Kültür – Sanat Alanında "Demokrasi İçin Eğitim"
[12 Ekim 2007 tarihinde, Boğaziçi Üniversitesi İbrahim Bodur
Salonu'nda kültür-sanat alanında özgürlükçü eğitim pratiğinin
önemini ve bu perspektiften hareketle BGST içinde yapılması
gerekenleri tartışmak üzere bir seminer düzenlendi. Noam Chomsky'nin
demokrasi, eğitim, öğrenme ve araştırma hakkındaki temel yazı
ve mülakatlarının yer aldığı "Demokrasi ve Eğitim" adındaki
derleme, Mart 2007 tarihinde BGST Yayınları tarafından yayımlanmıştır.
Aşağıdaki metin, bu seminerin öncesi ve sonrasında yapılan tartışma
kayıtlarından çözümlenmiştir.]
Ali K. Saysel: Toplantıya başlamadan önce kafamızdaki genel
tartışma çerçevesini sizinle paylaşmak istiyoruz. Burada pek
çok kişi BGST ve ilişkili olduğu kültür-sanat çevresinin üyesi,
az sayıda da davetli öğretmen, belki başka kültür sanat kurumlarında
eğitmenlik yapan arkadaşlar var. Burada aktaracaklarımızın özellikle
alternatif kültür sanat faaliyetleriyle ilişkisini kurmaya çalışacağız.
Seminerin başlığı "Demokrasi ve Eğitim". Tartışmaya temel
oluşturan kitap, Noam Chomsky'nin eğitim, insan doğası, dilbilim,
araştırma, bilgi yapıları ve bilgi kurumları hakkındaki yazı
ve konuşmalarının derlendiği
Demokrasi ve Eğitim kitabı. Demokrasi
ve eğitim, özgürlükçü toplum felsefesinin en temel, en eski
sorunsallarından ikisi; özgürlükçü paradigmaya göre demokrasi,
insanların kendi kendilerini yönetmeleri, eğitim de insanların
kendi kendilerini eğitmeleri şeklinde ifade ediliyor.
Bu iki kavram özgürlükçü toplum felsefesi veya özgürlükçü
düşünce açısından neden önemli? Basit bir akıl yürütmeyle, daha
eşitlikçi, daha adil bir toplum arzu edenlerin bilgiyi ve rasyonel
düşünebilme becerilerini toplumun çok geniş kesimlerine yaymak
üzere çalışmaları gerektiğini, bilginin ve iktidarın ancak bu
suretle bazı çıkar gruplarının tekelinden kurtulup toplumun
geneline yayılabileceğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla toplumsal
değişim arzu edenlerin, topluma eleştirel yaklaşanların, muhalif,
sol ve özgürlükçü grupların önemli bir gündemi olması gerekiyor,
demokrasi için eğitim. Çıkar ve iktidar sahipleri açısından
baktığımızda ise temel itkinin bunun tam karşıtı olması beklenebilir.
Bilgi ve rasyonel düşünebilme yeteneği küçük bir azınlığın elinde
toparlanabilsin ki geniş kesimler toplumu ve doğayı çözümleyebilecekleri,
anlayabilecekleri birtakım araçlardan yoksun bırakılsınlar ve
bizlerin ayrıcalıklı konumu devam edebilsin; herhangi bir tehditle
karşılaşmadan bu konumumuzu sürdürebilelim.
Peki, eğitimin bağlamı nedir, hangi eğitimden söz ediyoruz?
Eğitim süreçlerini enformal ve formel eğitim olarak ikiye ayırmak
mümkün. Enformal eğitim daha doğduğumuz andan itibaren içine
girdiğimiz aile, büyük aile, cemaat, mahalle yaşantısı içerisinde
toplumsallaşmamızla başlıyor. Yaşadığımız süreçlere uygun değerler
ve yetenekler geliştiriyoruz. Bu başlı başına bir eğitim süreci.
Diğer taraftan formel eğitim kurumlarını da ayrıca ele almak
mümkün. Günümüzde ulusal eğitim kurumları içerisindeki eğitimin
sorunsallaştırılması da mümkün ve içimizde ilköğretimde çalışan
arkadaşlar, üniversite öğretim görevlileri de var. Diğer taraftan
hepimiz üniversite mezunuyuz veya üniversite öğrencisiyiz ve
formel eğitim süreçleriyle haşır neşiriz. Bunun ötesinde çalışma
hayatının sorunsallaştırılması da mümkün. Çalıştığımız işyerlerinde
de birtakım eğitim süreçlerinden geçiyoruz, işyerlerinde paylaşımcı
süreçler inşa etmeye çalışıyor muyuz? Görevlerimizi bir dayatma
ve zorunluluk nedeniyle adeta bir makine gibi mi yerine getiriyoruz,
yoksa kendi isteklerimiz, tercihlerimi doğrultusunda, yaratıcılığımızı
ortaya koyarak çalışabiliyor muyuz? Bunlar da sorunsallaştırılabilir.
Son olarak, muhalif olma iddiası taşıyan, toplumsal değişim
arzu eden, içinde yaşadığı toplumun belirli özelliklerini, belki
cinsiyetçi, asimilasyoncu yapısını beğenmeyen, yarattığı ekonomik
eşitsizliği eleştiren kişi ve grupların inşa ettiği yapılarda
da demokrasi ve eğitim sorunsallaştırılabilir ve demokrasi için
eğitimin nasıl tesis edilmesi gerektiği konusunda ciddi tartışmalar
yürütülebilir. Burada ağırlıklı olarak alternatif bir kültür
sanat çevresi içerisinden insanlar olarak bir araya geldiğimiz
için yapacağımız tartışmalarda demokrasi ve eğitimin bu son
bağlamını öne çıkarmamız faydalı olacaktır.
Kitabın kavramlarına, kitabın özgürlükçü eğitim fikrini felsefi
ve bilimsel olarak nasıl temellendirdiğine geçmeden önce demokrasi
ve eğitimin bu son bağlamından hareketle, içinde çalıştığımız
kültür-sanat çevresinin ve BGST'nin bazı öncüllerine kısaca
göz atmak faydalı olabilir. Bu geleneğe baktığımızda aslında
bizim burada aktaracağımız özgürlükçü eğitim kavramlarının bizlere
hiç de yabancı olmadığını göreceğiz. Ben bu seminer hakkında
düşünürken bir taraftan da Ekim'de BGST Yayınları'ndan çıkacak
olan Ömer Faruk Kurhan'ın yazdığı
Tiyatro'da 20 Yıl'ı okuyordum.
Sanırım elimizde, BGST'ye temel oluşturan eğitim süreçlerini
ve bunların tarihini kapsamlı ve süreklilik içinde ifade eden
temel kaynak bu. Bu kitaptaki anlatıya baktığımızda bizim –kimilerimizin
20 yıldır- etrafında dönüp tartıştığımız konuların demokrasi
için eğitim kavramıyla ve özgürlükçü eğitim felsefesiyle ne
kadar iç içe olduğunu görmek mümkün. Kitaptan kendimce çıkardığım
satır başlarını sıralayayım: Yönetmen tiyatrosu mu, katılımcı
bir tiyatro mu? Grup merkezli bir tiyatro pratiği mi, eğitim
araştırma mekanizmalarına sahip kurumsal bir tiyatronun inşası
mı? Özyönetim becerisine sahip yapılar mı, dışarıdan eğitici
talep eden, özyönetim becerisinden yoksun kol faaliyetleri mi?
Prodüksiyon merkezli sanatsal faaliyetler mi, kapsayıcı eğitim
pratiklerine vurgu yapan bir okullaşma perspektifi mi? Karar
mekanizmalarının belirli kişilerde toplandığı, bu durumun diğerleri
tarafından kabul gördüğü, son yıllarda koordinatörist olarak
adlandırdığımız işleyiş tarzı mı, yoksa demokratik bilincin,
katılımcılığın egemen olduğu bir işleyiş biçimini mi? Bunlar,
bizlerin uzun yıllardır etrafında tartıştığımız çeşitli başlıklar.
Bu başlıkların ötesinde kitap, inşa edilmeye çalışılan tiyatro
eğitim ve araştırma pratiğinin özgürlükçü felsefeyle, -Nuri
birazdan anlatacak- Platocu epistemolojiyle ilişkili olduğunu
da açık bir şekilde ifade ediyor ve hatta önerdiği minimum tiyatro
anlayışının tiyatro alanında özgürlükçü bir eğitim metodu olduğu
söylenebilir.
Ve şimdi, Demokrasi ve Eğitim kitabında özgürlükçülük ve
demokrasi için eğitim, felsefi ve bilimsel anlamda nasıl temellendiriliyor,
bunu anlatacağız. Ardından önerimiz, BGST eğitim araştırma pratikleri
üzerinden belirli bir tartışma açmak. Tiyatro eğitimi üzerine,
dans eğitimi üzerine, müzik eğitimi üzerine, kuramsal çalışmanın
nasıl yapılması gerektiği üzerine konuşabiliriz.
[Toplantının bu aşamasında Nuri Ersoy, BGST websitesinde yer alan
seminer metnini sunmuştur.]
Ali K. Saysel: Şimdi burada bulunan insanların deneyimlerinden
hareketle bir tartışma açabiliriz. Nuri'nin anlattıklarından
öğrendiklerimizi özetleyecek olursak: Demokrasi için eğitim
dediğimizde katılımcı eğitsel süreçlerin inşası önem kazanıyor.
Bu, o çalışmanın nasıl örgütlendiğiyle, karar alma mekanizmalarının,
eğitim mekanizmalarının ne şekilde kurulduğuyla alakalı bir
şey. İkinci olarak, insan doğasına aykırı olmayan, insanın yaratıcı
yeteneklerini açığa çıkarabilecek belirli eğitim yöntemlerinin
geliştirilmesi gerekiyor. Yani özgürlükçü eğitimin, katılımcı
süreçlerin inşası anlamında örgütsel bir boyutu var, bir de
çeşitli bilgi ve insani faaliyet alanlarında yoğun çalışma,
deneyim, deneysellik içerisinde olgunlaştırılması gereken yöntemsel
bir tarafı da var. Ben toplantıyı açarken Ömer Faruk Kurhan'ın
Tiyatroda 20 Yıl kitabından bazı alıntılar yapmıştım konunun
BGST ve kültür-sanat çevresiyle ilişkisi bağlamında. Kitap özgürlükçü
eğitimin bu her iki boyutuna da temas ediyor. Örneğin, prodüksiyon
anlayışını temel almayan, okullaşma perspektifi güden çalışmaların
inşa edilmesi fikri, yönetmen tiyatrosu yerine katılımcı bir
tiyatronun tercih edilmesi, reji grubu gibi birtakım konseptlerin
ortaya atılması, son yıllarda örneğin yapım koordinasyon konseptinin
önerilmesi. Bunlar demokratik-özgürlükçü bir modelin örgütsel
ayağının inşası ile ilgili veçheleri. Fakat bir de farklı kültür-sanat
alanlarında yöntemsel olarak geliştirilmesi gereken şeyler de
var ki kitap, özellikle son bölümünde yöntemsel bir arayışı
da ifade ediyor. Yapmak isteyen herkes için tiyatro dendiğinde
ve buradan hareketle minimum bir tiyatro anlayışı ortaya konduğunda,
insanın doğuştan gelen yeteneklerini, yaratıcı kapasitesini
temel alan, Platocu öncüllerden hareket eden bir yöntem öneriliyor
tiyatro alanında.
Bu örnekten hareketle, örneğin dans pratiğinde, müzik çalışmalarında,
kuramsal çalışmada yöntemsel bazı açılımlar sağlamak mümkün
mü? BGST birimlerinin bu yönde araştırma yapması gerekiyor,
zira sistemik okullar bu tarz eğitim süreçlerini araştıran kurumlar
değil. Özgürlükçü yöntemlerin karşısındaki davranışçı, mekanik
yöntemler bireyden neleri bekler? Aktardığımız kitapta örnek
dil eğitimi üzerine kurulmuştu; davranışçı yöntem şunu söylüyor:
Dil şartlandırma, pekiştirme ve talim yoluyla öğretilir. Bunun
alternatifi olan özgürlükçü - insancıl yöntem ise dil eğitiminin,
öğrenenin ilginç bulacağı bir kontekst içerisinde gerçekleştirilmesi
gerektiğini söylüyor.
Enstrüman çalmakta benzer bir şekilde, şartlandırma, pekiştirme
ve temrin yoluyla öğretilebilir ve bu noktada enstrümanın müziksel
bir ifade aracı olmaktan çıkması riski vardır. Bunun alternatifi
nedir? Örneğin müzik biriminde bir solfej metodu geliştirilmeye
çalışılıyordu, vokal ve enstrüman çalışmalarının nasıl yapılması
gerektiğine ilişkin tartışmalar yapılıyordu. Bu tartışmalarınızı
ve gelinen noktayı burada tartıştığımız özgürlükçü pratik ile
ilişkilendirebilir misiniz?
Benzer bir soru dans eğitimi hakkında da sorulabilir. Bir
dansçı, sürekli tekrarlayarak, sürekli alıştırma ve egzersiz
yaparak mı öğrenir yoksa dans, kişinin – grubun kendisini veya
bir kurguyu ifade etmesinin bir aracı mıdır, temel dans böylesi
bir bağlam içinde mi çalışılmalıdır? Dansçı, kendisi için önemli
olan bir ifadeyi canlandırdığını hissettiği zaman mı iyi öğrenir
yoksa hep aynı figürleri tekrarlayarak mı?
Bu ve benzeri sorulardan hareketle bir tartışma açabiliriz.
Gökhan Gökçen: İnsan doğasından bahsediyor Chomsky. İnsanda
yaratıcı bir cevher, belirli bir potansiyel var. Fakat mevcut
eğitim pratiği daha çok davranışçı tezlere dayanarak, koşullandırma,
cezalandırma gibi araçlar ile toplumu eğitmeye çalışıyor. İşin
enteresan tarafı, büyük ölçüde de başarılı oluyor. Yani burada
aslında Orwell'in problemi çözülemiyor, yani insanlar hâlâ o
verilen kalıplarda yaşamaya devam ediyorlar. O zaman şöyle bir
soru ortaya çıkıyor: İnsanın doğası hakkında Chomsky'nin söyledikleri
yanlış mı ki, insanın doğasına aykırı olduğunu düşündüğümüz
davranışçı eğitim sistemi başarılı oluyor. Bence davranışçı
eğitim beraberinde ciddi anlamda baskı ve şiddete başvurduğu
için başarılı oluyor. Otoriter sistemlerde zaten açık seçik
şiddet uygulanıyor, demokratik sistemlerde biraz daha devletin
ideolojik aygıtları vasıtasıyla -hani şiddet var ama yok- gerektiği
ölçüde şiddet uygulandığı için başarılı oluyor, yani ben bu
açıdan bakıldığında Chomsky'nin tezinin geçerli olduğunu düşünüyorum.
Diğer bir nokta da, üniversite eğitimi almış insanlarla,
üniversite sonrasında kültür sanat alanında muhalif bir çalışma
yapıldığında, eğitimden gelen hasarlarla da mücadele etmek gerekiyor.
Mesela Tiyatroda 20 Yıl kitabında anlatılanlar gibi, yaratıcılığı
kışkırtacak birtakım girişimlerde bulunulmasına rağmen aslında
kalıcı sonuçların alınamadığı da görülüyor. Bence hepimizde,
geçmiş hayatımızdan, aldığımız eğitimlerden kalan birtakım hasarlar
var; bu hasar, bir şekilde inisiyatif almaktan kaçınmak, ödül
veya ceza beklemek şeklinde kendini gösteriyor, ki bu yüzden
de muhalif çalışma yapanların bu olumsuz hasarları ortaya çıkartmaları
ve ısrarla mücadele etmeleri gerekiyor.
Bir de, belki davranışçı modelde de geçiyor, ama bence, bazı
beceriler de hakikaten tekrar edilerek kazanılıyor, yani bir
çocuğun yazı yazmak için kalem tutma becerisi gibi bazı beceriler
tekrar gerektiriyor ama bu, bütün eğitim sisteminin tekrara
dayanmasını gerektirmiyor.
Oğul Esen: Teşekkür ederim. Öncelikle şunu sormak lazım:
Niye eğitiliyoruz? Niye ben eğitiliyorum, niye Ahmet'i eğitiyoruz.
Sistemin eğitmek istediği birileri var, biri birilerinin bir
şey olmasını istiyor, sistem buna göre eğitiyor. Amerikan eğitimi
kesinlikle çok başarılı, yani siz Amerika'da "şahinlerin" çok
baskıcı bir eğitimden geçtiğini zannediyor musunuz? Hayır, çok
özgürlükçü bir eğitimden geçiyorlar. Dünyaya ait bir sürü fikirleri
var. CIA internet sitesine girin bütün ülkeleri, bütün ülkelerin
zaaflarını, başarılarını çok iyi analiz etmişler. Irak'a giriş
sebepleri de belli, yani oradaki yönetici sınıf, bence Chomsky'nin
ayırdığı özgür düşünen kesim, öğretmenler ve mühendislerden
ziyade, sistemin entegrasyonunu ve yeniden üretimini sağlayan
düşün sınıfı. Huntington mesela, o çok özel eğitilmiş bir adam,
çok iyi eğitimli bir adam. Gerçi bilimsel çalışmalarının çok
kötü olduğu iddia ediliyor -Lang diye bir adam var, onun mantık
ağacıyla yaptığı çalışmaların çok kötü olduğunu ve saçmalıklar
içerdiğini söylüyor- ama netice itibariyle ideoloji üreten ve
ideoloji kuran kesimden olduğunu düşünüyorum daha çok.
Türkiye'ye baktığımızda hiçbir öğretmenin entelektüel bir
birikim var edip üretmesi ve tanıtması beklenmiyor ve bunun
için bir eğitim verilmiyor. Eğitim fakültesi mezunuyum, üç beş
üniversitenin eğitim fakültelerini çok iyi biliyorum, saygın
üniversitelerden bir tanesinin bir eğitim fakültesi mezununun
Piaget ismini duymamış olması beni şaşırtıyor, çünkü zaten disiplini
kuran adam Piaget. Bunun ismini duymadan master dereceli eğitimci
olarak çıkıyorlar, yani böyle bir beklenti de kurulmuyor esasında
eğitimciler üzerinde.
İkincisi şunu söylemek gerekiyor, esasında eğitim sisteminin
insan üzerinde kurguladığı problemlerden bir tanesini ben şu
an yaşıyorum, onu paylaşayım. Kötü lisans öğrencisiydim, iyi
yüksek lisans öğrencisi olduğumu düşünüyorum ama yüksek lisans
öğrencisinden üretici bir kimliğe geçmek, yani alan kimlikten
üreten bir kimliğe geçmek çok problemli bir şey, yani bunu bizzat
yaşıyorum. Ender Abadoğlu ile de konuşurken benzer bir şeyden
söz ediyorduk: İnsanın kimliği üretmeyi ve kendi kendine yaratmayı
reddediyor, çünkü öyle bir eğitim almışsın ki, şimdi tez yazmam
bekleniyor. Ben mutlak matematik, bilim demeyeyim de matematikle
uğraşıyorum. Matematikle uğraşırken var olan kitaplardan, makalelerden
çalışmaktan yeni bir şey üretmeye geçiş aşaması -Chomsky'nin
bize anlatmaya çalıştığı ve belleyici kimlikten, üretici kimliğe
geçmek- çok zor bir şey. Türkiye gibi ülkelerde bu eşiğin geçilmesi
çok daha problemli oluyor esasında. Nobel ödüllerinin, "Fields
Medal"ların Amerika'ya gitmesi, dünyadaki yüzde 90 makalenin
Amerika'da yazılıyor olması, bunlar çok rastlantısal şeyler
değil. Onlar öyle bir ortam sunuyorlar, yaratıyorlar ve belli
bir kesim için uyguluyorlar, o açıdan onlar kendi varlıkları
sebebiyle, kendi tanımları sebebiyle başarılı bir sistem yürütüyorlar.
Türkiye gibi üçüncü dünya ülkelerinde bu tip kaygılar duyan
bir grup yaratma eğilimi bile yok. Belki de bu totaliter ve
demokratik rejimlerin eğitim felsefeleri arasındaki fark.
Sözünü ettiğim geçiş çok kolay olmuyor, insan farkında olmadan
reddediyor. Bir sene boyunca ben bu problemi yaşadım, reddediyorsunuz
bir şeyi üretmeyi; bir kitap olsun onu çalışayım diyorsunuz,
ödev verilmiyor ama bana diye isyan ediyorsunuz. Bu önemli bir
şey bence, bu çok ciddi olarak insanı etkiliyor.
Eğitim tartışması içerisinde "anlamak" ve "bilmek" kavramlarının
tekrar tartışılması gerekiyor bence. Ahmet'i "A" konusunda eğittik,
artık Ahmet "A"yı biliyor önermesindeki "biliyor" ne demek?
Ben şunu biliyorum derken, ben bunu anladım derken o ne demek,
onun tartışılması gerekiyor. İnsanlara esasında bilmek ve anlamak
konusunda yeterli yetiler verilmiyor, problem oradan kaynaklanıyor.
İnsanlar anlamayı ve bilmeyi bilmiyorlar, çünkü anlamak ne demek
onu öğretmemişler bize. Bloom diye bir adam var, o algılamayı
beş seviyede tanımlıyor, Türk eğitim sistemi birinci seviyeyi
geçemiyor, oysa gerçek sistem analiz ve sentez noktasına çekilmesi
gereken bir sistem, bu mümkün olamıyor, yani mümkün değil, yapamazsınız.
Temel olarak neden yapamazsınız? Çünkü liselerdeki eğitim, ortaokullardaki
eğitim soruların cevabını bulmaktır, oysa bilimsel eğitim, algılama
eğitimi soru sormaktır, yani hiçbir şekilde siz, "bana soru
sorun" diye bir sınav yapamıyorsunuz, çünkü sistem ona göre
kurgulanmış değil. O yüzden sistem kendisini –ne demeli- halk
tabakası için iyi kurgulamış durumda. Belli şeyler veriyor,
belli şeyler alıyor, esas oraya parmak basmak gerekiyor.
Son olarak davranışçılık ile ilgili bir şey söyleyeyim. Roger
Penrose diye bir adam var, şunu iddia ediyor: Yapay zekâ mümkün
değil, çünkü algılama ve yaratma süreci bir bilgisayar için
hiçbir zaman olacak şeyler değil, çünkü onlar ne kadar eğitilirlerse
eğitilsinler bunu yapamazlar. Bilgisayarlar belli kodlar girip
algoritmalar oluşturarak öğrenmiyorlar mı? Eğitim de o değil
mi? Bir yapay zekânın insanın yaptıklarını yapabilmesi mümkün
değil, Chomsky'nin tezi esasında yapay zekâcılara da bir cevap
niteliğinde, bunu da vurgulamak istedim. Teşekkür ederim.
Levent Soy: Gökhan, "geçmişten kalan hasarlar"dan söz etti,
disiplin veya birtakım mekanizmalar ortadan kalktığında geçmişten
kalan hasarların etkisini arttırdığını söyledi sanırım. Ben
o noktada biraz farklı düşünüyorum. İnsanların içinde yetiştiği
eğitim sistemi ezberci, cezacı filan olabilir, biz burada farklı
bir sistem kurmaya çalışıyoruz. Fakat şöyle bir şey görüyoruz:
Bunlar sadece eski eğitimimizin bıraktığı hasarlar değil, senin
kurmaya çalıştığın sisteme sistemli bir saldırı var. Toplumun
ödül ve ceza mekanizmaları var, rekabet var, bunlar ödüllendirici
veya caydırıcı olmaya devam ediyor.
Biz burada kendi içimizde eğitsel bir alan kuruyoruz. O rekabet
sisteminden çıkmadıkça, o eleştirdiğin eğitim sisteminin altyapısını
oluşturduğu sistemin parametrelerine tabi olduğun müddetçe,
senin burada kuracağın sistemin dayanıklı olması, sürdürülebilir
olması mümkün değil. Zaten burada da pek çok şeyin aslında sistemden
sızan otoriter mekanizmalarla yürüdüğünü görüyoruz.
Ben Folklor Kulübü'nde çalıştırıcılık yapıyorum. Çoğu üniversite
2. sınıf, 3. sınıf öğrencisi insanlarla çalışıyorum. Bu yaz
yaptığımız çalışmanın bir değerlendirmesini yaptık. Plan şuydu:
Arkadaşlar iki yeni dans alanında –Alevi semahlar ve Karadeniz-
çalışma yapacaklar. Bu alanlarda eğitimleri çok az olduğu için
dışarıdan hocalar gelecek. Fakat şunu da önerdik: Az sayıda
dans öğrenmiş olsanız da, o dansları tam oturtamasanız da üretim
yapabilirsiniz. Bunun peşinde gidelim, yani amacınız sadece
oturup sürekli öğrenmek olmasın, kısa bir çalışma döneminde
aldıklarınızı ürüne çevirmeye de çalışın, bu da sizin için bir
eğitim çalışması olsun, yani kendi kadronuzla bunu başarmaya
çalışın gibi bir şey önerdik. Şimdi arkadaşların çalışma hakkındaki
değerlendirmeleri şöyle: Dışarıdan hocalar gelirken disiplinli
bir çalışma ortamımız vardı -bu hoca gelir direk figürleri öğretir
aşaması. Dışarıdan bir hoca geliyor, kesinlikle bu konunun uzmanı
olduğu biliniyor ve o verecek, sen alacaksın. Bu aşamanın disiplinli
yürüdüğünü belirtiyorlar, fakat sonraki aşamada, yani aslında
öğrenilen bazı şeylerin üretime çevrilmesi aşamasında zorlanıyorlar.
Çalıştırıcı olduğunda daha disiplinli bir ortam kuruluyordu,
kendi içimizden birisi çalıştırıcı olunca disiplinsizlik oluşuyor
ve katılım, insanların katkısı düşüyor gibi bir açıklamada bulunuyorlar.
Aslında katılımcı aşama olması gereken yerde bir iktidar ilişkisi
tanımlanmaması lazım, farklı sorumluluk paylaşımları olması
gerekli. Fakat çok şartlanılmış bir şekilde oradaki sorunları
bir iktidar sorunu şeklinde algılıyorlar. Yani, "çalıştırıcı
olmayınca zafiyet oluşuyor, kendi içimizde disiplin kuramıyoruz,
hâlbuki ilk gelen hocaya gösterilen saygı gösterilse sorun çıkmayacak"
diye düşünüyorlar. Hâlbuki bu, bizim eleştirdiğimiz eğitim anlayışının
bakışı. Bizim yorumumuz şöyle oldu: İnsanlar öğretilmeye çok
alışmışlar, hep bana birisi öğretsin, bir hoca gelsin, sahneye
çıkartsın, bir hoca gelsin beni koştursun diye bakıyorlar. Katılımcı
olmak noktasında zorlanıyorlar. Bu kolay kolay da aşılacak bir
sorun değil, yani hakikaten bir şeyler gerekiyor, mesela ilk
denemede, ikinci denemede filan çok kolay, birden bire tutacak
bir şey değil.
Senem Yıldız: Ben kendi pratiğimden birkaç örnek vermek istiyorum.
Özellikle bu öğrenmenin ve anlamanın ne demek olduğunu öğrencilerimizin
hâlâ bilmedikleri düşüncesine katılıyorum. İngilizce öğretmenliği
bölümünde ders veriyorum, Boğaziçi'nde öğretim üyesiyim. Verdiğim
derslerden belki en önemlisi materyal değerlendirme, yabancı
dil öğretirken kullanılan malzemenin -ki bu genelde kitap oluyor-
çeşitli açılardan değerlendirilmesi. Bu iki dönem süren bir
ders, biz iki dönem boyunca bu kitapların nasıl, hangi açılardan
değerlendirileceğini öğretiyoruz öğrencilere. Öğretiyoruz derken
tartışıyoruz, konuşuyoruz, çeşitli bakış açılarını konuşuyoruz,
gösteriyoruz, en sonunda artık son aşamada, üretim aşamasına
geliyor öğrenciler. Bir ders kitabını alacaklar ve bunu çeşitli
açılardan, bugüne kadar gördükleri açılardan değerlendirecekler.
Ödev bu, önemli bir ödev. Öğrencilerin bana sorduğu ilk soru,
"hocam ödevimiz kaç sayfa olacak?" Yani, öğrencinin en önem
verdiği şey bu. Hâlbuki siz bir sürü şeyden bahsetmişsiniz,
konuşmuşsunuz, ben her seferinde diyorum ki "arkadaşlar, bu
benim en nefret ettiğim sorudur, siz bunu gerekiyorsa, eğer
ifade edebiliyorsanız 1 sayfada ifade edebilirsiniz ama yok
gerekiyorsa 15 sayfada da ifade edebilirsiniz, bu size bağlı".
Ama öğrenci hiçbir zaman bu cevapla tatmin olmuyor, her zaman
bu sorumluluğun kendi üzerine düşmesinden rahatsız oluyor. O
zamana kadar tartışılmış şeyler, her şey önemini yitiriyor.
Orada "öğretmen kaç sayfaya acaba değer veriyor" bu çok önemli
bir hale geliyor. Bu belki o zamana kadar gelen birikimlerin
bir sonucu, o zamana kadar kaç sayfa ödüllendirilmiş, kaç sayfanın
altı cezalandırılmış? Belki biz hâlâ benzer bir şekilde bunu
yapıyoruz.
Bir başka örnek de yabancı dil eğitiminden. Biz dil eğitiminde
gramerden yola çıkmak yerine çeşitli metinleri temel almak,
iletişim tabanlı eğitim vermek gerektiğini sürekli söylüyoruz.
Herkes de buna katılıyor ama siz eğer yetişkinlere dil eğitimi
veriyorsanız ve eğer gramerden başlamazsanız insanlar inanılmaz
derecede rahatsız oluyorlar ve onu dil öğrenmek gibi algılamıyorlar.
Bütün bunlar aslında öğretmede ve öğrenmede yaratıcılığın nasıl
sınırlandırıldığını gösteriyor. Üniversiteye gelen öğrenciler
aslında belirli bir birikimle geliyorlar. Yaptığımız aktivitelerde
biz, onları katılımcı hale getirmekte çok zorlanıyoruz, özellikle
birinci ve ikinci sınıflarda öğrencileri derslere katmak, seslerini
çıkartmak çok zor oluyor. Ancak belki ileriki sınıflarda, ama
hâlâ oldukça zor.
Ali K. Saysel: Gökhan'ın sözünü ettiği davranışçılığın işe
yarıyor olması noktasından devam edebiliriz. Ben şöyle yorumladım:
Birincisi, davranışçılık, sistemin ihtiyaçlarını karşıladığı
için işe yarıyor, yani hayatta bir değeri var, sistemin içinde
bir değeri olan bazı yetenekler, alışkanlıklar edindirdiği için
davranışçılık işe yarayabilir. Sahne sanatları ile uğraşanlar
bu konuda daha iyi örnekler verebilirler belki ama, örneğin
"Dansın Sultanları" ilk başladığında çok hızlı bir şekilde,
vücudu düzgün olan çok sayıda insanı sabit bir ücret karşılığında
standart ve ritmik bir eğitimden geçirerek sahneye taşımıştı.
Bu eğitim tarzı aslında sistemin ihtiyaçlarını karşılamış oluyor,
seyircinin milliyetçi duygularını okşayan, dans piyasasını canlandıran
bir girişim ortaya konuyor. Ayrıca pek çok insana da cazip bir
istihdam sağlıyor. Bu tarz bir dans eğitim anlayışına davranışçılık
diyebilirsek eğer, bu anlamda sistemin ihtiyaçlarına hitap ettiği,
işe yaradığı söylenebilir. Sistem karşıtı olan, daha özgürleştirici
bir sahne sanatları pratiği de -sıfırdan olmasa bile- bunun
alternatifini keşfetmelidir.
İkinci bir nokta ise tekrara dayalı işlerin zorunlu olması.
Hiçbir müzisyen tekrara dayanmadan enstrüman icra edemez, enstrümanını
kendi vücudunun bir uzantısıymışçasına kullanabilen bir Çingene
bile sahip olduğu ifade gücünü bir ölçüde tekrara borçludur.
O halde müzik ve dans alanlarında ne tür yöntemlerin geliştirilmesine
ihtiyaç duyuyoruz? Tekrar, monotonluk, sıkıcılık ile yaratıcılık
ve ifade gücü arasındaki ilişki, denge nasıl sağlanacak?
Üçüncüsü, kalıcı hasar konusunu evet, sabaha kadar konuşabiliriz.
Ben de üniversitede yüksek lisans dersleri veriyorum, hem kendi
üzerimdeki kalıcı hasarı, hem de öğrenciler üzerindeki kalıcı
hasarı size uzun uzun anlatabilirim. Herkesin bununla ilgili
söyleyecek birtakım şeyleri vardır. Fakat bu tartışmadan yararlı
sonuçlar çıkaracaksak, bu kalıcı hasarın üzerinden biz nasıl
gelebiliriz, o noktada bir şeyler söyleyebilmemiz gerekiyor.
Örneğin, Folklor Kulübü'nde BGST danışmanları yazın bir çalışma
anlayışı önermiş ve buna karşı bir direnç oluşmuşsa, insanlar
ısrarla başlarında bir eğitmen talep ediyorlarsa, bu hasara,
bu kalıcı hasara karşı biz ne yapabiliriz, bununla nasıl başa
çıkabiliriz, bunu konuşalım.
Gökhan Gökçen: Davranışçılığın işe yaramasını şu açıdan söylemiştim:
Sistem içinde ceza ve şiddet ya da işten atılma korkusu gibi
çeşitli mekanizmalarla beraber işe yarıyor, yani doğal olarak
işe yaradığını kastetmemiştim. Bir de, birtakım becerileri kazanmak
anlamında yöntem olarak tekrar kullanılabilir ama o illa ki
davranışçılık değildir, yani davranışçı modeli savunmak gibi
bir derdim yok.
Olumsuz eğitim sürecinden kalan hasarlarla mücadelede Chomsky'nin
önerdiği katılımcı, demokratik eğitim modelinde ısrar etmek
gerekiyor. Eğitimci pozisyonundayken katılımcı bir ortam kurduğunuzu
düşünebilirsiniz ama bu ortamın katılımcılar tarafından değerlendirilmediği,
bütün çabanıza rağmen katılımcıların direndiğini gördüğünüz
bir yerde, isyan ettiğiniz durumlarda kendinizi aslında karşıt
olduğunuz şeyleri yapar bulabilirsiniz. Sabır ve ısrar çok önemli,
yani siz ortamı kurarken bir taraftan da bu çocuklar o ortamı
değerlendirmiyorlar diye sinirleniyorsanız, orada sizde de bir
problem olabilir.
Berna Kurt: Ben biraz dans eğitiminden bahsetmek istiyorum.
Tiyatro müzik ve dansta belirli bir formasyonun edinilebilmesi
için sıkılmadan tekrar yapmak gerekir. Fakat bunun yanı sıra,
hangi dansı çalışırsanız çalışın, insanların belirli bir yetkinliğe
ulaşması ve bunu severek yapması için katılımcılık ve yaratıcı
bir boyut da gerekiyor. Ben farklı yaş gruplarından folklorcuları
çalıştırdım. Örneğin bugün tiyatroculara ilk kez ders verdim
ve orada şunu fark ettim: Öğrenciler inkılâp tarihi gibi zorunlu
derslere zorla katılıyorlar, fakat dans eğitiminin kendileri
için gerekli olduğunu biliyorlar ve buna istekli katılıyorlar.
Mesela kendileri birtakım öneriler getirebiliyor ya da daha
ilk derste "tamam, şimdi dans öğreneceğiz, doğaçlayacağız, bir
şeyler yaratacağız filan ama dans piyasasında şu anda ne oluyor?"
diye soruyorlar. İnsanın istediği şeyi öğrenmesine yardımcı
olmak çok önemli, o insan onu öğrenmeyi gerçekten istiyor mu?
Burada öğreten insana düşen görev şu: temel bilgiyi öğretmek
ama bir yandan da öğrencinin kendini geliştireceği kapıları
açmak. Öğrencinin belirli yönelimleri olabilir, bir şeyler öğrenmek
istiyordur, ona doğru adresleri göstermek gerekir. Yolu açmak
önemlidir ama eninde sonunda o insanın bireysel yönelimi önemlidir.
Bir öğrenci daha az alırken, daha meraklı bir öğrenci daha fazla
alır. Dolayısıyla eğitim sistemi çok belirleyici, yani öğrenci
onu isteyerek mi alıyor?
Tarih eğitiminde olumsuz örnekler daha fazla, çünkü zorunlu
dersler veriyorum ve bütün üniversite öğrencileri alıyor, eninde
sonunda bundan geçmek zorundayım diye bakıyor. Meraklı olan
daha fazla çalışıyor, daha çok okuyor.
Ülker Uncu: Anadolu Ateşi örneğinin alternatifi olarak Kardeş
Türküler veya folklor kulübü çalışmaları hakkında yüksek sesle
düşünebiliriz. Kardeş Türküler ya da şu anda yapılan Folklor
Kulübü çalışmaları, Türkiye'deki etnik müzikler ve danslar üzerinden
belirli bir prodüksiyon hedefiyle başladığında, insanlar buraya
sadece ve sadece bölümlerinde okuyup aynı zamanda kulüpte çalışmak
üzere gelmişlerdi. İlk geldiğim yıllarda bir çalıştırıcıya bağımlı
çalışmayı nasıl terk edeceğiz diye bir tartışma vardı. Çalıştırıcı
terk edildi fakat bir iki sene boyunca ciddi bir müzik eğitimi
geliştirilemedi ve bir süre sonra yeniden müziği iyi bilen insanlardan
bir şeyler öğrenmemiz gerekiyor diye düşünmeye başladık. Solfej,
enstrüman çalışmaları başladı, herkesin ders aldığı bir eğitim
sistemi kurulmaya çalışıldı. Temel eğitimin bu şekilde düzene
konması zorunluydu belki fakat Anadolu Ateş'inden farklı olarak,
hazır bir şeyi alıp bire bir yorumlamakla yetinmiyorduk. ‘Kardeş
Türküler'in ayırt edici tarafı, Türkiye'deki etnik kültürlere
dair insanların kendilerini keşfetme sürecine girmiş olmalarıydı.
Herkes okumaya ya da kendi ailelerini araştırmaya başladı ve
işin sadece müzikal bir çalışmanın dışında teorik bir eğitimle
de ilişkisi kuruldu. Etnik edebiyat taranmaya, oradan hareketle
Türkiye tarihine dair bir şeyler öğrenilmeye çalışıldı ve bir
çalışma alanı ortaya çıktı.
İkincisi, halk müziklerinin konservatuar ve TRT yorumu dışına
nasıl çıkılacak, bunun için nasıl bir eğitim gerekiyor, bunu
düşünmeye başladık. Yerel tavırlar nasıl edinilecek gibi kaygılar
oluşmaya başladı. Çünkü mesela Feryal bir ara konservatuara
gidip oradaki vokal eğitiminden yararlanmayı denemişti. Ama
konservatuar eğitiminden yola çıkıp biz bir şey yapamadık. Belirli
ölçülerde yararlandık ama şu tartışma hep devam etti: Bunu nereye
kadar götüreceğiz, nerede duracağız, bu halk müziklerinin tavrını
ne şekilde oluşturacağız? Halen de tartışmaya devam ediyoruz.
Son zamanlarda eski musiki sistemlerini ustalarından gidip birlikte
çalışarak öğrenmeye, onları doğrudan taklit etmeye çalışılıyor.
Sorun daima şu: Biz halk müzikleri üzerinden ve üstelik de Anadolu
gibi farklı, çok farklı bölgelerde, çok farklı müzik tarzlarının,
tavırlarının olduğu bir coğrafya üzerinde nasıl bir eğitim sistemi
oluşturacağız? Derken farklı bölgeler üzerinde farklı insanlar
çalışmaya başladı, çalışmaların katılımcı bir şekilde devam
ettiği çalışma bölgeleri diğerlerine göre daha başarılı oldu.
Feryal Öney: Benim vokal eğitimiyle ilgili bazı kişisel tecrübelerim
var. Bir de BGST müzik biriminde hâlâ yapılan ama hâlâ sorunlar
içeren bir tartışma var. Benzer sorunlar enstrüman çalışmaları
için de geçerli. Biz BGST yeni kurulduğu dönemlerde bir araya
gelen ve Kardeş Türküler Projesi'nde çalışan insanlar olarak
hep şunu tartıştık. Tamam, biz konservatuarı reddediyoruz, konservatuarın
ağırlıklı olarak temrine dayanan, terbiye edici eğitim biçimlerini
reddediyoruz. Bir dönem konservatuara devam ettim, sadece İtalyan
operaları söylediğim bir dönemdir, gelip burada Kardeş Türküler
repertuarını icra etmeye çalışıyordum. Müthiş bir çelişkiydi
ve ben çok arada derede kaldım; arayışım hep sürdü ve yıllar
içinde dört tane şan hocası eskittim. Ben geleneksel müziklerle
uğraşıyorum, beni ona göre eğitmeye çalışın diyordum. Örneğin
Şebnem Başar vardı, Ezginin Günlüğü'nün vokalisti. Onlar da
geleneksel şarkılar icra ediyorlardı ama İtalyan operası eğitim
tekniği ile söyleyen bir vokalistti. O ona yetiyordu, bana yetmiyordu;
böyle böyle birçok şan hocasıyla çalıştım. Türkiye'de geleneksel
müziklerle ilgilenen bir vokalistin müzikal tarihi bu tür arayışlarla
geçiyor. Bu zor süreçlerde edindiğim tecrübeleri de burada,
Folklor Kulübü'nde çalıştırıcılık yaparken ya da BGST'de vokalist
arkadaşları yönlendirmeye çalışırken değerlendirmeye çalıştım.
Biz BGST'de aramızda "Batı'nın, Batı eğitim tarzının işte
o terbiye edici, düzleştirici eğitim tarzına karşıyız" deriz.
Peki, biz onun karşısına ne koyuyoruz? Bir tarz oluşturduk,
bir yaklaşım geliştirdik ama uygulamada ne kadar başarılı olduğumuz,
bu tecrübeleri ne kadar yaygınlaştırdığımız hâlâ tartışmalı.
Formasyon çalışmalarına, kişisel çalışmalarımıza ağırlık verirsek
belirli bir yere geliriz, dedik. Şimdi bir baksak kim, ne kadar
o eğitim çalışmasının üzerine gidiyor, kim ne kadar vokalini
geliştirmeye çalışıyor? Bu yaşa geldik, hâlâ oralarda tam bir
netice elde edemediğimizi düşünüyorum ya da avangard olmaya
çalışırken bir eğitim disiplinini de terk etme eğiliminde olduğumuzu
düşünüyorum.
Ali K. Saysel: Kardeş Türküler ve daha sonra vokal eğitimi
üzerinden bir tartışma açıldı. Bence ‘Kardeş Türküler'in ilk
çıkış yakaladığı dönem, 93'te bir proje olarak ortaya çıkışı
ve kendisini kanıtlaması, yani sürdürülebilir olacağına dair
birtakım ipuçlarını vermesi, o dönem, o çalışmayı yapan grubun
geliştirdiği özyönetim becerisi ile dışarıdan talep edilen uzmanlık
arasında iyi bir denge sağlanmış olmasına bağlıdır diye düşünüyorum.
Yani bir taraftan çalışmaları sahiplenmek ve götürmek adına
özyönetim beceresi gösterebilen bir grup, bir sorumluluk paylaşımı,
bir taraftan da uzmanlık ihtiyacının belirdiği noktada dışarıdan
uzmanlık talep edilmesi. Bu denge projenin başlangıcında yapılan
çalışmaların olumlu sonuç vermesinin nedenlerini kısmen açıklıyor.
Tabi ki sağlam bir dramaturjiye dayanması ve o çalışmanın içinde
olan insanların hayata bakışlarını değiştirebilecek bir faaliyetin
içinde olduklarını hissetmeleri etkiliydi, ki zaten özyönetim
becerisi, sorumluluk paylaşımı da bu şekilde gerçekleşti. Ama
örneğin müzik eğitimi açısından 93'teki başlangıç grubun aslında
oldukça serbest bırakıldığı bir dönemdir, çok serbest bırakılmıştır.
Feryal Azeri müziğine yatkınsa, güzel söylüyorsa bırakalım söylesin,
bunun eğitimiyle falan uğraşmaya –en azından şimdilik- gerek
yok şeklinde yaklaşılmıştır. Vedat Kürt müziğine yatkın, Kürt
diline hakim, onu seslendirsin denmiştir. Sanırım Vedat'ın da
vahşi bir vokal eğitimi deneyimi olmuştu ve bu süreçte sesini
kaybetme tehlikesi falan yaşadı aslında. Bunu şunun için söylüyorum:
Belirli bir metot geliştirilmemiş olmasına rağmen kişilerin
kendi doğuştan gelen yetenekleri, yatkınlıkları, becerileri
bir huzura kavuşturulmuştu, serbest bırakılmıştı ve orada hangi
yetenekler varsa o sahneye taşınmış oldu. Benim vokal eğitimi
hakkında çok konuşmam biraz garip olacak ama temel prensip olarak
şu söylenebilir sanıyorum: Yerel yatkınlıkları olan bir sesin
o özelliklerinin değerlendirilmesi, vahşi ve aykırı bir eğitim
sisteminden geçirilmemesi, farklı tarzların o kişiye zorla dayatılmaması
gerekir. Ama bir taraftan da o ağzın nasıl geliştirilebileceğine
dair akademik birtakım yöntemlerin geliştirilmesi gerekir. Müzik
birimi alternatif bir okullaşma perspektifi taşıyorsa bu yönde
belirli keşifleri olması gerekir.
Feryal Öney: Biz vokal eğitiminde belirli prensipler oluşturduk
aslında ama herkesin yararlanabileceği, tekrarlayabileceği bir
sistem oluşmamış gibi görünüyor. O gelişim biraz bireysel inisiyatiflere
kalmış durumda.
Ayhan Akkaya: Müzikle uğraşan bir insan için, "Ben müzikle
kendimi nasıl ifade edebilirim?" sorusu önemlidir. Bu soru gündeme
geldiği an, yapılan müzikle aranızda kurduğunuz kültürel bağ
devreye girer. Eğer yaptığınız müzikle kültürel bir bağ kuramıyorsanız,
bence ortada bir sorun var, demektir. Ne yazık ki, kültürel
yatkınlıklarımızın bir bir ortadan kaldırıldığı bir eğitim sistemi
içinde, kendini rahat ifade edememe türünden sorunları sıkça
yaşıyoruz; yaptığımız işlerle kültürel bir bağ kurmamız gittikçe
zorlaşıyor. Sadece Batı'lı bir eğitim alarak ya da bu coğrafyada
tek bir milletin yaşadığı hayaline dayanan bir eğitim sistemi
içinde, bu coğrafyayı konu alan ifadeler geliştirmeye çalışıyor
ve çoğu zaman sıkışıp kalıyoruz.
İnsanların kültürel yatkınlıklarını ve de eğilimlerini ortaya
çıkarabilecekleri, alternatif bir sistem kurmak önemli bir yerde
duruyor. Biz
45'lik Şarkılar kitabını çıkardık geçen sene. Orada
Atilla Özdemiroğlu, 70'li yıllardan, yani bundan 40 sene önceki
deneyiminden yola çıkarak bize şunu söylemişti,: "Biz o zamanlar
çok iyi müzisyendik; ama sadece Batı müziğini iyi bilirdik.
Örneğin jazz konusuna çok hakimdik; ama kendi makamlarımızı
hiç bilmezdik". Diğer taraftan aynı kitapta Vedat Yıldırımbora,
"Kendimizi Mısır müziklerine, Arap müziklerine verdik; ama Batı
sistemini hiç bilmiyorduk" diyor. Moğollar gibi gruplar da durumu
idare eden kesim, yani "Hem Batı'yı biliyoruz hem Doğu'yu; biz
senteze dayalı bir müzik yapıyoruz" diyorlar; ama onlarda da
müthiş bir derinleşememe sorunu var. Birkaç akorla durumu idare
etmeye çalışmışlar... E şimdi bugüne baktığımızda, biz de bugün
aynı sorunları yaşıyoruz. Üstelik artık hayatımızda çok daha
belirgin bir Batı gerçekliği var. Belki geleneksel müzikleri
popüler formlarla buluşturma noktasında bir takım adımlar atılmış
durumda; ama hâlâ geleneğin içinden, onun kendi dinamiklerini
ortaya çıkarmaya çalışan çalışmalar çok az. Örneğin, elimizde
şu an karma bir metot yok. Yani makamsal solfej ve Batılı solfeji,
bu ikisini bir potada eritmiş, ikisini birden karşılayan bir
metot yok. İnsanlar oturup beş sene birini öğreniyorlar; sonra
fırsat bulabilirlerse, en az bir beş sene de diğerini. Kültürleri
etkileşime açık değerler olarak yorumlayıp, eşit ifade olanaklarına
kavuşturabilirsek, çok daha pratik ve verimli yolların bulunabileceğini
düşünüyorum.
Özgür: Ben Eğitim-Sen'de çalışma yürüten Tiyatro Eğitim Araştırma
Birimi'nden (TEAB) katılıyorum. Eğitimle ilgili Chomsky'nin
kitabını biz de bu aralar okuyoruz, şu an içinde bulunduğumuz
konumu anlamaya çalışıyoruz. Biz de eğitim camiasından geldiğimiz
için kitabın argümanları, anlatmak istedikleri az çok tanıdık
geldi bize. Ben Chomsky'nin eğitimdeki durumu anlamak noktasında
yardımcı olduğunu ama durumun çözümü noktasında pek de bir şey
söylemediğini, çözüm bulamadığını düşünüyorum.
Bizler için Paulo Freire'nin Ezilenlerin Pedagojisi daha
fazla yardımcı olabilir gibi geliyor bana, çünkü Chomsky'nin
argümanları daha çok Amerikan eğitim sistemi hakkında. Türk
eğitim sisteminin demokrasi ve iktidarla ilişkisini açıklamak
noktasında yararlı olabilir ama ezen-ezilen ilişkilerini pek
çözemediği için çözüm olmak noktasında yetersiz kalacaktır.
Ben bu eksikliğin, Paulo Freire'yi okumakla, onun kitaplarını
Türkçeye çevirip insanlara açıklamakla, eleştirel-diyalogcu
eğitimin Türkiye'de tanınmasına katkıda bulunarak ve bu alanda
bilim insanlarının oluşmasıyla birlikte bir şekilde aşılacağını
düşünüyorum.
Bu bize çok yararlı olacak, çünkü burada demokratik bir eğitim
almış hiç kimse yok. Hepimiz bir şekilde bu eğitim sürecinin
bir ürünüyüz, ancak bir parça üniversitede ve biraz da bu tip
yazarları tanıyarak, kendi çabalarımızla bir şeyleri anlamaya
çalışıyoruz. Ama şimdiye kadar bazı hasarlar oluştu -hasarlı
demeyelim aslında, egemenlere göre normal olan bir şey, onlar
bizi böyle istiyorlardı, biz de böyle olduk- şimdi rahatsız
olduğumuz için bu durumun üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Bu
kaynaklar da bize çeşitli kapılar açıyor. İşte bu kapılardan
bir tanesi bence Paulo Freire'dir. Teşekkür ederim.
Ali K. Saysel: Herkese katkıları için çok teşekkür ederiz.
Vakit oldukça ilerlediği için toplantıyı kapatmayı öneriyorum.
Bu oturum, demokrasi ve özgürlükçü eğitim tartışmalarına bir
giriş niteliğinde oldu. Bu tartışmaların BGST birimlerinde derinleştirilmesi
ve yöntemsel arayışlara temel oluşturması gerektiğine inanıyoruz.