Evrim’in Ardından…
Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer ya da Denizler’e Çıkar
Bütün Sokaklar…
Esra Aşan
13 Nisan 2010
Bir ülkenin
tarihi, sadece tarih kitaplarıyla, inceleme araştırma
yazılarıyla öğrenilmez ya… Edebiyat da pekâlâ bir tarihi aktarma
aracıdır. Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer, birkaç gün
önce kaybettiğimiz sevgili Evrim Alataş’ın geçtiğimiz aylarda
yayınlanan romanı. Bizlere tarih kitaplarında rastlanmayacak
şekilde Malatya’yı, Malatya’nın siyasi tarihini anlatıyor. İki
aile üzerinden, 70li yıllardan günümüze şehrin gündelik
hayatına, siyasi iklimin yaşamlar üzerindeki değişimine ışık
tutuyor.
Evrim Alataş
1976 yılında Malatya’nın Akçadağ ilçesi, Gölpınar Köyü’nde
doğmuş. Kürt Alevi bir ailenin çocuğu, 70lerin devrimci
liderlerinden Teslim Töre’nin yeğeni. Romanın büyük bir kısmı
köylülerin ve olayların içerisinde yer alanların tanıklıkları
doğrultusunda hazırlanmış. Evrim’in gazeteci ve edebiyatçı
kimliği bu romanda birleşiyor. 70lerden bugüne Türkiye’nin
Malatya’dan nasıl göründüğünü birebir yaşadıkları, dinledikleri
üzerinden edebi bir kurmacayla mizahın da gücünü yanına alarak
bizlere aktarıyor.
Hikaye’yi bize
anlatan Fidel, Evrim’in dayısının oğlu. 20 gün arayla doğmuşlar
ve çocuklukları birlikte geçmiş. Evrim ortaokuldan sonra
ailesiyle İstanbul’a gelmiş; Fidel ise 17 yaşında düşlerini
dağda gerçekleştirmeye karar vermiş. Bir helikopterden düşen
bomba ruhunu genç bedeninden ayırıp tanrılar tahtına
yerleştirene kadar bizleri Malatya’da yolculuğa çıkarıyor
Fidel. İşte o yolculuktan birkaç kesit…
Malatya’da
ilk değişim…
Gölpınar’daki
iki ev üzerinden anlatılan hikaye, Kürt Alevi köylerinin yanına
Sünni Türk ailelerin hooop diye yerleştirilmesiyle başlıyor.
Malum Cumhuriyet gömleğinin bedene oturtulmaya çalışıldığı
dönemler… “Acaba bağımızı bahçemizi kaldırıp onlara mı
verecekler” diyen köylülerin gözüne günlerce uyku girmiyor.
Köylerine, başka köyden insanların getirilip yerleştirilmesine
rıza göstermeyen köylüler İsmet Paşa’nın eline meramlarını
anlatan bir mektup tutuşturuyor. Devletten şikâyetçi olmanın,
devlete güvenmemenin cezası büyük olduğunu bilmeden. Ama neyse
ki bağışlamasını da bilen devlet bir daha olmamak koşuluyla
köylülerin canını bağışlıyor. Gölpınar’da hayat yeni komşulardan
saklı sürüp gidiyor. Devlete haber uçmasın diye cemler, damdaki
nöbetçilerin sağladığı güvenlikle devam ederken Cumhuriyet’in
okulu da elinde ıslak sopalı öğretmenleriyle Türkçe hayatı
öğretmeye başlıyor. Çocuklar düzgün Türkçe konuşan rejimin
gençlerine dönüşürken köylü de Mustafa Kemal ve Hz Ali
fotoğraflarını yan yana asarak Cumhuriyet çarkından kendine bir
yer alıyor. Bu hamle Gölpınar’ı en güzel köy seçtiriyor. Yeni
yapılmış camilerden yükselen ezan seslerine alışılırken, damlara
nöbetçi dikip korku içinde yapılan cemler gittikçe azalıyor.
Teslim
Töre ve Solun Nurhak’a uzanan ayak sesleri
Malatya’da bir
efsaneye dönüşecek olan Teslim Töre, hikayenin geçtiği evlerden
birinin oğlu. Komünist ürettiği için köy enstitüleri kapatılsa
da Marksizm bir çatlak bulup suyunu Teslim’e ve köye
sızdırıyor. Ülkedeki yeni havayla Türkiye İşçi Partisi’nin
kurulup CHP’yi ve diğer partileri tahtından indirdiği,
Malatya’ya sol dalganın yayılacağı dönem başlıyor... Teslim ve
arkadaşları köy köy gezip pek çok eve yeni dünyanın hayalini
düşürüyor. Yükselen milliyetçi örgütlenmeler ise Kürtler’e ve
Aleviler’e yönelecek katliamların provalarını almaya çoktan
başlamış durumda. Aleviler ve Sünniler arasındaki dini kopuş,
yönünü sağ-sol ayrışmasına döndürüyor.
Mahkeme
yollarını arşınlayan Teslim, devrime giden yolu çizmeye
çalışırken köye martılarla gelecek olan gençler yeni bir umudu
ateşlemeye çoktan hazır. Deniz’in, Yusuf’un Hüseyin’in, Sinan’ın
Malatya’da misafir edildiği günler başlıyor. Gençler Nurhak’a
çıkış yolunu ararken kendilerine ekmek sunan köylülerin her
türlü işine de koşuyor. Kadınlar kapı arasından gördükleri
Sinan’ı en yakışıklı seçerken evin nenesi Xace Alevi olan
Hüseyin’i baş tacı ediyor.
Gençlerin memnun
edemedikleri de oluyor tabii: Mesela Kilise Köyü’nde konuk
oldukları evin adetlerini bilmeyen Deniz, bağdaş kurarak oturmak
yerine odanın ortasında boylu boyunca uzandığı için ev
sahibesinin ters bakışlarını üzerine çekebiliyor. Teslim’i
kenara çeken ev sahibinin uarısı oldukça net: “Oğlum, sen
bunu nerden buldun? Bu adam oturup kalkmasını bilmiyor sen
bunlarla iş yapacağına İnönü’yle çalış daha iyi. Bu adamdan
bırak devrimi, ne köy çıkar ne kasaba”. Deniz de bu uyarıyı
alıp öyle devam ediyor yoluna.
Denizler’in,
Nurhak’a ulaşamadan yakalanmasından sonra köylüleri,
kendileriyle sohbet edip çocuklarla oyun oynayan, toprak eleyip
dam aktaran bu gençlerin darağacına gönderileceği korkusu
sarıyor. Nurhak’a ulaşmayı başaranların arkadaşlarını kurtarma
umudu pusuya düşürülünce Nurhaklar, gençler için hesap sorulası
kanlı dağlar olarak geçiyor tarihe.
Devrim
inancı asker baskısına karşı
Malatya
köylerinde asker baskısı gün geçtikçe artıyor. Her asker
aramasında analarının arkasına saklanan çocuklar, zorunluluktan
“erkekçe duruş” sergilemeye çalışan ama içten içe korkan
erkekler ve eşikte dimdik askerlerin karşısına dikilen kadınlar…
Evrim bu baskınları, “evin yaşlı kadınlarının komutanın
karşısına dikilmesinin alışkanlığa dönüşeceği baskınlar”
olarak tarif ediyor. Evin büyük annesi Xace’nin Teslim’i arayan
komutana cevabı Xace’nin kitap boyunca keyifle okunan kafa
tutuşlarından sadece bir tanesi. Sonraları Allah’ın kuluna kafa
tutmak Xace’ye az gelecek. Teslim’in oğlu Hasan’ın
öldürülmesinin ardından “Seninle hesabım öbür tarafta! Daha
da benden kulluk bekleme!” diye Allah’a seslenip onunla
ilişkisini tamamen kesecek.
Vurulan her
devrimci gencin haberi Malatya’ya ateş olup düşerken askerlere
baş eğmeyen evlerde de bu ateşi umuda dönüştürecek çocuklar
yetişiyor. Evrim, bu yılları “yas yerine direncin, ölmek
yerine ölümsüzleşmenin, acı yerine öfkenin yerleştirilmeye
başlandığı yıllar” olarak tanımlıyor. Ölen devrimcilerin
isimleri yeni kuşaklara veriliyor; Malatya’da yeni Stalinler,
Leninler, Fideller doğuyor. Maraş’ta tarihe katliam olarak
geçecek vahşet yaşanıyor, asker postalları köyleri her geçen gün
daha çok arşınlayarak devrime giden yolun ne denli çetin
olduğunu gösteriyor. Gençler devrime giden hangi yolun daha
kestirme olacağını tartışadursun yaşlılar şu devrim denen şeyin
bir an önce gelmesini bekliyor. Yaşanan katliamlara rağmen
devrimin yakınlığına olan inanç sarsılmıyor.
12 Eylül
sonrası Malatya’da değişen yaşam ve yeni umutlar
12 Eylül gelip
devrim umudunu tuz buz ettiğinde, insanlık atlasını
ortasından yırttığında, köye henüz gelmeyen elektrik insan
bedenine verildiğinde Evrim ve Fidel ortalıkta koşturan, okumaya
çalışan iki küçük çocuk. Birlikte cezaevi ziyaretlerinin keyfini
çıkarıyor, içeridekilere gizlice notlar ulaştırıp takdir
topluyor, köye gelmeye başlayan Cumhuriyet Gazetesi’nin köşe
yazılarını okuyup tartışıyor, Denizler’e küfreden diğer
çocuklara da haddini bildiriyorlar.
Elektrikten
sonra köye gelen televizyon köylünün yeni eğlencesi oluyor.
Köylüler Türk filmleri, Brezilya dizileriyle zaman geçirirken
seçimleri ANAP mı SHP mi kazacak çekişmesi de gündelik
sohbetlere ekleniyor. Bir zamanlar devrimci kitaplar okuyup
siyasi tartışmalar yürüten genç kadınlar, devrim düşünün
sönmesiyle olur olmadık eşyalara, elektrik süpürgesi, teyp,
koltuk kenarı üzerine dantel örerek vakit geçirmeye başlıyor.
Malatya’da yaşam
gittikçe değişiyor, ödenen vergiler köylüye yol, su, elektrik
olarak geri dönüyor. Köye yapılacak barajın Deniz’le Teslim’in
üzerinde durup taş sektirdiği köprüyü de su altında bırakacağı,
devletin köylülerin mülklerini baraj yapmak için satın alacağı
söylentileri yayılıyor. Köylüler kayısı dallarının altının
artık mesken tutulamayacağını iyi biliyor.
Köyde daha iyi
bir yaşam için İstanbul’a göç furyası başlıyor. Evrim de
İstanbul’a gidenler arasında. Fidelse yeni geçtiği okulda Töre
ailesinden gelmenin avantajını yaşıyor. Okulda artık devrimci
dergiler yerine Ahmet Kaya, Ferhat Tunç kasetleri, Kürtçe
kasetler elden ele dolaşırken Fidel, Mardinlilerin,
Diyarbakırlıların kendi aralarındaki yakınlığına şaşırıyor;
aralarında Kürtçe konuşan, biraz farklı, kapalı gençleri uzaktan
merakla izliyor. Onlarla konuştukça TRT’den dinlediği terörist
hikayelerinin nasıl kahramanlık destanına dönüştüğünü
anlayamıyor. Fidel, kendi Kürtlüğünün nasıl unutturulduğunun
izini sürmeye bu çocuklardan başlıyor. Ülkede yaşanan savaşı,
boşaltılan köyleri, faili meçhulleri öğrendikçe kendine nasıl
bir gelecek çizmek istediğine karar vermeye çalışıyor.
Vaktiyle dağlara giden gençlerin kaldığı evde büyüyen, yolu
yarım kalanların hikayelerini dinleyen Fidel devrim düşünü
gerçekleştirmek için kendi yolunu çiziyor. Yanına arkadaşlarını,
kız arkadaşı Derya’yı alarak. Derya’ya duyduğu aşk ikisini de
güçlendirecek bir yoldaşlıkla, dostlukla büyürken; annesini
arkada bırakmanın burukluğu ve kaygısını yaşayan Fidel dağ
başlarının nöbetini tutmaya gidiyor.
Hikaye’nin
sonunu başta anlattım. Fidel çıktığı yolu tamamlayamıyor ve son
bir kez görmesi için annesinin yanına cansız bedenini getiriyor.
O, çocuğunun cesedini görebilen “şanslı” annelerden.
Evrimse Fidel’i bir daha göremiyor ama; bu romanında Fidel’e can
veriyor.
***
Evrim, romanında
sadece bir dosta yeniden can vermekle kalmıyor, memleketine
sahip çıkan yurtsever bir aydın tavrını da ortaya koyuyor.
Cumhuriyet’in başka bir kente dönüşmeye zorladığı Malatya
insanının hafızasını geri getiriyor. Doğduğu yere, memleketine,
Türkiye’nin siyasi tarihine damgasını vurmuş kişilere, Teslim
Töre’ye Denizler’e ve bu tarihin görünmeyen kahramanlarına
Fidel’e, Xace’ye bu romanla vefa borcunu ödüyor adeta.
Şimdi Evrim, Akçadağ’a Gölpınar’a geri dönüyor, bir daha hiç
ayrılmamak üzere… Fidel’le buluşup baharın gelişiyle Sultan
Suyu’nun kenarlarında açan çiçeklerle ayaklanıp özgürce koşmaya…
Notlar: