeki kadın yapıları bağımsız bir irade
geliştiremedi. Taciz şikâyetinde bulunan kadınla yaptıkları
görüşme sonrasında feministler kamuoyunu bilgilendiren bir
açıklama yapma ihtiyacı hissettiler[15] ve KESK’li çoğu kadın
da durumdan bu şekilde haberdar oldu. Dolayısıyla bu açıklama,
KESK’in konunun üstünü örtmemesi için bir zorlama girişimi
olarak oldukça önemli. Bununla birlikte, kamuya taşındığında
konunun magazinleşmesinin, dedikodu malzemesi haline
getirilmesinin önüne geçebilmek için çözücü mekanizmalar da
kurulabilmesi gerekiyor.
Feministler ve kadın kurumları olarak da bunun gibi bir
cinsel taciz şikâyetiyle karşılaştığımızda salt tepki üreten
bir pozisyonda kalmakla yetiniyor olmamız kadın hareketinin bir
eksiğini gösteriyor. Ortada çözüme ulaşmamış vakalar dururken
tepkisel pozisyonumuzdan çıkıp kadınlar olarak alternatif hukuk
mekanizmaları örgütlemek için de çaba göstermemiz gerekiyor.
Notlar: Bu yazı Kültür ve Siyasette Feminist
Yaklaşımlar Dergisi'nin Şubat 2011 tarihli 13. sayısında yer
almıştır.
[1]
“İşte
Mısır’ın Devrimci Kadınları”, Radikal, 6 Şubat 2011
[2]
“Başbakan
Erdoğan Hüsnü Mübarek’e Seslendi! Seninle Birlikte Kefenin
Gelecek!, Hürriyet, 1 Şubat 2011
[3]
“Devlet
Bildik Devlet”, Günlük, 14 Ocak 2011
[4]
http://demokratikozerklik.blogspot.com/2010/07/iste-demokratik-ozerklik-cozum-projesi.html
[5]
“Anayasa
Kadın Çalıştayı Başladı”, Kazete, 16 Ocak 2011
[6] “Pınar
Selek Davası ile İlgili Express Dergisi Yazdı, Express
Dergisi, 2009
[7]
“Pınar
Selek ile Dayanışma Günü”, Turnusol, 9 Şubat 2011
[8]
Kadın cinayetlerine karşı çıkmak ve bu konuda kamuoyu
oluşturmak amacıyla kurulan İstanbul Feminist Kolektif’in
çalışmaları bağımsız feministler, Amargi, Filmmor, Kadav, Mor
Çatı ve Sosyalist Feminist Kolektif tarafından yürütülüyor.
http://kadincinayetlerineisyandayiz.blogspot.com/
[9]
“Tecavüz
Zanlıları Aynı Davanın Hem Sanığı Hem Tanığı”, bianet, 21
Ocak 2011
[10]
“Mahkemeden
Tecavüzcüleri Koruyan Karar Gerekçesi, bianet, 21 Şubat
2011
[11]
“Bu
Nasıl Mahalle Baskısıdır”, Sabah, 4 Şubat 2011
[12]
“Sine-Sen’de
Taciz Davası Ağır Cezada Yargılanacak”, haberlink, 16 Ekim
2010
[13]
“Basına
ve Kamuoyuna”, 1 Şubat 2011
[14]
Bu konuyla ilgili bir tartışmayı Kültür ve Siyasette Feminist
Yaklaşımlar Dergisi’nin 13. Sayısında bulabilirsiniz.
[15]
“Yine
Taciz Yine Sümenaltı”, Kadın Kurumlarının Açıklaması,