Anayasa Değişiklikleri Türkiye’nin İhtiyaçlarını Karşılıyor Mu?
Esra Aşan
24.07.2010
Bu yazı Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar
dergisinin Haziran 2010 tarihli sayısında yer almaktadır.
Türkiye’nin son aylarda önemli gündemlerinden biri de
anayasada yapılacak değişikliklerdi. Anayasalar birey–devlet
ilişkisini, devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceğini
belirleyen, diğer tüm yasa ve düzenlemelerin üstünde, kişilerin
temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan temel metinler
olduğuna göre anayasa değişiklikleri herkesin ve her kesimin
yaşamını kökten etkiliyor, ilgilendiriyor. Ülkemizde, anayasa
değişikliği tartışılırken, toplumun her kesiminin bu sürece
müdahil olması gerektiğini düşündüğümüz için Feminist
Yaklaşımlar’ın bu sayısında anayasa tartışmalarına dahil olmaya
ve konuya toplumsal cinsiyet perspektifiyle yaklaşmaya çalıştık.
Öncelikle, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve siyasetin
sivilleşmesinden yana olanlar için 12 Eylül askeri darbesinin
ürünü, yasakçı ve özgürlükleri kısıtlayan 82 Anayasası’nın köklü
bir biçimde değişmesi gerektiği açık. Bu anayasa, başlangıç
esaslarını Türklüğe ve Atatürk milliyetçiliğine dayandırarak
resmi olarak tek etnik kimliği kabul eden ve milliyetçiliğin
getirdiği tahribatları güvence altına alan, temel hak ve
özgürlükleri millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, genel
sağlık, genel ahlak, suçların önlenmesi vb. gibi tanımı kişilere
ve koşullara göre değişebilecek kriterlerle kısıtlayan bir
anayasa. Aynı zamanda, Türkiye’nin çokkimlikli, çokdilli,
çokinançlı ve çokkültürlü yapısının ihtiyaçlarını karşılamaktan,
bu ülkenin vatandaşlarının, kadınların ve kimlikleri tanınmayan
eşcinsellerin, travesti ve transseksüellerin özgürlüklerini
garanti altına almaktan oldukça uzak.
Hatırlanacağı gibi 2007 yılı genel seçimlerinin hemen
ardından Anayasa’nın bütünü üzerinde geniş çerçevede değişiklik
yapılması gündeme gelmiş ve AKP Hükümeti bir grup akademisyene
hazırlattığı yeni anayasa taslağını kamuoyuyla paylaşmıştı. İlk
defa askeri rejim altında olmadan yürütülen anayasa tartışmaları
hem anayasanın sivilleşmesi hem de toplumun geniş kesimlerinin
tartışma sürecine katılabilmesi açısından oldukça önemli bir
zemin sunuyordu. Ancak bu tartışmalar katılımcı bir süreç içinde
yaygınlaşamadan başörtüsü tartışmalarına indirgendi, sonrasında
da hükümetin gündeminden tamamen çıktı. Geçtiğimiz aylarda AKP,
Anayasa’nın 23 maddesinde değişiklik öngören kısmi bir
değişiklik paketini Meclis’e taşıdı. Bu paket gündeme geldiği
andan itibaren kamuoyunda değişikliği savunanlar ile reddedenler
arasında başlayan kutuplaşma, bugün toplumun “referanduma evet
mi, hayır mı?” sorusu arasında bırakılmasıyla devam ediyor.
Paketi bir devrim olarak niteleyenler de var; hükümete olan
güvensizliklerini anayasa sürecine de yansıtıp bu paketi AKP
gündeme getirdiği için desteklemeyi reddedenler de.
Öncelikle, yamalı bohçaya dönen 82 Anayasası’nda 16 kez çeşitli
maddelerin değiştirildiğini hatırlamakta fayda var.
Referandumdan ağırlıklı olarak evet oyu çıkarsa bu anayasa, 17.
kez değişikliğe uğramış olacak, hak ve özgürlükleri kısıtlayan
maddelerine hiç dokunulmadan. İfade özgürlüğünden eğitim ve
örgütlenme özgürlüğüne kadar temel hak ve özgürlükleri sübjektif
kriterlerle kısıtlayan, Türkiye’nin çokkültürlü yapısını yok
sayan ve askeri vesayeti koruyan 1982 Anayasası’nın bu noktalara
dokunmayan kısmi reformlarla “düzeltilebileceğini” iddia etmek
pek gerçekçi olmasa gerek. Dolayısıyla ortada devrim niteliğinde
bir değişiklik yok. Paket incelendiğinde, değişiklik önerilen
maddelerin mevcut hallerine göre daha olumlu, ama Türkiye
toplumunun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olduğu
görülebilir.
Anayasa değişiklik paketinde yer alan bazı düzenlemeler
üzerine
Doğrudan kadınlarla ilgili, “Kanun Önünde Eşitlik” başlıklı
10. maddenin kadınlarla erkeklerin eşit haklara sahip oldukları
ibaresine, “eşitliğin pratikte gerçekleşmesi için alınacak
tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamayacağı”
düzenlemesi eklenmiş. Bu madde açıkça kadınlara yönelik pozitif
ayrımcılığı telaffuz etmese de bu anlama gelebilecek şekilde
yorumlanmaya müsait; ancak kadınların taleplerinin çok
gerisinde. Kadına yönelik fiziksel, ekonomik, psikolojik şiddet,
namus cinayetleri, taciz ve tecavüzler devam ediyor. Türkiye,
“Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası
Sözleşmesi”ni[1] imzaladığı ve eşitliğin sağlanması için pek çok
yasal değişiklik yapıldığı hâlde yasaları uygulayanlar, kadınlar
ve erkekler arasında fiili eşitliği sağlayacak geçici özel
önlemleri almamakta direnç gösteriyor. Kadınlar için pozitif
ayrımcılık anlamına gelecek bu önlemler, kadınların kamusal
alanda rahatlıkla var olmasını sağlamak ve her alanda önünü
açmak için hayata geçirilmedikçe kadın-erkek eşitliğinin
fiiliyatta sağlanması mümkün görünmüyor.
Bunun yanında, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerinden
dolayı pek çok alanda ayrımcılığa uğrayan, nefret cinayetlerine
kurban giden lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve
transseksüellerin anayasal güvence talebinin bu taslakta yer
bulmadığı görülüyor. Bu da, LGBTT bireylerin hak arama
mücadelelerinde karşılarına çıkan hukuksal boşlukların devam
edeceği anlamını taşıyor. Zaten hatırlanacak olursa, paket
tartışılırken Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye
Kavaf, eşcinselliğin hastalık olduğuna dair tıp dünyasını ve
entelektüel camiayı sarsan beyanlarda bulunmuştu. Kavaf’ın bu
ifadeleri de, mevcut bakış açısını açıkça ortaya koyuyor.
Sadece kadınlar için değil, toplumsal olarak dezavantajlı
pozisyondaki tüm kesimler için pozitif ayrımcılık politikalarını
hayata geçirmek sosyal devletin sorumluluğunda. Anayasa’da net
ifadeler kullanılmaması, yapılan değişikliklerin toplumsal
hayatı nasıl etkileyebileceğine dair belirsizliklere neden
oluyor. Bu muğlaklıklardan biri de çocuk hakları maddesi
düzenlemesinde karşımıza çıkıyor. Anayasa’da devletin her türlü
istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirler almakla
yükümlü olduğu belirtiliyor. “Çocukların yüksek yararına açıkça
aykırı olmadıkça ana-babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma
ve sürdürme hakkına sahip olduğu” ifade ediliyor. Burada
kullanılan “yüksek yarar”, anlamı kişiden kişiye değişebilecek
bir terim olduğu için bu maddenin uygulamadaki karşılığını da
belirsizleştiriyor. Bu madde aile ortamında şiddet gören
çocukların korunması anlamına gelebileceği gibi TMK mağduru
çocukların durumu üzerinden olumsuz uygulamalara da neden
olabilir. Derginin yine bu sayısında Hülya Gülbahar ile
yaptığımız söyleşide de geçtiği gibi binlerce Kürt çocuğun
polise taş attıkları gerekçesiyle cezaevlerine atıldığı bir
dönemde yaşıyoruz. Bırakın devletin çocukları şiddete karşı
korumasını, bizzat kendisi bu çocuklar üzerinde şiddet
uyguluyor. Kamuoyunda, çocukların, aileleri ve “terör örgütü”
tarafından öne sürüldüğü/kışkırtıldığı görüşü öne çıkarılıyor.
Hâl böyleyken bu maddenin “teröre” bulaştırıldıkları iddiasıyla
Kürt çocukların “yüksek yararı” için ailelerinden koparılmasına
zemin mi hazırlayacağını sormadan edemiyoruz. Bunun yanında,
aile ortamında şiddet gören bir çocuğun, şiddetsiz bir ortamda
gelişimini sağlamak sosyal devletin yükümlülüğü. Ancak ülkemizde
çocukların sosyal kurumlarda, yetiştirme yurtlarında şiddet
gördüğü, tecavüze ve tacize uğradığı düşünüldüğünde bu
mekânların çocuklara daha iyi bir sosyal ortam, şiddetten uzak
bir yaşam alanı kurmadığı ortada. Yani Anayasa çocukları
korumaktan bahsediyor ama bunun karşısında cezaevlerindeki
çocukların sayısı, yetiştirme yurtlarındaki ve yatılı bölge
okullarındaki çocukların içinde bulunduğu durum bize gerçek
tablonun çok daha farklı olduğunu gösteriyor.
Askeri ve sivil yargı alanındaki değişiklikler
Kamuoyunda en çok tartışma yaratan maddeler, sivil ve askeri
yargı alanındaki değişikliklerle ilgili olanlardı.
Anayasa’da belirtildiği gibi Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
(HSYK), “adli ve idari yargı hakim ve savcılarını mesleğe kabul
etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci
sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun
görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme,
görevden uzaklaştırma işlemlerini” yapmakla görevli. Kurulun
başkanı Adalet Bakanı, onun müsteşarı da kurulun daimi üyesi.
Kurulun iki üyesi Danıştay tarafından, üç üyesi de Cumhurbaşkanı
tarafından seçiliyor. HSYK’yla ilgili düzenlemeye pakette upuzun
bir yer ayrılmış. Burada, yeni olarak kurulun üye sayısının
7’den 22’ye çıkacağını ve bir sekreteryasının olacağını
görüyoruz. Üye sayısının artmasıyla kurul temsiliyeti
genişletiliyor ve HSYK'ya çeşitli kesimlerden üye seçilme imkânı
getiriliyor. 10 asil ve 6 yedek üyenin, birinci sınıf adli ve
idari hâkim ve savcılar arasından, tüm hâkim ve savcılar
tarafından seçilmesi, meslek içinden kişilerin kurulda yer
almasını sağlayacak. Anayasa’nın şimdiki hâline göre bu, ileri
bir adım olarak görülebilir. Kurulun genişlemesiyle başörtülü
öğrencilerin durumu, YÖK kararları, orman arazilerinin satılması
gibi konularda engel çıkaran Danıştay’ın etki alanı da
zayıflatılmış olacak. Ancak, Adalet Bakanı ve müsteşarının
kurulun doğal üyesi olmayı sürdürmesi yargı bağımsızlığı
önündeki engellerden biri olmaya devam edecek.
HSYK ile ilgili düzenlemelerden biri de meslekten çıkarma
kararlarına karşı yargı yolunun açılması. Bu bize kamuoyunda,
Şemdinli Savcısı olarak anılan Ferhat Sarıkaya’nın durumunu
hatırlattı. 2005 Kasım ayında Hakkâri Şemdinli’de Umut
Kitabevi’nin bombalanmasının ve halk inisiyatifinin açığa
çıkardığı kontrgerilla saldırısının ardından, Van Cumhuriyet
Savcısı Ferhat Sarıkaya, derin devlet ve çete örgütlenmesinin
üstüne gitmiş, dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile
kuvvet komutanlarının yargılanması talebiyle iddianame
hazırlamış ve kısa bir süre içinde HSYK tarafından meslekten
ihraç edilmişti. Yeni düzenleme yukarıdaki trajik tablo
karşısında büyük bir hak sayılmasa da, Ferhat Sarıkaya gibi
mesleğinden ihraç edilenlere yargı yoluna başvurma hakkı
tanıyor. Ama Sarıkaya’nın “iddia” ettiği “derin” gerçekler bir
türlü gün yüzüne çık(a)mıyor.
Kamuoyunda tartışma yaratan konulardan biri de Anayasa
Mahkemesi'nin yapısını değiştiren 17. maddeyle ilgiliydi. Yeni
düzenleme on bir asıl ve dört yedek üyeden kurulan Anayasa
Mahkemesi’nin üye sayısını 17’ye çıkarıyor. Üyelerin üçü TBMM
tarafından seçilirken, diğer 14 üye Yargıtay, Danıştay, YÖK gibi
organların gösterdiği adaylar arasından Cumhurbaşkanı tarafından
seçilecek. Anayasa Mahkemesi üyelerinin çok büyük bir kısmının
Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi, başkanlık sistemine giden
yolun açılması, Cumhurbaşkanı’nın devlet kurumlarını
şekillendirme rolünün artması ve yürütmenin yargıya müdahalesi
anlamına geldiği için demokrasiyi savunan kesimler tarafından
eleştirilmekte. Askeri darbenin ürünü olan 82 Anayasası ile
Cumhurbaşkanı’nın görevleri artırıldığında, doğrudan askeriyeden
ya da askeri kanadın kontrolünde birinin Cumhurbaşkanı
olacağının düşünüldüğü söylenebilir. Yeni düzenlemeyle askeri
kontrolün zayıflayacağı fikrinin ulusalcı kesimlerde rahatsızlık
yarattığı iddia edilebilir.
Yapılan diğer bir düzenleme ise vatandaşlara anayasal şikâyet
hakkının getirilmesi. Bu düzenlemede “herkesin Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi (AİHS) kapsamındaki anayasal hak ve
özgürlüklerden birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği
iddiasıyla ve kanun yollarının tüketilmiş olması şartıyla
Anayasa Mahkemesine başvurabileceği” belirtiliyor. Sadece
AİHS’nin bu kapsama alınması, Türkiye’nin imza attığı diğer
uluslararası sözleşmelerin dışarıda bırakılmasıyla şikâyet hakkı
oldukça sınırlı kalıyor.
Bir de hiçbir elin uzanmaya cesaret edemediği askeri yargı
alanındaki değişiklikler var. Öncelikle çoğu Batı ülkesinde
bizde olduğu gibi askeri yargı-sivil yargı ayrımının pek
bulunmadığını söyleyelim. Varsa da askeri yargının görevi askeri
disiplin işleriyle sınırlı kalıyor. Bizde ise askeri yargı
Askeri Mahkemeler, Askeri Disiplin Mahkemeleri, Askeri Yagıtay,
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi gibi kurumlarla içinde ne olup
bittiğini asla bilmediğimiz devlet içinde başka bir devlet
yapılanması gibi işliyor. Katı bir hiyerarşi ve emir komuta
zinciri içinde işleyen bu yapıların verdiği kararların bağımsız
olabileceğini düşünmek mümkün olabilir mi? AKP’nin değişiklik
paketi bu yapıya hiç dokunmamakla birlikte, en azından
askerlerin, askeri suçlardan dolayı askeri mahkemelerde, askeri
suçlar dışında da sivil mahkemelerde yargılanmalarına olanak
tanıyor.
Bunun yanında 12 Eylül darbesini gerçekleştirenlere dava
açılmasını önleyen Anayasa’nın geçici 15. maddesinin
kaldırılması öneriliyor. Bu maddenin kalkması şüphesiz olumlu
olacak; ama darbecilerin yargılanması için adliye kapılarında
mahkemeleri işleyemez hâle getiren başvurular olacak mı, onu
zaman gösterecek. Diğer yandan toplum üzerinde zorunlu askerlik
dayatması sürerken kişinin etik tercihi, dini inancı ya da
politik nedenlerle askere gitmeyi reddetmesi anlamına gelen
vicdani ret hâlâ bir hak olarak tanınmıyor. Anayasa’nın 72.
maddesinde, “vatan hizmetinin her Türk'ün hakkı ve ödevi olduğu
ve bu hizmetin silahlı kuvvetlerde veya kamu kesiminde ne
şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağının
kanunla düzenlendiği”belirtilir. Vatan hizmetini düzenleyen
kanunlar da askerliği zorunlu tutarak vicdani ret hakkının
kullanılmasına izin vermiyor. Bugün vicdani reddini açıklayan
pek çok kişi “halkı askerlikten soğutma”, “milli mukavemeti
kırma” gerekçeleriyle askeri mahkemelerde yargılanıyor ve
insanlık dışı muamelelere maruz kalıyor. Ülkemizde yeniden
yükselişe geçen savaş ortamı göz önüne alındığında öldürmeyi
reddetme gibi insani bir yaklaşımın bile bir “hak” olarak
tanınmayacağını görebiliyoruz. Tüm bunların yanında Milli
Güvenlik Kurulu ise Anayasa’nın güvenli kolları altında kalmaya
devam ediyor.
Başka bir yol yok mu?
Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi, CHP'nin anayasa
değişikliği paketinin iptal edilmesi için açtığı davayı kabul
etti. Referandumun yapılıp yapılmayacağı süreci davanın sonucuna
bağlı görünüyor. Bir değişiklik olmazsa, yukarıda bazı
örneklerle açmaya çalıştığımız bu değişiklik paketinin maddeleri
eylül ayında referandumda oylanacak. Referandum, pek çok kesim
tarafından temel hak ve özgürlüklerin oylamaya sunulması,
maddelerin tek tek değil de toplu bir biçimde oylamaya sunulması
gibi haklı sayılabilecek nedenlerle eleştiriye tabi tutuluyor.
Bunun yanında referandumdan evet kararı çıksa bile toplumun
katılımı gözetilmeden, toplumla uzlaşı ve mutabakat aranmadan,
seçimler öncesi alelacele yapılan bu değişikliklerin meşruluğu
tartışmaya açık. Hükümet kendine göre belirlediği maddelere
eleştiriler yapılmasına rağmen değişiklik paketini parlamentoda
oylamaya sundu. Şimdi, bizlerden buna “evet” ya da “hayır”
dememiz bekleniyor. Hangi maddelerin neye göre değiştirileceği
konusunda söz hakkı olmayan vatandaşlar için sorulan bu soru ve
istenen cevapların büyük bir anlamı yok. Eskiye göre bazı
iyileştirmeler olduğu için “evet” demek mümkün. Ama bu
değişiklikler toplumun kanayan yaralarına pek de parmak
basmıyor. Tedavisi mümkün ağır bir hastayı bilerek
iyileştirmeyip çektiği acıları küçük bir dozda azaltmaya
benziyor. Hasta ne yapsın “daha az acı duyayım o zaman” demekten
başka? “Ne yapalım” demekten başka bir yol olmalı… Ve bu yolu
yarayı kangrene çevirenlerin açmasını beklemekten başka…
AKP’nin anayasa paketinin eksiklikleri ve anayasayı
değiştirme biçimi eleştiren ve askeri ruhundan, yasakçı ve
baskıcı yönlerinden arınmış sivil bir anayasaya ihtiyaç duyan
toplumsal muhalefete, demokrasi güçlerine bu süreçte hayati bir
rol düşüyor. Çünkü kamuoyunda temel hak ve özgürlüklerin
kısıtlanmasına karşı bir bilinç, ülkenin siyasi süreçlerine dair
bir sahiplenme yaratılmaması, politik farklılıkların demokratik
bir biçimde nasıl çözülebileceğine dair yöntemler
geliştirilmemesi, sorunları başka yöntemlerle çözmek
isteyenlerin elini daha da güçlendiriyor.
Anayasa değişiklik talebi çeşitli muhalif odaklar tarafından
yıllardır dile getiriliyor. Anayasa Kadın Platformu 2007 Genel
Seçimleri sonrasında başlayan süreçte Anayasa’nın geneline
ilişkin değişiklik önerilerini içeren alternatif bir taslak
hazırlayarak kamuoyunda tartışmaya açtı. LGBTT örgütleri bir
araya gelerek LGBTT Anayasa Platformu’nu oluşturdular ve sürece
müdahil olmaya çalıştılar. Son değişiklik tartışmalarında Barış
ve Demokrasi Partisi sürece müdahil olma isteğiyle değişiklik
önerilerini paylaştı. “Türk vatandaşı” tanımının “Türkiye
vatandaşı” olarak düzeltilmesi, Anayasa’nın başlangıç
ilkelerinin değiştirilmesi, seçim barajının düşürülmesi, memura
grev hakkı verilmesi, kapatılacak olan partinin Meclis dışında
olması durumunda Meclis’te oluşturulacak komisyonda yer alması,
BDP’nin haklılığı tartışılmaz önerileri arasında yer aldı.
Önerilerinin hükümet tarafından dikkate alınmaması üzerine BDP
Anayasa değişiklik oylamalarına destek vermeyi reddetti.
Özellikle de parti kapatmaları zorlaştıran maddenin paketten
düşmesi kamuoyunda BDP üzerinden oldukça tartışma yarattı.
Binlerce Kürt aktivistin cezaevlerine konulduğu, Demokratik
Toplum Partisi’nin kapatılarak Kürtlerin siyaset yapmasının
zorlaştırıldığı bir dönemde, her koşulda BDP’yi hedef tahtasına
koyan milliyetçilikle beslenen, Kürt düşmanlığı yapan çıkışları
bir kenara koyalım. BDP demokrasi mücadelesinin önemli
aktörlerinden biri olarak parlamentoda yer alıyor. Değişiklik
önerilen maddelerin olası sonuçları üzerine toplumu
bilgilendirici ve aydınlatıcı bir rol üstlenmesi önemli bir
yerde duruyor. BDP, bir yandan anayasa tartışmalarında muhalif
tavrını koruyarak diğer yandan pakette olumlu
değerlendirilebilecek değişikliklere destek sunmayı tercih
edebilirdi. Bu nedenle BDP’nin, önerileri kabul edilmeyince
süreçten desteğini tamamen çekerek anayasa tartışmalarında eksik
bir politika izlediğini söylemek mümkün.
Anayasa tartışmalarında demokratik siyaseti esas alan olumlu
çıkışlar yapılsa da bu konuda kendi plan ve programı
doğrultusunda toplumun geniş kesimlerini kapsayacak şekilde
hareket eden alternatif bir anayasa oluşturma süreci
geliştirilemediği görülüyor. Anayasa yapım sürecinin toplumsal
muhalefetin örgütsüzlüğünü bir kez daha göz önüne serdiği
söylenebilir. Anayasa tartışmaları ancak AKP tarafından gündeme
getirildiğinde toplumsal muhalefet tarafından hatırlanıyor.
Hükümetin ritmi muhalefetin ritmini belirlerken, karşı çıkışlar
tepkisel çerçevede kalıyor. Kendi çıkarlarını korumaya çalışan
devletin, üzerinde toplumsal bir baskı hissetmedikçe, iktidarını
sarsacak, ezilenlerden yana bir anayasa sürecine girmesi
beklenemez. Muhalif odaklar demokratik bir anayasa oluşturma
yolunda belli bir vizyona sahip olmayınca “biz önerilemizi
verdik, hükümet muhatap almadı” gibi serzenişler, tepkisel ve
yakınmacı bir siyasete hizmet ediyor. Oysa ihtiyacımız olan,
toplumun gücünü arkasına alan, sivillerin öncülük ettiği
demokratik bir anayasa hareketi. Toplumun sahipleneceği devrimci
bir alternatif geliştirmedikçe, politikalarından hiç de memnun
olmadığımız yönetici kesimler güçlenmeye devam edecek.
Notlar:
[1] http://www.unicef.org/turkey/pdf/_gi18.pdf