Biz Aşağıda İmzası Bulunan En Demokratlar*
Doğan Gürpınar
13 Şubat 2008
Ateşlenen türban tartışmalarında akademisyenlerce imzaya açılan kabaca
“türbana evet” ve “türbana hayır” meyanında iki bildiriden sonra “ne darbe
ne şeriat reloaded” temalı üçüncü bir bildiriye de kavuşmuş olduk. Bu
sefer metin başlığı “hem özgürlük hem laiklik” olarak formüle edilmişti.
İma edilen önceki iki bildiriden ilkinin özgürlüğü, ikincisi laikliği
ön plana çıkardığı, bu bildirinin ise vazgeçilmez iki değere de eş oranda
sahip çıktığıdır. Daha ilk sorun metnin başlığında çıkıyor. Metnin başlığından
anlaşılan, nasıl ki kılık kıyafetler keyfi ve ceberrut bir şekilde yasaklanarak
“özgürlük” tehdit ediliyor; aynı şekilde laiklik de eş oranda bir tehdite
maruz kalıyor olmalı. Üniversitede başörtüsü serbestiyesinin laikliğe
aykırı olduğu ya da en azından laikliği tehdit ettiği başörtüsünün üniversiteye
girmemesi gerektiğini dillendirenlerce söylenip durulan bir argüman. Tabii
ki peki o zaman sokakta başörtüsünün laikliği neden tehdit etmediği veya
laikliğe aykırı olmadığı sorusunu da cevaplamadan ve üniversitede başörtüsü
tartışması bu şekilde düğümlenmeden hiç bu kadar aşikar şekilde dile getirilmemişken,
demek ki bu bildiri sahipleri örtük olarak başörtüsü sorununu (ki bildiri
bu tekil olay vesilesiyle kaleme alınmıştır) laiklikle ilişkilendiriyor,
başörtüsü sorununu bir laiklik meselesi olarak görmektelerdir. Yani “türbana
hayırcılar”a bu konuda katılmaktadırlar. Zaten metnin ik cümlesi “Özgürlüklerimizden
de laiklikten de taviz vermeyeceğiz!” demektedir. Demek ki üniversitede
başörtüsüne koşulsuz bir evet cevabı vermek laiklikten taviz vermek anlamına
geliyor olmalı. Demek ki şu an laiklik ciddi olarak tehdit altındadır.
Laikler olarak kendimizi ağır satmamız gerekiyormuş ki; üniversitede başörtüsüne
evet için oldukça yüklü bir koşullar listesi sunulmaktadır. Bildiri şöyle
devam etmektedir; “Bununla beraber, bu sorunun tek başına ve hukuku zorlayan
yöntemlerle gündeme getirilmesinin, ülkemizde giderek yükselmekte olan
muhafazakarlaşma eğilimini ve kutuplaşmayı pekiştirmesinden kaygı duyuyoruz.”
Muhafazakarlaşma anlaşılmaktadır ki bildiri sahipleri için “kötü” bir
şeydir. “Kötü”den de öte, diğer karşı çıkılan “ayrımcılık”, “baskı”, “eşitsizlik”
kadar kategorik olarak “kötü” bir olgudur ve üzerinde engellenmesinde
hemfikir olunacak kadar mühim bir tehditir. İnsanlar ve toplumlar demek
ki iradeleriyle bile muhafazakar olamazlar. Bu tür bir tercih hakkına
sahip değillerdir. İnsanların siyasi görüş olarak liberal, sosyalist,
sosyal demokrat, özgürlükçü sosyalist olma hakları vardır ama muhafazakar
olma hakları yoktur. Sosyalist olmak iyidir, muhafazakar olmak kötüdür.
Bildiri şu şekilde devam etmektedir: “Kılık kıyafet özgürlüğünü sağlayacak
düzenleme, toplumun farklı kesimlerinin özgürlük taleplerini kapsayan
bir genel demokratikleşme programı içinde ele alınmalıdır. Bu programın,
öncelikle şu unsurları içermesi gerektiğini düşünüyoruz.” Sanki burada
özgürlüğü, hakları savunulan 18-20 yaşındaki kız öğrenciler değilmiş de
AKP imiş gibi tavır alınmakta; Türkiye’nin genel demokratikleşme programı
ele alınmadığı sürece bu kızların haklarının gaspedilmesinin mümkün olabildiği
anlaşılmaktadır. Bir an için dursak ve AKP 301’i kaldırmayı ve Kürt sorununda
açılımı gerçekleştirmeye karar verse; İslami/muhafazakar “aydınlar” bir
bildiri yayınlayıp AKP’nin bu açılımlarına destek verdiklerini ama bu
açılımın içinde üniversitede (ve hatta hatta kamuda) başörtüsü serbestiyesini
de kapsayacak şekilde bir program içinde alınması gerektiğini deklare
etseler bu insanlara “demokrat” mı diyebilirdik acaba,yoksa başka bir
şey mi ?
Metinde daha önce geçen seksi “ayrımcılık” kelimesine burada “öteki”
de sokuşturulmakta ama neyse ki Foucault’ya girilmemektedir. Ve sonra
koşullu desteğin listesi başlamaktadır: “‘Ötekilerin’ fiilen baskı ve
ayrımcılığa maruz bırakılmalarına karşı açık yasal yaptırımlar getirilmesi,
301. maddenin derhal kaldırılması, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması,
akademik özgürlüklerin güvence altına alınması, Kürt, Alevi ve gayrimüslim
yurttaşların eşit hak istemlerinin karşılanması, emekçilerin sendikal
ve sosyal haklarının genişletilmesi ve toplumun ezilen-yoksul kesimlerinin
her düzeyde yoksun bırakıldıkları eşit ve nitelikli eğitim hakkını kullanmalarının
sağlanması...” Demek ki üniversite kapısında bekletilen, hakarete uğrayan
kızların içeri alınması için bayağı beklemeleri gerekecektir. Bu metinde
birey veya özne değil adeta bir nesne olarak ele alınan başörtüsü takan
genç kızların aslında tüm bu gündemde, “demokrasi simulasyonu oyununda”
birer piyon oldukları anlaşılmaktadır. İkide bir sendikal haklarından
bahsedilen, sonra gidip AKP’ye oyunu atan emekçiler gibi yani.
Aslında daha önceki iki akademisyen bildirisi de, üzerine kamuoyunda
çok tartışılan bir konuda akademi mensuplarının da bu sorunun en fazla
muhatabı olmaları hasebiyle bu üniversite konusunda bir söz söyleme kaygısını
taşımaktaydı. Yani o metinlerde “aydın”ların imzalarının olmamasının mantığı
buydu. Ancak bu bildiri fırsat bu fırsat diyerek akademi dışı her konuda
da fikrini belirtmeyi tercih etmiştir. Bu yazıyı kaleme alanın hafzasının
almadığı ise bir tekil sorun olan bu meselenin nasıl olup da Türkiye’nin
zaten onyıllardır cebelleştiği diğer sorunlarla ilişkilendirilerek bir
sorundan bir malzemeye dönüştürülmüş olmasıdır. Bu sorunun çözülmesi bir
günlük yasama faaliyetinden ibaretken, niye bir tekil özgürlük sorununun
“karşılıklılık ilkesine” dönüştürüldüğüdür. Kaldı ki örneğin mesela Aralık
2005’te Orhan Pamuk’un yargılanması sürecinde veya Ocak 2007’de Boğaziçi
Üniversitesi öğretim üyelerinin başlattığı 301’in kaldırılmasına yönelik
imza kampanyalarında üniversitede başörtüsü serbestliğine ilişkin hiç
bir ibareye yer verilmemişti. Yani söz konusu olan tek taraflı bir karşılıklılık
ilkesidir. Metin “toplumsal mutabakatın, ancak bu temelde gerçekleşebileceğine
inanıyoruz.” denilerek bitiriliyor. Demek ki; anketlere göre toplumun
yüzde sekseninin başörtüsü yasağının kaldırılmasını desteklemesi yeterli
sayılmıyor; “toplum”dan metinde daha önce eleştirilen “kutuplaşma”nın
başmimarları olan ordu ve “vatandaş”lar yani rektörler, merkez basın ve
cumhuriyet mitingleri katılımcıları anlaşılmaktadır. Aynı şekilde anlıyoruz
ki; bir yasağın kalkması konusunda ilkesel değil durumsal bir tavrın alınması
daha “demokrat” bir duruştur.
Metin aslen, “biz AKP’li değiliz, ondan hoşlaşmıyoruz da” demek için
kaleme alınmıştır. Klasik sosyalist paradigmanın bugünkü sorunların aslında
önemsiz olduğu, yarının sosyalist düzeninde zaten sorunların kendi kendine
hallolacağı mantığı da bildiride mebzul miktarda bulunmaktadır. Bildiri
aynı zamanda demektedir ki; demokratlık hep bizim mahallenin tekelindeydi,
öyle de kalacaktır; çünkü biz seküleriz, rasyoneliz, en özgürlükçü bizizdir.
Biz; yani bu ülkede özgürlükçülüğü tekelinde bulunduranlar. Hani eskiden
ne denirdi; “aydın zümre”, işte biz oyuz. Nevzat Tandoğan belki meşhur
sözünde “komünizm”i değil de “demokrasi”yi kullanmış olsaydı belki şu
anki durum daha anlaşılır olurdu. Hepimiz aslında CHP’liyiz, Kemalistiz,
heretik de olsa biz bu mahallenin çocuklarıyız, topu vermeyiz. Hakları
biz uygun görür ve veririz.
Son olarak yazıyı son derece kişisel bir notla bitirerek şunları söylemek
istiyorum. Bu bildiride imzası bulunan isimlerin ciddi bir kısmı (başörtüsüne
serbestiyet isteyen diğer bildiride de imzası bulunanların az bir kısmı
ya da o bildiriye imza koymayanların çoğunluğu) benim ya hocalarım, ya
da bir şekilde dolaylı tanıdığım ve hürmet etiğim insanlar. Ben bu yazıyı
demokrat tavırlarını daha önce başka konularda defalarca göstermiş imzacıların
konu “ötekiler”e, “istenmeyenler”e gelince farklılaşan tavrından duyduğum
hayal kırıklığından yazıyorum. Bu ülkede demokrat olmak bu kadar mı zor
? Bilinçaltını aşmak bu kadar mı imkansız ? Türkiye’de “özgürlükçülük”
bu kadar mı tektaraflı ve “seçilmiş özgürlükçü” ? Aslında bu bildiri,
bildiride zikredilen “öteki”lerin tam da özgürlükleri şarta bağlanan başörtülülerin
kendisi olduğunu göstermiyor mu ?
Not: Bu metindeki bazı fikirler için Ceren Kenar’a teşekkür ederim,
zaten buradaki tüm fikir ve duygular ortaktır.
Notlar:
*Bu yazı 13/02/2008 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlanmıştır, Doğan
Gürpınar’a yazısını BGST sitesi ile paylaştığı için teşekkür ederiz.