27 Nisan Muhtırası, Akademi ve Hayal Kırıklıkları
Doğan Gürpınar
Sabancı Üniversitesi-Asistan
15 Mayıs 2007'de Sabancı Üniversitesi'nde, Sabancı Üniversitesi
Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi asistanlarının 27 Nisan muhtırasına
karşı hazırladıkları basın bildirisinin akabinde, 27 Nisan muhtırası
sonrası askeriyenin gölgesi altında siyaset imkanları üzerine
"Ordusuz Siyaset?" başlıklı; Ali Bayramoğlu, Ergin Cinmen, Sabancı
Üniversitesi öğretim üyelerinden Ayşe Gül Altınay ve Dicle Koğacıoğlu'nun
katıldıkları bir panel düzenlendi. Panelin başlığındaki soru
işareti aslında panelin genel havasını da yansıtıcı nitelikteydi.
Tüm konuşmacılarda son bir yılın gelişmelerinin ardından Türkiye
ile ilgili belli bir umutsuzluk (ve yılgınlık) vardı. Aslında
2006 baharında Şemdinli'de başlayan, ama 2007 Şubat'ında Hrant
Dink cinayetinden sonra peş peşe -adeta ivme kazanırcasına-
yaşananların ardından gelen 27 Nisan muhtırası siyasetin ve
demokrasinin üzerindeki Demokles kılıcını çırılçıplak açığa
çıkardı.
Bu paneli düzenlemekteki temel maksat, hem Türk akademisi
içinde bu süreçte neler yapılabileceğini sesli olarak düşünmek,
hem de akademinin 27 Nisan muhtırasına karşı sessiz ve hatta
kayıtsız kalmasının ardından bir ses verebilmekti. Panelde hem
süreç anlaşılmaya çalışıldı, hem de bu süreçte neler yapılabileceği,
neler yapılması gerektiği tartışıldı. Panelin "resmi" bitişinden
sonra akademinin bu sürece ilişkin ne yapabileceği, ne yapmadığı
ve ne yapması gerektiği üzerine konuşuldu.
Buradan hareketle, 27 Nisan'dan bu yana yaşanan süreçle ilgili
bazı hayal kırıklıklarına değinilmeli. Muhtıranın ardından tahmin
edilen çevrelerce verilen destek ve alkış, beklenebilir ve ayrıca
değerlendirilmesi/kınanması gerekmiyor. Ancak değerlendirilmesi
ve üzerine yoğunlaşılması gereken daha çok "demokrat" olduğu
varsayılan cenahın tutumuydu. Bu cenahta bazılarının tepki vermekte
yavaş davranmakla eleştirilmesi gerekse de, daha vahim bir durum
muhtıraya "ne darbe ne şeriat" şeklinde reaksiyon verenlerdi.
Bu durum, sadece mevcut statüko odaklarının ne olduğu bile anlaşılmayan
"şeriat" klişesini "verili" kabul etme kolaycılığını yansıtmakla
kalmayıp ("şeriat" bir öcüleştirme söylemi ve korkutma-cepheleşme
taktiğidir, bu abartının tekabül ettiği fiili durum ise "muhafazakarlaşma"dır)
aynı zamanda eşit olmayan iki tehlikenin boyutlarını ve "yakın
ve açık" olma derecelerini eşitlemekte ve saptırma niteliği
taşımaktadır. Biri somut, diğeri soyut iki demokrasi karşıtı
eğilimin eşit boyutta tehlike olduğunu ima etmek aynı zamanda
siyasal bir bilinçaltını da yansıtmaktadır. Bu "siyasi bilinçaltı"
demokrasinin aslında düşünüldüğü kadar hazmedilmediği, bizim
olmayan demokrasinin o kadar da kıymetli olmadığı algısını ortaya
koymakta ve muhtıraya cevaz ve meşruiyet zemini hazırlayan zihniyetten
çok da farklılaşılmadığını göstermektedir. Siyasi olarak "kışla
ile cami" arasında bir "tercih" yapma psikozu anlaşılırdır ama
bir muhtıra karşısında siyasal etik için bir "tercih" söz konusu
değildir, söz konusu olan gayri kişisel bir ilkedir ve savunulması
gereken "siyaset"tir.
Muhtıra AKP'ye "verildiği" için herhangi bir ekstra kayıt
düşmeden muhtıraya karşı tepki vermenin sanki kaçınılmaz olarak
-dolaylı veya dolaysız- AKP'ye verilmiş bir destek olacağı (AKP'ye
destek verilmesinin "yanlış" olduğu kesin yargısının zaten "verili"
kabul edilmesiyle beraber) "kaygısıyla" ortaya çıkan "ne darbe,
ne şeriat" vurgusunda, elmalarla armutlar karıştırılmaktadır.
Yani muhtıranın, oyunun kurallarına bir müdahale olması ve kategorik
bir reddi zorunlu kılmasına karşı, AKP'nin beğenilmeyen, katılınmayan
politika ve uygulamaları (anayasal ve yasal sınırlar içinde
kaldığı sürece) "görüş farklılığı"dır. AKP'ye karşı olmanın
adresinin, oynanılmaya çalışılan "demokrasi oyunu" içinde seçimlerde
tezahür edecek bir çoğunluk olduğu düşünülmemektedir. Burada
mesele hepimizin ortak malı olan ve zaten kimsenin malı olmayan,
sadece oynumuzun kuralı olan demokrasidir.
Muhtıra karşısında alınması gereken tavır "siyasi" değil
ilkeseldir. Yani herhangi bir proje, herhangi bir siyasi angajmanla
değil tam tersine böyle bir angajmanın yokluğuyla, olan siyasal
angajmanın da dikkatli bir şekilde zikredilmemesiyle, sakınılmasıyla
bu tepki ifade edilmelidir. Çünkü savunulan değer siyasi değildir,
savunulmakta olan "değer" siyaset karşısında nötr bir alan olan
demokrasidir. Belki bundan bile öte muhtıra karşısındaki refleks
ahlaki ve vicdanidir. Muhtıraya verilecek tepki bir alternatifini
göstermeyi, ortaya koymayı gerektirmediği gibi tam tersine bu
tepki ancak ortaya alternatif bir proje konulmadığı sürece anlamlıdır.
Burada korunması, üzerinde hassasiyetle titrenmesi gereken demokrasidir
ve burada algılanan demokrasi prosedürel manada demokrasidir.
12 Mart ve 12 Eylül yaşandığı halde küçümsenmesi gelenek haline
gelmiş "cici demokrasidir". Çünkü ancak prosedürel demokrasinin
(elbette içinde barındırdığı ve hatta belki beraberinde getirdiği
yapısal sınırlamalarla beraber) tam ve güvenilir işlediği bir
zeminde siysal tartışmaların yapılması ve siyasi projelerin
uygulanması mümkündür. Prosedürel demokrasi bir amaç değildir
ve o yüzden değerlidir, kaldı ki siyasetin bir sonul amacı yoktur.
Yani muhtıraya karşı durmak siyasi değil gayri siyasi olmaktadır.
Hukukun üstünlüğünü, (beğenilmeyen) anayasayı savunmak sadece
demokrat bir tavırdır ve bundan öte başka herhangi bir şey dememektedir.
Oakeshott'un meşhur şiarındaki gibi siyaset "ebedi bir sohbet"tir
ve burada savunulan sohbetin muhtevası değil sohbetin, tartışma
hakkının kendisidir.
Bu manada mesela muhtıranın hemen ardından yaşanan, 1977'ten
beri yaşanan en vahşi 1 Mayıs'ında muhtırayla beraber "aynı
paket" içinde gündeme getirilmesi üzerinden (elbette 1 Mayıs'ta
yaşananlardan dolayı polisi ve AKP'nin hesap vermesi gerekliliğine
halel getirmeden) ortaya konan "AKP'ye de gol atma" kaygısının
dürüstlük ve samimiyet yoksunluğunu vurgulamak gerekir. Her
ikisi de kınanacak değer taşıyan bu iki gelişmede sadece nicelik
değil bir nitelik farkı vardır. Bu manada beğenilsin ya da beğenilmesin
AKP'nin muhafazakar yönelimli politikaları bu tür bir yönelimi
paylaşmayanlarca elbette rahatsızlıkla karşılanmaktadır, ancak
bu rahatsızlık siyasi bir rahatsızlık ve siyasi bir muhalefet
olarak kalmalıdır. AKP'ye yönelik, bazen bilinçli bazen bilinçaltında
hakir gören bir üstünlük duygusu bu manada "devletin hakiki
sahipleri"nin algısıyla örtüşmektedir. Bu tür bir algı toplumun
farklı sınıfsal, kültürel, etnik ve siyasi kesimlerine karşı
Kemalist gayri-demokrat tavırla benzeşir ve "demokrasinin ve
siyasetin meşru sınırları" tartışılmasına cevaz vermiş olur.
"Ama"lı demokrasi olmayacağı gibi "ama"lı bir demokrasi savunması
da olamaz.
Bundan da öte, "AKP politikalarına payanda olmamak" tavrında,
"sınıfsal" bir koku duymamak; Haso'ya ve Memo'yu "onlar devleti
yönetirlerse ancak böyle yönetecekleri için" hakir görme şeklinde
bir kültürel ırkçılık sezinlememek de mümkün değildir. AKP'nin
karşı çıkılan muhafazakar uygulamalarına uysun uymasın belli
şablonları uydurmak ve giriftlikleri düzleştirmek için bir kolaycılık
ve gayri samimiyetsizlik içinde İslamcı yaftası yakıştırılmaktadır.
Bu şekilde AKP'ye muhalefet de siyasal tartışma zemininden çıkartılmaktadır.
Buradan hareketle muhtıraya mevcut itiraza "AKP'ye de karşı
olunduğuna" ilişkin bir kayıt düşme ihtiyacı duyulmaktadır.
Bu şekilde ise farkında olunmadan muhtırayla aynı dil inşa edilmekte
ve konuşulmaktadır zira her ikisi de aynı algı prizmasından
neşet etmektedir. Mesele sadece Haso'nun Memo'nun hakkını savunmak,
onların yanında olmak değildir aynı zamanda Haso'yu Hasan Bey,
Mehmet'i Mehmet Bey olarak görmek ve onları korunacak "zımmiler"
olarak değil ülkeyi yönetmeye ehil kişiler olarak görmektir.
Çünkü demokrasi bu demektir. Her şey yerli yerine oturtulduktan
sonra demokrasiye sahip çıkmak için demokrasi dilini de oturtmak
gerekmektedir. Bu manada bu tepeden bakan "dengeci" tavırda
ve her alanda tarafını ayırma kaygısında yeni, sofistike ve
daha köklü bir Kemalizm görmemek mümkün değildir.
Özetle tüm yukarıda yazılanlar, aslında bir hayalkırıklığını
ifade etmek için yazıldı. Belki de Türk demokrasisinde kritik
sorun ve açmaz "olağan şüpheliler"de değil, demokrasiyi savunduğunu
iddia edenlerin demokrasilerinin "selektif" olmasında ve demokratlıklarının
dar kalıplarında aranmalıdır. Bu durum, böyle bir demokrasiciliğe
"zor zamanlarda" güven olmayacağını ortaya serdi. Bu manada
bu muhtıra süreci sonrasında belki de ilk eleştirilmesi gerekenler
"olağan şüpheliler" değil "demokrat" cenahtır. Bu manada "muhalifler"
aslında ne kadar "muhalif"tir? Bu muhtıra sonrası "demokrat
cephenin", farklı ve benzer mülahazalardan kaynaklanan sebeplerle
solun ve liberallerin parlak bir sınav verdiği hiçbir şekilde
söylenemez. Bu manada 27 Nisan süreci daha yeni başlarken, bu
tür bir hassasiyet önümüzdeki aylarda daha da önem taşıyacak.
Son olarak akademi için muhtıraya karşı sessiz kalmamak ayrıca
önem taşımaktadır. Zira bilim (hele sosyal bilim) yapabilmek
için ilk şart tam bir özgürlük ortamıdır. Sosyal bilimler ancak
her türlü fikrin serbestçe söylenebildiği ve tartışılabildiği
bir ortamda mümkündür. 2005 yılının "Ermeni konferansı" hafızalarda
tazeyken, bilimin üzerine çöken "milli güvenlik teyakkuzu"nun
"tabu" konulardan genişletilerek giderek sosyal bilimin her
alanına taşınması ve her tür sosyal bilim alanına giren konunun
"sakıncalı" addedilmeye başlanması sürecinde, akademi dünyasının
sadece yurttaşlar olarak değil aynı zamanda mesleklerini korumak
ve geliştirmek gibi endişeler duyan "profesyoneller" olarak
da bu kanaldan tepkilerini ve hassasiyetlerini göstermeleri
gerekmektedir. Zaten YÖK mevzuatına tam uyulduğu bir ortamda
Türkiye'de sosyal bilim yapmak söz konusu bile değildir.
Sabancı Üniversitesi asistanları olarak bu gelişmeler karşısında
kayıtsız kalmayarak mümkün olduğunca bir duyarlılık ve tepki
yaratamak, sürdürmek ve geliştirmek için düzenlediğimiz panelin
ardından, başta 12 Eylül'den kalan, aslında hiç kalkmamış ama
28 Şubat sürecinden sonra sıkılaştırılmış ve kalıcı hale getirilmiş
YÖK üzerinden yürütülen akademi üzerindeki askeri vesayete karşı
bilinçli ve aktif bir muhalefet yürütmeyi amaçlıyoruz. Özellikle
YÖK yönetmeliğindeki son değişiklikle, yurtdışında görülen yüksek
öğrenimin denkliği için yurtdışında alınan derslerin içeriğinin
"YÖK amaç ve ilkelerine aykırı" olmamasının gerekliliğinin düzenlenmesiyle
bu durumun aciliyeti daha da artmıştır. Bu yukarıda da denildiği
gibi bir keyfiyet değil geleceğin akademisyenleri olarak bir
refleks olarak sahip olmamız gereken bir duyarlılıktır.